GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Mersinli Ahmet

Neyse ki Olimpiyatlarla birlikte dünyanın en şahane spor organizasyonu olan Dünya Kupası var bu yaz. Yazın en güzel tarafı. Yazın tek güzel tarafı. Bakın buradan yetkililere sesleniyorum, bu derdimizi çözsünler artık: Dört sene çok uzun süre; Avrupa Kupası her sene olsun, Dünya Kupası iki senede bir. Ne var organize oluversinler efendim; koca FIFA, koca UEFA, işlerinin adı ne.

Benim için futbolsuzluğun tek güzel tarafı var, başka sporların başka sporcularının hikâyelerini yazmama izin veren zamanlar olması. Bu gün öyle yapacağım. Sıra dışı bir sporcuyu anacağım, Mersinli Ahmet’i.

Ahmet Kireççi, 1914 yılında Mersin’in Kiremithane Mahallesi’nde doğar. Önce duvarcı ustası olan babasına yardım ederken koca koca taşları ikişer ikişer, sonra fırıncı çıraklığı yaparken yüz okkalık un çuvallarını iki kolunun altında taşıyabilen güçlü bir çocuktur. Şöyle demek elbette daha doğru; yoksulluk içinde büyüyen bütün çocuklar gibi sırtında taşıdıklarıyla mecburen güçlenen bir çocuk.

Çocuğun bu gücünü fark eden Mersin İtfaiye Komutanı Memduh Bey der ki “İstanbul’a gider misin?” “Giderim de ne yapacağım?” der Ahmet. “Güreş” der Memduh Bey. “Güreş?” diye sorar Ahmet bu defa. Memduh Bey “Pehlivanlık” diyince “Tamam o zaman! Giderim!” der.

İstanbul’daki antrenman günlerinde ünü hemen yayılmaya başlar. Artık Mersinli Ahmet’tir. On sekiz yaşında milli takıma girer, 1933 yılında Balkan Şampiyonu olur. 1936 yılında Berlin Olimpiyatları’nda aldığı üçüncülük madalyası Türkiye’nin oyunlarda kazandığı ilk madalya olarak tarihe geçer.

Bu başarısının ardından Atatürk’ün Florya’daki köşküne davet edilir, Atatürk’le şahane bir limonata içme hikâyesi vardır, ben anlatsam hakkını veremem, kendisinin anlattığı videolar var, açın izleyin derim.

Bir şahane hikâyesi de rakibini iki kere tuş yaptığı bir maçta, üçüncü tuşun yine nizami sayılmayacağı korkusuyla düdük çalmasına rağmen rakibinin üstünden kalkmama hikâyesidir. Hakem bi daha düdük çalar, Mersinli Ahmet kalkmaz. Kalk der kalkmaz. Bu defa kolundan tutarak kaldırmak ister yine kalkmaz. “Başkan kalk demeden mümkünü yok kalkmam” der. Kafile başkanı “Tamam pehlivan tamam, tuş oldu!” diye seslenince kalkmaya razı olur.

Mersinli Ahmet 1937’de Dünya üçüncüsü, 1940’ta Balkan Şampiyonu, 1948 Londra Olimpiyatları’nda Olimpiyat Şampiyonu olur. İki Olimpiyat Oyunları’nda madalya kazanan ilk Türk sporcudur artık. Bütün sahiciliğiyle bütün sempatisi ve tevazuuyla Olimpiyat Köyü’ndeki yabancı sporcuları “Hello!” diye selamladığından adı “Mr. Hello” oluverir. Dünya spor basını, bu çok sevilen sporcunun sempatikliğini günlerce haberlerine konu eder. Final maçında her branştan onlarca yabancı sporcu onu desteklemek için tribündedir. Bu sevgi çemberiyle uğurlanır, on binlerce İstanbullunun sevgi gösterisiyle karşılanır. Devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün önerisiyle soyadı “Mersinli” olarak değişir. İnönü, Mersin seyahatlerinde her defasında muhakkak onu ziyaret eder.

Bir vakitler Safiye Ayla’nın ona, onun da Safiye Ayla’ya gönlünü kaptırdığı söylenir. Geçmiş zaman, her ikisinin de ailelerinin de anılarına saygımdan deşmek istemem ama anlatılanlar doğruysa adım gibi eminim büyük bir aşktır. Büyük ve gerçek bir aşk.

