GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Teşekkürler

Ancak bizim camiada bu tür haberler çok çabuk yayılıyor. Sosyal medyanın gücüyle de birçoğunuzun önceden duyduğunu düşünüyorum.

Evet, bu Hürriyet’teki son yazım.

1996 yılında “O bir Radikal” sloganıyla yayın hayatına başlayan Radikal gazetesinin kapısından içeri girdiğimde, gazetecilikte devam edip etmeyeceğimden emin değildim. Ancak gazetecilik virüsünün gücünden olsa gerek 1997 yılında “Karar ver artık akademisyen mi olacaksın gazeteci mi” diye tercih yapmam istendiğinde tereddütsüz “Gazeteci” demiştim.

Okullu değil, alaylı bir gazeteci olduğum için Radikal ve Hürriyet benim için gazetecilik okulu oldu. Olaylara insan odaklı bakmayı; hak haberciliğini; mazlumun, gerçeğin, özgürlüklerin, barışın ve demokrasinin yanında olmayı; hatta yöneticiliği burada öğrendim.

Özgür medyanın gücünü ve sorumluluklarını burada tanıdım.

Mesleğin zorluklarını ve bedellerini bir kefeye koyduğumda (her şeye rağmen), mesleğin kazanımları ve iyi yanlarıyla dolu kefenin her zaman daha ağır olduğunu gördüm.

Birlikte çalıştığım büyük gazetecilerin rehberliği her zaman yolumu aydınlattı. Çok önemli dostluklar kurdum.

O nedenle, beni sizinle buluşturan bu büyük camiadan ayrılıp siz Hürriyet okurlarına veda ederken, teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

Hem size, hem birçoğuna gönül rahatlığı ile “dostum” diyebileceğim Hürriyet’teki meslektaşlarıma teşekkür ediyorum.

Başka mecralarda görüşmek dileği ile...

Her zaman gerçekle ve sevgiyle kalın.

Yazının devamı...

Brunson bırakılmazsa ABD’nin hayal kırıklığı büyük olacak

ABD Başkanı Donald Trump, öncesinde Ankara’nın isteği ile İsrail’de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest kalmasını sağlamıştı ve tahliye edilmesini beklediği Brunson’ın ABD’ye götürsün diye İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda bir uçak bekletiyordu. Ancak tahliye yerine “ev hapsi” kararı çıktı. Açıklamalar gerginleşti, ilişkiler gerildi ve o gün 4.84 olan dolar kuru, bir ara 6.5’e kadar yükseldi.

13 Eylül 2018 günü, Merkez Bankası faizleri 6.25 oranında arttırdığında 1 dolar, 6.4 Türk Lirası’na karşılık geliyordu. Faiz artışının etkisi ile o rakam 6.05’e düştü. Ancak, sonraki 10 günde 1 doların değeri yeniden 6.30 TL’ye kadar ulaştı.

24 Eylül 2018 günü, Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir haber, Merkez Bankası’nın 6.25’lik faiz artışından daha etkili oldu. O haberin yarattığı rüzgâra Cumhurbaşkanı’nın New York ve Almanya seyahatlerinin ve o seyahatlerdeki mesajlarının etkisi de eklenince Türk Lirası dolar karşısında istikrarlı bir şekilde değer kazanmaya başladı. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde rakam 5.90’a kadar düşmüştü.

Saydığım üç önemli günü dikkate alarak kuru etkileyen faktörlere baktığımızda, rahip Brunson’ın ya da Batı ile ilişkilerin durumunun Merkez Bankası’nın büyük faiz artışlarından daha etkili olduğunu görüyoruz. Bağımsız Türk yargısının kararını ABD’nin arzularına göre belirlemesini beklemek kimsenin haddi değil. Ancak, Brunson bu duruşmada tahliye edilmezse yeni bir gerilime ve sonuçlarına tanık olacağımızı söylemek de zor olmaz. Bu durumu düşününce “Yargımız, yargı mensuplarımız keşke böyle bir siyasi denklemin ortasında kalmasaydı” demeden edemiyor insan.

DÖNER-PİLAVDAN TASARRUF KURTARIR MI?

TBMM’nin yeni yasama yılı, 1 Ekim Pazartesi günü, geleneksel olarak Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla başlayacak. İlki ne zaman yapıldı bulamadım ama en azından benim gazeteci olarak sahada olduğum son 25 yılda öğrendiğim başka bir gelenek de açılış resepsiyonu idi. Bu yıl o gelenekten de vazgeçildi. Tasarruf gerekçesiyle yapılmayacağı duyuruldu.

TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın tasarruf konusundaki samimiyetinden şüphem yok ama şöyle de bir gerçek var: O resepsiyonların vazgeçilmezi “döner-pilav” ile diğer yiyecekler zaten TBMM lokantasında hazırlanıyor. Salon TBMM’nin olduğu için ücretsiz. Bu tür etkinliklerde esas maliyet nedeni olan alkollü içkiler zaten yıllardır servis edilmiyor. Haliyle, büyük Türkiye’nin yıllık bütçesi 2 milyara yükseltilen “Büyük Millet Meclisi”nin açılış geleneğini bu minik tasarrufla açıklaması bana pek ikna edici/inandırıcı gelmedi.

Keşke, tasarrufa insanların yılda bir kere bir araya gelip hasbihal ettiği resepsiyon yerine, salı günleri TBMM parklarına sığmayan pahalı kiralık siyah otomobillerden başlansaydı.

GÜLSEM Mİ AĞLASAM MI BİLEMEDİM


ANA akım medyada çok fazla ilgi çekmeyen bir haberi sizinle paylaşmak istedim. İran’ın Şiraz kenti yöneticileri, şehit askerleri anmak için şehir meydanında dev bir panoya afiş asmıştı. Normal şartlar altında çok etkileyici bir fotoğraf olmasına karşın, atlanan çok önemli detay nedeniyle büyük sorun yaşandı. Askerlerin üniforması ve arkalarında asılan silahlar İran’ın değil, kanlı bıçaklı olduğu İsrail’in ordusuna aitti.

Üstelik, fotoğrafın orijinalinde bir de başı açık kadın asker vardı. Kadını fotoğraftan çıkardıklarına göre afişi yapanlar bu askerlerin İranlı olamayacağını biliyordu. Başlarına ne gelir bilmiyorum ama haberi okuyunca düştükleri duruma gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

............................................................

ANKARALI KİTAPSEVERLERE NOT:

Toplumsal Araştırmalar ve Sanat İçin Vakıf ile Çankaya Belediyesi’nin işbirliğiyle düzenlenen 1. Çankaya Kitap Buluşması bugün Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde başlıyor. Etkinliğe 35 yayınevi binlerce kitapla katılıyor. Kaçırmayın derim.

 

 

Yazının devamı...

AK Parti-MHP ittifakında sorun 4. madde

Başkanlık sistemine geçiş, ‘cumhur ittifakı’nın oluşumu ve seçimlerin erkene alınması gibi birçok gelişme, Bahçeli’nin başlattığı süreçlerin ürünüydü. Bugünlerde yerel seçim ittifaklarını da Bahçeli’nin çizdiği ana çerçeve içinde konuşuyoruz.

HEDEF HDP’SİZ YEREL YÖNETİM

Hatırlarsınız; Sayın Bahçeli, ağustosta Etimesgut’ta konuştu ve dört madde ile AK Parti ile yerel seçimde yapılabilecek bir ittifakın dayanaklarını açıkladı.

“Kayyım atanan belediyelerin yeniden HDP’nin eline geçmemesi”, “30 büyükşehirin mümkün olduğunca AK Parti ya da MHP tarafından kazanılması”, “Olası bir CHP-HDP ittifakının önünün kesilmesi” gibi unsurlarıyla ilk üç madde ‘cumhur ittifakı’nın ruhuyla örtüşüyordu. Dördüncü madde ise MHP’nin halihazırda var olan belediyelerini muhafaza etmesi arzusunu içeriyordu.

2014 REKABETİ BİTMEYEBİLİR

AK Parti’den Mehmet Özhaseki ile MHP’deki muhatabı Sadir Durmaz’ın son görüşmesi, bu çerçevede kritik bir adımdı. Ancak üç saatlik görüşmeden sonuç çıkmadığı gibi, MHP’liler ile AK Partililerin görüşmeyi tarif ediş şekli de farklı oldu. AK Parti “gayriresmi görüşme” derken MHP bu yoruma tepki gösterdi.

Toplantının perde arkasına ve AK Parti’deki yansımasına bakınca şunu gördüm:

Bahçeli’nin ilk üç maddesi konusunda hedefler yüzde 100 aynı. Ancak dördüncü madde için aynı şey söylenemez. Türkiye’nin önemli bir bölümünde birinci, geri kalan kısmında ise ikinci olan AK Parti’nin bazı bölgeleri doğrudan MHP’ye bırakması, riskleri açısından zor bir karar gerektiriyordu.

