GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Tarafsızlığın da modası geçti


En iyi 8 defile: Parlak renkler, modern kesimler

Tasarımcılar ve markalar için daha önce yazılmamış yepyeni hikâyeler yazmak elbette zor. Özellikle köklü bir modaeviyse korkutucu ve riskli olabiliyor. Ancak bu korku da, tasarımcıları geçmiş referansları kullanma kısırdöngüsüne itebiliyor. Ticari başarı baskısı altındaki tasarımcılar, önceden ‘tutmuş’ ve ‘iyi satmış’ formülleri sonuna kadar kullanıyorlar. Hal böyle olunca da moda haftalarında izlenen yüzlerce defileden ve koleksiyondan sadece bazıları akıllarda kalıyor, heyecan yaratıyor.

CHANEL: ‘70’lerle dolu kış bahçesi
Görkemli Grand Palais’nin içerisi bu kez Karl Lagerfeld için çok sevdiği sonbahar yaprakları ile dolu, gerçek toprak kokan, dev ağaçların olduğu bir ormana dönüşmüştü. Birçok dönemin siluetlerinin yer aldığı geniş koleksiyonda, tüvitlerin kombinlendiği pop renkler, yer yer 70’ler ve sezonun en belirgin trendlerinden ‘puffer’ montları Chanel klasik ceketleriyle birleştirdiği koleksiyon sezonun en iyilerindendi.

MONCLER: Endüstri devrimi
İtalyan markası Moncler, bu sezon yeni bir proje ile dikkatleri çekti. Thom Browne ve Giambattista Valli ile olan sezonluk koleksiyonlarının yerine, ‘Moncler Genius’ adını verdiği bir projenin lansmanını yaptı. 8 endüstriyel tasarımcıyı bir araya getirdiği projede birbirinden heyecan verici kapsül koleksiyonlar yer aldı. İçlerinde Craig Green, Pierpaolo Piccoli, Simon Rocha gibi tasarımcıların olduğu proje, dış giyimle ünlenen markanın geldiği vizyon ve yaratıcılığı en güzel şekilde temsil etmekteydi..

MARNI: Teknolojiye övgü
Tasarımcı Francesco Risso, ‘Technoprimitivism’ adını verdiği koleksiyonda teknolojiye olan saplantımız ve ruhun teknoloji ile açıklanamayan parçaları arasındaki çelişkiyi sorguluyor. Bunu yaparken de tasarımlarını sıkıştırılmış geri dönüştürülmüş malzemelerle gerçekleştiriyor. Yüksek modanın her geçen gün etik yaratıcılığı ajandasına alması gerektiğini müthiş başarılı bir koleksiyonla göstermiş oldu.

ALEXANDER MCQUEEN: Grafik detaylar
Tasarımcı Chitose Abe güçlü ve grafik bir koleksiyonla sahnedeydi. Markanın imzası olan ve özellikle bu sezon trend haline getirdiği patchwork tekniğiyle farklı parçaları birleştirmek koleksiyonun da ana temasıydı.

SACAI: Kusursuz işçilik
Feminenliği büyülü bir şekilde dönüştüren tasarımcı Sarah Burton, ‘couture’ seviyesindeki işçilik ve detaylarla dolu koleksiyonunda meşaleyi devraldığı Alexander McQueen’in imza formlarını ve kesimlerini günümüze rahatlıkla taşıdı.

VALENTINO: Dramatik form
Romantikliğin bir zayıflık değil tam tersine bir güç olduğunu en iyi yansıtan tasarımcı Pier Paolo Piccoli, bu sezon da zorlamadan modernlik nasıl olur dersi verdi genç tasarımcılara. Minimal ama dramatik formlar, çiçek işlemeler, muazzam renk kombinasyonları ve özgün bir ifade... Björk’ün ‘Isobel’ parçası eşliğinde şiirsel bir sunum.

GUCCI: Korku seansı
Alessandro Michele, referanslarını korkusuzca birleştirebilen, kendi dünyasını bu anlamda direkt olarak yansıtabilen bir tasarımcı. Bu koleksiyonda da uzak geçmişle şimdiyi ve geleceği klasik beklenti olan kıyaslama ve karamsarlıkla değil ilginç bir optimizm ile harmanlamayı başarmıştı. Her ne kadar modeller ellerinde kesik kafalar veya yavru ejderhalar taşısalar da!

VERSACE: ‘80’ler geri geldi
Ekoseler, kırmızılar, yeşiller, sarılar... 80’ler siluetler, geniş omuzlar, kemerli daracık beller, korseler, pop desenler... Gianni Versace ikonik formları, desenleri ve renkleri Donatella Versace’nin koleksiyonunda bolca yerini bulmuştu.


Türk top modellerin zamanı geldi!

Evet tam 10 senedir New York, Londra, Milano ve Paris moda haftalarına katılıyorum; editör, yazar ve influencer olarak...

Bugüne kadar tek bir Türk modelin, bu takip ettiğim en üst seviye defilelerde yer aldığını görmemiştim. Evet sonunda oldu! Öykü Baştaş, Gucci, Burberry, Ann Demeulemeester, Christophe Lemaire, Erdem gibi önemli şovlarda yürüyerek hepimizi gururlandırdı.

Bir de yine birkaç yıl öncesinde bir moda çekimi için keşfettiğimiz Günce Gözütok’un Balenciaga defilesinde yürümesi de müthiş güzeldi. Global dünyanın parçası olan, özgünlükleri, ışıkları, güzellikleri, cesaretleri ile ikisinin de ve daha nicelerinin de yolu açık olsun..


Öne çıkan iki trend

Cinsiyetsizlik zamanı
Genel olarak tüm dünyada son yıllardaki kolektif uyanış ve bilincin etkileri en direkt haliyle moda haftalarına yansımakta. Dahil edicilik, etnik çeşitlilik, ‘no gender’ yani ‘cinsiyetsizlik’ kavramı ile gelen ‘gender fluid’ koleksiyonlar, güzellik anlayışının tektip dayatılan kalıptan sıyrılması çabaları, bu sezon da koleksiyonlarda hissedildi.