Mersinli Ahmet, 1949 yılında güreşi bırakır ama güreşçileri bırakamaz. Son gününe kadar genç güreşçilerle ilgilenir. Mersin’de açtığı Olimpiyat Kıraathanesi’nde geçmiş günleri yâd eder. 1979 yılında geçirdiği trafik kazasında torunu ile birlikte buralardan çeker gider.

Şimdi Mersin’de, servi ağaçlarının gölgesinde uyuyor. Mezarının başucunda “Tüm Mersinliler Olimpiyat Şampiyonu Mersinli Ahmet’le gurur duymaktadır” yazıyor.

Eğer sizin de, benim gibi, sizi Mersin Mezarlığı’na ziyarete götürecek kadar derin bir dostunuz olursa onunla gidin. Mersinli Ahmet’in ruhunu şad edin.

Yazının devamı...

Her yaşında mutlu ol Fenerbahçe

Fenerbahçe’nin doğum günü 3 Mayıs 1907 olarak kabul edilir.

3 Mayıs’larda Fenerbahçelilerin Anıtkabir ziyareti, esasında her sene tekrarlanan bir iade-i ziyarettir. Şu ziyaretin iadesidir:

Savaşın soğuk rüzgârını bir nebze de olsa dağıtan güneşli bir İstanbul günü olarak anlatılır 3 Mayıs 1918. O gün Fenerbahçeliler, Çanakkale Cephesi’nden namını duydukları, çok önemsedikleri bir misafiri; Mirliva Mustafa Kemal Paşa’yı ağırlamaya hazırlanıyordur.

Misafirin, Moda’dan Kuşdili Lokali’ne doğru yürüyüşü bittiğinde yorgunluk kahveleri çoktan hazırdır. Sohbete eşlik eden kahveler içildikten sonra, hep birlikte Fenerbahçe’nin kazandığı kupaların olduğu kat gezilir. Sonra Mustafa Kemal’den kulübün hatıra defterini imzalaması rica edilir.

O defterin o sayfasında şunlar yazar:

“Fenerbahçe Kulübü’nün her tarafa mazhar-i takdir olmuş bulunan asari mesaisini işitmiş ve bu Kulübü ziyaret ve erbab-i himmeti tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifenin ifası ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdirat ve tebrikatimi buraya kayd ile mübahiyim.”

İki saat kadar kulüpte misafir olan Mustafa Kemal, Kurbağalıdere kenarındaki iskeleden Fenerbahçe Kürek Şubesi’nin yarış teknesine binerken “Fenerbahçe’ye sonsuz muvaffakiyetler dilerim. Allahaısmarladık” diyerek veda eder Fenerbahçelilere.

Tam yüz yıl önce bugün.

Ve Fenerbahçe 111. yaşını kutluyor bugün.

Keşke başka türlü olsaydı. Keşke o maçta yaşananlar yaşanmasaydı. Keşke Fenerbahçe doğum gününü, yol arkadaşı Beşiktaş’la yapacağı kupa maçında kutlasaydı. Ama olmadı.

“Yol arkadaşı” dedim evet, ne dediğimin gayet de farkındayım.

Sportif rekabet bir tür yol arkadaşlığıdır çünkü. Aynı liglerde, aynı yollarda, aynı başarının peşinde koştuklarınla rakip de olsan yol arkadaşısındır çünkü. Bütün sporlarda böyledir bu çünkü. Sebastian Coe, Steve Ovett’ın; Nadal, Federer’in; Messi, Ronaldo’nun yol arkadaşıdır. Ve yola çamur sıçradı diye yoldan vazgeçilmez, çamur temizlenir.

Neyse “oydu buydu, öyle oldu böyle oldu”nun detayına girmeyeceğim. O eşiği de çoktan atladığımızı düşünüyorum zaten. Yolu nasıl temizlemeli, ona bakacağız bundan sonra.

