GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

RahatAnne


 

Bu haftaki röportaj konuğum Melis Ayan, Nam-ı değer fenomen RahatAnne… Bir gün kendisinden öyle bir mail aldım ki, okurken ağlamaktan canım çıkıyordu neredeyse… Nasıl bir aşk, nasıl bir hikâye…

Bir insan hayatına dair nasıl risk alır, nasıl zor süreçlerden geçer bu röportajda başka boyutla öğrendim… Hem de sırf anne olabilmek için…

Bir yandan haberlerde doğurduğu bebeğini çöp konteyrına bırakan anneler, bir yandan daha kokusunu içine çekmeden hayatını riske atan anneler… Hayat ne tuhaf diyor insan… Melis Ayan müthiş fedakârlıklar yapmış…

Bloğunda taze annelerin, anne adaylarının merak ettiği birçok şey var… Yeni doğum yapanın baş belası olan mastit’ten beslenme, gezme tozma her şey…

 

Melis Ayan kimdir?
32 yaşında Uluslararası ilişkiler mezunu, 3 dil bilen ve çıktığı yurtdışı tatilleri dışında dilini kullanmayan, 11 yıllık aktif özel sektör çalışanı, 3 yıldır annelik deneyimine sahip olunca işinden feragat edip tam zamanlı çocuklarıyla ilgilenen bir anneyim. 


Çok mu rahatsınız?
Tabi ki değil. Sadece kendi rahatım ve çevremin rahatlığı için neler yapılabileceğini sürekli araştıran rahatsız bir anneyim aslında. “Rahat mı batıyor otur oturduğun yerde?” diyen dostlarım var. Benim gibi annelerin, özellikle kendini çaresiz hisseden, ne yapacağını bilemeyen, kimseye anlatamadığı şeyleri bana anlatıp çözüm arayanlara elimden geldiğince çözüm üretmeye çalışan bir anneyim. 

Mesela çocuklarınız vurdu, kırdı, döktü, yapıştırdı, çizdi… Sıfır tepkisiz misiniz?
Yaşının gerektirdiği şekilde çabalayıp döküyorsa, evet. Ama bilerek ve isteyerek zarar vermeye çalışıyorsa ve kendi özgürlüğünün peşine düşüp, başkalarının özgürlüğünü kısıtlıyorsa, hayır. Benim görevim ebeveyn olarak çocuğumun bir birey olduğunun farkına varmasını ve sahip olduğu özellikleri dışa vurmasına yardımcı olmak ve toplum içinde nasıl davranması gerektiğini öğretmek.

Yani?
Yani evde duvarları çizmesine izin verip, komşuya gittiğimde yapmak istediğinde “hayır” deyip kendimle çelişmiyorum. Duvarların çizilmemesi gerektiğini, çizmek istediğinde ona kağıt vereceğimi öğretiyorum. Rahatlık oradan sonra başlıyor zaten. Sınırlarını bilen çocuk mutlu oluyor ve dolayısıyla ebeveyni olarak ben de rahat hareket edebiliyorum her yerde. 

Ne zaman tam böyle bilinir oldunuz?
2 yıldır. Öncesinde hiç bilinmezken de 1500-2000 i bulmuştu takipçilerim ve yine beni sosyal hayatta hiç tanımayan insanlar takip ediyordu zaten. Profesyonel destek alıp
www.rahattanne.com ‘u açtıktan sonra ve benim gibi blogger olan İstanbul’daki annelerim bana destek olunca daha çok bilinir oldum. Şuan mikro blogger olarak ağırlıklı Adana merkezli hizmet veriyorum ve markalarla işbirliği yapıyorum. 

Annelik fedakârlık işidir, peki siz bu hissi yaşamadan o fedakarlığa nasıl giriştiniz?
İlham kaynağım annem. Öyle bir anneye sahibim ki, onu kim tanısa anne olmak ister zaten. Fedakârlıktan ötesi bir hayatını adamışlık söz konusu annemde... Bu hayattaki amacı tamamen çocuklarının rahat etmesi ama her şeyden önce iyi bir birey olmaları. 2002’de geçirdiğim kazadan sonra tam 1,5 yıl evde ve bunun 8 aydan fazlası vücudumdaki kırıklardan ötürü hiç hareket etmeden yatmakla geçti. Yaşadıklarım benim şuan ki karakterimi ve hayata karşı duruşumu da şekillendirdi. Annemin de her zaman benim yanımda olması benim güçlenmemi sağladı. En önemlisi de hata yaptığımda üzerini örtmeden değiştirmem için beni uyarması sayesinde şuan kimseyle benim yapmış olduğum bir yanlıştan dolayı kırgınlığım ve küskünlüğüm yok. Bana ve aileme yapılan hatalardan ötürü görüşmeme kararı aldığımız ve hayatımızdan çıkardığımız insanlar var. Bunlar hep annem sayesinde oldu. Fedakârlık nerede başlamalı ve ne zaman sonlandırılmalı annemden öğrendim. Ben nasıl bu hayatta onun mucizesiysem, ben de kendi mucizemi yaratmalıydım ve böyle karar verdim anne olmaya.

Şimdi dönelim hikâyenin başına... Aşık oldunuz... Evlendiniz! Bebek istediniz o da oldu… Her şey süper… Ya sonra?
İlk görüşte aşık oldum evet. Filmlerdeki gibi. Kahve içerken yan masadaki çocuk, eşim oldu. Ne ailesini sorguladım, ne maddi durumunu, ne kökenini, ne yaşanmışlığını. Onu saf kendi haliyle sevdim ve mantık evliliği değil aşk evliliği yaptım çünkü sevgiyle beslenen bir insanım. Haddinden fazla duygusalım. İşimde de öyle, aşkla yapmazsam anında bırakırım. Mecburiyetler yoktur hayatımda. Sevdiğim eş, sevdiğim iş ve sevdiğim çocuklarım. Sonrası masal gibi zaten. Her günümüz ayrı macera ve keyifli geçiyor. Bundan sonra hayallerime ulaşma zamanı geliyor. Kitap yazma hayalim vardı. Gerçekleştirmek adına yazarlık eğitimi aldım. Proje bir kitapta yer aldım. İlk deneyimim oldu ve ilk hayalim vücut buldu. Daha başka çok hayalim var kendim için ve ailem için. Hepsini tek tek gerçekleştireceğim. Bu bir olumlama. 

Peki riski bir gebelik süreciniz olmuş. Doktorlar Ya sen öleceksin ya bebeğin doğumda ölecek demiş… O Süreç nasıldı?
Geçirdiğim kazadan sonra 1,5 yılı geçen iyileşme sürecimde kalıcı hasarlar da vardı vücudumda. Birisi de kalça kemiğimin kırık nedeniyle eğri kaynamasıydı. Bu da normal doğum yapmama ve bebeğin sağlıklı bir kesede büyüyebilmesine engel teşkil ediyordu. Sağlıklı doğabilirdi ama sakat doğma ya da ölümle sonuçlanma riski yüksekti. Bunu zaten biliyordum ve hamile olduğumu öğrendiğimde doktor muayenemde o zaman röntgen çekilemeyeceğim için belirttim.

Sonra?
Kötü haber üçlü test dediğimiz 2. Trimester olarak adlandırılan down sendromu belirteci testimde Afp değerimin normalden 3 katı yüksek çıkmasıyla verildi. Kendi doktorum sorunlu gebelik olduğu için beni bu konuda uzman başka iki prof a yönlendirdi. İlk doktor “7. Aya kadar ölüm olabilir buna hazır ol ve 2 saatten fazla hareket etmezse gel bebeği alalım çünkü bu durumda bizim önceliğimiz annenin hayatı...” dedi. Gerisini hatırlamıyorum. Çıkıp bağıra bağıra ağladığımı hatırlıyorum sadece. Annem ve eşimde benimle ağladı. Sonra başka doktorlara da gidelim dedik. Elbet duymak istediğim şeyleri söyleyecek bir doktor bulacaktım çünkü ben iyi olduğunu hissediyordum. Başka doktora gittik yine aynı şeyler… Diğer bir doktora gittik. Duymak istediğim bu da değildi. Bağımsız laboratuvarda da test yaptırıp acaba sorun cihazda mı diye düşündüm eski bir laboratuvar işletme müdürü olarak. Belki cihazın kalibrasyonunda bir sıkıntı vardı. Belki  edtalı tüpten çalıştılar biyokimya testlerini, karışıklık oldu dedim. İdrar da baktırdım. Yine yüksek yine yüksek. En son 8. Ayım biterken yine bir tavsiyeyle başka bir doktora gittim ve işte duymak istediğim şey “Sen iyisin, bebek senden daha iyi. Korkacak bir şey yok. Doğumdan sonra gel mutlaka bu yüksekliğin nedenini bulalım, böbrek taşı bile olabilir.” Dedi. Evet, aynen öyleydi. Yıllar önce yaşadığım taş düşürme hikâyem, hamilelikte hormonlarında tetiklemesiyle tekrar oluşmuştu ve bu da değerlerimin yüksek çıkmasına neden oluyordu. O zamana kadar geceleri gizli gizli yatağımda dişlerimi sıkıp ağlıyordum.

 

Ne zaman güldünüz?
32. Haftada doğum iznine ayrıldığım an gülüp eğlenmeye, oğluma müzik dinletmeye, daha güzel zaman geçirmeye başladım. Bebek anne karnında her şeyi hissediyor ve ona göre şekillenip doğuyordu bunu okuyordum hep kitaplarda. O yüzden mutlu anne demek mutlu bebek demek dedim ve keyifle sonlandırdım hamileliğimi. Aynı şeyi Mila’da da yaşadım değerlerim yine yüksekti ama nedenini bildiğimden umursamadım. Sorun olsa da ben bu bebeği doğuracaktım çünkü.  Ama iki bebeğimden sonraki hafta sezaryen dikişlerim iyileşmeden korkunç sancıyla kaldırıldığım hastanede taş operasyonu geçirdim. Çizgimi ve standardımı hiç bozmadım 

Hamileliğinizde doktor size “Ya seni kaybedeceğiz ya da bebeği” demiş… Ama siz risk alıp doğuma girmişsiniz… Hiç mi korkmadınız? “Ya bana bir şey olursa çocuğuma kim bakacak ne yapacak bensiz” diye?
Her gün. Her saat. Hatta her dakika o korku içimde ama bastırıyorum. Ön plana çıkarmadan onları hayata hazırlamaya çalışıyorum. Akranları biraz daha oyun çağındayken, Kerem’e sağlık nedir öğretmek durumunda kaldım. Koşamayacağımı, ayağımdaki yaraları göstererek anlattım. Bir yere gittiğimizde benden uzaklaşırsa onu bulamayacağımı öğrettim. Ve şuan tek başıma iki çocuğumu da alıp her yere gidebiliyorum. Ona hayatı öğretiyorum. Şımarık, ne istediğini bilmeyen ya da her istediğini alabileceğini düşünen bir çocuk olmaktansa, çevreye duyarlı, çöpünü yere atmayan, hayvanları seven ve koruyan, kardeşini seven, büyüklerine saygılı, toplum içinde nasıl davranması gerektiğini bilen bireyler olmaları için onlara rehberlik ediyorum. Bu bir ebeveyn olarak istediği oyuncağı almaktan çok daha önemli olan görevim. 

Her çocuk farklı karakterdedir..Belki de sizin çocuğunuz da sizin karakteriniz de ya da ne bileyim huysal bir durum olabilir mi? 5 parmağın beşi bir olmaz deriz hep?
Kesinlikle doğru. Her anne bu serüvende kendi kitabını yazabilir inanın o kadar farklı. Sadece değişmeyen ve doğruluğu istatistiksel olarak kanıtlanmış bazı normlar vardır. O çerçevede kalıp değişken durumları da kendi hayatımıza uyarlamak gibi. Nasıl uyku eğitimi verilirken standart olarak karanlık oda olmalı ya da yalnız uyumaya bırakılmalı denir ama aile şartları gereğince hepsi tek odada uyumaktadır. O yüzden bu değişkenleri ve kendi şartlarınızı göz önünde bulundurarak çocuklarımızı yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kardeşler arasında da baktığınızda aynı anne baba ama çok farklı karakterler olduğunu görebilirsiniz. Biri hayatını yaşama odaklıyken, diğeri ileri derecede kıskanç olabiliyor. Bu konuda ebeveyn olarak görevimiz adil davranıp dengeyi sağlayabilmek. Ve en önemlisi yanlış yolda olduğunu düşündüğümüz çocuğumuza doğru yolu gösterip tercihi ona bırakmak. Gerisi de karakter yapısına kalıyor zaten. 

2. Bebek riskini nasıl aldınız?
Hayatım hep risk almakla geçti o yüzden hiçte zor olmadı benim için. Kerem’e hamileyken yaşadığım stresi bir daha yaşamayacağıma söz verdim öncelikle. Doktor kontrolünde olacağım ama her dediklerini uygulamayacağım dedim. Çünkü hormonların da etkisiyle onların ihtimal olarak değerlendirdiklerini biz öyle olacakmış gibi üzerimize giyinip o psikolojiyle çıkabiliyoruz. Ve bu da yoğun stres yaşamamızı beraberinde getiriyor. Kerem bu hayatta yaşadığım sıkıntıların hediyesiymiş gibi çok sakin ve beni yormayan bir bebekti. Biraz da onun cesaretiyle kardeşi olsun istedim. 

Anneniz dokotrunuzun açıklamasından sonra bebeği aldırmanızı söylemiş. Şuanda ne söylüyor peki? Ucunuz de çok sağlıklısınız?
İyi ki beni dinlememişsin diyor. Anneler de yanılır diyor. Ben seni yönlendirdim ama sen yaşının ve deneyimlerinin çerçevesinde kendi yolunu kendin belirledin diyor. Çok mutlu şuan torunlarını çok seviyor, her gün bir arada olamasak da bir şekilde arıyor, özlüyor ve “iyi ki” diyor. 

O da haklı. Herkes kendi evladının canının derdinde…!
Kesinlikle. Ben yanarım yavruma yavrum yanar yavrusuna hesabı. O da benim için çok endişelenmişti. Bir kez kaybetme korkusu yaşayan bir annenin tekrar aynı şey olur mu diye düşünmesi kadar normal bir şey var mı? Dirayetlidir belli etmez ama içi gider bize. Canından bir parçayız sonuçta. Kıyamaz bana hiç. 