Taraf ol!
Modada tarafsızlık eskiden norm iken şimdi risk oldu. Moda en yalın haliyle bireyin kendini ifade ve temsil ettiğinden aslında kendi içinde politik bir duruş da barındırıyor. Toplum içerisindeki duruşunuz ve toplumla ilişkiniz, beklenen kodları paylaşmak veya reddetmek ya da kendinize göre şekillendirmekle başlıyor. Genç ve yeni markaların da fark yaratabilmek ve kendilerini takip eden bir kitle yaratabilmek için iyi kıyafet yapıp satmaktan fazlasına, bir hikâyeye, bir ideolojiye hatta artık politik bir duruşa bile ihtiyaçları var. Aslında sadece yeni markaların değil, köklü lüks markaların da bu yepyeni, şeffaf, bol alternatifli ve çabuk tüketim konjonktüründe eskiden olduğu gibi tarafsız kalarak değil aksine aktif bir şekilde savundukları değerleri gösteren pozisyon almaları gerekiyor. En son Gucci’nin Florida okul katliamından sonra ‘silah denetimi’ kampanyasına 500 bin dolar bağışlaması bu klasmanda bir modaevinin politik duruş sergileyebileceğinin de bir örneği oldu.

Yazının devamı...

Modanın kutsal ayından geriye kalanlar

New York Moda Haftası’nda öne çıkan renk, Pantone’nin de öngördüğü gibi sarıydı.

 Rihanna, Kim Kardashian ve Kendall Jenner’ın bel çantalarını bu yaz herkeste göreceğiz.

 Şortlu takımlar bu yaz oldukça revaçta olacak.

 Tunikler, spagetti askılı transparan veya şifon kuyruklu elbiseler, özellikle de pantolonların üzerine katlı giyim stili yaz için iyi birer alternatif olacak.

 Son birkaç sezondur gözlemlediğimiz 90’lar modasının dönüşü, bele gömlek, kazak, ceket bağlama fenomeni, tasarımlarda kendisine yer buldu. Bel bölgesinde hareketli ve düğümlü tasarımlar her yerde.

 Püskül ve kuş tüyleri büyük bir geri dönüş yapıyor.

 Bermuda şortlar asla “asla” demeyenler için dönüyor.

 Rugan ve parlak deriler yazın ışıldıyor.

 Yine 90’lardan kalma bir esinti: Eşarp bluzlar ve mendil kesim etekler, elbiseler çokça karşımıza çıkacak.

Versace’ye saygı duruşu

 Gucci, 80’lere döndüğü koleksiyonunda Elton John’un Bob Mackie ve Annie Reavey tarafından tasarlanmış ikonik sahne kostümlerini yeniden tasarladığı bir kapsül koleksiyona da yer verdi defilesinde.

 Versace, sezonun ve belki de son yılların en ‘epik’ şovuna imza attı. Gianni Versace’nin 20. ölüm yıldönümü için ikonik tasarımlarını yeniden canlandıran kardeşi ve markanın başındaki Donatella Versace, 90’ların efsane süpermodellerini defile sonunda podyuma çıkartarak izleyenlere duygusal anlar yaşattı. Cindy Crawford, Naomi Campbell, Helena Christensen, Carla Buruni ve Claudia Schiffer’ın el ele kol kola yürüdüğü podyum, izleyenlerin coşkulu çığlıkları ve alkışları ile adeta inledi. Instagram da elbette yıkılıyordu.

 Cindy Crawford ile Rande Gerber’in 16 yaşındaki kızı Kaia Gerber, sezona damgasını vurdu. Kaia, ilk podyum sezonunu New York’ta Calvin Klein ve Alexander Wang, Milano’da Fendi, Bottega Veneta, Versace, Prada, Paris’te de Chanel, YSL, Miu Miu gibi dev defilelerle açtı ve en büyük ilgiyi de gördü. Kendall, Gigi ve Bella’nın son yıllardaki saltanatına son vermiş oldu.


 Markalardaki tasarımcı değişiklikleri bu sezon da yeni heyecanlar yaşattı. Jil Sander için ilk koleksiyonlarını sunan Luke ve Lucie Meier, müthiş başarılı bir koleksiyona imza atarak markanın modern minimal tasarım mirasını en iyi şekilde yorumlamış oldular.

 Raf Simons’ın Calvin Klein için Andy Warhol enjekte edilmiş ‘Amerikan Korku Hikâyeleri’ referanslı koleksiyonu, New York Moda Haftası’nda heyecanlı bir açılış  yaptı.

 Marc Jacobs’ın atletik ve spor giyimi etnik türbanlarla stilize ettiği ve adeta yeni bir tür ‘gezgin’ hayal ettiği koleksiyonu, New York Moda Haftası’nın yine en vurucu kapanış koleksiyonu oldu.

 Demna Gvasaliva’nin ‘streetwear’ ve ‘couture kitsch’ karışımı tasarım felsefesi ile Balenciaga modaevinin alametifarikası heykelsi siluetler ve yapısalcı formlar, önümüzdeki sezon yine sokak stillerinin gözbebeği olacak. Pop art felsefesinin yeni dönem versiyonunun temsilcisi Gvasaliva, banal objeleri ve ikonlari ‘high fashion’ statüsüne yükseltmesiyle ünlü zaten. Geçen sene herkese DHL kargo tişörtlerini 1000 dolara yok sattıran tasarımcı, bu sezon da platformlu Crocs’ları moda  yaparım iddiasındaydı.


Lagerfeld, Güney Fransa’yı Paris’e taşıdı

 Jonathan Anderson’ın Loewe için tasarladığı bohem-fantezi koleksiyon, farklı etnik referansların ustaca bir harmanıydı.

 Nicolas Ghesquiere’in Louis Vuitton için 18. yy. erkek ceketlerini ipek koşucu şortları ve sneaker’larla birleştirdiği süper güçlü koleksiyon, önümüzdeki sezonun en önemli trendlerinden birini yaratmış oldu.