Şimdi bendeniz; futbolumuzdaki bu berbat zamanların geçeceğine olan inancımla ve izninizle, baba yadigârı takımımın yeni yaşını kutlayacak, yol arkadaşlarından ayrı düşmeyeceği nice yaşlar dileyecek, tam yüz sene evvel bu vakitler kurulmuş o cümleyi tekrar edeceğim:
“Fenerbahçe’ye sonsuz muvaffakiyetler dilerim.”

 

 

 

 

Yazının devamı...

Baba Hakkı

Bir günlüğüne futbol hâlâ onun bıraktığı gibi bir oyun sanacağım.

Bir kere daha o büyük kaptanların; Baba Hakkı’nın, Lefter’in, Metin Oktay’ın, Dozer Cemil’in oynadıkları futbolla centilmenlikleri arasında kurdukları bağa kanacağım.

Hakkı Yeten, 1910 Vodina doğumludur.

Ailesi, o bir yaşındayken İstanbul’a gelir. Baba askerdir. Binbaşı Mahut Nedim Bey. Çanakkale Savaşı’na gider. Bir daha dönmez. Arkasında altı çocuk bırakır. Beş kardeşiyle birlikte İstanbul’da hayatta kalmak zorundadır. Askeri okula yazılır.

Sonra futbol oynamaya başlar. Çeşitli takımlarda oynadıktan sonra Şeref Bey onu Beşiktaş’a alır. Derler ki, isteyeni çoktur ama Şeref Bey hızlı davranmıştır.

Futbolu bırakana kadar, bir Türkiye Birinciliği, iki Milli Küme, bir Başbakanlık Kupası, yedi İstanbul Ligi, bir İstanbul Şildi, iki İstanbul Kupası şampiyonluğu yaşar. 17 yıl formasını giydiği Beşiktaş’ta 439 maçta 382 gol atar.

Tüm bunları yaparken Hukuk Fakültesi’ni bitirir, avukat olur. Galatasaray ve Fenerbahçe’ye 30’ar gol atarak tarihe geçer. Beşiktaş’ta teknik direktörlük, Futbol Federasyonu’nda Asbaşkanlık yapar. Beşiktaş’ın üç dönem başkanı olur.

Cemal Süreya onun için “Tehlikeli melek. Altın yürekli ve çıkarsız haydut. Yenilmez Armada’nın azıcık boydan kısa kaptanı” demiş şöyle devam etmiştir:
“Granit amatör. Elini beline koydu mu karşısındakilerin işi bitik. Baba sanında bir yiğitlik, bir özveri de saklı ki hemen hiçbir futbolcuya nasip olmamış. Beşiktaş takımının tarihsel görüntüsünü de açıklar. Daha neler var bu adda: Hocalık, şövalyelik, tok söz, kurumlaşmış ağabeylik… Daha daha: Sıkı denetim, içinde ürkü bulunmayan saygı, son ânı hiçbir zaman gündemden düşürmeyen gizil güç, uyluğuyla top alan bıçkınlık, şıklığı dışlamayan sert oyun.”

Bütün matematiği gol atmak üzerine kurulu bir oyunda gol rekorları kırılır, mevzu değil. Herhangi bir mevkide çok iyi top oynanır, istatistiklere girilir, doğaldır. Başarı dediğin, istatistiklere geçendir. Oysa gönülden sevilmek için başarıyla birlikte çok başka şeyler gerekir.

Mesela Baba Hakkı’nın, yedikleri nefis bir kafa golünün ardından, takım arkadaşlarını yanına çağıp golü atan rakip golcü için “Bu çocuk büyük futbolcu olacak, aman dikkat edin, tekme gelmesin” demesi gibi bir hikâye gerekir. Ya da 2-0 önde oldukları bir Fenerbahçe maçı sırasında Fenerbahçe kaptanının yakasına yapışıp: “Arkadaşlarına söyle maça asılsınlar, bu maçın tadı böyle çıkmaz!” demesi gibi bir hikâye. Ya da hakeme küfür eden taraftarların yanına gidip “Çıkın dışarı!” demesi gibi bi hikâye.

O yüzden, Baba Hakkı’nın sırrına ermek için istatistiklere, attığı gollere, kollarını iki yana açarak tuttuğu rakip futbolcuya filan bakılmaz.