Neden mi? Konuştuğum AK Parti yetkilisi bu soruya aynen şu yanıtı verdi:

“Siz de 2014 rakamlarını bizim kadar iyi biliyorsunuz. AK Parti’nin herhangi bir yerde aday çıkarmama durumu olamaz. Kaybedecek adayla çıkmak da 16 yıllık geçmişimize uygun bir siyaset değil.”

ZOR İKİLEM

Gelelim AK Partili yetkilinin dikkat çektiği 2014 rakamlarına:

MHP 3 büyükşehir ve 5 şehir belediyesi kazanmıştı. Manisa, Osmaniye, Isparta, Bartın, Karabük ve Adana’da AK Parti ile yarışmıştı. Bu illerin içinde sadece Adana’da olası bir CHP-HDP ittifakı belediyenin el değiştirmesine, MHP’den CHP’ye geçmesine neden olabilirdi. MHP’nin belediye seçimlerini kazandığı Mersin ve Kars’ta ise AK Parti üçüncülüğe düşmüş, CHP ikinci parti olmuştu. Hem Mersin’de, hem Kars’ta olası bir CHP-HDP ittifakı yine belediyenin el değiştirmesine neden olabilirdi. Adana’da MHP adayının AK Parti adayını sadece 2 bin oyla geçtiğini hatırlatmakta da fayda var.

Hal böyle olunca AK Parti’nin Manisa, Adana, Osmaniye, Isparta, Karabük ve Bartın’da yarıştan çekilmesi söz konusu olabilir mi? AK Parti yetkilileri bunun zor olduğunu söylüyor. Peki MHP ısrarından vazgeçmezse ne olur?

AK Parti’deki herkesin bu soruya verdiği yanıt şöyle özetlenebilir: “Bazı yerleri kaybetmemek için MHP’nin desteği gerekiyor ama bazı yerleri de MHP’ye kaybetmemiz gerekiyor. Bu bir ikilem ve kararı liderler verecek.”

İTTİFAK İÇİN ANKARA ÖRNEĞİ

İTTİFAK konusunda Ankara’dan örnek vereyim. Bahçeli, akıllıca bir hamle ile Etimesgut ve Polatlı’da aynı isimlerle devam edeceğini gösterdi. AK Parti bu iki ilçeyi MHP’ye bırakır, MHP CHP’nin elindeki ilçelerde AK Parti’yi desteklerse CHP özellikle Yenimahalle’de zora girebilir. Buna bir de İYİ Parti faktörü ile Yenimahalle ve Çankaya’da CHP’li aday adaylarının mevcut başkanlara yönelik (rakip partileri aratmayan) taarruzlarını eklersek durum daha da kötüleşebilir. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu bunun farkında. Bu nedenle bu hafta sonu Bolu’da yapılacak kampın ardından, Ankara’daki iki belediyeden başlayarak başarılı bulduğu CHP’li başkanlarla devam edeceğini kısa süre içinde duyurabilir. Başkanları değiştirmek istediği belediyeler için de AK Parti-MHP ittifakı karşısında doğal ittifakların önünü açabilecek isimlere yönelebilir.

 

Yazının devamı...

Yargı infaz kararını Yıldırım’a bıraktı

Memnun etti, çünkü bir insanın özgürlüğü çok kıymetlidir. Bir insanın bir gün dahi fazladan içeride tutulması en temel insan haklarından birinin büyük ihlali olduğunu siyasetçiler iyi biliyor. Neticede Enis Berberoğlu da tutuklandığı günden tahliye edildiği güne kadar infaz görevlileri ve yargı mensupları ve kolluk kuvvetleri dışında hiçbir insanın bulunmadığı bir cezaevi ortamında tutulmuştu. O nedenle, Enis Berberoğlu’nun içerde geçirdiği her gün normal bir tutuklulukta geçen bir günden katbekat daha ağırdı.