 Celine Modaevi için dâhiyane koleksiyonlara imza atan Phoebe Philo, ilkbahar-yaz 2018 koleksiyonunda pragmatik bir yaklaşımla yarattığı usta bir kaos ile kadınların gönlünü yine fethetmeyi bildi.

 Yves Saint Laurent için en cesur koleksiyonunu sergileyen Anthony Vaccarello, Eyfel Kulesi’nin tam altında müthiş görkemli bir sette gerçekleştirdi defilesini. Bu sezon ilk defa kendinden önceki kreatif direktor Hedi Slimane’ın gölgesinden çıkmış; kendine güvenen bir koleksiyonla Paris Moda Haftası’nın açılışını yaptı.

Miuccia Prada, Miu Miu ilkbahar-yaz 2018 koleksiyonu için, ilham almayı çok sevdiği 50’ler ve 60’ların kolej çocuklarının ve mezuniyet balosu kıyafetlerinin eklektik bir karışımını sundu.

 Chanel için muazzam setler ve atmosferler yaratan Karl Lagerfeld, bu sefer Grand Palais içerisine Güney Fransa’daki ‘Verdon Gorge’un (kanyon) bir replikasını kurdurmuştu. İki ay süren set çalışmasından sonra altı tane şelalenin etrafında PVC yağmurluklar ve çizmelerle yürüyen modeller, izleyenlere bir kez daha Paris Moda Haftası’nın görkemini yaşattı.

 

Yazının devamı...

Zaten hayatta en sade şeyler en karmaşıktır

◊ Dirimart’taki serginde neler göreceğiz?
-Her şey birbirine bağlı. Siyah-beyaz, renkli resimler, rölyefler. Eskizlerim var, geçirgen, nefes alan. Uçan bir halı gibi, ağırlığını inkâr eden bazı yerlerde daha ağır olmasına rağmen hafif görünen, tıpkı bir balerin. Çünkü dans bana en liberal, en uluslararası ifade gibi geliyor. Belki babam klasik bir balet olduğu için böyle bir şey yapmaya karar verdim ve çalışmaya başladım. “Bütün dengelerin yok olduğu, yerçekiminin ifade biçimlerimize yeni bir mana getirme şansı bulduğu bir evren yaratabilir miyim” diye düşündüm sergiyi hazırlarken. New York Drawing Center’daki ilk sergimde gösterdiğim karakalem çizimler var. Karakalem çizimlerimi daha önce Avrupa’da göstermediğim için bu benim ilk şansım. Siyah maskeli figürler var. Rüyaların gerçek dünyayla bağlantısı, astral seyahatle ilgili merakım da burada ortaya çıkıyor biraz.

◊ Astral seyahatin gerçek olduğunu mu düşünüyorsun?
-Evet inanıyorum ve astral seyahatle ilgili deneyimlerim de var. Rüyalarımda gerçek olduğunu düşündüğüm dünyalara gidebildim. Farklı boyutları tekrar tekrar ziyaret edebildim.

◊ Gittiğin yerleri uyandıktan sonra hatırlıyor musun peki?
-Müthiş şeyler deneyimledim, rüyalarımı kontrol edebiliyorum. Kendimi hazırlıyorum, sıkça gittiğim yerler var, gittiğim zaman hangi çekmecede ne olduğunu bildiğim yerler. Rüyalarımda şekil bile değiştirebiliyorum. Hatırlamayı öğrendim. Bazen bir şeyi görüyorum ve onu hatırlıyorum. Şu anda sahip olduğumuz, ‘idrak’ denen farkına varış, anlayış ve kapsama yerleştirme dürtülerinin çok dışında bizi çevreleyen ilişkiler var. "Ankaralıyım, orada doğdum, büyüdüm" gibi detaylardan çok öte bir bütünlük var ve bu farklı boyutlarda. Bu boyutlarda ilerledikçe belirli frekansları tanımayı fark etmeyi öğreniyoruz.

◊ Einstein’ın bu konuyla ilgili ünlü bir sözü var. “Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda artık yapacak bir şey yoktur. O gerçeklik size ait olur.” Sence, aynı frekansta olduğumuz her şeye sahip olabilir miyiz?
-Enerji ve titreşim ruhun yapısında var olan bir şey. Eğer inancın güçlüyse, kendi inancınla ilgili kanıtların olduğu frekansa bağlanman daha kolay olabilir. Ama her şeyden önce her insanın bir değeri var. Bir insanın değeri diğerinden az değil. Yaşam dediğimiz yolculukta her ne kadar bardağın boş tarafını görüp, hayatı kendimiz için zorlaştırsak da aslında bardağın dolu tarafını görüp, bize verilmiş olan gizli yeteneği bulup, kendi kişisel görevimizi yerine getirebiliriz.


Bazen insanların beni hayal kırıklığına uğratmasına izin veriyorum

◊ Serginin başlığı ‘Akasha’ bize ne anlatmak istiyor?
-Sergiyi hazırlarken aklımda görünmez olanlar vardı. Çünkü benim için gerçek görünürlük ruhun yaşamı. Reenkarnasyona inanıyorum, Tanrı'nın büyüklüğüne inanıyorum. Tanrı'nın her şey olduğuna, seçiciliği olmayan bir varlık olduğuna inanıyorum. Seni bana, beni sana tercih etmeyecek. Hayal gücüne inanıyorum, toleranslı bir dünya istiyorum. Benim ne olduğum önemli değil, bana bir şans verildiği zaman, daha da iyi biri olarak hayatıma devam etmek istiyorum.

◊ Bu bir anlamda şifa gibi...
-Şifaya ulaşmak öyle zor bir şey ki. Sihir gibi. Bu dünyada geçirdiğimiz zamanda bir insanın başka bir insana verebileceği tek bir şey olduğuna inanıyorum. O da sevgi. Sevgi derken aşktan bahsetmiyorum, bahsettiğim sana ait olan saf bir şey. Her insanın sahip olduğu, eğer isterse cömertçe paylaşabileceği
tek hazine bu.