Onun sırrı vakardadır, centilmenliktedir, hem kibarlık hem bıçkınlıktadır. Tadından yenmez bir tatlı sertliktedir. Rakibe saygıda, kimi zaman şövalyeliktedir.

16 Nisan, o çok başka şeylerin cömertçe bahşedildiği Hakkı Yeten’in; Baba Hakkı’nın, Vodina’lı Hakkı’nın, Cemal Süreya’nın deyimiyle “son tulumbacı”nın ölüm yıldönümü.

Beşiktaş taraftarı, takımlarını kapalıdan izlediğine inandıkları kaptanlarını artık yeni Şeref Bey Stadı’nda anıyor.
Onu anarken kimse transferden, maliyetten, paradan ve hatta başarıdan filan söz açmıyor.

Çünkü başarı dediğin istatistiklere geçendir. Oysa gönüllerin kadife kaplı köşesinde yer edinebilmek için başarının yanında çok başka şeyler gerekir.

O çok başka şeyleri anlayabilmek için Baba Hakkı’nın adı yeterlidir.

Yazının devamı...

Kadınların Sahası

Bibiana Steinhaus. Almanya’daki, hatta dünyanın en üst düzey futbol ligleri olarak kabul edilen İngiltere, İspanya, Fransa ve İtalya’daki hakemlik tarihinin seyrini değiştiren kadın.

Steinhaus, önce 2007 yılında Almanya ikinci liginde maç yönetmeye başlayarak Alman profesyonel futbolunda ilk kadın hakem olarak tarihe geçer. Sonra da 2017 yılı itibariyle Bundesliga’da düdük çalarak futbol tarihine bir kez daha adını yazdırır. Kariyerinde pek çok önemli maçın yanı sıra UEFA Kadınlar Şampiyonlar Ligi finali ve Londra Olimpiyatları kadınlar altın madalya maçı vardır.

Dünya futbol kamuoyu, Steinhaus’u hep sahanın hâkimi olduğunu ispatladığı anlarda görür. Chemnitzer FC-Bayern Münih maçında mesela. Bayern’in yıldızı Ribery, bi serbest vuruş öncesi topu yere koyarken Steinhaus’un ayakkabılarının bağcıklarını çözerek şaka yapar. Durumu fark eden Steinhaus, Ribery’nin omzuna doğru hafifçe iki kere vurarak şakaya tatlı sert bi şakayla karşılık verir. Gayet kendinden emin. Yine bir Bundesliga maçında karara tepki gösterirken elini omzuna atan Pep Guardiola’ya “İndir o eli” der gibi bi hareket yapar ve Guardiola’nın elini omzundan indirtir.

Türkiye futbol kamuoyu ise onu ne yazık ki; sevgilisi, boyu posu filan gibi magazinel gündemlerle tanır. Bir de Türk kökenli futbolcu Kerem Demirbay’la arasında yaşanlarla.

2015 yılında Fortuna Düsseldorf’ta forma giyen Demirbay kendisini kırmızı kartla oyundan atan Steinhaus’a öfkelenmiş, öfkesini de “Yanlış karar” filan diyerek değil “Bence erkeklerin oynadığı futbolda kadınlara yer yok” biçiminde berbat bir cinsiyetçi yaklaşımla dile getirmişti.
Çünkü kural budur. Bazıları sanırlar ki kadın olmakla/kadına ait bir özellikle/kadın bedenine ilişkin bir göndermeyle kurulan cümleler hakarettir. Elbette Alman spor kamuoyu bu ayrımcı açıklamaya tepki vermiş, Alman Futbol Federasyonu da gereğini yapmış Kerem Demirbay’a cezayı kesmişti. Kulübü Fortuna Düsseldorf da meseleye kayıtsız kalmamış, söz konusu sözlerinden dolayı disiplin cezası vermiş, ayrıca Demirbay’a D-Gençler yaş grubunda oynayan kızlarını maçını yönettirmişti.