Karar siyaset cephesinde buruk bir tat bıraktı, çünkü Enis Berberoğlu’nun yargılama süreci ülkedeki yargı uygulamaları açısından izah edilmesi zor bir içtihatsızlık durumu yarattı ve sonucunda siyaset kurumunu zor bir ikilemin içine itti. Bu tespiti biraz açmak için süreci ve sonucu biraz detaylandırmakta yarar var:

Can Dündar, cezaevinde yazdığı kitabında yargılanmasına ve tutuklanmasına neden olan ‘MİT TIR’ları’ haberinin kaynağını “Solcu bir milletvekili arkadaşım” diye tarif etmişti. Kolluk kuvvetleri, Can Dündar’ın o dönemde görüştüğü milletvekillerini araştırmış ve Berberoğlu ile telefonla konuştuğunu tespit etmişti. Dündar ve Berberoğlu arasındaki görüşmenin HTS kaydı (konuşmanın içerik kaydı değil, sadece iki hat arasında bir görüşme yapıldığını gösteren kayıt) davanın tek somut delili olmuştu.

TBMM’de CHP’nin de desteği ile geçen geçici bir anayasa değişikliği ile haklarında dosyalar olan milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştı. Berberoğlu da o milletvekillerinden biriydi ve hakkında hemen soruşturma açıldı. Yerel mahkeme başlangıçta milletvekili Berberoğlu’nu 25 yıl hapis cezasına çarptırdı ve daha önce pek sık görülmeyen bir uygulamayla karar duruşmasında tutukladı.

Dosyanın ikinci durağı olan İstanbul 2. İstinaf Mahkemesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Yerel mahkeme istinaf mahkemelerinin böyle bir yetkisi olmadığını gerekçe göstererek dosyayı iade etti. Bunun üzerine İstinaf Mahkemesi’nin kendisi yargılama yaptı ve yerel mahkemenin 25 yıl hapis cezasını, 5 yıl 10 aya düşürdü. Yani bir kalemde 20 yılı sildi.

Dosyanın üçüncü durağı temyiz makamı Yargıtay’dı. Bu arada Enis Berberoğlu, 24 Haziran 2018’de yeniden milletvekili seçildi. Birçok hukukçu, Anayasa’nın 83. maddesi nedeniyle geçici 20. madde ile kaldırılan dokunulmazlığın yeniden geldiğini ve yargılama ile infazın dönem sonuna bırakılması gerektiğini savunuyordu. Berberoğlu’nun avukatları da bu görüşe dayanarak tutukluluğa itiraz etti. Ancak hem dosyanın görüldüğü Yargıtay 16. Dairesi, hem itiraz yeri olan Yargıtay 17. Dairesi başvuruları reddetti. İki daire de Berberoğlu’nun yeniden seçilmiş olmasının yargılamaya ve tutukluluğa engel olmadığı görüşünü savunmuştu.

Nihayetinde Yargıtay kararını verdi ve İstinaf Mahkemesi’nin kararını onayladı. Buna karşın Berberoğlu’nu, “cezanın infazı TBMM’deki yasama dönemi sonuna bırakılmak üzere” tahliye etti. Oysa aynı daire, benzer bir tahliye kararını Berberoğlu tutukluluğa itiraz ettiğinde de verebilirdi.

Şimdi top TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın sahasına geldi. Başka bir deyişle; yargı, akıllı bir manevra ile Anayasa’ya göre dönem sonuna bırakılabileceği söylenen bir yargılamayı tamamladı ve infaz meselesini Binali Yıldırım’ın önüne bıraktı.

Yıldırım, kararı TBMM Genel Kurulu’nda okutursa ve Berberoğlu’nun milletvekilliğini düşüren bir süreci başlatırsa, bir nevi “bir siyasetçinin infaz kararını veren siyasetçi” olacak. Bu duruma düşmek istemeyecektir. Berberoğlu’nu dışarıda ilk arayan isimlerden birinin Yıldırım olduğunu da hesaba katarsak, dönem sonunu bekleyeceği yorumunu yapabiliriz.

Unutmadan önemli bir detayı ekleyeyim: CHP de dosyayı Anayasa Mahkemesi’ne götürecek. Böylece Yıldırım’a “Yargılama süreci henüz devam ediyor” deme ve dosyayı Anayasa Mahkemesi’nden karar çıkana dek rafta tutma fırsatı yaratılacak.

Yazının devamı...

Hallstatt'a donla girmek!

İlki, Ertuğrul Özkök’ün “Onlar nasıl olsa hep siyaset yazıyor” göndermesiydi. Bir okuyucumuz bana gönderdiği mesajda köşe komşumun yazısındaki o bölüme işaret edip, “Bu hafta siyaset yazmazsınız artık” telkininde bulunmuştu.