Gerçekten de doğum sonrası meme ucu yaraları için bloğunuzda paylaştığınız urun işe yarıyor mu???
Gümüş kapaklar evet. Ah neden bu kadar geç tanıştım sizinle dedim. Kerem’de de Mila’da da mastit oldum, bir nevi süt kanallarının tıkanması denilen ve buna bağlı olarak göğüs ucu yaralarının oluşması dediğimiz durum. Kullanmadığım marka ve doğal ürün kalmadı. Hepsinin tek handikapı acılı olan bölgeye sürme eziyetini çekmek. Zaten acı çekiyorsun yara var, üzerine birde bir şeyler sürüyorsun. İki saat geçmeden de tekrar silmek zorunda kalıyorsun emzirmek için. Bu cidden eziyetti. Ama gümüş kapaklar sadece göğüs ucunu kapalı tutup hava aldırmayarak içerde nemli kalmasını ve gümüşün içeriğinde sahip olduğu iyonlarla doğal iyileştirme süreci başlatmayı sağlıyor. Bu açıdan çok konforlu. Başka bir yan ürüne ihtiyaç duymadan kullanılabiliyor tüm hamilelik döneminde ve emzirme sürecinde. Ben çok memnun kaldım. 

“2 Çocuğumda da gaz çıkarma işlemi yapmadım” dediniz. Genelde hep doğru bilinen şeyler yanlış mı?
Doktorlarımızı çok seviyorum ve çok yakın doktor arkadaşlarım var her zaman söylüyorum. Mesleklerine, bilgi birikimlerine ve deneyimlerine hayranım o ayrı. Ama farklı olan tek şey her vaka gibi annelik serüveninin de kişiye özel olduğu. Yani gözü kapalı doktorların dediğini dinleyip beklemektense kişi bazı durumlarda kendine de alternatifler üretebilmeli. Ben Kerem doğduktan sonra keşfettim bu gaz olayını. Kimse söylemedi. Herkes emzir gazını çıkar dedi aksine. Çıkarmazsam çocuk havaya uçar dediler. (Gülüyor) Çıkarmazsam ne olur dedim ve denedim. Uçmadı. Sancı da olmadı. Nasıl boşaltım sürecimiz de doğal bir süreç ve dışardan müdahale etmiyorsak, gaz çıkarma da kişinin kendi kendini yönetebilmesi adına doğal bir süreçti ve kendi kendine çıkarmalıydı. Bunu uyguladığımda Kerem’in daha rahat olduğunu ve uyuduğunu fark ettim. Mila’da da aynı şeyi uyguluyorum şuan ve o da çok mutlu ve rahat bir bebek. 

Sizi bu kadar güçlü ve rahat yapan şey yaşadıklarınız mı?
Katkısı çok büyük. Ölümün eşiğine gelen bir insan normal insanlardan farkı oluyor evet. Ve ne zaman yabancı bir ortama girsem daha konuşmadan benim gibi şeyler yaşamış insanları çekiyorum kendime. Farklı bakıyorsunuz hayata. Önemli dediğiniz değer yargılarınız çok başka oluyor. Kişileri konuşmaktan ziyade daha iyi bir hayat ve toplum için neler yapabiliriz’i konuşuyorsunuz Buluşmalarınız da sıradan sohbetten çıkıyor sürekli projeler üretmeye yönelik oluyor. Yani hayatın oldukça kısa olduğunu ve bu kısıtlı sürede daha çok ne yapılabileceği üzerinde yoğunlaşıyorsunuz. Rahmetli Zeki Müren’in dediği gibi “ ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?  “ felsefesiyle daha rahat bakıyorsunuz olaylara, durumlara. Hayatla kavgalı olan sürekli şikâyet eden, etrafa negatiflik saçan insanları çıkarıyorsunuz hayatınızdan. Daha keyifli ve rahat yaşamalıyım diyorsunuz. Güçlü kısmına gelince evet ben çok güçlüyüm diyorum. Akranlarıma ve sağlıklı bedene sahip insanlara baktığımda yaşadığım hareketli hayat benim ne kadar güçlü olduğumun kanıtı. Ben bedensel engelimden ötürü attığım her adımda acı çeken bir insanım ve bu beni asla engellemiyor. Aksine daha da hareket etmek, hayatı daha dolu dolu yaşamak acılarımı bastırabilmemi ve unutmamı sağlıyor. Bir nevi terapi. 

En çok hangi sorular soruluyor?
Bu ara ek gıda ve sallamadan uyutma ile ilgili soru alıyorum. Annelerimizin en büyük sorunu, “Çocuk mu bana uyum sağlamalı, ben mi çocuğu kendi hayatıma entegre etmeliyim?” Bunun sürüncemesini yaşıyor annelerimiz. Bende uzman arkadaşlarımın desteğiyle onlara yardımcı olmaya çalışıyorum. Çocukla tatil, özellikle yurtdışı tatili annelerimin en çok sorduğu. Bazen de annelerim kimseye anlatamadıkları şeyleri bizi yakın bularak anlatıp dertleşmekte istiyorlar. “Mesela bir annem size özendim tatile çıkıyorsunuz maşallah çok hoşuma gitti ben de istedim eşime ben de tatile çıkmak istiyorum” demiş. Eşi de “Senin canın tatil değil dayak istiyor bence” demiş. Annemizin canı çok sıkılmıştı. Bu konu beni aşan bir durum olduğu için aile terapisti arkadaşımdan profesyonel destek alıp,  annemizi bulunduğu durumdan nasıl çıkarabileceğimizi konuştuk. Yani her şey dışardan görüldüğü gibi basit değil. Arka planında ciddi bir emek ve zaman var bu işinde. 



Bir de sütü gelmeyen ama kayınvalide baskısı gören lohusanın yaşadığı hikâyeden bahsettiniz. Neydi o hikâyesi?
Ya da ben bebeklere tozla suyu karıştırıp mama verilmesine karşı bir anneyim. Bu benim fikrim. Çocuğun sadece kilo alması için yapılan bir yöntem olduğunu düşünüyorum ve doğru bulmuyorum. Bunu dile getirdiğimde emziremeyen annelerim yazıyorlar hep “sütüm yok ne yapabilirim” diye. Bir annenin sütünün olmaması gibi bir durum olmadığını ve yaşadıkları şeyin stres kaynaklı olduğunu anlatmaya ve gün gün denemeye davet ediyorum ve üçüncü günde uyguladığımız yöntemlerle tekrar sütünün geldiğini görünce bana dua eden annelerim var benim. Mesela kayınvalidesiyle aynı evde yaşayan 3 aylık bebeği olan bir annemiz çok etkilemişti beni. Aç bu çocuk, doyur karnını diye bebek hep memedeymiş. Yaşadığı baskıyla sütü kesilmiş. Bunun bedensel bir durum değil stres kaynaklı olduğunu önce rahatlaması gerektiğini söyledim. Dışarı çık ve ağla bağır içini dök derin nefes al ve kendini ve kaslarını gevşet dedim. Sonra gel eve ılık duşla masaj yap sonra süt sağmayı deneyelim dedim. Yapmış, çok rahatladım dedi. Şuan emziriyor yine. Ama bu süreci yaşarken yatak odasına geçiyor ve göz göze bebeğiyle temas içinde gerilmeden yapıyor bunu. Ve her gün bana dua ediyor. Benim en büyük nazar kovucularım bu dualar işte. Onlar beni koruyor. Ve ben bir annenin hayatına olumlu bir dokunuş yaparsam inanılmaz mutlu oluyorum. 

Her gün oturup her mesaja, her yoruma cevap yazıyor musunuz? Artı, her gün iş gibi bir planlama programlama var mı? Mesela şu saatler aralığında ağırlık veriyorum gibi...
Evet, yazmaya çalışıyorum. Çoğu hiç beklemiyordum cevap vereceğinizi diyor. Biz öyle ulaşılmaz insanlar değiliz aslında sizler gibi doğruyu arayan anneleriz diyorum hep. Ağırlıklı olarak geceleri zaman ayırıyorum. Herkes uyurken. Ya da gün içinde çocuklar uyurken. Başkalarını mutlu etmek adına kendi çocuklarımın zamanından çalmakta haksızlık gibi geliyor bana çünkü. O şekilde dengelemeye çalışıyorum. 

Hiçbir bebek hiçbir çocuk, hiçbir yetişkin bir kılıfa sokulamaz ama bir anne evladına nasıl davranmalı?
Sabırlı ve sonsuz sevgi vererek… Bu sevgi verme konusu yeni nesil annelerimizde farklı algılanabiliyor ama. Aman hep seveyim, hiç kızmayayım. Hata yaptığında da uyarmayayım çocuk nasıl olsa, duvarı da çizsin, gıda ürünlerini oyun olarak ziyan etsin, misafirliğe gittiğimde koltukları da boyasın, camları yumruklasın, ben kızmayayım özgür büyüsün doğru bir tutum değil. Sınırlarını bilmeyen ve kural konmayan çocuklar daha da sinirli, agresif hale dönebiliyor ve hatta ebeveyne zarar verme boyutuna kadar taşıyabiliyorlar. Tüm pedagogların dediği gibi çocuk kuralları ve disiplini sever. Çocuğa neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatmak ebeveyn olarak bizim görevimizdir. Eğer her şey netse çocuk kendini daha rahat ve güvende hisseder. Çocukla oyun oynamalı ama çocuğa onun oyun arkadaşı değil annesi olduğumuz mesajını da vermeliyiz. Aksi takdirde istediği zaman oyununa dâhil olmayan anneye tepki gösterecektir. Sevgiyi de, saygıyı da alan çocuk özgüvenli ve ne istediğini bilen bireyler olarak yetişir. Benim benimsediğim ve şimdiye kadar faydasını gördüğüm yaklaşımım bu yönde.

Yazının devamı...

Herkesin “Nurlu”su…


 

 

Bu haftaki röportaj konuğum Nurşen Aksoy ama o herkesin NURLU’su…

 

Lise 2. Sınıfta eğitim hayatını yarıda bırakıp Fatih Aksoy ile dünyevine giriyor. Çocukluğundan bu yana da mutfak işlerini çok seviyor. Evlendikten sonra da okuyamamak içinde uhde kalınca dışardan bitirmelerle diplomasına kavuşuyor.

 

Ailesine, evine gelen misafirlerine o kadar güzel ikramlıklar yapıp, o kadar güzel sofralar hazırlıyor ki, herkes artık tarif almak için sürekli aramaya başlayınca, kızı Sultan devreye girip annesine blog açmasını söylüyor. Kızı sayesinde blog işlerini de öğrenip her yaptığı pasta, böreğin ve yemeklerin tariflerini blog da paylaşınca patlıyor… Hatta büyük markalar reklam için kapısını çalmaya başlıyor… Sonra kızı Instagram’a üye olmasını söylüyor, oraya da giriyor… 6 sene önce girdiği Instagram serüvenine 50 bin takipçiyle devam ediyor, videoları binlerce kişi tarafından izleniliyor.

 

Hatta takipçileri sadece tarif almakla kalmıyor, pişirdiklerinin fotoğraflarını da kendisine mesaj atıyorlar.

 

Bir araya gelip hep tarifleri hem de hayatını konuştuk. Gurur duyduğu iki evladı, çok aşık olduğu bir kocası, pamuk dede diye bilinen babası ve dünya tatlısı annesi var…

Ve bugün de onun doğum günü! Nice lezzetli yaşlara Nurlu…

 

 

 

Nurlu kimdir? Nurşen Aksoy kimdir?

Adanalıyım ama Niğde doğumluyum. Bir anne, eş, yemek blogger’ı.

 

Nerede başlıyor hikâye?

Eğitim hayatıma evlilik nedeniyle ara vermemle başladı. Lise ikinci sınıfta okuldan ayrıldım, evlendim. Sonra 2 çocuğum oldu. Oğlum Faruk ve kızım Sultan. Büyük bir aileye gelin gelmiştim, gezmeler, misafirler, ev idaresi, çocukların idaresi ama hep bir mutfak aşkım vardı. Çocukluktan beri. Okuldan gelirdim annemin yemek kitaplarını karıştırıp derslerime başlamadan yemekler yapar, masayı hazırlardım. Kimseye de elletmez babam işten gelince ona gururla gösterirdim. Evlendikten sonra evime yaptığım yemekler, misafirlerime hazırladığım pastalarla sofralarla daha çok gelişti, merakım arttı. Tabii ki ev hanımısınız, devamlı evinizde bir şeyler pişiriyorsunuz.

 

Peki neden hiç cafe, restoran işine girmediniz?

Öyle bir ortam hiç olmadı. Dediğim gibi büyük bir aileye gelin olunca böyle bir ortamda gelişmedi. Evimde zaten çokça misafir ağırlıyordum. Ve her misafir benim için çok büyük bir heyecan.

 

Peki sonra?

Misafir geldiğinde tarif vermekten hizmet edemez duruma geliyordum. Hatta akşam evlerine gidiyorlardı, bu kez de tarif trafiği telefonla devam etmeye başladı. Sonra çocuklarım büyüdü, üniversiteye başladılar. Ben daha çok boş vakit bulmaya başladım.

 

Peki size gelecekleri zaman “Ya Nurlu bize sadece şunu şunu yap, başka bir şey istemiyoruz. O çok güzel” diye?

Hayır. Benim evime gelen misafirlerimde başka durum var “Acaba Nurlu bize ne yapacak, ne gibi sürpriz var” düşüncesiyle geliyorlar.

 

İşin kötüsü kimse sizinle yarışamaz da! Siz bu kadar donanımlıyken sizi ağırlamak da zor. Öyle şeyler oluyor mu?

Çoook oluyor. Ama ben diyorum ki “Herkes mutlaka bir şeyi güzel pişiriyordur” yani pişirmeseler bile mühim olan sofrasını hazırlamak ve misafirlerini ağırlamak. Sunmak, evinizi açmak, sofralarda insanları ağırlamak… Ben medyatik olduğum için belki insanlar çekiniyor. (Gülüyor)

 

Misafir gelmeden önce restoran gibi mönü çalışması yapıyor musunuz?

Kesinlikle! Kitaplardan, kendi tariflerimden çıkarıyorum ya da başka kendi kendime tarif çıkarmaya çalışıyorum. O hafta 3 farklı misafirim de olsa ayrı ayrı asla tek mönü olmaz. 3 misafire de 3 mönü çıkar.

 

Mesela akşam yemeğe birileri gelecek diyelim. Nasıl bir mönü olmalı?

Önce kim gelecek? Erkekli bir misafir mi yoksa sadece kadınlar mı? Önce ben bu şekilde işe başlarım. Kimler gelecek, yeme potansiyelleri (Gülüyor) kadın grupları gelecekse daha hafif, daha salata vari, ızgara et. Erkekler geliyorsa mutlaka bir sıcak et, pilav ve daha geleneksel yemekler yapmayı tercih ediyorum. Kadınlara sütlü tatlı, erkeklere daha şerbetli tatlılar yapıyorum.

 

Diyelim ki misafirimiz gelecek. Nasıl işe başlanmalı. Kaç çeşit zeytinyağlı, ara sıcak.. Ana yemek olmalı?