Şimdi de öğreniyoruz ki, Bibiana Steinhaus, Borussia Mönchengladbach- Herta Berlin maçında ev sahibi takımın golünü video hakem teknolojisiyle iptal etmiş. Karara öfkelenen ev sahibi takım taraftarları, televizyonlardan bile çok net duyulacak şekilde Steinhaus’a en ağır hakaret olduğunu sandıkları tezahüratları yapmışlar. Yine kural bozulmamış. Yine bazıları kadın olmakla/kadına ait bir özellikle/kadın bedenine ilişkin bir göndermeyle kurulan cümleleri hakaret sanmışlar. Ben şimdi burada tekrar etmeyeyim ama açıkça ifade edeyim, o kullandıkları sözcükler hakaret değil, küfür değil, suç değil. Ama ayrımcılık, cinsiyetçilik, ırkçılık büyük suç.

Mönchengladbach kulübü, taraftarlarının yaptığı tezahüratlar için bir özür mesajı yayınlamış. Alman Futbol Federasyonu’ndan bu tezahüratlara karşı nasıl bir ceza gelecek onu da göreceğiz. Dünya futbolunda kadınların varlığının bu cinsiyetçi, ayrımcı dili statlardan nasıl söküp atacağını da göreceğiz. Bi de her geçen gün; kadınları sahnede, sahada, sokakta daha çok göreceğiz.
Oynarken, maç yönetirken, haklarına sahip çıkarken.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Elveda kaptan

Mutlu aşk yok ve her ölüm erken, tamam. Ama genç ölüm bambaşka. Çok erken. Çok zor. Kabullenmesi çok güç.

Fiorentina kaptanı Davide Astori’ye veda ediyoruz bugün. 31 yaşında. Takımın kamp yaptığı otel odasında, uykusunda kalbi yavaş yavaş durarak gitti buralardan.

Takip ettiğim, ama çok iyi tanımadığım bir futbolcuydu. Takım arkadaşı Riccardo Saponara’nın arkasından yazdığı şahane satırlardan tanıdım.
Belli ki ailesi, dostları ve takım arkadaşları için dolmayacak bir boşluk bıraktı geride. Belli ki özel bir insanmış. Çok sevilen. Etrafıyla ilgili. Yaşamayı seven. Güleryüzlü, neşeli ve espriliymiş. Kulübün gençlerini kollar, büyükleriyle ilgilenirmiş. Sinema sever, takip eder, üzerine konuşurmuş. Bugün bu özel insana, bu gencecik futbolcuya dünya futbolunun önemli isimlerinin ve binlerce taraftarın katıldığı zarif bir törenle veda edildi.

Bir dostun ardından yazılabilecek en sahici satırları kalbinin orta yerinden yazmış Riccardo Saponara. O satırlar bu satırlar:

“Ah kaptan, kaptanım. Neden bizimle kahvaltıya gelmedin? Neden unuttuğun ayakkabılarını Sportiello’nun odasından almadın, neden her zaman yaptığın gibi kahvaltıdan sonra portakal suyu içmedin?

Şimdi bize hayatın devam ettiğini söyleyecekler, ileriye bakmamızı isteyecekler. ‘Kendinizi toplayın’ diyecekler. Ama peki senin boşluğun ne olacak?
Kim her sabah kafeteryaya gelip gülümsemesiyle herkesin içini ısıtacak? Kim bize önceki gece ne yaptığımız sorup sonra da gülecek? Gençlere kim göz kulak olacak, yaşlılara kim sorumluluk verecek?

Floransa’daki restoranların şeflerini kiminle çekiştireceğiz? Televizyon dizileriyle ilgili kiminle konuşacağız? Antrenmandan sonra öğle yemeğini kiminle yiyeceğim? Hadi, geri gel. Daha La La Land’ı yorumlamamız gerekiyor, tıpkı tüm yeni filmlerde yaptığımız gibi.

Floransa’ya geri dön. Takım, sözleşmeni yenilemek için bekliyor ve her gün bize dağıtın iyiliği. Ne olur çık o lanetli odadan, yarınki antrenmanda seni bekliyor olacağız.

Şimdi neredeysen, amaçlarımızı gerçekleştirmemize yardım et. Doğru yolda ilerlememizi sağla. Ah kaptan, kaptanım. Sonsuza kadar kaptanım…”

Toprağı bol olsun. Dünya futbolunun, İtalyan sporseverlerin, Fiorentinalı taraftarların başı sağ olsun. Bu yazı da benden Davide Astori için tarihe düşülmüş bir saygı notu olsun.
Elveda kaptan.