◊ Dünyada çoğu insan arayış gibi geliyor bana. Günlük hayattan kaçmak, sorunlarımızı unutmak istiyoruz. Mutlu olmak istiyoruz aslında...
-Ben mutlu olmayı seçtim. Mutlu olmanın bir seçim olduğunu biliyorum. Mutsuz olmak daha kolay çünkü çözümü başka yerlerde arıyoruz. İnsanlara inanmayı seviyorum. Bazen çok kurnaz olduğumu düşünüyorum, insanların beni hayal kırıklığına uğratmasına izin veriyorum.

◊ Kendini bulmak nedir sana göre?
-Bana göre yaşamda kendi çağrını bulmak demek. Ne yapmaktan keyif aldığı ya da neyi iyi yaptığının farkına varmak, öğrenmek, araştırmak. İçinde bulunduğun sosyal ortamdan dışarıya çıkma gücünü ve iznini kendine vererek, evren tarafından sana verilmiş olan yeteneğin, farklılaştıran özelliğin farkına varmak. Ve en iyi örneklerini keyif alarak dünyayla paylaşmak.

◊ Peki, sırada neler var?
-Üzerinde dört yıldır çalıştığım bir video projesi var. Tahminen tamamlamam 5-6 ayımı alacak. Uzun yıllar dijital sanat alanında çalıştım, ara verdikten sonra büyük bir riskle analoğa geri döndüm. Video ve dijital sanat formatından vazgeçmiş değilim, birlikte çalıştığım çok değerli insanlar var. Bir de kitap projemiz var. Syd Mead, Abdi Assadi, Threeasfour gibi isimlerin yer aldığı; hayal gücü, gerçek yaşam, ruhsal bağlantı gibi konular üzerine bir çok konunun tartışıldığı bazı yeni çalışmalarımın bulunduğu, Lisa Smith’in tasarladığı bir kitap yayımlanacak. Hong Kong Art Basel Fuarı’na yetişmesini planlıyoruz.

Türkiye'de kendimize hiç özgürlük veremiyoruz

◊ Yaklaşık sekiz sene önce New York’a yerleştin. Neden?
-O an zihnimde dev bir ok vardı. New York’a git. New York’a git Haluk! Çok fazla arkadaşım var orada. Zaten sık sık gidip geliyordum, dünyanın en kalabalık şehrinde inzivaya çekilmeye karar verdim. 3 köpek, 6 bavul ev aradım. Ev buldum, taşındım. İş buldum...

◊ Renkli gece hayatın, magazin sayfaları hepsi bir anda uçtu gitti. Nasıl bir inziva süreci yaşadın, buradaki hayatı hiç mi özlemedin?
-Her şey 2008 yılında boşlukta olduğum bir dönemde şaman bir şifacı ile tanışmamla başladı. Abdi Assadi ile geçirdiğim bir seans sonrasında adeta yok olduğumu hissettim ve hayatı bambaşka görmeye başladım. Yeni bir dünyaya girdim ve hayat düzenimi sadeleştirdim. Sadece çok sevdiğim 7-8 arkadaşımla görüşüyorum ama çok daha katmanlı dostluklarım var. Artık hiçbir şeyi, tek bir açıdan bakarak değerlendiremiyorum. Her açıdan bakmak istiyorum. Su da olmak istiyorum, bardak da... Bardaktaki ruj izi de, onun için de düşen gölge de. Bilinç seviyemi zorluyorum. Bana göre basit diye bir şey yok. Her şey basit, aynı zamanda komplike. Zaten, hayatta en sade şeyler en karmaşıktır. Benim hayatım her zaman karmaşık, gittiğim her yere de karmaşa götürüyorum, bunun çaresi yok...

◊ “Düzensizliğin içinde kendime yeni bir düzen yarattım” diyorsun...
-Dharma kavramından bahsetmek istiyorum, İstanbul’daki bir önceki sergimde de vardı. Doğu kültüründe kozmik düzen, düzensizliğin düzeni. Yani bize düzensiz görünen her şeyin aslında kendi içinde bir düzeni var. Her şey olması gereken zamanda olması gerektiği gibi oluyor. Yaşam bizi öyle farklı noktalara getiriyor ki kapsam içinde farklılaşmaya başlıyoruz. Aslında hepimiz özümüzde aynıyız ve insan yaşamının dünyadan çok daha geniş bir varlık sebebi var.

◊ Nedir varlık sebebimiz sence?
-Bu konuda uzman değilim, sadece bu yaşamın ruhun yaşamı olduğuna inanıyorum. Dünyaya geldiğimiz zaman bize verilen ruhlarımızın eğitimden geçtiğini düşünüyorum. Fırsatlar ve fırsatsızlıklar veriliyor, iyilik ya da kötülük yapma imkânları veriliyor. Hiçbir şey kolay değil ama kimseyi yargılamamayı öğrenirsek, daha ileri bir düzeye gelebiliriz.

◊ Senin için aydınlanma nedir? Uyanış nasıl başlar?
-Spiritüel anlamda uyanış bence insanın sadece kendisi içinde olan bir uyanış ve farkındalıktan öte, diğer insanların, yani yeryüzünü paylaştığımız varlıkların hisleri, duyguları ve bizim bilmediğimiz iç dünyaları olduğuna inanmak demek. Çünkü hepimizin iç dünyasında bu hayatla ve neden burada olduğumuzla ilgili kaygılar, sorular var. Nerede, ne zaman doğduğumuz fark etmez, yeryüzündeki her insanın özünde çok benzer bir yazılımı, kodu olduğuna inanıyorum. İnsanların her anlamda eşit olduklarını fark ettiklerinde Tanrı'ya daha yakın bir gerçekliğe doğru uyanışa geçtiklerine inanıyorum. Çünkü bana göre birbirlerimiz arasındaki farkı fark ettiğimiz anda Tanrı’dan çok uzaklaşıyoruz.