İkincisi, dün bütün gazete ve televizyon haberlerine yansıyan o fotoğraftı. Fırtına Vadisi’nde nehir kenarına yapılan kaçak beton yapının fotoğrafı.
Üçüncüsü, Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin anlattığı “imar barışını suiistimal etme yöntemleri”nden biriydi.

Dördüncüsü ise Venedik’ten girip, Avusturya Alpleri’nde mola verip, Münih’ten çıktığım bir seyahatte yaşadığım “Dağ aynı dağ, göl aynı göl, inek aynı inek, yayla aynı yayla, peki bizim neyimiz eksik” hissiydi.


‘KEDİCİK’ BİLE YAZAMADIM
Bir ara kendimi masamda biriken “Adnan Oktar Örgütü mensubu” oldukları gerekçesiyle tutuklananlardan gelen cezaevi mektuplarına bakarak, “Ben de Abdulkadir Selvi gibi Adnan Oktar ve ‘kedicik’leri mi yazsam” derken buldum.

Ancak Ertuğrul Özkök’ün yazısından ve okuyucumuzun telkininden yola çıkarak siyaset yazmazsam, kendimi Gülse Birsel’in yarattığı “Burhan Abi” karakterinin “Ben de Nişantaşı çocuğuyum” kompleksine kapılmış gibi hissedebilirdim. Zaten “kedicik” sözcüğünü yazmak, insanları etiketlemek bile içimdeki Ankara gazetecisi ciddiyetini aşamadı ve vazgeçtim.


GEÇMİŞİN AFFINI GELECEK İÇİN KULLANMAK
Sonra, bir Fırtına Vadisi’nde dere kenarına yapılmış o otel inşaatının fotoğrafına, bir Avusturya Alpleri’nde çektiğim fotoğraflara baktım. O inşaat fotoğrafı dün bütün gazetelerde ve televizyon haberlerinde vardı. İmar affından faydalananlara ilişkin istatistiklerin yer aldığı “gururlu” haberlerin, ilk selde bir felaketin sahnesi olacak o otel inşaatının fotoğrafıyla çıkması gerçekten trajikomik bir durumdu.

Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki ile sohbet ederken imar barışıyla ilgili ilginç bir detay verdi. Bazı vatandaşlar, gelecekte yapmayı planladıkları kaçak yapıyı varmış gibi Photoshop programıyla arsaya yerleştirip aftan yararlanıyormuş. Yani vatandaşlarımız geçmişe dönük olacağı söylenen affı, bırakın bugünü, gelecekte kullanmanın yollarını bulmuş bile! Sadece şapka çıkarıyorum.


PEKİ BİZİM NEYİMİZ EKSİK?
Bunları yazdıktan sonra, “Dağ aynı dağ, göl aynı göl, inek aynı inek, yayla aynı yayla, peki bizim neyimiz eksik” hissi falan kalmasa da birkaç basit detayın, Alpler ile Karadeniz arasında nasıl fark yarattığını aktarmak isterim:

Bizim “duble yol” sevdamız oralarda yok. İki aracın yan yana geçmekte zorlandığı ama kaliteli yapılmış yolla yetiniyorlar. Bazı bölgelerde polis ya da trafik ışığı desteği ile tek şerit uygulaması yapılıyor. İnsanlar, sabırla karşıdan gelen araçların bitmesini ve kendilerine yol verilmesini bekliyor ve kimse “Neden duble yol yapmıyorsunuz” diye bağırmıyor.

Bizim “emsal” ve “rant” sevdamız da oralarda yok. Tek bir mimari standartla yapılmış iki-üç katı geçmeyen evler ve otellerle idare ediyorlar. Standartların dışına çıkan bir metreye bile af yok. Kural neyse o. “Daha çok insan gelsin, sürümden kazanalım” yerine, “Bu koşulları bilenler gelsin, bedeli neyse ödesin” zihniyeti hâkim.

Bizim “beton” sevdamız Alpler’e uğramamış. Mimaride taş ve ahşap ağırlıkta. Kimse Uzungöl’deki gibi göllerin ya da derelerin etrafına beton dökmemiş. Her şey kendi doğal mecrasında.

Bölgeye yatırım yapan yabancılara da kurallara, çevreye ve yerleşik uygulamalara uyma zorunluluğu getirilmiş. Araplar Karadeniz’de görmezden geldikleri kurallara Alpler’de harfiyen uyuyor.