 

Yazının devamı...

Altmış iki yıl önce bu kış

Bu başarının altında yepyeni bir futbol anlayışı yatar. Oyun üzerine çok kafa yoran Macarlar, dünya futbolunu 4-4-2 dizilişi ile tanıştırır. Futbolcuların kâğıt üzerinde belirlenmiş pozisyonlarında mıh gibi çakılı kalmaları yerine topun maç anındaki konumuna göre pozisyon belirleme anlayışı da onların eseridir. Macar Milli Takımı’nda paslaşarak topu göstermeme fikri, rakibi durdurmak fikrinin önüne geçer. Futbola getirdikleri bu yeni anlayışlarla 1953’de İngiltere’yi 6-3, 1954’de 7-1 yendiklerinde artık herkes Macarların futbolun mucidi İngilizlere yeni futbolun dersini verdiğini konuşuyordur.

“Altın Takım” bu anlayışlarla topladığı akıldışı puanlarla dünya klasmanının en tepesine yerleşir. Şöyle anlatayım; Haziran 1950’den itibaren tam otuz bir maç yenilgi yüzü görmez. Araya 1954 Dünya Kupası finalindeki, o zamanki adıyla Batı Almanya yenilgisi girer sadece. Bu yenilgi o kadar beklenmediktir, Macarlar o akşam Batı Almanya’yı yeneceklerine, kupayı alacaklarına o kadar emindirler ki Budapeşte’de başlayan gösteriler günlerce durdurulamaz. Sonra iki yıl daha, 19 Şubat 1956’da Türkiye Milli Takımı’na yenilene kadar yola namağlup devam ederler. Yıldönümü yaklaşıyor, ben de o acayip hikâyeyi anayım biraz istedim.

Memleket 1956 yılını, Macar Milli Takımı’nın Türkiye’ye geleceği haberinin heyecanıyla karşılar. Gazetelerin, haberlerin, evlerin, kahvelerin tek gündemi budur. Dünya futbolunu hallaç pamuğu gibi atan “Altın Takım”ı, takımın yıldızı Puskás’ı izlemek için nefesler tutulmuştur.

Ancak İstanbul’a nefes aldırmayan hiç hesapta olmayan bir mesele daha vardır, dinmek bilmeyen bir kar yağışı. Yetmiş santimi bulduğu söylenen kar kalınlığı hayatı durdurmuş, ulaşımı imkânsız hale getirmiş, yakacak ve yiyecek sorunu başlamış, jandarma ve polislerin izinleri iptal edilmiştir. Haber alınamayan gemiler, karaya oturan şilepler, irtibat kesilen ilçeler filan varken 5 Şubat’ta oynanması gereken maç elbette oynanamaz.

Maç ertelenince Macarlar Spor ve Sergi Sarayında antrenman yaparlar. Ancak kafileye tahsis edilen otobüs arızalanır. Macar futbolcular ve onları görmek için gelenler o karda kışta otobüsü iterek çalıştırmaya çalışırlar. Hal böyle olunca Macarlar hızlıca İzmir’e geçerler, önce İzmir’de sonra Ankara’da karma takımları gol yağmuruna tutup, Efes’i filan gezip, imza dağıtıp bol bol fotoğraf çektirerek İstanbul’a geri dönerler. İstanbul karmasını da bi güzel yendikten sonra nihayet Türkiye Milli Takımı ile ertelenen maçın yapılacağı 19 Şubat 1956 gününe gelinir.

Mithatpaşa Stadı’nda aylarca tadilatla, günlerce karla uğraşılmıştır. Deniz tarafındaki merasim kapısından başlayarak numaralı tribün boyunca uzanan ve gazhane tarafındaki kale arkasında son bulan bir portatif tribünle kapasite zorlanır. Maçtan bir gün önce stadın kapısına dayanan futbolseverler geceyi stadın önünde yerlerde yatarak geçirir.