◊ Ailemizi seçemiyoruz, bize verilen koşullara doğuyoruz. Bazı kalıplar içinde yetişiyoruz, eğitim, iş derken özgürlüğümüz elimizden alınıyor aslında. Bundan nasıl kurtulacağız?
-Bir insan verildiği yaşam sürecinde kendini en iyi şekilde tanımaya çalışmalı. Acaba beden mi ruha hizmet etmeli, yoksa ruh mu bedenin içine konulduğu toplumun tanımlarına göre kendini şekillendirmeyi öğrenmeli? Hangisi yüce bir şey; ruh mu beden mi? Bunun cevabını hepimiz çok iyi biliyoruz. Özellikle Türkiye’de eğitimimizden gelen bir şey var. Biz pek çok şeyin Batı’ya ait olduğunu düşünüyoruz ve eğitimimizde hep referanslar var. Oraya bak, buradan örnek al. Özellikle Türkiye’de kendimize hiç özgürlük veremiyoruz. Amerika’ya gittikten uzun zaman sonra anladım bunu. Kimse kimsenin orijinal olabilmesine izin vermeyi istemiyor. Çok iyi bir iş yaparsan “Yves Klein gibi” diyor. Sanki biz sürpriz yumurtadan çıktık; hiçbir geçmişimiz, estetik ve şiirselliğimiz yok. Amerikalılar bizim gibi değil. Herkes kendi düşüncesini söyleyebiliyor, Picasso’yu dahi eleştirebiliyor.

◊ Taklit kültürü yerleştiği için özgün olan da anlaşılamıyor. Anlaşılsa bile değeri bilinmiyor ne yazık ki.
-Bir insanın diğerine verebileceği en büyük hediye özgürlük. Ne ünlü olmak bizi bir şey yapıyor, ne de para. Zaten hepimiz her yaşamda değişiyoruz. Gerçek olan ruhlarımız. Tabii ruhu olduğunu fark edenler için söylüyorum. Bir de ne yaptığının farkında olmayanlar var. Başarıyı para kazanmak zannedenler, kontrol etmeyi güç zannedenler, bir gün öğrenecekler ki en büyük güç bambaşka bir yerde.

◊ Nedir peki bu ‘büyük güç’?
-En büyük güç insanın kendini hiçbir şeyin etkilemesine izin vermemesi. Sen istemezsen hiçbir şey etkilemez, senin gücün senin için. Kimsenin patronu olmak, kimseyi kontrol etmek seni insan yapmıyor. Onun için ben de sadece duymak istediğim kişileri duyuyorum. Geriye kalanların sesini kapatıyorum.

Yazının devamı...

İstanbul’un geri gelen enerjisini görmek istediler

◊ Bu yıl etkinliğin marka elçiliğini üstlendim. Uluslararası basından bir gruba eşlik ettim. Achtung Magazine Genel Yayın Yönetmeni Markus Ebner, A Magazine Genel Yayın Yönetmeni Daniel James Thawley, tasarımcı Esteban Cortazar, Hercules Magazine Genel Yayın Yönetmeni Francesco Sourigues, Solar Magazine Genel Yayın Yönetmeni Igor Ramirez, moda danışmanı, editörü Elisa Nalin ve uluslararası moda endüstrisinin en etkin isimlerinden Leaf Greener sıkışık programlarına rağmen etkinliğimize gelmekte tereddüt etmedi. Hepsi İstanbul’un enerjisinin geri geldiğini görmek istiyordu sanki.

◊ Bu yıl İstanbul Moda Haftası, New York Moda Haftası’nın son günleriyle çakıştı. Öte yandan İstanbul’un; bienal ve Contemporary Istanbul başta olmak üzere büyük bir sanat hareketliliği içinde olması moda haftasına dinamizm kattı. İstanbul’u tekrar ayağa kaldırmak için kültür sanat, moda, tasarım gibi yaratıcı endüstrilerin bir araya gelip bu sinerjiyi yaratması önemli.

◊ Konuklar seyahatlerinden de moda haftasından da çok memnun kaldılar. İstanbul Moda Akademisi’nin defilesinde birkaç genç yeteneğin adını not ettiler.

◊ Etkinlik kapsamında ‘Fashion Without Borders’ (Sınır Tanımayan Moda) başlıklı bir panel düzenledik. Bu panelle, ilgililerin uluslararası moda arenasında işlerin nasıl yürüdüğüyle ilgili bilgi ve ilham almasını hedefledik.

23: Bu yılki Moda Haftası’nda koleksiyon sergileyen marka ve tasarımcı sayısı



 

Yazının devamı...

Obama’lara komşu Bali tatili

Bir yola çıkalım dedik. Hiç gitmediğimiz bir yer olsun. Yeni ve yeniden bir enerji istedik. Deniz, güneş, kum da mutlaka... Pek de araştırma yapmadık gitmeden önce;  yeni gidip gelmiş olan arkadaşlarımız Emre ve Liana ile ayaküstü sohbet ettik, yaptıkları yol rotasını almak üzere sözleştik, ama onu bile almadan kafamızdaki klasik, palmiyeli, tapınaklı imajla yollara koyulduk. Ha bir de, benim birkaç ay önce çok sevdiğim müzik grubu ‘Allahlas’ ve ‘Reverbration Radio’nun Instagram hesaplarından, onların gidip çaldıkları mekânlardan biri olan Canggu bölgesindeki ‘The Slow’ da aklımızın bir köşesine not alınmıştı sadece, o kadar.

Hatta o kadar bakmamışız ki hiçbir şeye, gitmeye iki gün kala, bir arkadaşımız sayesinde kalacağımız tüm 10 gün boyunca hava durumunun fırtınalı yağmur gösterdiğini gördük. Birkaç farklı kanaldan da sağlamasını yaptığımız sağanak yağışlı tatilimiz için beklentilerin aksine çok da panik yapmadık; biz sadece ‘gitmek’ istiyorduk galiba, yeni bir yere, yeni bir enerjiye...  En son bavullarımızı yaparken konuştuğumuzda “Naapalım, bol bol masaj yaptırır, kitap okur, tapınakları filan gezer, yağmurlarda arınırız işte” diyerek konuyu bir daha açmamak üzere kapattık.