Ana yemek ile yanındaki yapacaklarımız örtüşmeli. Ana yemekle, mezeler, salatalar uyumlu olmalı. Mesela kuzu tandır yaptım, yanına iç pilav. Mutlaka ara sıcak yaparım, etli yaprak sarması ve içli köfte olabilir ya da başamelli, kuşkonmazlı krep olabilir. Mevsimine göre ya enginar ya kereviz olur. Zeytinyağlı dolma olabilir, pancar dolması, kestaneli lahana olabilir. Yoğurtlu bir meze hazırlarım mutlaka. Erkekli misafir ise mutlaka börek olur sofrada.

 

Kaç günde kaç saatte hazırlıyorsunuz bunları?

Market işimi bir gün önceden hazırlarım. Etin marinesini bir gün önce yaparım, zeytinyağlıları bir gün önceden yapar dinlendiririm. Diğerlerini sabah başlarım ki be güne çok erken başlarım.

 

Kendi kişisel hazırlığınız?

Aslaaa bakımsız kimsenin karşısına çıkmam. Hemen hazırlanırım, topuklu ayakkabılarımla karşılarım. Asla fönsüz çıkmam. Ellerim hep manikürlüdür. Hep yemek yapanların elleri manikürsüz bilinir ama benim için el bakımı çok önemli.

 

Ani misafir gelirse?

Balık hazırlayabilirim. Yanına salata çeşitleri filan.

 

Her hazırlığı yaptınız ama yemekler olmadı. Yandı, tadı olmadı gibi şeyler başınıza geldi mi?

Hayır. (Gülüyor)

 

Hiç mutfak işlerinden anlamayan bir kişi sizin tarif kitabınızı alıp işe girişebilir mi?

Kesinlikle! Genelde böyle tarifler paylaşmaya çalışıyorum çünkü mutfaktan kaçırma değil, mutfağı sevmelerini istiyorum. Damak tatlarımıza uygun şeyler. Tabii ki arada değişik pastalar, zorlu tarifler var ama benim tarif verme şeklim konuşma diliyle. Annelerimizin bize tarif anlatması gibi yazıyorum.

 

“Tarifinize göre yaptım ama tutmadı.” Diyen var mı?

Hayır. En küçük püf noktasına kadar yazıyorum. Bir de her an bana takipçiler ulaşabiliyor. Mesaj atıyorlar, yorum yazıyorlar hemen cevap veriyorum takıldıkları bir şeye. Önem gösterip, yardımcı olmaya çalışıyorum. Herkes yapabilsin, eline attığı bir şey boşa çıkmasın, araya gitmesin istiyorum.

 

Tamam, bu kadar konuştuk ettik ama “Nurlu” nerede patladı?

Yaklaşık 6 senede oldu. Hiçbir zaman takipçim artsın diye çırpınmadım. Kızım bir gün “Anne neden blog açmıyoruz” dedi. Açtı, sonra bana da öğretti ama yapamadım, kızıma mail atıyordum kızıma, o da yayına alıyordu. Sonra “Anneciğim sen yapabilirsin artık” dedi, ben başladım yayına. Yavaş yavaş yayıldı büyüdü. Sonra da Instagram oldu. Kendiliğinden bir izleyici kitlesi oldu. Ama önce Adana ile başladı tabii, Adanalı zaten beni biliyordu. Sonra inanamayacağım şekilde büyüdü. Ben bile şu duruma gelmesine şaşırıyorum. Dünyanın her yerinden beni izleyip, takip ediyorlar.

 

Mesela?

İngiltere’deyiz, bir mağaza. Kızım da kabine deneye girdi. Sonra bir kadın da arkasından girdi, geri çıktı. Bana dönüp “Siz Nurlu değil misiniz!” dedi, Türk bir hanım. Kızım geldi o sırada “Anne ne oldu” dedi. Yani bu şekilde tatlı karşılaşmalarımız var. İnsanların sevgileri çok güzel, gösterdikleri tepkiler çok güzel. Beni sevmelerini seviyorum. Çok güzel bir duygu.

 

 

Zaten büyük bir ailesiniz, büyük de bir aileye gelin gelmişsiniz. Zaten kalabalık yaşamışsınız. Şimdi de bu şekilde bilinen bir kadınsınız. Fark var mı?

Var… Farklı arkadaşlıklar edindim, insanlar tanıdım. Hobimi meslek haline getirdim. İş kapısı oldu. Şefler, kitap yazarları arkadaşlarım oldu. Birçok kesimden insanlarla tanıştım. Hayatımı bence güzelleştirdi, maneviyatımı yükseltti. İnsanlarla bilginizi paylaşıyorsunuz bundan güzel bir şey var mı? Hatta bloğumun da ilkesi buydu.

 

Gerçekten her tarifi paylaşıyor musunuz?

Evet. İstiyorum ki insanlar benim gibi yapsınlar, yapabilsinler. Onlar da mutfaktan keyif alsınlar. Yemek pişirmekten mutluluk duysunlar bana göre mutfak en büyük terapi.

 

Üretmek güzel bir şey değil mi?

Aynen. Bana göre masada ailece oturup hep beraber yenen yemekler ailelerin en büyük bağlayıcısıdır.

 

İlla ki şık sofralar hazırlamak için en pahalı markalardan olması, en iyi yerlerden alınması gerekmiyor değil mi? O mesajı da alalım…

Kesinlikle! Alaçatı’ya, Bodrum’a gittiğim zaman pazarlara gidiyorum. O örtülerle masamı hazırlıyorum, pastalarımı onlarla sunmaya çalışıyorum. Bahçeden bir çiçek koparıp süsleyebilirsiniz, meyvaları güzel servis yapabilirsiniz.

 

Kaç takım tabak var sizde?

Ben bu konuda fazla meraklıyım. (Gülüyor) Tabii insanların kullanacağı miktarda olmalı. Mesela çeyizimden takımlarım var. Ama renklendirecek küçük setler alabiliyorum bazen. Küçük objeler filan.

 

Mesela evde olmazsa olmaz nedir?

Mutlaka her gün bir tatlı pişer. Ya sütlü, ya şerbetli ya da bir kektir. Evimde mutlaka olmalı, aile apartmanında oluyoruz. Misafir olmasa da pişer, dağıtıyorum. Mahallemizdeki esnaflarımıza yemek indirmekten keyif alıyorum.

 

Sizin apartmanın altında esnaf olmak istedim bir an!

(Gülüyor) Ramazanda mesela tepsi tepsi yemekler gönderiyorum. Kocaman tencerelerle yapıyorum yemekleri.

 

Eşiniz nasıl yemekleri seviyor?

(Gülüyor) (Bana antin kuntin yemek pişirme, kurufasülye pilav yap) der. Evde kurufasülye piştiğinde hemen mesaj atıyorum.

 

Sizin tarifleri alıp yapan ve bunları satarak evinin ekonomisine katkı sağlayan kadınlar da var mı?

Var tabii. Devamlı mesaj atıyorlar. Mesela bazı pastaneler benim tarifleri yapıp satıyor. Bir kızımız vardı, geldi burada beraber yaptık, öğrendi şimdi evinin ekonomisine katkıda bulunuyor.

 

Pastanelere kızmıyor musunuz?

Hayır. Katkısı olsun istiyorum. Kafelerde, lokantalarda girişimcilere destek vermek hoşuma gidiyorum. İnsanlar benim adımla da oraları tanısınlar istiyorum. “Nurlu’nun tatlısı” adıyla çıkıyor mönülerde.

 

Size tarif veren var mı?

Var tabii. Herkes yöresel tariflerini veriyor. Ama mutlaka o yörenin dersine çalışıyorum. Yemeğin hikâyesini araştırıyorum. Araştırmadan da insanlara sunmuyorum ki yanlış bir öneride bulunmak istemem.

 

Workshop’lar da yapıyorsunuz, şu aralar var mı?

Kış döneminde var. Şuaralar daha çok sosyal sorumluluk projeleri var. Belediyeevleri’ndeki hanımlarla sohbetler yaptık, work-shop yaptık. Çocuklar için okullara gidip kurabiyeler yaptık. İki tane de kitaba tarif verdim. Biri Sana’nın anneler günü için hazırladığı kitaptı. Bir de Favori Lezzetler diye bir grupta yazıyorum yine onların bir çalışması oldu. Oraya da 3 tarif ile dâhil oldum. Ve onun gelirini de Kanserli Çocuklara bağışladık. Şiddet Gören Kadınlar Derneği ile bir araya geldik, beni Örnek Hanım seçtiler. Osmaniye İşkadınlarıyla buluştuk.

 

 

Yakın tarihte sadece size ait kitap çalışması olacak mı?

İleride olacak, biraz daha tarif birikimim olması lazım. Çocuklarıma bırakacağım bir kitap olsun istiyorum.

 

 

Birçok tarif paylaşıyorsunuz. Ama iki tarifi vermiyorsunuz. Neden?

Magnolia tarifim bloğumda var am bir tane ayrıca var onu vermiyorum. Bir de Chiffon kek var, onu da vermiyorum. Kendime saklıyorum. (Gülüyor) kendime ait, bana saklı tarif olsun istiyorum böyle gizemli olsun.

 

Mesela Adana’nın börekçileri çok meşhur oldu. Sizinle de tarif için iletişime geçen var mı?

Var. “Bi Tepsi” ilk açıldığında benimle iletişime geçti. Tatmam için hem börek hem de tatlı getirdiler. Beraber oturup tattık. Hiç kimse daha bilmiyordu, çok yenilerdi. Önerilerimi yaptım lezzet anlamında. Sonra da sosyal medya önerilerinde bulundum. Şuanda çok iyiler, kendilerini çok geliştirdiler.

 

Anneniz ve teyzeniz evlenmenize en büyük etken. Daha sonra erken evlendirdikleri için pişman oldular mı?

(Gülüyor) şöyle… Babam, Adana’nın en eski avukatlarından. O zamanlar ben de Kurttepe Anadolu Lisesi’nde okuyordum ki babamda okuma konusunda çok istekliydi. Sonra dışarıdan bitirdim okulu. Ama benim sonrasında pişmanlığım olmadı, kocamı çok seviyorum. Ama okumak isterdim. Yurtdışında filan. Mesela babam beni hep çok destekler. Kocam da destekler, çocuklarım da destekler. Mesela babamı sosyal medyada “Pamuk dede” olarak bilirler.

 

En çok neyi merak ediyorsunuz?

Acaba okusaydım, hangi bölümü okurdum. Bunu hep merak ediyorum. Hiçbir şeyden pişman değilim ama bunu merak ediyorum. Dünyaya çocuk getirdim, onları büyüttük. Çok büyük bir gurur bu benim için.

 

Anneniz nasıl yemek yapar?

Çokkkk güzel yapar. Teyzem de çok güzel yapar. Annem zaten hep “Teyzene çekmişsin” der. Mesela bütün kız kardeşlerimle Adana kebap yapmasını biliriz.

 

En çok hangi tarifler soruluyor?

Hepsi… Tatlı pasta daha önde, börek çok önde. Ama sofra düzenini de çok soran var. O kadar çok teşekkür alıyorum ki. Mutluluk duyuyorum.

 

Her reklamı kabul ediyor musunuz?

Hayır, profilime uyan olursa anca. Elimden geldiğince seçici oluyorum.

 

Hedefte ne var? Mesela yemek programı düşünüyor musunuz?

Olmasını isterim. Ama bir programa çıkıp yapmak değil de kendime ait bir yemek programı yapmak istiyorum. Yemek eğitmeni olmak istiyorum. Bir de dediğim gibi çocuklarıma bırakacağım çok güzel bir yemek kitabı hazırlamak istiyorum.

 

Ünlü şef Yunus Emre Akkor ile tanışma hikâyeniz vardı bir de, anlatır mısınız?

Bir gün benimle iletişime geçti. Programında yemek tarifimi yapmak için müsaade istedi. Benim için o kadar gururlu bir şeydi ki. “Tabii ki” dedim “Başımla…” bu şekilde birbirimizi tanıdık, bilgi alışverişinde bulunur olduk. Sagolsun programlarında bana haber gönderiyordu, “Sizin sofranıza misafir olmak isterim” diye. Bir gün kardeşimle kebapçıdayım, fotoğraf attım. Hemen haber geldi “Bir yere ayrılmayın Yunus Emre Bey geliyor” diye. Orada tanıştı. “Ne zaman içliköfte yiyoruz” dedi eşi Elif Hanımla beraber bize geldiler, çok keyifli bir gün geçirdik. Çok lezzetli eli var, o kadar az malzeme ile nasıl muhteşem lezzetler çıkarıyor. Sağolsun kendi de benim yaptıklarımı çok beğendi. Eşi çok beğendi.

 

Bir reklam vardı. Adam arkadaşlarını davet ediyor eve, karısı da “Tabii gelsinler” diyor kapıdan Vedat Milor, Arda Türkmen giriyor. Sizin durum da bu olmuş.

Aynen öyle oldu. (Gülüyor) Yediğine göre sevdiğin düşünüyorum.

 

Şimdi arkadaşlarınızı anlıyor musunuz?

(Gülüyor) kesinlikleee!!!

 

Sürekli mutfakta mı geçiyor hayatın, özel durum nasıl?

Hayır değilim. (Gülüyor) Sofram mükemmel olacak, yemeklerim taze olacak ve ben çok bakımlı olmalıyım. Sofram, yemeklerim ve ben bir bütün olmalıyım. Bakımlı olmayı çok seviyorum. Saçlarımın bakımlı olmasını çok seviyorum.

 

Peki bu kadar mutfakla iç içe olan biri olarak. Şu sebze cilde iyi gelir, saçlara iyi gelir gibi bilgiler de var mı?

Var. Yağlarla saçlarıma bakım yaparım. Kayısı yağını cildime sürmeyi çok seviyorum. Yoğurtun içine zeytinyağı koyup, ellerime masaj yaparım. Tırnaklarım beslensin diye zeytinyağı, limon kürü yaparım.

 

Yazının devamı...

“Hayallerimden vazgeçmemeyi öğrendim…”

 

 

 

 

Bu haftaki röportaj konuğum Fatma Sütcü… Adana ekonomisinde önemli rolü olan Abdioğulları Plastik Ve Ambalaj Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Bekir Sütcü’nün 5 çocuğundan biri…

 

Böyle bir kimliğe sahip bir babanın kızı olmak hem avantaj hem dezavantaj.. Fatma Sütcü bu kimliği hiçbir zaman kendine avantaja çevirmemiş. Her defasında kendi emekleriyle bir şeyler yapmaya çalışmış.