Hınca hınç tam olarak bu tür bir kalabalığa bakılıp söylenmiştir herhalde. Öyle bir kalabalık. Öyle bir heyecan. Maçın henüz altıncı dakikasında Lefter’den gelen ilk gol coşkuyu katlayarak artırır. İlk yarı böyle bitecek derken kazanılan penaltıyı gole çeviren yine Lefter olur. İkinci yarıya da hızlı başlayan Türkiye’nin üçüncü golü Metin Oktay’dan gelir. Sadece stat değil memleket yıkılacak gibidir.

Puskás’ın golü Macarlara yetmez, tüm zamanların en büyük golcülerinden birinin golünü görmüş olmak bu galibiyete tanıklık edenlerin yanına kâr kalır. Yenilmez “Altın Takım”a ikinci yenilgisini yaşatan futbolcular bitiş düdüğüyle sahaya fırlayan binlerce seyircinin omuzlarına alınır. Maç Türkiye futbol tarihine “Macar Zaferi” olarak geçer. Macarların bu yenilgisi o kadar inanılmaz bulunur ki yabancı basın mensuplarının skora inanmayıp Türkiye’deki gazeteleri defalarca arayıp teyit almak istedikleri anlatılır.

Altmış iki yıl geçmiş. Olayın kahramanlarının çoğu göçmüş gitmiş. Ama işte gelişleriyle gidişleriyle, karıyla fırtınasıyla, yaşattığı heyecanla coşkuyla kuşaktan kuşağa anlatılan şahane bir hikâye kalmış geriye. Hepsinin ruhu şad olsun. Yaşayanların ömrü çok olsun.

 

Yazının devamı...

Ah be hiç haberim yok

 

Meslek büyükleri neyin haber değeri vardır, haber nasıl yapılır, nasıl sunulur, haberin öznesi hangi noktada ne biçimde muhatap alınmalıdır gibi soruları tartışır, fikirlerini bildirirler. Alanım değil, haberci değilim, ah be hiç haberim yok.

Burada beni ilgilendiren mesele; ortada bir suç, yasaklı bir durum, gizli saklı yapılması gereken bir şey varmış da açıktan yapılmış sonra da yakalanılmış gibi bir durum yaratılması. Açıkça ifade edelim, bu ülkede içki içmek suç değildir, yasak değildir, ayıp değildir.

Her yetişkin insan, kendi sağlığının sorumluluğunu taşıyarak, kimseye zarar vermeden istediği gibi içkisini içebilir. Evde ya da dışarıda. Bu konunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Kimse kimsenin yaşam biçimine karışamaz.

Gelelim “Ama sporcu içki içer mi? Biz o yüzden bu haberi şettik, aktif spor yaşantısı olan biri içki içer mi?” meselesine. İçer. Sporcular da içki içer.

Mesleklerini ve sağlıklarını tehlikeye düşürmedikleri sürece, müsabaka takvimine göre, hekimlerinin önerdikleri/sınırladıkları/öngördükleri miktarda içki içebilirler. Elbette kübüne düşmezler ama içebilirler. Bu kararı da kendileri ve spor hekimleri verir, ahlak zabıtaları değil.

Hâsılı, Selçuk İnan, kampta ya da maç öncesi bir zamanda değil, izin gününde eşiyle dostuyla yemek yerken rakı içmiştir. Ortada sporculuğuna, oynayacağı maça, şuna buna halel getirecek bir durum söz konusu değildir. Fena yakalandığı filan yoktur.

Sporcu sağlığına filan o kadar düşkünseniz doping meselesiyle ilgilenin biraz. Gencecik bedenleri yavaş yavaş öldüren doping rezaletinde dünya markası olduk, açın atletizm madalyalarımız biiir biiir nasıl gitti elimizden ona bakın.

Ya da Karma Dövüş Sanatları Dünya Şampiyonu 19 yaşındaki Kadir Dalkıran’ın beslenmesiyle ilgilenin. Geçimini kâğıt toplayarak sağlamaya çalışan “Kâğıt ve karton toplayarak günde 30-40 lira arasında para kazanıyoruz. Dolayısıyla değil şampiyon gibi yaşamak, kazandığımız bu para ile karnımızı doyurmakta güçlük çekiyoruz. Bu beni çok üzüyor” diyen gencecik bir sporcunun durumuyla ilgilenin.

Düşecekseniz eş dost bunun gamına düşün. Gerisi “vur kaç haberciliği”. Üstatlar anlatır ayrıntısını.