Gördüğünüz gibi eksiğimiz yok; fazladan yol, emsal, rant, beton sevdamız var. Az kalsın unutuyordum! Bir fazlamız daha var: Mangal...
Ünlü Hallstatt Gölü’nün kıyısında birkaç aile mangal yapıyordu. Çocuklar kıyıya doğru gelip gölde hayli açılmış şahsa bağırdılar. “Baba... Baba...”. Etler hazırmış. Arkadaşıma “Kesin donla girmiştir” dedim. Demez olaydım! Turistlerin meraklı bakışları arasında gölden çıktığında haklı çıkmanın tarifsiz duygusunu yaşıyordum.

Yazının devamı...

Umut Ali diplomatik diyalogsuzluk kurbanı

Biz küçükken bazı çocuklar kaçan toplarını almak için sınır ihlali yapar, Sovyet askerleri tarafından bazen bir paket sigara karşılığında Türkiye’ye iade edilirdi.

16 yaşındaki Umut Ali Özmen de iki ay önce Küçükdurduran köyünden biraz uzakta Ermenistan topraklarına geçmiş ve Ermenistan askerleri tarafından gözaltına alınmış. Olayı İstanbul Esenyurt’taki yakını Beşir Özmen’den duydum. İşin içinde bir çocuk olunca ve olay Kars’ta geçince, yardım etme duygum gazetecilik duygumun önüne geçti ve kurtarmak için bazı görüşmeler yapmaya başladım. Ancak önceki gün gazetemizin acar muhabiri İsmail Saymaz’ın konuyu öğrenip haber yaptığını anladım. Hürriyet’in düzenli okurları İsmail’in Kars Valisi Rahmi Doğan’la ve Umut Ali’nin ailesiyle görüşüp hazırladığı detaylı haberi dün okumuştur. Okumayanlar için kısaca hatırlatmam gerekirse, Erivan’a götürülen Umut Ali, iki aydır cezaevinde tutuluyor. Türkiye İnterpolü ile Ermenistan İnterpolü arasındaki yazışmalarda Ermenistan yargısının eksik belge gerekçesi ile Umut Ali’yi iki aydır serbest bırakmadığı anlaşılıyor.

Peki, eksik belge nedir? Bunu öğrenmek o kadar kolay değil, çünkü Ermenistan sınır makamlarının aradan çekilmesini, olayın dışişleri bakanlıkları arasında halledilmesini istiyor. Ancak iki ülke birbirini resmen tanısa da diplomatik ilişki kurmuyor. Yani ne Türkiye’nin Erivan’da, ne Ermenistan’ın Türkiye’de büyükelçiliği yok. Haliyle işi ancak Tiflis’teki Türkiye Büyükelçiliği, Tiflis’teki Ermenistan Büyükelçiliği üzerinden takip etmek zorunda kalıyor. O da kolu başın arkasından kulağa götürmek gibi bir şey.

Umut Ali’nin iki aydır cezaevinde zor koşullarda olması biraz da bu ilişkisizliğin eseri gibi görünüyor.

Uzatmayayım, biraz çaba ile eksik belgeyi öğrendim. 2002 doğumlu Umut Ali yakalandığında üzerinde 1998 doğumlu abisinin kimliği de varmış. Dolayısıyla Ermenistan mahkemesi, yakaladıkları kişinin hangi kimliğin sahibi olduğunu resmi yollardan bilmek istiyormuş. Yani Umut Ali’nin 2002 doğumlu çocuk olduğunu kanıtlayan fotoğraflı, biyometrik veriler olan bir belgenin Ermenistan’daki mahkemeye ulaştırılması gerekiyor.

Diğer taraftan yakaladıkları kişinin FETÖ veya PKK ile ilişkisi olup olmadığı, Türkiye’de herhangi bir suçtan aranıp aranmadığı gibi detayları da talep ediyorlar. 

Tiflis’teki büyükelçiliğimizde tuttuğunu koparan bir ekip var ve önceki günden itibaren devreye girmiş vaziyetteler. Kars Valiliği’nin de samimi desteği ile o ekibin yakın zamanda Umut Ali’yi sağ salim köyüne getireceğini umut ediyorum.

NUSRET DURURKEN NOBU’YA GİDER Mİ ZARRAB?

REZA Zarrab’ın son fotoğrafı ilginç bir tartışma başlattı. Hepimiz itirafçı olduğu için savcı ile anlaştığını ve 15 yıl yerine 2-3 yıl cezaevinde kalacağını düşünüyorduk. Hatta cezaevi gardiyanına rüşvet verdiği için biraz uzayabilirdi de...