 

En büyük kardeş Neşe Sütcü, aile şirketlerinin İstanbul ayağıyla ilgileniyor, Merve Sütcü Adana’da ki fabrikada… 4 numaralı kız kardeş Safiye Sütcü ise İnsan Kaynakları mezunu ve Fatma Sütcü “Babamdan Safiye’yi de ben aldım, bir Sütcü de benim yanımda olmalı” diyor…

 

Çocukluğundan beri hayali Moda okumak… Ama aile şirketleri olduğu için kendilerinden beklenilen mezuniyet sonrası işlerin başına geçmeleri. Neşe ve Merve bu şekilde ilerliyor… Fatma ise Bilkent Üniversitesi’nde Muhasebe Bölümünü okuyor… “ O kadar isteksizdim ki bu bölümde, tam 7 sene sürdü mezun olmam” diyor…

 

Tabiri yerindeyse istediği mesleği yapmak için kendini parçalıyor. Baba yine de aynı fikirde, değişmiyor ama kızının mücadelesini de görüyor…

 

Sonunda Fatma, hayallerine adım adım ulaşmayı başarıyor. Önce Moda okuluna kaydını yaptırıyor, devam ediyor… Sonra ünlü bir markanın mağazasında tezgâhtar olarak çalışmaya başlıyor… Sonra yurtdışına gidiyor moda eğitimlerine orada da devam ediyor… Sonunda ailesinin de desteğini alarak hayallerine kavuşup, kendi butiğini açıyor. Feboom! Mağazanın adı da kendisi gibi farklı… Kıpır kıpır bir kız, gözü sadece hayallerinde… İnanılmaz mütevazı… Pandora sokağının hemen sonuna doğru, sol tarafta mağazası…

 

Röportaj çekimlerine Fatma Sütcü’nün destekçileri olan kız kardeşleri de katıldı… Hatta hepsi o kadar kardeş dayanışması içerisinde ki, Feeboom’un kıyafetleriyle dâhil oldular…

 

 

Fatma Sütçü kimdir?

Adana’da doğdum, 29 yaşındayım. Başkent Lisesi’nden mezunum. Bilkent Üniversitesi Muhasebe Bilgi Sistemleri, Fransızca Bölümden mezun oldum. Bilkent’te okurken muhasebe ile hiçbir ilişkim olmadığını anladım.  O yüzden de hem tiyatro kulüplerine hem de tasarım kurslarına katıldım. Tiyatrodan devam edemedim ama stilistlik kursuna devam edip, çizim öğrendim. 7 senede bitirdim muhasebeyi. Bunun tek sebebi moda okuyamamanın bocalamasını yaşadım. Orada karar verdim “Tamam olmayacak bu iş” dedim.

 

Muhasebe seçmenin sebebi baban mı?

Babam. Üniversite sınavına girdikten sonra tercih listesi hazırladık. Benim ilk tercihim Mimar Sinan, Sahne Sanatları’ydı, ikinci tercihim İzmir Ekonomi Üniversitesi Moda Tasarım bölümüydü.

 

5 kardeşsiniz, beşinizin de üniversite tercihlerinde babanızın yönlendirmesi oldu mu? Sonuçta ortada bir aile şirketi de var?

Evet, ortada bir aile şirketi var ve birlik beraberlikle bu aile şirketini devam ettirmek diye bir şey var. Ama zorlaa “Hayır, sen buraya geleceksin!” gibi bir baskı da yok.

 

“Ama beni seçersen de hani iyi olur” durumu yok mu?

“Beni seçersen iyi olur ya da dışarda git çalış ama dönüşün bana olsun. Benim sizlere ihtiyacım var.” Diye düşünce vardı tabii.

 

 

Peki şu var mı, “Önce dışarda pişeceksiniz sonra bana geleceksiniz ya da fabrikaya geldiğinizde sıfırdan başlayacaksınız” düşünce var mı?

Var tabii. Tabii öyle dokumadan sıfırdan başlamak gibi değil de donanımına göre o alanda sıfırdan başlanılıyor. Dışarda çalışma özgürlüğümüz de var. “Sonra bana gelirseniz iyi olur” diyor çünkü beraber büyümek istiyor.

 

Bekir Sütcü’nün kızı olmak zor mu?

Çooook zorrr!!!

 

Ne anlamda?

Her anlamda çok zor! Çok başarılı bir adamın kız çocuğu olmak gerçekten zor!

 

Aynı başarı sizlerden de mi bekleniliyor?

İlla ki! Hiçbir zaman bunu yansıtmasa da bize.

 

Çevre olarak mı yoksa aile olarak mı bu beklenti var?

Çevre hiçbir zaman ne babamın ne de benim umurumda oldu. Sadece babamın beklentisi, “Beni geçsinler, benden daha çok başarılı olsunlar. Kendi ayaklarının üzerinde dursunlar. Ekonomik özgürlükleri olsun.” Şeklinde.

 

Bu sana ne kazandırdı?

Şuan ki halimi! 29 yaşındayım ve çocukluk hayalimi gerçekleştiriyorum, bunu kazandırdı bence.

 

Nasıl bir sürecin oldu?

Bilkent’ten mezun olduktan sonra İstanbul’a gittim. İstanbul Moda Akademisi’nde Moda Editörlüğü okudum, Vakko Esmod’ta da Moda Yöneticiliği okudum. Bununla beraber Palladium Vakko Butik’te de tezgâhtarlık yaptım. Moda dediğinde yelpaze o kadar geniş ki! Ya moda yazarı olursun, ya tasarımcı olursun, ya moda tasarım ekibinde olursun, ya modayı yöneten olursun, ya dergisinde çalışırsın, ya mağazada çalışırsın. Mesela ben çizim yaparken, dikiş yaparken sıkıldığımı fark ettim. Hepsini denedim, moda yazarlığı da yaptım o da olmadı. Benim en sevdiğim insannnn!!!! Kadınnn!!!!

 

Kadın!!! Genelde kadınlar kendinden güzellerden hoşlanmaz vs vs gibi bir durum var, gerçekten farklısın!?

O ego işte!!!! Bende yok mu? İlla ki ben de ego var, insanım sonuçta. Ki karşımdaki benden güzel olduğunda içimmm açılır. Takım arkadaşlarım da o olurdu mesela. “Benden çok güzel bir kız geldi ben ona satış yapıyorum” düşüncesine girerlerdi. Çok şükür hiç öyle bir şeye kapılmadım.

 

Peki ailenin en çılgını sen misin?

Evet. (Gülüyor)

 

“Fatma dur, bir sakın. Dur biraz, yavaş…” gibi haller oluyor mu?

Biraz.

 

Sonra ne oldu, her şeyi denedin baktın?

Dışardan maymun iştahlılık gibi görünse de ben her şeyi denemek istedim, tecrübelenmek istedim. Sonra perakende de olmak istediğimi anladım. Sonra Londra’ya gittim. Kafaya koymuştum zaten gidecektim ama iş deneyimi kazanmak istemiştim. İşten ayrıldım Londra’ya gittim. London Fashion of College’a gittim. 6 ay orada eğitimler aldım.

 

Dikişi ve tasarımı sevmediğini söyledin. Peki ama tasarlayıp diktiğin bir şeyi başkasının üzerinde görsen seni mutlu etmez mi?

İlerde edebilir. Hedeflerim arasında üretim var. 2. yılın sonu 3. Yılın başı gibi yapacağım. Atölye işine girip, Feboom etiketleriyle çıkacağım piyasaya.

 

Kombinleme yapacak mısın? Çanta, ayakkabı aksesuarları gibi?

Evet evet, aksesuar var zaten. Ayakkabı, çanta da girecek.

 

Peki “Şu modaymış bunu mağazama getireyim” misin yoksa “Bunu patlatırım moda olur, bunu mağazama almalıyım” şeklinde mi düşünüyorsun ürün seçerken?

İkisi de var ama daha çok kendi modamı yaratmaya çalışıyorum. Mesela herkes diyor ki “Aaa bu çok Over size, bu bedenler çok büyük, neden bedenler standart, neden getirdin?” diyorlar. Ben biraz dünya modasını takip ettiğim için. Özellikle mercek altına aldığım Almanlar var. Normalde kötü giyinirler ama son 2-3 yıldır çok güzel giyiniyorlar.

 

Gerçekten mi?!

Blogger’ları şuanda dünyayı yönetiyor!!! Amerika’nın bir stili olduğunu düşünmediğim için Avrupa diyorum. O yüzden dünyada Over Size modası var. “Aaa Feboom bize bunu alıştırdı” diyen var artık.

 

 

Feboom adı nereden geliyor?

Benden! Adım Fatma ama Fatoş deniliyor. Ablam bir gün çocukken “Üfff çok uzun adınnn, Sana Fe dicem” dedi. “Feee ne yaaa, böyle isim olur mu!” dedim. Sonra arkadaş çevremde filan adım Fe kaldı. Moda Akademisi’ne gittiğimde de bir kimliğiniz olacak dediler, ben zaten Fe’ydim. Feboom oradan geliyor.

 

Her eğitim bitti. Sonra butik kararı nasıl çıktı?

7 yaşında!!!! Okul notlarımın arasında barkod çizmişim mesela.

 

7 yaşından beri bir hayaldi, neden tercih etmedin?

Babam müsaade etmedi.

 

Sonra nasıl ikna oldu?

Mücadelemi gördü. Mücadeleme hayran kaldı. “Sen niye beni dinlemiyorsun da kendi yolunu çizdin” gibi gibi. (Gülüyor) Bir anlık bile vazgeçmedimmm!!! 4-5 yaşından beri babam işyerine götürürdü kardeşlerimi, ben gitmezdim. Götürürlerse de oturur çizim yapardım, kalemimi elimden alırlarsa da ağlardım. Ya da evde kalıp bebeklerime elbise dikerdim. Ben hep böyleydim ama babam inanmak istemedi. “Yok ablaları gibi olacak benim kızım” diye inandı. (Gülüyor) Bu arada ablamlar inanılmaz çalışkan, sorumluluk sahibi insanlar. Familyaya ters durum, iplik, ambalaj, plastik sektöründe, neredennn çıktııı bu moda olayı vardı.

 

Abdioğulları Plastiği’n kıyafet tasarım yarışmasındaki elbiseyi sen mi yaptın?

Hayır. Abdioğulları bambaşka ben bambaşkayım. (Gülüyor)

Merve Sütcü; Tamamen çalışanlar yaptı.

Neşe Sütcü: Elbiseyi temsil eden kişiden fikir çıktı. Şirket çalışanları için bir çalışma faaliyetiydi.

 

Çuval tasarım ihtiyacı olsa yapar mısın?

Neden olmasın! Zaten babamla planlarımız var.

 

Son yıllarda butik patlamasını nasıl değerlendiriyorsun?

Gelişme olarak görüyorum bunu. Bir ürünün herkese ulaşması olarak değerlendirmek gerek. Herkes Zara olmak zorunda değil. Dünya markaları içinde de artık Made in Turkey diye bir gerçek var. Bizim kumaşlarımızla “Aynı onların taklidini yapalım” deyip bir işe koyuldu üreticiler. Biz de ondan faydalandık ve herkes bu işi yapmak istiyor gibi bir şey oldu. Ama herkes bunu yapamıyor. Bu işi yaparken biraz kalite biraz samimiyet durumu var.

 

Tasarlayıp yıllar sonra karşına çıkan bir şeyler var mı hiç?

Ayakkabı tasarlamıştım, topuğunu F harfi yapmıştım. Şimdi çok ünlü bir markanın topuğu o şekilde. Allah’tan o zaman çizmişim elimde belgelerim var diye gülüyoruz.

 

Hangi konularda ailenin fikirlerini alırsın?

Ticari konularda.

 

Peki senin ticari fikirlerin ailen için ne kadar önemli?

Önemli… Bir yerde dizginlemeleri oluyor. Ben biraz uçuk düşünüyor olabilirim ama söz de dinlerim ama ya, aykırı filan olabilirim ama ortak noktada buluşurum.

 

Bu süreçte en büyük destekçin kimdi?

Annem!!!! Babam tasarım okuluna da gitmeyeceksin demişti. Annem destekledi ve gizli gizli gidip başladım. Vakko’ya işe girerken de yalvardım “Çok ihtiyacım var bu işe” dedim. Kimliğimi öğrenince almıyorlardı çünkü!!! Adana Beymen ve Vakko almadı mesela işe. İstanbul’a gittim o yüzden. Orada Kimse ailemi tanımıyordu. CV’mde Bilkent dikkat çekiyordu sadece.

 

Şimdi bu mağazada Safiye kardeşinle sanırım devam ediyorsunuz?

Evet, mağazada beraber devam ediyoruz. En büyük yardımcım şuanda sağolsun. Safiye’yi babamdan çaldımmmm. Parasal konular tamamen Safiye’ye emanet.

Safiye Sütcü: İnsan Kaynakları mezunuyum ki bu alanı çok istiyordum. Ama Fatoş, “Mezuniyet sonrası beraber çalışmak ister misin?” diye sordu. Kabul ettim ve şimdi çok seviyorum bu sektörü de.

 

Peki babanın bu butiği açmandaki katkısı ne kadar büyük?

Çooook büyükkk!!! Ne zaman benim bu isteğimi anladı o zaman hep arkamda, yanımda oldu.

 

“Gel fabrikada çalış, 1-2 sene paranı biriktir, sermayene öyle destek vereceğim” dedi mi?

Hayır hayır, KOSGEB’ten aldım desteği. Babamın hala kanatları altındayım. En büyük hayalim ilk tekerleğim döndüğünde, annemle babamı kazandığımda İtalya’ya tatile göndereceğim.

 

Tabii bu tatilin de bir maddi limiti olacak mı?

Ucuzuuu canımmmm!!!! (Gülüyor) Babam “Yeter kiii sen kazan kızımmm, sıkıntı değil. Sen öyle şeye takılma” diyor. Vakko da ilk maaşımla babamla, anneme hediye almıştım. Kendi maaşınla o his pahabiçilmez.

 

Bu mücadelen sana ne öğretti?

Hayallerinden vazgeçmemeyi. “Ben bu işi yapabilir miyim?” acaba diye gelip konuşuyorlar. Kendimi görüyorum. “Biri benim elimden tutsun, sesimi duysun yaa ben bunu istiyorummm” diye herkesle konuşurdum, akıl alırdım. Bir de ben açık açık “Bunu öğrenmek istiyorum, bu nasıl?” diye çok soru sorarım.

Yazının devamı...

“Cinsel eğitime başlamak için en uygun zaman soru sormaya başladıkları 3-4 yaş dönemleridir.”




Cinsel eğitime başlamak için en uygun zaman soru sormaya başladıkları 3-4 yaş dönemleridir.”

 

“Ne oldu da bu hale geldik?” sorusuyla başladım bu haftaki röportajıma… Gerçekten… Ne zaman sokaklardan korkar olduk? Ne zaman insanlardan kaçar olduk? Ne ara sokakta ki teyzelerden amcalardan çocuklarımızı kaçırır olduk!

 

Çocukluğu sokaklarda geçmiş bir jenerasyon olarak şimdi çocukların haline üzülmekten ziyade insan iliklerine kadar titreyip korkuyor…

 

Özgecan, Eylül, Leyla… Daha birçok isim…

 

Aile ve Evlilik terapisti Doktor Obengül Ejder ile bir araya gelip ilk soru üzerinden röportajımıza başladık…

 

Buyurun beraber okuyalım

  

Ne oldu da bu hale geldik?