MICHELLE İLE BİRAZ DERTLEŞSEK?

İlk durağımız Nusa Dua bölgesindeki Amanusa Hotel’e 16 saatlik yolculuğumuzdan sonra vardığımızda bize göz kırpan güneş, tüm seyahatimiz boyunca başımızdan eksik olmadı. Evet, tüm hava durumu raporları acil çöpe! Yüksek bir bölge olan Ubud’da bir ‘gece yağmuru’ dışında güneş hep bizimleydi...


İlk üç gün deniz-güneş hasretimizi gidermek, etrafımızdaki plajları görmek üzere yakınımızdaki birkaç yere gidip geldik. İlk günlerde motivasyon yüksekliğinden pek farkına varmadığımız bu gidip gelmelerdeki yapılan yolun ve trafiğin fazlalığı son günlerde hayatımızı tamamen bu faktöre göre planlamamıza neden oldu...

Tabii deniz deniz değil, okyanus ve dalgalı.. Bali zaten bir sörfçü adası, nüfusun çoğunluğu Avustralyalı. Onlara en yakın ada da Bali’ymış zaten, altı saatmiş. Tavsiye edilen Sunday’s Beach’in kalabalıklığı, Bali’de çok önemli bir konsept olan ‘günbatımı’ yakalamak için gittiğimiz muhteşem manzaralı Ayana oteldeki Rock Bar’ın turist kafilesi akınına uğramasıyla, biz Amanusa’nın müthiş sakin plajında keyif yapmaya koşa koşa döndük. Ne de olsa Barack ve Michelle Obama da bizim tam yan otelimizde kalıyordu, aynı sahillerde olmak biraz dertleşmek iyi gelebilirdi.

VOLKANİK KUMLU PLAJLARDA JUNGLE PARTİ

Dünya küçük, eh Bali daha da küçük. Tuba’nın (Ünsal) bizi orada birkaç haftadır bulunan Ilgın (Utin) ile kıtalararası kontağa geçirmesi, benim Paris’te yaşayan, bir aydır Bali’de olan arkadaşım Paul Nicolas’nın Instagram’dan Bali’de olduğumu görüp mesaj atması derken ‘akşam programları dosyası’ da açılmaya başladı elbet. Cuma gecesi ‘Jungle Party’ dediler. “Peki” dedik. Ve eğlendik mi eğlendik.. Müzik, ambiyans ve gelen tipler açısından en iyi partilerden biriydi. Cumartesi gecesi ‘La Lagoona’da  bir yemek ve üzerine  Seminyak bölgesindeki yeni açılan ‘Da Maria’da soluğu aldık. Profil çok karışık, koca koca insanlar adeta bir ‘spring break’ yaşıyorlar...   Sydney/Melbourne’de bir partideymişsiniz simülasyonu olan “The Single Fin’ partisini kaçırmayın” tavsiyesine de elbet uyduk. Biz uyduk da ‘The Single Fin’ pek bize uymadı. Eğlendik mi eğlendik, o ayrı.

İkinci durak olarak, siyah volkanik kumlu plajıyla apayrı bir cennet olacağını bildiğimiz Karangasem bölgesindeki Amankila’ya geçtik. Bali’deki genel yeşillik coşkunluğu ve doğa güzelliği gerçekten muhteşem. İlk kaldığımız bölgede palmiyeli muz ağaçlı tropik yeşilliğin yanında yavruağzı begonviller araya serpiştirilmiş gibi bir bitki örtüsü, yükseklere çıktıkça daha vahşi daha yeşil, daha çılgın bir hal almaktaydı. İki tüm gün boyunca kadife yumuşaklığındaki siyah kumlar üzerinde, dalgalarla dans ederek, denize, güneşe ve masaja doyarak tekrar yola koyulduk. Bu sefer hedefimiz Ubud bölgesi. Artık tapınak, seremoni, maymun ormanı, pirinç tarlası olaylarına girmek gerek.

TAPINAK SEREMONİSİNDE ENERJİ PATLAMASI

Balililer Hindu dinini benimsedikleri için her evin küçüklü büyüklü kendi tapınağı var. Daha büyük bir tapınak görmek için tavsiye üzerine Pura Gunung Kawi Sebatu Tapınağı’na gittik. Tapınaklar, ada hali, pek görkemli veya ilginç değiller derken bir seremoni görmek için tekrar yola koyulduk. Dalem Tapınağı’nda öyle bir seremoniye denk geldik ki uzun süre etkisinden çıkamadık. En az 20, kimine göre 30 veya 40 senede bir bile olabilen, köyün ileri gelenlerinin enerjinin düştüğünü hissettikleri zaman karar alarak gerçekleştirdikleri, tüm yerlilerin katıldığı ve enerjiyi yükselttikleri bir seremoni.

MAYMUN ORMANINDA...

Sadece bizim yabancı olduğumuz seremonideki konsantrasyon, emek, birlik hissi ve heyecan öylesine yüksekti ki, kimse için yabancı değildik adeta. Tawur Ian Pedanan seremonisinden çıkıp ‘maymun ormanı’na doğru yola koyulduk. Tamamen turistik bir maymun ormanı ve kahve-yeşil tonlarında kamufle olan, ansızın yanınızda veya başınızın üzerinde biten yüzlerce maymun. Girmeden önce çantalarınızı bırakmanız tavsiye ediliyor, çünkü alıp kaçıp eğlenebiliyorlar. Yeterince ‘maymun olduktan’ sonra son günlerimizi adanın ‘hip yeni bölgesindeki geçirmek için Canggu’ya doğru yola koyulduk. Tüm büyük otellerin bulunduğu en popüler Seminyak bölgesi çok fazla turistik olduğu için Canggu, surf ve yoga yapanların alternatif bölgesi olmuş son zamanlarda. Konsept dükkânlar, organik cafe’ler, butik otelleri ile Bali’nın ‘hipster’ bölgesi. Aklımızın köşesindeki not ile ilk durağımız ‘The Slow’ oluyor, son durağımız da... Bu butik otel, yemekleri ve müzikleriyle dönüş yolculuğumuza hazırlık için çok iyi geldi. Daha yapılacak, görülecek çok şey vardı, civar adalara gitmek de tavsiye edilmişti ama sayılı gün çabuk geçti. Ve sonunda havaalanına giderken 15 dakika içinde hasır çantalar, ipek şallar, geleneksel ‘sarong’lar almaya çalışarak İstanbul’un yolunu tuttuk..