Peki, o halde 10 gün önce New York’un ünlü restoranı Nobu’da çekildiği söylenen fotoğraf nereden çıktı? Hürriyet’in New York Temsilcisi Razi Canikligil, dünkü haberinde böyle bir durumun ancak FBI ajanlarının göz yumması ile gerçekleşmiş olabileceğine dikkat çekti.

Sırf Zarrab’a 50 bin dolar karşılığı sigara, C vitamini getirdi diye gardiyana 36 ay hapis cezası istenen bir ülkede, FBI ajanlarının böyle bir riski alacağını sanmıyorum.

Benim aklıma iki seçenek geliyor:

1) Zarrab serbest.

2) Fotoğraf 10 gün önce değil, daha eskiden çekilmişti.

Amerikalı bir meslektaşımız da üçüncü bir ihtimali şu sözlerle dile getiriyor: “Cezaevinde olmayabilir ama FBI’ın güvenlik sağlama amaçlı gözetiminde olabilir. Sanık hükümet tanığı olmayı garanti etmişse bu tür ayrıcalıklar tanınabilir.

Bu ihtimal doğruysa o gece NOBU’nun kapısında güvenlik için FBI ajanları bekliyordur. Yakında Zarrab’ı özlem gidermek için gittiği Manhattan’daki Nusret lokantasında görürsek şaşırmam.

Yazının devamı...

Ankara, Balıkesir ve İstanbul’da sürpriz olabilir

Şans eseri o gün kimse zarar görmedi ama diğer ağaçlar da her an devrilebilirdi. Ziraat mühendislerinin önerisi ile harekete geçen Çankaya Belediyesi kapsamlı bir budama işlemi gerçekleştirdi. İş bittiğinde Kuğulu Park adeta “dımdızlak” kalmıştı. Peşi sıra kıyamet koptu. CHP’ye yakın medya kuruluşları bile “CHP’li belediyeden ağaç katliamı” başlıklarıyla duyurdu olayı. Başkan Alper Taşdelen günlerce “Ağaçları kurtarmak için budama yaptık” dese de derdini anlatamadı.

Geçen gün CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin ile görüşmeye giderken Kuğulu Park’tan geçtim. Aradan geçen 1 yılda yaşlı kavakların gövdeleri yeniden yeşermiş, park büyük ölçüde eski havasına kavuşmuştu.

Selamlaşıp oturduktan sonra konu hemen CHP’deki tartışmalara geldi. Gürsel Tekin, “Bak sana bir şey anlatacağım” dedi ve başladı:

Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısıydım. Yaşlı bir ağacımız vardı. Kimilerine göre 200 yıllıktı. Ancak yıkıldı yıkılacak durumdaydı. Bir ziraat mühendisi çıktı ve ‘Bu ağacı kurtarırım’ dedi. İddialıydı ve bizi ikna etti. Ağacı kendisine teslim ettik. Öyle bir hale getirmişti ki o devasa ağaçtan iki-üç metrelik bir kütük kalmıştı. Mahalleli ağacı katlettik diye kıyameti kopardı. ‘Mühendis bey sen ne yaptın?’ dedik. ‘Kök budaması’ dedi. ‘Bizi perişan ediyorlar, ne hesap vereceğiz?’ dedik, ‘Altı ay süre verin’ dedi. Altı ay sonra o ağaç canlanmıştı. O gövde filizlenip dallanmış, yaprakları daha canlıydı. Protestocularla mühendisi bir araya getirip, ‘Mühendis beyden özür dileyin’ dedim.”

Araya girip, biraz önce yazdığım Kuğulu Park detayını anlattım ve sordum: “Bu hatıra nereye varacak?

Gürsel Tekin sözü CHP’ye bağladı ve “Partinin bir kök budamaya ihtiyacı var. O ağaçların gövdesi gibi partinin genel ilkeleri üzerine yeniden yeşermesi gerekiyor” dedi.