Gerçekten bu yaşanılanlardan çok ama çok üzgünüm. Her gün bir çocuğun bir kadının bir hayvanın katledilmesine seyirci kalıyoruz. Atatürk, ‘Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar’ demişti, ne yazık ki yine çocuklarımızı koruyamadık. 1973 doğumluyum, aklımın erdiği yıllardan beri her yıl çocukların kaçırıldığını, tecavüze uğradığını ya da organ mafyasının eline düştüğünü ya çevremizden ya da medyadan duyardık. Yani anlayacağınız bu haldeydik zaten, bir şey değişmedi, biraz hafızası zayıf bir milletiz, çünkü her gün yüzlerce kötü haber aldığımız bir dünyada eski kötü, acı verici hatıraları kolayca siliyoruz. Sonra bir yenisi ekleniyor, yine gözyaşları sel oluyor, isyan çığlıkları her yanda yankılanıyor, vicdanlar kan ağlıyor, birkaç gün manşetlerde, televizyon programlarında veya dost sohbetlerinde konuşuluyor, sonra yine unutuluyor. Yani unutmak ya da unuttuğunu sanmak aslında organizmamızın bir savunma mekanizması…

Herkesin şu aralar “idam idam” diye tutturduğu, “kimyasal hadım istiyoruz” dediği günlerde sizin yorumunuz nedir? Bence çözüm değil… Daha da korkutuyor beni kimyasal hadım. Zaten suça eğimli insanlar. Başka nasıl bir yol izlenebilir?

Pedofili cinsel sapkınlıklar kategorisine giren psikiyatrik bir hastalıktır, aynı zamanda da insan hakkını en derinden yaralayan ihlal eden çok ağır bir suçtur.

Eğer bir hastalıksa nasıl tedavi edilmeli?
Ne yazık ki kesin bir tedavisi var demek çok zor. Çünkü kişinin kişilik yapılanmasında derin yaraların olduğu, kendi ailesinden sevgi, güven, değer görmeden büyümüş, muhtemelen kendisi de ihmal ve istismara uğramış kişilerin yaşadığı bir psikopatoljik durum. Bu nedenle çok uzun süren psikiyatrik ve psikoterapotik tedavinin yanı sıra  “kimyasal kastrasyon” veya “ idam cezası” gibi caydırıcı cezalar da hukukçuların ve kanun yapıcıların tartışması gereken bir başka seçenektir. Ancak bizce bu çözüm değildir, çünkü nasıl ki sivrisineklerden kurtulmak için havayı ilaçlamak yetmiyor, bataklığı kurutmak gerekiyorsa, bu sorunun da üstesinden yeni suçluların ortaya çıkmasını önleyici ciddi ve güçlü bir eğitim politikası geliştirerek gelebiliriz.

Çocuklukta yaşanılan durum her daim yetişkinliğinde bir risk yani? Unutmayalım ki bu kötü bir kısır döngü; yani çocukluğunda ciddi yaralar almış, fiziksel ya da cinsel ihmal ve istismar edilmiş çocuklar büyüyünce her türlü suça yatkın oluyorlar, bu sefer de onlar ya kendi ya da başkalarının çocuklarına kötü, saldırgan ve yaralayıcı davranıyorlar.

 

Sizce Eğitim kurtarır mı?

Elbette kurtarır, en azından anne ve babalar hayatın çeşitli zorlukları karşısında yaşadıkları problemleri çözerken çocuklarını kurban etmezler. Ancak Maslowun ” İhtiyaçlar Hiyerarşisi’’ kuramında insanın yaşam motivasyonunu oluşturan güdülerinin kendi içerisinde bir sistemi olduğunu ve dışardan alınan ödül ve cezanın etkisiyle değil kendi içindeki bu hiyerarşik yapının doyumuyla ilişkili olduğundan bahseder. Maslowa göre bu hiyerarşinin birinci basamağında beslenme, barınma gibi en temel fizyolojik ihtiyaçlar yatar, ardından güvenlik ihtiyacı,  ait olma ve sevgi ihtiyacı, saygı ihtiyacı ve en üst düzeyde kendini gerçekleştirme ihtiyacı gelir. Bir kişi alt düzeydeki ihtiyacını belirli düzeyde karşıladıktan sonra üst düzeydeki ihtiyacın gereksinimini algılayacak ve gidermek isteyecektir. O halde eğer bir ebeveyn çocuklarının daha en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa diğerlerini karşılayabilmesi beklenemez.

Cinsel istismar konusunda doğru sanılan yanlışlar var mı?
Hem de o kadar çok ki. Örneğin,

YANLIŞ; Çocuklar cinsel istismarı hayal güçlerinin genişliği ile uydururlar.

Oysa ki, DOĞRU; cinsel istismar konusunda hikaye uyduran çocuk sayısı çok azdır. Eğer bir çocuk cinsel olarak istismar edildiğine ilişkin bilgi veriyorsa temel yaklaşım çocuğa inanmak olmalıdır. YANLIŞ; İlgi çekmeye çalışan şirin  kız çocukları, evden kaçan çocuklar, ihmal edilmiş çocuklar potansiyel mağdurlardır.

Oysa ki, DOĞRU. Mağdurlar her sosyo-ekonomik ve her sosyo-kültürel gruptan gelen kız ve erkek çocuklardır.

YANLIŞ; Parklar, genel tuvaletler, ıssız sokaklar, karanlık sokaklar, karanlık yerler, boş inşaat sahaları tehlikeli bölgelerdir.

Oysa ki, DOĞRU; Olayın olduğu yer genellikle ev, okul, ev ile okul arasındaki yol gibi çocuğun içinde bulunduğu yakın çevredir.

YANLIŞ; İstismarcılar genellikle yaşlı ve yabancı erkekler ile sokakta yaşayan hırpani görünüşlü serserilerdir.

Oysa ki, DOĞRU; Olguların % 80-95’inde fail 20–45 yaşları arasında, kurban tarafından tanınan, evli ve çocuklu erkeklerdir.

YANLIŞ; Yalnızca kız çocukları cinsel istismara uğrar.

Oysa ki,  DOĞRU; Sadece kız çocukları değil, erkek çocukları da cinsel istismara uğrar.

YANLIŞ; Cinsel istismar kuşkusuyla olayın üzerine gidilmesi, çocuğa daha fazla travma yaşatır.

Oysa ki, DOĞRU; Yerinde ve uygun bir müdahale istismarı sonlandırır ve çocuğun yaşadığı travmayı atlatabilmesi için destek almasını sağlar

Cinsel eğitimin olmadığı yerde cinselliğin konuşmadığı ülkelerde bu kaçınılmaz diyorsunuz da, liste başında Güney Afrika, Bangladeş, Türkiye, İngiltere, ABD, Rusya, Avustralya listede var… Rusya’da, Amerika’da cinselliğin konuşulmadığını söyleyemeyiz sanırım?

Konu sadece cinselliğin konuşulabilmesi ve cinsel eğitimin verilmesi değil elbette, biraz önce de bahsettiğim anne ve babanın veya bakım verenin psikolojik sağlık durumu, anne- bebek arasında sağlıklı bağlanmanın kurulabilmesi, çocuklarına sevgilerini sözel, görsel ya da dokunsal hissettirebilmeleri, çocuğun empati yeteneği ile vicdan duygusunun gelişmesi de son derece hayati öneme sahip.  Burada ülkelerin, dinlerin, ırkların çok da bir önemi yok. Nerde yaşarsa yaşasın, eğer bir çocuk sürekli bir şekilde özellikle en yakınları, en güvendiği kişiler olan  anne babası veya birinci derece bakım verenleri tarafından ihanete uğrarsa, fiziksel , psikolojik ya da cinsel travma yaşarsa içinde sürekli büyüyen öfkesi ile başkalarına da acımasız davranacaktır.  

 

“Bakanlıklar biz uzmanların görüşünü alarak yeni politikalar geliştirmelidir…” açıklamasında bulundunuz. Kısa kısa fikirlerinizden bahseder misiniz, ne gibi politikalar mesela?

“Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği” olarak bizlerin kamuoyuna ilan ettiğimiz deklarasyonumuzda; Anaokulundan başlayarak Cinsel Eğitim yasal olarak şart olmalıdır. Ergenlik Öncesi Cinsel Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri yasal olarak şart olmalıdır. Evlilik Öncesi Cinsel Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri yasal olarak şart olmalıdır. Evlilik Öncesi Anne, Baba ve Eş Eğitimleri yasal olarak şart olmalıdır. Cinsel sağlık bilimine üniversitelerimizde Seksoloji Ana Bilim Dalı adı altında ayrı bir bilim dalı "" olarak yer verilmelidir. Cinsel sağlık bilimi için "multi-disipliner bir yaklaşım" şart olmalıdır demiştik.

 

Cinsel eğitimlerin en doğru zamanı, en doğru yaş dönemi ne zaman?
Cinsel eğitim doğumdan başlayan ergenlik dönemini de içine alan uzunca bir süreçtir. Anne baba tarafından verilecek cinsel eğitim, çocukların veya ergenin başka kaynaklara yönelmesini engelleyecektir. Ancak anne babalar çocuklarıyla konuşmaktan utandıkları için bu konuda konuşmayı sürekli ertelerler. Çocuklar ise tüm masumiyet ve saflıkları ile öğrenmeye ve meraklarını gidermeye yönelik sorular sorarlar. Çoğu anne baba bu sorulara hazırlıksız yakalanırlar ve beklenmedik anda gelen bu sorular kaygı yaratır. Kaygı da hata yapma olasılıklarını arttırır. Cinsel eğitime başlamak için en uygun zaman soru sormaya başladıkları 3-4 yaş dönemleridir. İşte bu dönemde sade bir dille, rahat, utanmadan ve bilimsel kaynaklardan yararlanarak verilen cevaplar çocuğu rahatlatacaktır.  Anne babalar çocuğa iyi ve kötü dokunuşu ayırt etmeyi öğretmeli, ergenlik döneminde uygun cinsel davranışın sınırlarını belirlemeli, çocuğu doğru cinsel bilgiyle donatmalılar.

 

Ergenlik döneminde anne baba ile paylaşım yapan çocuklardaki fark nedir?
Ergenlik döneminde babası ile konuşabilen onun tarafından kabul gören ve aşağılanmayan, çocukluğundan itibaren baba oğul kaliteli zaman geçiren bir erkek ergenin cinsel kimlik bulma süreci sağlıklı geçecektir.  Aynı şekilde annesi ile hiç korkmadan, yalan söyleme ihtiyacı duymadan konuşabilen kız çocuğu da merak ettiği tüm bilgiyi annesinden alabildiğinde yanlış bilgilerle donanmayacak, sınırlarını bilecek ve ileride kendi cinsel kimliği ile barışık, sağlıklı bir cinsellik yaşayabilecektir.

 

Cinsel eğitimde verilecek en önemli mesaj nedir?

Gençlere verilecek cinsel eğitimde en önemli mesaj, cinselliğin sadece kadın erkek arasındaki fiziksel bir ilişki olmadığı, aynı zamanda duygusal, sevgiye ve saygıya dayalı bir ilişki olduğudur.

 

 

 

“Sünnette sağlıklı yaş 0-2 ve 7-10 aralığındadır”

 

Sünnetin sağlıktan çok erkekliğe ilk adım görülmesi ve bangır bangır düğün derneklerle kutlanılması… Arabaların arkasına kocaman yazılar yazıp, konvoylar yapılması… Kız çocuğunun regl olduğunda ise gizlenmesi, ayıp karşılanması… Sanıyorum Yedi ceddimize eğitim verilmeli!

Sünnet dinsel inançlar ve gelenekler doğrultusunda yapılmakla beraber ne yazık ki erkek çocuklar için doğru yaşta ve koşullarda yapılmadığı takdirde son derece travmatik olabiliyor. Sünnette sağlıklı yaş ya aklının tam ermediği 0-2 Yaş arasında ya da ödipal dönemi atlattığı 7-10 yaş arasında yapılması doğrudur.

“Sen sünnet olunca görürsün, getirin bıçağı” gibi şakaların yapılması, “ oğlum erkek oldu, gerisini kızlar düşünsün  “ gibi söylemler son derece yanlıştır.

Erkeklik kavramının sadece penise indirgenmesi, tüm söylemlerin hatta öfke halinde küfürlerin cinsellik üzerinden yürütülmesi, kadın kimliğinin aşağılanmasına neden olmaktadır.

Sünnet düğünü Türk toplumu için geleneksel bir törendir. Tıpkı askere uğurlamak gibi.  Ben şöyle yorumluyorum, nasıl ki yaş günleri kutlanıyorsa çocukluktan ergenliğe geçişi de kız erkek ayırmadan anne babalar kutlamak isteyebilir. Sorun kutlama yapılmasında değil bence erkeklik kavramının sadece penise indirgenmesinde


ÇOCUKLAR NASILSA UNUTUR ! ZANNETMEYİN, GEÇMİŞİN KÖTÜ İZLERİNİ ÖMÜR BOYU TAŞIRLAR 

Bir çocuğun temel güven duygusunun geliştiği tek yer ailesidir. Aile bireylerini koşulsuz kabul eder, koşulsuz sever ve onlara güvenir. Anne, baba, abi, abla gibi birinci derece akrabalara güvenildiği kadar dede, amca, dayı, hala, kuzen, yeğen gibi yakın akrabalar da çocuğun koşulsuz sevgi ve güven duyduğu kişilerdir.

Çevreden gelebilecek her türlü tehlikeye karşı aile bireylerinin çocuğu koruyup, kollayacağı, her türlü iyiliği için onu gözeteceği düşünülür ki sağlıklı olanı da budur. Eğer bir gün çocuğun bu temel güven duygusuna ihanet edilecek olunursa; ileride  mesleği ne olursa olsun, hayatı boyunca izlerini taşıyacağı, bedenini ve ruhunu daima kirlenmiş hissedeceği bir yaşamı yaşamak zorunda kalacaktır.

 

Yazının devamı...

28 Aydır sessiz dostları besleyen dostlar!

 

 

Türkiye gündemine oturan, hepimizi yüreğinden parçalayan minik köpeğe yapılanlardan sonra bir de böylesine duyarlı insanların var olduğunu görmek, dünyaya umutla bakmamızı sağlıyor… Hepsine yürekten teşekkürler…

 

Onlar tam 28 aydır kırsal alanlarda, sokaklarda yaşayan sessiz dostların karınlarını doyurmak için tamamen gönüllülük esasıyla bir araya gelmiş ekip…

 

Ersin Yetkin grup adına soruları cevapladı, buyurun beraber devam edelim…

 

Kimsiniz, biraz sizi tanıyalım?
Adana Besleme Gönüllüleri, göl çevresinde 2016 yılının ilk aylarından itibaren her hafta sonu ''kendi imkânlarıyla'' besleme yapan, bağımsız gönüllülerden oluşan bir besleme ailesidir. Kırsal alanda elimizin uzandığı, gözümüzün gördüğü kaderine terkedilmiş tüm canların yaşamasına yardımcı olmaya çalışıyoruz.