 

Yazının devamı...

Güzellik gelip geçer mi?

Moda endüstrisinin tüketiciye dayattığı, algı yönetimini yaptığı ve dönemlere göre değiştirdiği güzellik anlayışı, moda markalarının iletişim mecralarında da bu anlayışa paralel söylemlere zemin hazırlıyor. Ve modanın artık ‘dahil edici’ olma tavrı, markaların iletişim alanlarında da kendini gösteriyor.


Özellikle iç çamaşırı reklamları kadınların meta olarak kullanılmasına oldukça açık riskli hattın üzerinde seyreder. Mükemmel kadınlar, kusursuz vücutlar, ideal arzu nesneleri olarak kanatlarıyla podyumda yürüyen Victoria’s Secret modelleri gibi... Geçen sene, Calvin Klein da aktris Klara Kristin’le çektiği reklam karesiyle tartışma yaratmıştı. Eteğin altından çekilmiş bir iç çamaşırı karesi de bu sebeple tepkilere maruz kalmıştı.


Calvin Klein, 1980’lerden beri reklam kampanyalarıyla dikkatleri, yer yer şimşekleri üzerine çeken bir marka. Aynı zamanda 90’lardaki ilk Kate Moss’lu reklamlarıyla dönemin güzellik anlayışını sarsan vizyonu getiren marka. O dönemin ideal vücut tipi ve güzellik standardının kenarından bile geçmeyen, çelimsiz, genç, androjen görünümlü bir modelin seçilmesi oldukça cesur bir vizyondu. Kate Moss efsanesi böyle başladı.

Artık sırt dönmek yok!

Dört gün önceyse yeni reklam filmini yayımlayan CK iç çamaşırı, zamanın ruhunu yakalayan kadın ve güzellik anlayışıyla beğeni topladı. Yönetmen Sofia Coppola’nın çektiği reklam filmi 18-73 yaş aralığındaki farklı etnik kökenli ve vücut tipli kadınlara yer veriyor.


Coppola tarafından bizzat seçilen kadroda, oyuncu Kirsten Dunst, Ethan Hawke ve Uma Thurman’ın kızı Maya Hawke, oyuncu Rashida Jones ve 73 yaşındaki süpermodel Lauren Hutton var. İlham verici kadınlar, siyah-beyaz kareler, samimi anlatımlarla gerçek ve yumuşak bir ilişki kurmak istemiş Coppola kadınlar ile iç çamaşırı arasında... Kadınların kendilerinden bir parça bulabilecekleri imajlar yaratmış. Özellikle Lauren Hutton’lı kareler kampanyanın en çarpıcı işi olmuş.


Uzun bir dönem, markaların adeta sırtını döndüğü, yok saydığı bir jenerasyonu temsil eden Hutton’la bu kitle tekrar kucaklanmış, kadınların her yaşta kendilerini sevebilmelerinin mesajı verilmiş. Siz olduğunuz gibi olun ve kalın, moda nasıl olsa dönüp dolaşıp size geri gelecektir.

Yazının devamı...

İyisiyle kötüsüyle bir moda maratonunun daha sonuna geldik

 Dünya moda sisteminin ve trend’lerinin merkezi olarak kabul edilen Paris, ironik biçimde ‘trend’lerin artık sona erdiğini gösteren koleksiyonlara sahne oldu. Tasarımcılar birkaç tema etrafında kümelenmek yerine özgün tasarım anlayışlarını ortaya koydu.

New York tasarımcılarından farklı olarak Paris Moda Haftası’nda tasarımcılar; politik söylemler, kadın hakları konusunda slogan tişörtlerle direkt mesajlar vermek yerine kadının kimliğini yüceltecek tasarımlara kafa yormuşlardı. Örneğin; moda tasarımcılığına en kavramsal yaklaşan, artık sanatçı statüsünde kabul edilen ve önümüzdeki yıl New York Metropolitan Müzesi’nde sergisi başlayacak olan Commes Des Garçons markasının yaratıcısı Rei Kawabuko’nun güzellik anlayışı ve beden formları üzerine hazırladığı koleksiyon çok konuşuldu.


Modellere ‘kötü muamele’ iddiası
En iyi koleksiyonlar ve şovlar arasındaysa Balenciaga, Chanel, Valentino, Sacai ve Miu Miu yer aldı.

Paris Moda Haftası; bir model ajansının, Balenciaga defilesinde görev alacak modellere kötü muamele yapıldığı iddiasıyla başladı. Ajans iddiaları reddetti. Ancak bu sırada ünlü modaevi, bahsi geçen ajansın işine son verdi. Konu sonra podyumlardaki ‘etnik çeşitlilik’ eksikliği mevzuuna bağlandı. New York Moda Haftası’nda, Trump şoku sonrası kendini gösteren ayrımcılık karşıtı duruş, Paris’te pek hissedilmedi.

H&M Studio defilesini, modayı podyumdan ‘doğrudan satın alma’ yani ‘see now, buy now’ konseptinde gerçekleştirdi, şovdan sonra kıyafetler pop-up mağazada satışa sunuldu. Koleksiyonla küresel bir sevgi mesajı iletmek istediklerini belirten H&M ekibi, hayatlarımızda pozitif duygu ve düşüncelere şu an her zamankinden de fazla ihtiyaç duyulduğuna değinmek istemiş. Defile finalinde son dönemde müzik listelerinin zirvesindeki şarkıcı The Weeknd sahnedeydi...

