Hallstatt'a donla girmek!

BUGÜN size İdlib konusunda yazmak istiyordum ama dört şey fikrimi değiştirdi.

Haberin Devamı

İlki, Ertuğrul Özkök’ün “Onlar nasıl olsa hep siyaset yazıyor” göndermesiydi. Bir okuyucumuz bana gönderdiği mesajda köşe komşumun yazısındaki o bölüme işaret edip, “Bu hafta siyaset yazmazsınız artık” telkininde bulunmuştu.

İkincisi, dün bütün gazete ve televizyon haberlerine yansıyan o fotoğraftı. Fırtına Vadisi’nde nehir kenarına yapılan kaçak beton yapının fotoğrafı.
Üçüncüsü, Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin anlattığı “imar barışını suiistimal etme yöntemleri”nden biriydi.

Dördüncüsü ise Venedik’ten girip, Avusturya Alpleri’nde mola verip, Münih’ten çıktığım bir seyahatte yaşadığım “Dağ aynı dağ, göl aynı göl, inek aynı inek, yayla aynı yayla, peki bizim neyimiz eksik” hissiydi.


‘KEDİCİK’ BİLE YAZAMADIM
Bir ara kendimi masamda biriken “Adnan Oktar Örgütü mensubu” oldukları gerekçesiyle tutuklananlardan gelen cezaevi mektuplarına bakarak, “Ben de Abdulkadir Selvi gibi Adnan Oktar ve ‘kedicik’leri mi yazsam” derken buldum.

Ancak Ertuğrul Özkök’ün yazısından ve okuyucumuzun telkininden yola çıkarak siyaset yazmazsam, kendimi Gülse Birsel’in yarattığı “Burhan Abi” karakterinin “Ben de Nişantaşı çocuğuyum” kompleksine kapılmış gibi hissedebilirdim. Zaten “kedicik” sözcüğünü yazmak, insanları etiketlemek bile içimdeki Ankara gazetecisi ciddiyetini aşamadı ve vazgeçtim.


GEÇMİŞİN AFFINI GELECEK İÇİN KULLANMAK
Sonra, bir Fırtına Vadisi’nde dere kenarına yapılmış o otel inşaatının fotoğrafına, bir Avusturya Alpleri’nde çektiğim fotoğraflara baktım. O inşaat fotoğrafı dün bütün gazetelerde ve televizyon haberlerinde vardı. İmar affından faydalananlara ilişkin istatistiklerin yer aldığı “gururlu” haberlerin, ilk selde bir felaketin sahnesi olacak o otel inşaatının fotoğrafıyla çıkması gerçekten trajikomik bir durumdu.

Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki ile sohbet ederken imar barışıyla ilgili ilginç bir detay verdi. Bazı vatandaşlar, gelecekte yapmayı planladıkları kaçak yapıyı varmış gibi Photoshop programıyla arsaya yerleştirip aftan yararlanıyormuş. Yani vatandaşlarımız geçmişe dönük olacağı söylenen affı, bırakın bugünü, gelecekte kullanmanın yollarını bulmuş bile! Sadece şapka çıkarıyorum.


PEKİ BİZİM NEYİMİZ EKSİK?
Bunları yazdıktan sonra, “Dağ aynı dağ, göl aynı göl, inek aynı inek, yayla aynı yayla, peki bizim neyimiz eksik” hissi falan kalmasa da birkaç basit detayın, Alpler ile Karadeniz arasında nasıl fark yarattığını aktarmak isterim:

Bizim “duble yol” sevdamız oralarda yok. İki aracın yan yana geçmekte zorlandığı ama kaliteli yapılmış yolla yetiniyorlar. Bazı bölgelerde polis ya da trafik ışığı desteği ile tek şerit uygulaması yapılıyor. İnsanlar, sabırla karşıdan gelen araçların bitmesini ve kendilerine yol verilmesini bekliyor ve kimse “Neden duble yol yapmıyorsunuz” diye bağırmıyor.

Bizim “emsal” ve “rant” sevdamız da oralarda yok. Tek bir mimari standartla yapılmış iki-üç katı geçmeyen evler ve otellerle idare ediyorlar. Standartların dışına çıkan bir metreye bile af yok. Kural neyse o. “Daha çok insan gelsin, sürümden kazanalım” yerine, “Bu koşulları bilenler gelsin, bedeli neyse ödesin” zihniyeti hâkim.

Bizim “beton” sevdamız Alpler’e uğramamış. Mimaride taş ve ahşap ağırlıkta. Kimse Uzungöl’deki gibi göllerin ya da derelerin etrafına beton dökmemiş. Her şey kendi doğal mecrasında.

Bölgeye yatırım yapan yabancılara da kurallara, çevreye ve yerleşik uygulamalara uyma zorunluluğu getirilmiş. Araplar Karadeniz’de görmezden geldikleri kurallara Alpler’de harfiyen uyuyor.

Gördüğünüz gibi eksiğimiz yok; fazladan yol, emsal, rant, beton sevdamız var. Az kalsın unutuyordum! Bir fazlamız daha var: Mangal...
Ünlü Hallstatt Gölü’nün kıyısında birkaç aile mangal yapıyordu. Çocuklar kıyıya doğru gelip gölde hayli açılmış şahsa bağırdılar. “Baba... Baba...”. Etler hazırmış. Arkadaşıma “Kesin donla girmiştir” dedim. Demez olaydım! Turistlerin meraklı bakışları arasında gölden çıktığında haklı çıkmanın tarifsiz duygusunu yaşıyordum.

Yazarın Tüm Yazıları