 

Nasıl başladınız?
Sosyal medyada ve hayvan sahiplendirme/yardım platformlarında, belirli bir süre takip ve gözlemle, besleme işini daha çok kişiyle yapabileceğimiz insanlar olduğunu gördük. Daha çok kişiyle, daha çok cana elimiz uzanabilir ve faydamız dokunabilirdi. Bir kaç tanışma toplantısından sonra 10-15 kişi ile yola çıktık.

 

Masrafları nasıl karşıladınız?

Kırıntı, kuru mama, araç desteği ve yakıt parası gibi masrafları kendi aramızda karşılıyorduk. Adana Besleme Gönüllüleri böyle oluştu. Zaman içinde aramızdan ayrılanlar ve aramıza katılanlar oldu. İlk günden beri yola devam ettiğimiz kişiler var.

 

 

“250-300 Kadar sokak köpeği besliyoruz”

 

Şuanda kaç kişisiniz?

Beslemelere katılanlar ve destekçilerimizle birlikte 40 kişi civarında. Herhangi bir dernek, STK veya belediye ile bağımız yok. Tam bağımsız bir besleme ekibiyiz.

 

Sosyal medyada “28 aydan beri her cumartesi sokak hayvanlarını besliyoruz” diyorsunuz… Gerçekten çok güzel bir olay bu!

Evet, hatta hafta olarak 119 hafta oldu. 119 haftadan beri her cumartesi günü, bazen de hafta içi beslemeler yapıyoruz. Bir beslemede ortalama 250-300 kadar köpek besliyoruz.


Mamaları, yiyecekleri nereden temin ediyorsunuz?
Kırıntıları tavukçulardan temin ediyoruz. Mesela 1 yıldır Silvia Killian Özler, kırıntı destekçimiz. Ondan önce kırıntıyı kendimiz temin ediyorduk. Aylık besleme masrafları vardı, yakıt parası, su kapları, gazete, eldiven, yaş mama gibi. Bunları şimdi karşılayan kişiler var.

 

Kimler?
Meltem Temt, Gamze Karadaş, Olga Dağgeçen, Nesrin Ülker, Ersin Yetkin, Sıdıka Cebeci Kocanınoğlu, Adnan Murat Bulca. Veterinerimiz Rüya Yet, mama desteği ile birlikte ilaç desteği sağlar. Onun dışında bize patifood.com mama kumbarasından, mama alan insanlar olabiliyor. Bize mama almak veya destek olmak isteyenler, bir şekilde bize ulaşıyorlar. İhtiyaca göre desteği kabul ediyoruz veya bölgemizde besleme yapan meleklere yönlendiriyoruz. Gülay Varhan, göl çevresinde günlük besleme yapan ablamız. Keziban Yağmur Demir, Sarıçam'da günlük, Menekşe Köyü piknik bölgelerinde de haftada 2 gün besleme yapar. Onur Özmen de her cuma günü göl çevresinde besleme yapar.

 

 

Tamamen kendi içinizde destekçisiniz!

Adana Besleme Gönüllüleri olarak bu işi yaklaşık 2 buçuk yıldır, yardım veya destek ilanı açmadan devam ettiriyoruz. Yola çıkış amacımız buydu. Bu işin para toplamadan yapılabileceğini göstermekti. Bunu başardığımızı sanıyoruz. Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğiz.


Sadece her cumartesi mi yapıyorsunuz yoksa bunca insanla grup dağılımı yapıp, her gün mü besleme işini yapıyorsunuz?
Standart günümüz her cumartesi fakat iş durumumuza göre zaman ve imkân oldukça hafta içi de ekstra dönüşümlü olarak gün besleme yapabiliyoruz. Adana Besleme Gönüllüleri instagram hesabımızda, yaptığımız her şeyi ve bize verilen her türlü desteği kalem kalem teşekkür ederek paylaşıyoruz. Besleme ailemiz, günlük besleme yapan ve sokak hayvanları için bir şeyler yapan insanlardan oluşuyor. Hasta çocuklarımızı tedavi ettiriyoruz gücümüz yettiğince. Ayda 1 canı kısırlaştırmaya çalışıyoruz. Veterinerimizin tavsiyesiyle kene ilacı uyguluyoruz.

 

Belki restoranlar da size destek olur, gün sonunda kalan yemekleri sizlerle paylaşabilirler?
Restoranlar besleme yapan kişilere destek olmak isterlerse, biz alamasak da artan yemekleri alacak kişiler çıkabilir.

 

Haberlerde çıkan hayvan işkenceleri için ne hissediyorsunuz?
Haberlerde çıkan ve sosyal medyada yayılan hayvan işkenceleri, tecavüzleri ve ölümleri bizi çok üzüyor. Bunları yapanların cezasız kalması, para cezalarıyla kurtulup salıverilmeleri, bizleri daha çok üzüyor. Dünya bir bütün, hayvanlar da bu zincirin bir halkası. Onların savunmasız olması, seslerini çıkaramıyor olması ''yaşama, barınma ve beslenme'' haklarının ellerinden alınabileceği anlamına gelmiyor. Biz ve bizim gibi hayvan severler, onları bir yere kadar koruyabilir ve yaşatabilir. 5199 sayılı hayvan koruma kanununun yetersiz olduğu aşikâr. Sokak canları için gerekli yasaların çıkarılmasını ve onlara yapılan her türlü kötülüğe, ertelemesiz hapis cezasının getirilmesini umuyoruz. Sapanca'da 4 bacağı ve kuyruğu kesildikten sonra melek olan siyah bebek için Adana barosunun 30 baro ile yaptığı suç duyurusunda biz de vardık. Sahipli ve sahipsiz her hayvan için gösterilecek tepkide ve yapılacak eylemde, biz de olmamız gereken yerde oluruz. 

 

Adanalı sizler için ne yapabilir?
Adanalılar ve Türkiye'nin diğer illerindeki insanlar, sokak hayvanları için kapılarının önüne bir kap su, bir kap mama bırakabilirler. İmkânı olanlar kendi çevrelerinde besleme yapabilirler. Sokak hayvanlarının, onlara yemek ve su veren insanlardan başka kimsesi yok. Adanalılar ve Türkiye'nin diğer illerindeki insanlar, sokaktan ya da barınaktan hayvan sahiplenip 1 can kurtarabilirler. Satın almayın, sahiplenin diyoruz. Petshopları ve hayvan üreticilerini zengin etmeyin. Sokak hayvanlarının da yaşama, barınma ve beslenme haklarının olduğunu unutmayalım. Yaşam alanlarını kısıtlamayalım. Yavruları annelerinden ayırmayalım. Onlar savunmasız ve susuyor olsalar da biz yaptıklarımızla ve yapacaklarımızla, onların çığlığı olmaya devam edeceğiz.

 

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

Sizin nezdinizde bugüne kadar beslemelerimizde emeği ve desteği geçen herkese teşekkür ediyoruz.

Yazının devamı...

Artık çocukların da mekânı var!

 

 

Bu haftaki röportaj konuğum iki iş insanı… Hem gelin görümceler hem adaşlar hem de iş ortaklığı yapıyorlar. Kocalarının meslekleri de aynı. Bu kadar tesadüfi benzerliklerle sanırım çok iyi anlaşan gelin görümce olmaları çok da şaşırtmamalı gibi.

 

İkisi de üniversite mezunu, evlendikten sonra görümce Duygu Şaşkın, kendine organizasyon malzemeleri satan bir yer açıyor, Macaron Kids Oyun ve Parti Evi’ni kurup gelinleri Duygu Sabahçı’ya iş ortaklığı teklifi yapıyor.

 

Duygu Sabahçı, daha kıpır kıpır daha enerji dolu. “Hadi yapalım, hadi girişelim” ruh halinde… Duygu Şaşkın da tam tersi, daha temkinli, daha sakin. Sanırım bu ikilinin sorunsuz ilerlemelerindeki en büyük etken de bu…

Üç Duygu olarak buluşup bu iki güzel kadının girişimini konuştuk. Buyurun birlikte okuyalım…

 

Duygu Sabahçı ve Duygu Şaşkın kimdir biraz sizi tanıyabilir miyiz?

Duygu şaşkın: 1985 Adana doğumluyum. Afyon Kocatepe Üniversitesi, Malzeme Bilimi ve Mühendisliği bölümünden mezun oldum. 9 yıllık evliyim. Eşim, makine mühendisi. Ayaz isminde ilkokul 2. sınıfa giden bir oğlum var.

Duygu sabahçı: Mersin’de doğup büyüdüm ama ailem Ankaralı. Eğitim hayatım Mersin’de geçti. Mersin Üniversitesi Denizcilik Fakültesi, Deniz Ulaştırma ve Liman İşletmeciliği bölümü mezunuyum. Eşim, makine mühendisi. Ege Ali adında 2,5 yaşında bir oğlum var.

 

Hem adaşsınız hem ortaksınız hem gelin görümcesiniz… Üstüne kocalarınızın meslekleri de aynı!!!! Nasıl bir tesadüftür bu?

Duygu Sabahçı: Evet, gerçekten duyguyla birçok noktada kesişiyoruz. Bazen birbirimize gıcık olduğumuz zamanlar da oluyor. (Gülüyor) Mesela birimizden habersiz aynı elbiseyi alıp, sabah dükkân da pişti oluyoruz!

Duygu Şaşkın: Bu arada babam da Makine Mühendisi, kardeşim de makine mühendisi.

 

İlk iş hayatınız mı yoksa özel sektörlerden yorulup kendini işini yapmak isteyen iki ortak mısınız?

Duygu şaşkın: Okulu bitirdikten sonra evlilik, çocuk derken özel sektörde çalışmak gibi bir düşüncem hiç olmadı. Oğlumla da ilgilenebileceğim bir iş arayışı içine girdim. 2015 yılında Ziyapaşa’da organizasyon ve parti malzemeleri üzerine bir iş yeri açtım. Daha sonra da Macaron Kids Oyun ve Parti Evi faaliyete geçti. Bu işi birlikte yapabileceğimi düşündüğüm tek kişi Duygu Sabahçı’ydı. İyi anlaştığımız için birlikte yol almaya karar verdik. 

Duygu sabahçı: Üniversiteden mezun olunca kısa süreli sektörde iş deneyimim oldu. Ama evlendikten sonra tamamen koptum ve Adana’ya yerleştim. 8 senedir Adana’da yaşıyorum hem görümcem hem de ortağım olan Duygu Şaşkın’ın teklifi üzerine kendimi bu işin içinde buldum.

 

Nasıl bir düşünce ile Macaron ortaklığı gerçekleşti?

Duygu sabahçı: Bu soruya ben cevap vermek istiyorum. (Gülüyor) Ortağımın organizasyon ve parti Malzemeleri ağırlıklı bir işyeri vardı ama bunu daha entegre hale getirmek istiyordu. Benim oğlum O zaman 1 yaşındaydı ve tüm zamanımı ve enerjimi ona harcamak istiyordum.  Ama bu işi yapmak da çok eğlenceli görünüyordu. Sonra ailelerimizin desteğini de alarak Macaron Kids Oyun ve Parti Evi faaliyete geçti.

 

Mesela evde olduğunuz dönemlerde çocuklarınızla zaman geçirirken eksikliğini hissettiğiniz alanları filan mı not aldınız?

Duygu Sabahçı: Aynen! Adana’da çocuk odaklı parti ve oyun evi eksikliğini göz önünde bulundurduk. İlk zamanlar bir kaç tane oyun evi vardı ama kişiye özel parti organizasyonları yapan mekân yoktu. Bu açığı biz kapatmak istedik. Genellikle yoğun çalışma temposuna sahip ebeveynler bizi tercih ediyor. Çünkü parti paketini seçiyor temasını söylüyor ve başka hiçbir şey için koşturmuyor. Bu işe ilk girdiğimiz zamanlar Ege 1 yaşındaydı. Duygu’nun oğlu Ayaz da anaokuluna gidiyordu. Çok fazla eksiklik hissetmedik. Ama Ege’nin bir yaş gününde içime sinen bir mekân bulamadığım için evde yapmak durumun da kalmıştım. Hatta o zaman Duygu’ya dedim ki "Adana’da bir parti evi açsak vallahi herkes bizi konuşur" demiştim. 1 Ay sonra bu işin için de buldum kendimi. (Gülüyor)

 

Ortaklık durumu zordur ama siz hem ortak, hem gelin-görümcesiniz… Aile içerisinde bile bazı zamanlarda anlaşmak zor olurken siz iki güzel örneksiniz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Duygu Sabahçı: Biz 8 senedir de komşuyuz. (Gülüyor) Saygı ve güven çok önemli diye düşünüyoruz. Tabi bazen bizim de birbirimizle ters düştüğümüz, anlaşmazlıklar yaşadığımız zamanlar oluyor.  Ama bunu da uzatmadan en kısa sürede çözüme kavuşturup kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Macaron Kids’te neler yapıyorsunuz, biraz burayı anlatır mısınız?

Parti evimiz 50 yetişkin, 20 çocuk kapasiteli tamamen çocuk odaklı, temalı doğum günü organizasyonlarının gerçekleştiği bir mekân. Ayrıca oyun evi olarak da hizmet veriyoruz. Çocuklarla iletişimi yüksek oyun ablalarımız eşliğinde eğitici ve öğretici oyuncaklarla çocuklar keyifli Vakit geçiriyorlar. Haftada bir gün atölye çalışması yapıyoruz çocuklarla. Cafe bölümümüzde ise tamamen ev yapımı, aperatif yiyeceklerle atıştırmalıklar sunuyoruz. Bu arada Macaron bize isim olarak değil mutfaktaki üretimimizle de bizlere katkı sunuyor. Macaron’larımızı da kendimiz yapıyoruz.

 

Bugüne kadar kaç organizasyon yaptınız?

Yaklaşık 500 organizasyon yaptık. Sadece doğum günü partileri değil, nişan organizasyonları da yapıyoruz. Mesela hafta sonu doğum organizasyonlarımız çok oluyor. Fiyatlandırmayı da her bütçeye uygun şekilde bir şeyler hazırlıyoruz. Pastadan animatöre kadar birçok seçenekleri düzenliyoruz.

 

Mesela anne çocuğunu buraya bırakıp, gidip işlerini hallederken siz de burada çocuklarla oyun filan mı oynuyorsunuz?

Aynen. Emanet çocuk sistemimiz oluyor. Oyun evimize bırakılan çocuklarla birebir oyun ablamız ilgileniyor. Örneğin: annenin hastanede işi var ve çocuğunu bırakabileceği bir yer yok. Ya da eşler akşam baş başa bir yerde vakit geçirmek isteyecekler ama çocukları bırakacak yer yok, bu durumda bize getiriyorlar. Emanet bırakan ebeveyne 15 dakikaya bir fotoğraf ya da video gönderiyoruz.