Moda endüstrisi, politik ve ekonomik çalkantıyla savrulan bu ‘yeni dünya’ içinde kendi sesini bulmaya ve yükseltmeye çalışıyordu adeta. Bize de buna yakından tanıklık etmek düştü...

Yazının devamı...

Arabistan çöllerinde moda rüzgârı esiyor

Vogue Paris, ilk kez bir ‘trans’ modeli kapağına taşıyarak önemli bir söylemde bulunurken, dergicilik dünyasına yepyeni bir heyecan dalgası getiren Vogue Arabia’nın (Arabistan) çıkışı da sektörde oldukça önemli bir adım olarak görülüyor.

Evet, Arap dünyasının Vogue’u ve aslında Ortadoğu bölgesinin de temsilci Vogue’u, uzun süredir merakla beklenmekteydi. Vogue Türkiye’nin çıkışı, bölgeye ilk adım atış olmuştu aslında... Ancak Vogue Arabia’nın çıkışı, küresel perakende sektörünün ticari anlamda umutlarını bağladığı, son 2-3 yılı ekonomik krizle geçiren birçok mağazanın Arap turistler ve bölgedeki satışları sayesinde ayakta kaldığı göz önüne alınınca son dönemdeki en heyecanlı proje haline geldi.  Eh, ne de olsa 250 milyonluk bir kadın nüfusundan ve 21 ülkeden bahsediyoruz..

CESUR BİR YAYIN YÖNETMENİ

Tabii ki projenin bu denli heyecanlı hale gelmesinde, genel yayın yönetmeni olarak göreve başlayan Prenses Deena Abdülaziz’in rolü de büyük. Başka herhangi biri bu projeyi merakla beklenir hale getiremezdi açıkçası. Çünkü Abdülaziz bölgeden çıkan ve hem kendi bölgesini en modern şekilde temsil eden hem de Avrupa ve Amerika moda sahalarında uzun süredir varlık gösteren yegâne kişi... Bu bölgeden çıkan, Arap kadınını klişe imajı haricinde yansıtabilecek, kültür zenginliği, moda bilgisi ve tutkusuyla bölgesindeki kadınlara her daim ilham olmuş biri. Bölgenin kadınını, önyargılara rağmen dünya moda arenasında uzun süredir kendi personası ve vizyonuyla temsil etmekteydi zaten.

Fikirlerini yüksek sesle söylemekten çekinmeyen, cesur ve vizyon sahibi bir profil. Dünya moda tarihine hâkimiyeti  şu ana kadar Vogue Arabia için gerçekleştirdiği dijital projelerde ve henüz ilk sayısı çıkan basılı dergide kendini hissettirmekte. Hatta Doğu’nun sofistike ve ağırbaşlı şıklık anlayışından dolayı Batı ülkelerindeki kadınların da Vogue Arabia’yı almaları ve takip etmeleri hayalleri arasında.

FARKLILIKLARIN SESİ OLACAK

Stili gibi renkli kişiliğiyle de bilinen Abdülaziz, 1998’de Suudi Kraliyet Ailesi’nden Sultan bin Fahad bin Nasser’le evlenerek ‘prenses’ oluyor. Gençliği, Riyad’da  Batı dünyasının moda dergilerini ve moda, sanat tarihi kitaplarını adeta ezberleyerek geçiyor. Modaya olan tutkusuyla dünya moda arenasında var olabilmek için perakende sektörüne giren Abdülaziz, bu şekilde sevdiği ve ilham aldığı  tasarımcılara ve onların koleksiyonlarına ulaşarak ülkesine getiriyor, moda endüstrisinin içerisine adım atıyor. Bu sayede bölgedeki ticari akış üzerinde de birinci elden bilgi ve tecrübe sahibi oluyor.

Zaten Avrupa ve Amerika kökenli lüks markaların Ortadoğu bölgesine karşı genellemelere dayanan topyekün anlayışları ve bölgeye olan uzaklıkları, buradaki farklılıkları ve katmanları anlayabilmelerini oldukça kısıtlı ve zor hale getirmekte.  Bu noktada Deena, aynı ülkedeki iki kent Riyad ve Cidde’nin stillerinin bile ne kadar farklı olduğunu net bir şekilde ifade ediyor. Ve Vogue Arabia’nın bu noktada önemli bir misyonu yerine getireceğini belirtiyor. Bölgedeki farklılıkların sesi olacaklarını vurguluyor.

GIGI HADID KAPAKTA

İlk basılı sayı için, her daim yakaladıkları farklı perspektifleriyle ünlü fotoğrafçılar Inez&Vinoodh ikilisini tercih eden Abdülaziz, kapak modeli olarak Filistin kökenli Amerikalı top model Gigi Hadid’i kapağa taşımış. Elbet Deena’nın giydiği de ateşten bir gömlek. İlk kapak fotoğrafı için Filistin asıllı Amerikalı top model Gigi Hadid’in seçilmesi eleştirilere neden oldu. Hadid’in Müslüman dünyayı temsil etmemesi  ve kapakta kullanılan işlemeli çarşafın bu şekilde yorumlanması da tepkilerin büyümesine sebep verdi.

 Çekimine yönelik eleştiriler bir yana, bölgeden ve tüm dünyadan Deena’ya ilgi ve destek büyük... Üzerine aldığı görevin sorumluluğunun bilincinde. Daha şimdiden bölgenin kadın imajını ve algısını ilham verici bir bakış açısıyla sunmaya cesaret ettiği ve kendi deyimiyle bunun için ‘savaştığından’ dolayı gözler üzerinde. Bakalım Vogue Arabia yolculuğunda Deena’yı neler bekliyor, ileriki sayılarda hep beraber göreceğiz.

 

Yazının devamı...