 

 

 

 

Yazının devamı...

Hey gidinin Efe’si

“Basic Novice A Erkekler kategorisinde 23,03 puanla, 7 elementten oluşan teknik puan türünde elde edilmiş olan en yüksek teknik puanı almak” tam ne demek anladık mı bilmiyorum.

Sağlıklı, başarılı, gülen çocuk yüzü görmeye olan hasretimizin önüne düşüverdi Efe’nin buzda uçuşan saçları, onu biliyorum.

Şöyle biraz anlatayım, tam sevinelim Efe’nin başarısına.

Buz pateni, insanın sinirini bozacak kadar mükemmelin peşinde olan bir spordur. Buzun üstünde, üstelik bir de incecik bir çelik üstünde, çeliğin kenarlarıyla buz arasındaki ilişkiden kurulan bir mühendislik sporudur bence. Fakat iyi bir tekniğe sahip olmak tek başına bir şey ifade etmez, sadece artistik üstünlüğün yetmeyeceği gibi.

Patenci çok başarılı atlayışlar yapabilir, ama aynı zamanda dönüşleri de iyi yapması gerekir. Sadece dönmesi de yetmez, ayak ve pozisyon değiştirmeli dönüşleri de gerçekleştirmesi lazımdır. Bir tek atlama hareketiyle de olmaz zaten, atlayışları birbirine bağladığı kombinasyonlar yapmak zorundadır. Adım dizilerini, her biri onlarca teknik ayrıntıyla dolu diğer hareketleri filan saymıyorum bile.

Evvelce de aynen yazdıydım, patenci öyle “Atladım, havada üç tur, icabında dört tur döndüm, daha ne yapayım?” demekle yırtamaz. Buza inişinin ardından tek bacağının üstünde mümkün olduğunca uzun bir süre kayarak hareketin çıkışını kontrollü biçimde yaptığını göstermekle de mükelleftir. Ayrıca, açıkça görülür biçimde tek ayağının üzerine inmelidir. Serbest kalan ayağın iniş sırasında buza değmesi hata olarak kabul edilir. 

Hadi hepsini yaptı, hareketlerin zorluk derecesini yükseltmek için bazı özellikler katmazsa olmaz. Tüm bunları yaparken, bir de müziğe uyum sağlamalı, teknik yeterliliğini, artistik becerisiyle birleştirmelidir.

Bunun bilmem kaç hareketin zorunlu olarak yapılacağı, başarılı olunamayan hareketin bir daha denenemeyeceği kısa programı var, üstüne ismi gibi pek de “serbest” olmayan serbest programı var. Daha neler var da sinirlerinizi zorlamayayım daha fazla.

Efe Cetiz bizi çok mutlu etti. Başarısıyla elbette büyük gurur duyuyoruz. Şimdiden fonda Yörük Ali Efe Türküsü’nün enstrümantal bir yorumuyla, olimpiyatlarda “Hey gidinin efesi” diye dizini yere vura vura madalyaya koştuğu bir koreografinin hayali bile uçuşuyor benim gözümün önünde.

Ama kendimizi kandırmayalım.

Efe’nin, Efelerin, amatör sporlar diye anılan onlarca sporun on binlerce sporcusunun;

hem kendilerinin hem ailelerinin üstündeki maddi ve manevi yükler alınmazsa,

planlı bir spor politikasıyla yolları açılmazsa,

karşılarına her gün çıkan; antrenör, tesis, zaman, malzeme, ulaşım gibi dev maddi sorunlarla aileler tek başlarına boğuşmak zorunda kalırsa,

iş, desteği ne zaman verir ne zaman çeker bilinmeyen birtakım sponsorların lütfuna bırakılırsa münferit bir başarı olur kalır Efe Cetiz’in başarısı.

On binlerce hevesli, yetenekli ama imkânsızlıklarla kuşatılmış sporcu çocuğumuz var. Bunu kabul edelim. Etmez böyle devam edersek birkaç sıra dışı başarı öyküsünü güzeller dururuz burada böyle kendi kendimize.

Sonra da oturur dizimizi biz döveriz hey gidinin efesi diye.

Yazının devamı...