 

Siz çalışırken sizin çocuklara kim bakıyor?

Hafta sonları yoğun organizasyon programlarımız olduğu zaman aile büyüklerimize çocuklarımızı bırakıyoruz. Oyun alanımızda genellikle çocuklarla oyun ablalarımız ilgilenir. Ara sıra onlara yönlendirmelerde bulunuyoruz tabii ki de. Sonuçta anneyiz ve oyun evimize gelen çocukları kendi çocuklarımızdan ayırmıyoruz. 

 

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

 Son olarak kadınların iş hayatında aktif olarak var olmasını destekliyoruz. Kadınlar, özellikle anneler çok daha fazla fedakâr oluyor. Kimisi çocuğu olduğu İçin işini bırakıyor. Ama biz de tam  tersi oldu umarız her şey güzel gider. 

 

Yazının devamı...

“Adana’nın önemli değeri Anavarza…”

 

 

Bu haftaki röportaj konuğum Anavarza Bal Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi Can Sezen. Konumuz Arı yetiştiriciliğinde dünya ikincisi olan Türkiye’de sektörün durumu…

95 yılından bu yana ciddi yol kat eden bir marka olarak, AR-GE’nin önemini, sahte bal piyasasını, markalaşmanın önemi gibi konuları konuştuk. Ayrıca Can Sezen’in sektöre dair önemli çalışmaları, tespitleri ve Türkiye’nin arı yetiştiriciliği konusunda önemli talepleri var…

 

Can Sezen kimdir, biraz sizi tanıyalım?
1982 Kozan doğumluyum, Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun oldum, okurken ve sonrasında aile şirketimiz olan Anavarza Bal’da birçok görevde bulunduktan sonra son 5 yıldır Genel Müdür olarak görev almaktayım. İşlerim dolayısıyla daha çok İstanbul’da bulunuyorum. Ayrıca bölgemizde bulunan Girişimci Ekosistemi Derneğinin Yönetim Kurulu Üyesiyim, sektörümüz ile ilgili İstanbul’da yeni oluşturulan Güvenilir Gıda Platformu Kurucu Üyesiyim.

Ticaret hayatınıza öncelikle hangi sektörle adım attınız?
1979 yılından buyana Kozan’da ticari faaliyetlerini sürdüren bir aile şirketiyiz. Hayvancılık ve perakende sektöründe bölgeye hizmet veren işler yaptık, sonrasında ise Anavarza Bal ile ülke genelinde (hatta dünyanın birçok ülkesinde) tüketiciye ulaşan ulusal marka yolculuğu başlamış oldu.

Anavarza Bal olarak ne zaman hayata başladınız?
1995 yılında Anavarza markası ile bal üretimine başladık.

Anavarza ismi de Kozanlı olmanızdan mı?
Aynen… Anavarza ismi bölgemizin sembolü olan Anavarza Antik Kenti’nden aldık. Üretim tesisimiz de Türkiye’nin en çok bal üretilen ilçesi Kozan’da yer almaktadır.

Ürün temini de bölgeden mi peki?
Evet, aile olarak nesillerdir bu bölgede yaşadığımız için bölgeyi ve bölge arıcısını iyi tanımaktayız dolayısıyla ürünlerimizin büyük çoğunluğunu bu bölgeden temin ediyoruz. Anavarza Bal’ın bulunduğu coğrafyadaki arıcılar gezici arıcılık yapmaktadır; dolayısıyla arının konakladığı yerler bitki çeşitliliği bakımından oldukça zengin. Bu sayede Kozan’ın bal konusundaki liderliğini ve Türkiye’nin zengin çiçek florasını bölgenin kalkınması için bir fırsat olarak görerek üstün lezzete sahip balları kavanozlayıp farklılaşmış ve ulusal bir marka olmayı başarmış durumdayız. Anavarza Bal olarak markamızın var oluş amacı üstün lezzete sahip ballar kavanozlamaktır.

 

“10 milyon TL’lik yatırım”

 

Arı yetiştiriciliğinde Türkiye, dünya ikincisi… Peki Anavarza Bal’ın sektördeki oranı nedir?
Türkiye, dünyanın ikinci büyük arıcılığına sahip, Adana ise şu an ülkemizde ilk 3 bal üretim merkezinden birisi. O yüzden bölgemiz için de arıcılık çok önemli bir sektördür. Ayrıca bir diğer önemli konu bildiğiniz üzere Çukurova bir tarım bölgesi ve arının bal üretmenin dışında esas önemli görevi bitkilerin tozlaşmasını sağlamaktır, birçok ülkede verimliliği artırdığı yönünde de çalışmalar mevcuttur dolayısıyla tarım yönüyle kuvvetli olan bölgemizde arının ayrıca bu anlamda da önemi büyüktür.

Adana’da kaç tane bal tesisi var ve Türkiye’deki toplam pazar payı oranı nedir?

Adana’da bizim dışımızda 3-4 tane daha bal tesisi bulunuyor. Anavarza Bal olarak özellikle 3-4 yılda yapmış olduğumuz 10 milyon TL’lik yatırım ile dünyanın ilk 10 tesisi arasında yer alıyoruz. Ülkemizde ise Pazar payı ve bulunurluluk olarak şuan iki büyük markadan birisiyiz.

“Biz sektöre şu yenilikleri getirdik, şunları yaptık…” cümlesinin altını nasıl doldurursunuz?
Ülkemizde ve dünyada ilk olan birçok çalışma yapmıştık. Türkiye’de ilk defa Krem Bal’ı ürettik. Yine dünyada var olan ancak ülkemizde ilk olan Anavarza Toz Bal’ı ürettik, şuan gıda endüstrisinde birçok ulusal marka tarafından bizim Toz Bal ürünümüz kullanılıyor.

Yani?
Yani, yakın zamanda tüketicilerimiz şeker yerine çaya, kahveye ekleyebileceği şekilde şekere ikame ve daha doğal daha sağlıklı bir ürün olarak kullanabilecekler ve Türkiye’de ilk olan bu ürünümüz ilerleyen zamanda raflara girmiş olacak.

Bu arada tat kurulumuz var demiştiniz, biraz bahseder misiniz?
Dünyada sektöründe ilk olan bir departman bu. Anavarza Tat Kurulu Departmanı, Anavarza Bal Tat Kurulu, Duyusal analiz yöntemiyle, arıcılardan gelen tüm ürünleri numune aşamasından başlamak üzere üretim öncesi ve harmanlama sonrası fiziksel ve kimyasal tüm güvenilirlik analizleri dışında tek tek lezzet testine tabii tutar. Tek bir amaçları vardır, sadece üstün lezzete sahip balları sofralarla buluşturmak. Bu kurulun başkanlığını babam halen yapmaktadır.

 

“AR-GE desteği alıyoruz”

 

95 yılından bu yana Anavarza Bal olarak ciddi bir yol kat etmişsiniz… Bu süreçte ne gibi zorluklar yaşandı, markalaşma yolunda ne gibi adımlar attınız?
Bildiğiniz üzere artık dünyada markalaşmak çok zor ve uzun bir yolculuk, dolayısıyla bizlerin de bu süreçte zorlandığı birçok zamanlar oldu. Ama en zor ve sancılı dönem 2011 yılında başlayan markalaşma sürecinde bizim için büyük bir adım olan hem tesis yenileme süreci hem de markamızın kavanoz tasarımından tüm söylemlerine kadar yenilendiği dönemdi. Hatta şöyle bir süreç yaşadık, şuan ki Anavarza Bal kavanozu bize ait bir tasarım çalışması ve Oya Akman ile çalıştık bu süreçte, her şey tamamlandı o dönemde lansman yapıldı ancak Anadolu Cam kavanozu, teknik sebepten dolayı üretmeme kararı aldı. Ve biz 15 gün ne diyeceğimiz ne yapacağımızı bilemedik ama sonunda çözüldü bu durum. Bunun gibi birçok zorlukla karşılaştık. Ama sonunda da kavanozumuz hem tüketici nezdinde beğenildi hem de yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere 4 ödül aldı.

Ürünlerinizin üretiminde AR-GE çalışmalarında üniversite desteği alıyorsunuz. Bu kadar detaylı olması çok normal fakat bazen buna önem verilmeyebiliyor. Sizin önem verme sebebinizi öğrenebilir miyim?

Günümüz dünyasında ne iş yapıyorsanız yapın hangi koşullarda olursa olsun hedefiniz kendi sektörünüzde ilklere yerleşmek ise farklılaşmak zorundasınız. Dolayısıyla bu farkındalığı da yapabilmeniz için detaylı Ar-Ge çalışmaları gerekebiliyor ve hatta kendi tesis veya tecrübelerinizde yetmiyor, destek olarak üniversitelerin ilgili bölümlerinden destek alabiliyorsunuz. O yüzden hedeflerimiz doğrultusunda birçok Ar-Ge çalışması yapıyoruz ve destek almaya çalışıyoruz.

 

“Balın kimliklendirilmesi önemli”

 

Kaç çeşit bal üretimi var?
Balın çeşitliliği arının çiçeklerden aldığı nektardaki polene göre belirleniyor. Yani arı hangi çiçekten hangi poleni alıyorsa baldaki zenginlik odur. Dolayısıyla ülkemiz bu anlamda çeşitlilik bakımından çok zengin. Birçok bal çeşidi bulunuyor, başta Narenciye(Portakal) çiçeği balı olmak üzere ıhlamur, kestane, lavanta, keven-kekik, keçiboynuzu gibi.

 

Kimliklendirme açıklamanız var, onu biraz detaylandırır mısınız?
Birçok platformda da dile getiriyoruz ülkemiz bal sektörünün ihracatının artması ve dünyada söz sahibi olabilmesi için mutlaka bu çeşitliliğin kimliklendirme çalışmalarının yapılması gerekiyor. Birçok sektörde olduğu gibi dünyaya ihracat yapıyoruz ancak varille, bunu markalı yapabilmek için özellikle ülkemizde bulunan yaklaşık 500 ballı endemik bitkiden çıkan balın kimliklendirme çalışmalarının yapılması gerekiyor.

 

Taklit edilmesi çok kolay olan bir ürün pazarında bulunmak savaşların en büyüğü mü?
Balda en büyük sorunlardan birisi bu, bal taklidi kolay, tahlili zor bir ürün. Anavarza Bal olarak şuan dünyada analiz olarak tüm analizleri yapan bir bakanlık tarafından da akredite edilmiş laboratuvara sahibiz ve şuan balda 70 analize bakıyoruz. Numuneden başlayan süreçte arıcıdan alınan tüm balları teneke teneke analiz eden dünyada tek kuruluşuz diyebiliriz.

İşin bir bileni olarak, bir balın hilesiz olduğu nasıl anlaşılır?
Bir balın tadına, kokusuna, rengine bakarak gerçek ya da sahte olduğunu anlamanız mümkün değildir, mümkün olan tek yöntem gerçeklik analizlerinin yapılmasıdır. Ayrıca sadece gerçeklik analizleri de yeterli değildir, sizin kendi arınız olsa bile biz diyoruz ki mutlaka analiz ettirin, bunu arıcıya da söylüyoruz çünkü sizin kendi yetiştirdiğiniz arı bile olsa belki doğal olabilir, yani gerçek olabilir ancak kirli mi temiz mi bilemezsiniz, yani doğadan, bahçelerden ziraai ilaç nedeni ile almış olduğu pestisit kalıntı olabilir veya asfalttan aldığı kurşun ağır metali olabilir, bunları bilemez ve göremezsiniz. Tüketicilerimiz o yüzden tavsiyemiz kontrollü ve güvenilir markalı ürünler tercih etmeli.

 

Peki, arı sütü üretiminiz var mı?
Stamina, Viva ve Propolia olarak isimlendirdiğimiz arı ürünlerinden oluşan karışım ürünlerimiz var, bunlar tabii ki kovandan çıkan arının mucizevi ürünleri ancak ne yazık ki ülkemiz arıcısı bu ürünleri alamıyor ve arısütü, polen, propolis gibi arı ürünleri yurtdışından ithal olarak geliyor. En son Carrefoursa ve Anavarza Bal işbirliği olarak bölgemiz arıcılarına özellikle kadın arıcılarımıza destek amaçlı arı ürünleri üretimi ile ilgili eğitim programları düzenledik ve çok faydalı da oldu, buna benzer çalışmalar ile arı ürünleri üretimini ülkemizde yaygınlaştırmanın önemine dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Konuşmamız sırasında söylediğiniz ayrıntıya istinaden, çocuklara balı sevdirme kampanyanızdan da biraz bahseder misiniz?
Arının hep ürettiklerinden bahsettik ama ekosisteme esas faydasından çok bahsetmedik, arılar yediğimiz meyve ve sebzenin üçte ikisinin devamını tozlaşma ile sağlayan canlılardır dolayısıyla doğayı korumak istiyorsak arılara sahip çıkmamız gerekiyor. Albert Einstein’ında tezinde belirttiği üzere ‘Arılar yoksa dünyada yok olur’. Buradan hareketle en kıymetli varlığımız olan çocuklarımıza arı sevgisini ve arıların ekosistem içerisindeki rolünü anlatmak için 2014 yılında ünlü tiyatrocu Nedim Saban’ın kurucusu olduğu Tiyatrokare ile birlikte Anavarza Bal Çocuk Tiyatrosunu kurarak yola çıktık. Başta Adana olmak üzere Muş, Sivas, Kars gibi birçok ilde çocuklar ile buluştu tiyatromuz ve şuana kadar 30 bin çocuğa ulaşmış olduk. Ve devam ediyoruz.

 

Yazının devamı...

“Mersin Ortadoğu Hastanesi olarak amacımız; Üniversiteleşmek…”

Bu haftaki röportaj konuğum Mersin Ortadoğu Hastanesi sahibi Doktor Engin Şahin… Konumuz sağlık sektöründeki eksiklikler, ülkeye kazandıracak açıklıklar… Bölgeye yapılan uluslararası havalimanı ve Mersin Çamlıbel Sağlık Eğitim Vakfı olarak Ortadoğu Üniversitesi’ni kurma hedeflerini konuştuk…

Hem sosyal anlamda hem de tıp sektöründe kendini kanıtlamış bir isim Engin Şahin…

 

Engin Şahin kimdir?

1975 Malatya doğumluyum. 1992 yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezunum, Aile Hekimi Uzmanıyım. 2 sene devlette çalıştım, 1 Haziran 2003 yönetmenliğinin faaliyete girmesiyle 9 Eylül 2003 yılında Adana’da Türkiye’nin ilk Özel Tıp Merkezini açmış, Emekli Sandığı ve bakmakla yükümlü oldukları anlaşmayı yapmış ilk tıp merkezi sahibiyim. Özel Hastaneler Derneği’nin kurucu üyesiyim, TÜGİAD Yönetim Kurulu Üyesiyim. Adana’da bulunduğum yıllar içerisinde de Ticaret Odası’nda sağlık sektörü olarak meclis üyeliğim vardı. 15 senedir de sağlık sektöründe hastaneler, tıp merkezleri, görüntüleme merkezleri ve Türkiye’de Güney’de ilk defa Fizyomed olarak Fizik Tedavi Dal Merkezini kurmuş doktorum.

Çocukluk hayali mi doktor olmak?

Rahmetli annemin isteği üzerine doktor oldum. Fakülteyi bitirdikten sonra 2 yıl yaptım, sonra yapmadım.

“Tıp doktoru değil de sektörde ticari anlamda iş insanı olarak devam etmek istiyorum” kararı hangi aşamada çıktı?

Annem şeker hastasıydı, onun bir doktor oğlu olsun diye okudum.

 

“Zaman zaman keşke uzmanlık alanı yapsaydım” demediniz mi?

Hiç düşünmedim. Sağlık sektörünü bir ihtisas alanı düşünün, ben ticari ihtisas yaptım.

 

Peki Mersin Özel Ortadoğu Hastanesi ne zaman kuruldu?

2011 Ocak ayından beri benim yönetimimde faaliyette.

 

Var olan bir hastane miydi?

Toros Hastanesi olarak vardı. O yıllarda Adana Ortadoğu Hastanesi’nin Yönetim Kurulundaydım ve Hakim Hissedarıydım. 2011 yılında Adana’dan ayrılıp, Mersin’de bu hastaneyi alıp Mersin Ortadoğu Hastanesi olarak tek başıma devam ettim.

 

Kaç yataklı bir hastane?

Aldığımda 50 yataklı, 3500 metre karelik bir hastaneydi, 2013 yılında  5000 metrekare kapalı alan olarak 100 yataklı hale getirdim. 2011 yılından bu yana da bu hastanede 6000 bin Bypass, 40 bin anjiyo yapmışız.

 

Doktorlarınız kim?

Doç Dr. Mehmet Metin, Aytaç Vural, Tuncay Parmaksız. Burası 2011’den beri bölgedeki Kardiyoloji ve Kardiyovasküler alanında önce çalışmış bir hastanedir.

 

Kadın doğumda da sanırım yoğun bir sayınız var?

Sağlık Bakanlığı istatistikleriyle son 2011’den 2017’ye kadar %100’ün de üzerinde bir dolulukla çalıştık.

 

Şimdi kaç bölüm var?

Branş sayımız artı. 48 doktor var. 2015 Ekim ayında alınan ön izinle medikal onkoloji, radyasyon onkoloji, nükleer tıp izinleriyle yeni bina yatırımına başladık. Şimdi de 5000 bin metrekareden 15500 metrekareye çıktık.

 

7 senede bu evreye gelmek, hızlı ve riskli bir büyüme değil mi?

Yooo hayır, abartı bir büyüme değil. İyi bir kadro ile bunlar çok normal büyüme. Genel yoğun bakım konusunda reanimasyon tarzında çalışıyoruz, en ağır hastayı kabul ediyoruz. Ağır hastayı kabul edecek teknik alt yapıya sahibiz. Bizim için hastanın ağır olması veya hastanın üniversiteye sevk edilmesi gibi bir durum söz konusu değil.

 

Bir hastanede Eks oranın çok fazla olması halinde sağlık bakanlığı hastaneye incelemeye alıyor mu?

Standart sapmanın dışına çıktığınız zaman tabii ki incelenebiliyor. Hastane enfeksiyonu mu var, bir hata mı var gibi. Çok şükür biz bugüne kadar bunu yaşamadık. Özellikle kardiyovasküler cerrahi ameliyat konusunda oranımız Türkiye’nin üzerinde. Bu tamamen iyi bir ekip olması, iyi organize olması.

 

Sohbetimiz sırasında onkoloji bölümünden bahsettiniz. Mersin’de tek özel hastane siz misiniz bu alanda?

Özel hastane olarak tek faaliyet gösteren hastane evet biziz.

 

Çocuk onkolojisinde?

Çocuk Onkolojisine giremiyoruz çünkü Sağlık Bakanlığı’nın yan dalların ruhsatlarında kısıtlamaları var. Üniversite hastaneleri ve şehir hastanelerinde yürütülmesi konusunda bir kararı var. Yoksa bugün sağlık bakanlığından izin alabilmiş olsam kemik iliği transplantasyonu bile kurarım.

 

“Bölgenin sağlık turizminde 2 milyar dolar kazancı olur…”

 

Peki bu izinler verilmeli mi?

Tabii ki verilmeli. Hem vatandaş için verilmeli hem de 2019 yılında Çukurova Uluslararası Havalimanı açılacak, bugün İstanbul’daki hastaneler büyük bir atılım, büyük bir kazanç içerisinde. Ve bu Türkiye’nin kazancı... Sağlık turizmindeki her gelen 1 Dolar, Türkiye’nin öz sermayesi. Biz bir şey üretip ithal edip onu geri satmıyoruz. Biz sadece doktorluğumuzu, emeğimizi Türkiye’ye kazandırıyoruz. 8 milyar dolar gibi bir sağlık turizmi pastası var.

 

Peki bölge olarak bu dilimde tahmini oran ne olur?

Akdeniz bölgesinin, Çukurova Havalimanıyla sağlık sektörü konusunda 2 milyar dolardan aşağı ciro yapmaması gerekiyor. Bunun içinde özellikli özel hastanelere ihtiyacımız var yani özel hastanelerimizin kalitesinin artmasına ihtiyacımız var.

 

 "İFLAS YOK..."

 

Bölgede sağlık turizmi olarak adım atıldığından bu yana bölgede ilerleme var mı?

Var tabii. Bunu sadece Adana olarak değil, Gaziantep’ten tutun, Adana Hastaneleri ve Mersin’i de dahil edersek bölgenin ciddi potansiyeli var. Tek sıkıntı havalimanının olmaması. Hastaların ulaşımını rahat sağlayabildiğimiz anda hem turizm anlamında hem sağlık anlamında biz birçok alternatif sunabilecek kapasitedeyiz. Yani bölgedeki özel hastanelerin SGK’lı hastalara bakmakla yükümlü olarak adlandırmamalıyız. Yani buradaki 1 doların kıymetini bilmek zorundayız. Bu 1 dolar bizim emeklerimiz sayesinde Türkiye’ye gelen bir para.

 

Yani bölgenin de devletten beklentisi olmayacak, kendi kendini kalkındırıp istihdam da yaratmış olacak sanırım?

Tabii… Yani sağlık turizminde 2 milyar dolar gibi bir hedefi önüne koyulduğunda ve bu hedef gerçekleştirildiği takdirde bu çok büyük bir kazanç.

 

Peki size gelelim “Mersin Ortadoğu Hastanesi iflas bayrağını çekti” sözleri ne kadar doğru, gördüğüm kadarıyla yatırımlar hızla devam ediyor?

Keşke bu konuda haklı çıkmasaydım. Son bir buçuk yıldır, finans sektörü fonlama konusunda yatırımcılara evet yeterli desteği vermek durumunda değil. Biz de yaklaşık 60 milyon gibi bir yatırımla 100 yataktan 220 yatağa çıkıp, onkoloji, radyasyon onkoloji yatırımlarını, yeni doğan yoğun bakım yatırımlarını, genel yoğun bakım ve cerrahi yoğun bakım yatırımları alanında bu kadar kapasiteyi arttırmış ve bu yatırımı tamamlamış durumundayız. Ve A Grubu bir hastaneyiz.

 

Buraya kadar her şey güzel, sonra ne oldu?

Finans sektörünün fonlama kabiliyetinin azalmasıyla geri ödemeler konusunda yatırımda olan bir şirketin minumum 2 yıl gibi bir geri ödemesi döneme ihtiyacı var. Biz süreyi yakalayamadığımızdan kaynaklı, yani yatırımı yeni tamamlamış bir insanın bu süreyi kullanamaması onun nakit akışını sıkıntıya veriyor. Ve böyle iflas etti gibi yaygaralar ortaya atılıyor. Maalesef memleket meselesi, iflas edene sevinilir. Ben burayı kendi yerim gibi görmüyorum, bu Mersin’ine yapılmış bir yatırımı. Mersin’de böyle bir yatırımın kaybedilmiş olmadı mesela Mersin Özel Doğuş Hastanesi örneği kapatılması, ruhsatsız hale gelmesi kimsenin kazancı değil ki. Burada 440 kişinin çalıştığı bir yer düşünün. Böyle bir yerin kapanmasının hakkaniyeti üzülmektir.

 

Yani?

İflas yok. Hükümetin çıkardığı yasadan yararlandık. Bankalarla yeniden yapılandırma sürecine girdik ve gayet de sağlıklı ilerliyor. Yatırım yapmış, istihdam sağlayan işletmelerin hayatta kalmasını sağlayan bir yasa. Faaliyetlerimizi durdurmadık hala da devam ediyoruz. Rekabetten kaynaklı böyle bir algı yaratılması, çamur at izi kalsın gibi durumların kimseye faydası olmaz.

 

Kaldı ki finans sektöründeki sıkıntılar sadece sağlık sektörünü etkilemiyor?

Aynen, sağlık sektörü dışındaki tüm sektörlerde sıkıntı var. Ama bu ülke bizim, mücadeleye devam edeceğiz, istihdamı korumaya devam edeceğiz, çalışacağız. Geleceğe de umutlu bakıyoruz. Türkiye’de verilen sağlık hizmeti Avrupa ve Amerika’dan daha üst seviyede veriliyor.

 

“Şehir Hastanelerinden rahatsız değiliz…”

 

 

Ki Atatürk boşuna dememiş “Beni Türk Hekimlerine emanet edin” diye değil mi?

Kesinlikle… Ben Münih’de sağlık yatırımı yapmaya gittim. Mersin Ortadoğu, Adana’da Bülent Özülkü’nün hastaneler, Medline gibi Adana’daki hastaneler dâhil oradaki hastanelerden çok daha iyi.

 

İflas söylentilerinden sonra istifa edenler oldu mu?

Oldu…

 

Tekrar başvuru yapsalar alır mısınız?

Geldiler zaten.

 

Onayladınız mı gerçekten bu başvuruları?

Evet. Benim ticari kimliğimde böyle bir olay yok. Bizim için çalışanlarımız kıymetli. Her yeni gün bir fırsattır, inşallah sağlık sektöründeki, sağlık bakanlığının özel hastaneleri desteklediği dönemlere kavuşuruz. Çünkü özel hastaneler bu ülkenin yatırımı. Bu yatırımların geriye düşmesi bu ülkeye kazanç sağlamaz. Mesela şehir hastanelerin yapılması bizim için bir övünç, şehir hastanelerinden rahatsız değiliz sadece kamu özel ayrımında özelin de varlığının hissedilmesinden yanayız. Yoksa şehir hastanelerinin sıra beklemeden daha konforlu ortamlardan vatandaşın yararlanmasından biz de mutluyuz.

 

“Normal doğum sadece bir günün değil 40 yılın meselesi…”

 

Merak ettiğim bir bölüm var. Hastanelerde bu kadar sezaryen oranının yüksek olması doktor kaynaklı mı yoksa hastadan dolayı mı? Ben doğum dönemimde normal doğuma teşvik eden doktor arayışına girmiştim mesela…

Bakanlığın hem yönetmelikleriyle hem de hastane olarak zorunlu olmadıkça istemiyoruz. Normal doğum isteyen kadın sayısı az. Bu konuda da normal doğumun sağlıklı olduğunu, sezaryenin zorunlu olmadığı sürece tercih edilmemesi konusunda eğitimler verilmesi lazım. Bu bir günün değil 40 yılın meselesi.

 

Neden? Normal doğumdan korkulması annelerin anlattığı hikâyeler mi?

Bu da olabilir ama sadece vatandaşın tercihinin suiistimal edilmiş olması. Eskiden kadın doğumcu sayısı azdı, sezaryeni yapıp diğer doğuma hemen geçelim gibi bir mantıkla suiistimaller başladı. Sonra bir nesil buna yöneldi. Bilinçlendirme kampanyaları başlatıldı. 40 yıllık sorun için mücadele etmek lazım. Mersin Ortadoğu Hastanesi olarak Sağlık Bakanlığı’nın bu anlamda yapacağı her kampanyayı biz de destekliyoruz ve eğitimlere varız.

 

Peki, hem hastane hem de Engin Şahin olarak… “Bu süreçte şöyle bir ders aldım, bu olayı da asla unutmam…” dediğiniz bir şey var mı?

İşimize odaklanmak. Sağlık sektöründe çalışıyorsak işe odaklanmak gerektiği konusunda böyle bir dersim var ama başka pişmanlığım yok. Çünkü biz kendi hatalarımızın dışında Türkiye’deki yaşanmış ve bir bütünün sıkıntılarını paylaşıyoruz.

 

“Halı altına süpürerek sorunlar çözülmüyor…”

 

İşinize odaklanamadınız mı?

Tabii ki odaklandık ama odaklanmaktan kastım, sorunlarla mücadele edebilmek için biraz daha performans gösterilmesi gereken zamanda onu göstermek gerekiyor. Yani halı altına süpürerek sorunlar çözülmüyor. Biz asla işimizin başından ayrılıp, gidip terk etmedik. Bizim yaşadığımız sıkıntının kaynağı sadece biz değiliz, çevresel faktörler. İnşallah bu çevresel faktörlerden ülkece kurtuluruz.

 

Güney Doğulu bir ortak dahil olmuş hastanenize, doğru mu?

Satmak, ortak dâhil etmek gibi bir şey asla düşünmedik, şehir efsanesi şeklinde dolaşan bir söz bu. 15 senedir bu sektördeyiz ve ortalık düşünmedim. Düşünseydim Adana’daki hastaneden ayrılmazdım. Türkiye’nin sıkıntılı sürecinde yatırım yaptık, yatırım yapan bir konumda olduk. Etkinlenme sebepleri…

 

Son olarak eklemek istedikleriniz neler?

Her yeni gün bir fırsattır, biz çalışmaya devam edeceğiz. Yatırımı tamamlamış, A grubu bir hastaneyiz. İlerleyen dönemlerde de Mersin Çamlıbel Sağlık Eğitim Vakfı’nı kurmayı düşüyoruz. Mersin Ortadoğu Hastanesi olarak da amacımız üniversiteleşmek. Vakıf üniversitesi kurma konusunda Mersin’de böyle bir yatırımımız var, inşallah en yakın zamanda da bu çalışmalara başlayacağız.

 

Ne zaman?

3 yıl içerisinde inşallah üniversite kurup, üniversite hastanesi olacağız.

 

Burada mı?

Mersin’de ama bu binaya ek değil. Bu binayı sağlık uygulama hastanesi olarak kullanıp Mersin sınırları içerisinde de Mersin Çamlıbel Sağlık Eğitim Vakfı olarak yapacağız. İnşallah Mersin’e bunu kazandıracağız. 

Yazının devamı...