Doğrusunu isterseniz CHP’nin genel sorunlarından daha çok güncel konularla ilgiliydim. Hemen konuyu değiştirip kitabın ortasından İstanbul’a aday olup olmayacağını sordum. Tereddütsüz “Adayım” dedi. Sonra da ‘İstanbul’u kazanma stratejisi’ni anlattı. Kadıköy’den, Bakırköy’den, Beşiktaş’tan, Şişli’den değil; Sultangazi, Sultanbeyli, Bağcılar, Esenyurt gibi ilçelerden söz ediyordu. İstanbul’un demografik durumunu, seçmen eğilimlerini iyi çalışmıştı. Sözünü ettiğim ilçelerdeki partilerinden hoşnut olmayan HDP-AK Parti tabanına dikkat çekti ve o oylara göz koyduğunu vurguladı.

İSTANBUL’DA TABAN İTTİFAKI KAÇINILMAZ

İstanbul’un geçmişteki yerel seçim sonuçlarına baktım. 1994’te soldaki ve merkez sağdaki parçalanma sayesinde (ANAP yüzde 22, DYP yüzde 15 ve SHP yüzde 20, DSP yüzde 12) Refah Partisi seçimi sadece yüzde 25 oy oranı ile kazanmıştı. Son üç yerel seçimde ise AK Parti ile CHP’nin etrafında fiili taban ittifakları oluşmuş vaziyette. 2014’teki son seçimlerde AK Parti yüzde 48’e, CHP yüzde 40’a ulaşmıştı. Buna karşın genel seçimlerde yüzde 10’larda olan üçüncü partiler yerel seçimlerde yüzde 4-5 seviyelerine inmişti. Anlayacağınız, 2019’da İstanbul’da MHP tabanının desteği olmadan AK Parti’nin, HDP tabanının desteği olmadan CHP’nin şansı düşüyor. Yaptığımız görüşmeden çıkardığım, Gürsel Tekin bu durumu CHP’deki diğer adaylara göre kendisinin avantajı olarak görüyor.

‘ÜÇ BAŞKAN ADAY OLABİLİR’

Bu aralar Ankara’da siyasi parti genel merkezlerine yakın lokantalarda bol bol aday adayı görüyorum ve sohbetlerde önemli kulisler işitiyorum. O sohbetlerden birinde bir AK Partili, yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki’nin başkan değişikliği yapılan kentlerde yeni belediye başkanlarından memnun olduklarına dair sözlerini hatırlattı ve şöyle dedi: “Sayın Cumhurbaşkanımız İstanbul, Ankara ve Balıkesir belediye başkanlarının icraatlarından memnun. Üçü de yeniden aday olursa şaşırmam” dedi. İstanbul’u bilmiyorum ama Balıkesir ve Ankara için benzer cümleler duymuştum ve mevcut başkanlar aday yapılırsa şaşırmayacağım.

 

Yazının devamı...

Önce ‘şerif’i aramak lazım!

Dizinin baş karakteri, mesai sonrasında silahını eve götürdüğü için soruşturma geçiriyordu. Sonra araştırdım, Avrupa’da görevde değillerse güvenlik güçleri silah taşımıyormuş.

Çarşamba sabah 09.30’da bir randevum vardı. Yürürken, yol kenarında çok lüks bir araç durdu. Sürücü arabanın anahtarını kenarda bekleyen kişiye vermeden önce belindeki silahı çıkarıp uzattı. Polis olma ihtimali düşüktü ve silahlıydı.

İki saat sonra bir kitap almak için girdiğim alışveriş merkezinin tuvaletinde yanımda elini yıkayan kişinin belinde kocaman bir silah gözüme takıldı.

Öğlen yemeği için restorana giderken de yanımızdan genç bir kadın geçti (25 yaşında ya vardı ya yoktu). Belinde taşıdığı silah ve kılıfı adeta “Beni görün, beni görün” diyordu.

Öğleden sonra, Umut Vakfı’nın kişisel silahlanmaya karşı yürüttüğü büyük kampanya kapsamında gerçekleştirdiği karikatür yarışmasının jüri toplantısı için İstanbul’a geçtim.
Havaalanının girişindeki silah teslim noktasında uzun bir kuyruk vardı.

Aktardığım bu karelerden sonra bekleme salonunda okuduğum “Önce eşini vurdu, sonra kaynanasını” türünden haberler nedense anormal gelmedi. Sigaranın, erotik görüntülerin, şarabın bulanık gösterildiği ekranlarımızda silahın bir “gurur objesi” olarak parlatılarak gözümüzün içine sokulduğunu anımsadım.

Jüri toplantısında “kişisel silahsızlanma” konulu yarışmaya gelen eserlere baktım. Birçok yetişkin katılımcı ne yazık ki “kişisel silahsızlanma” deyince “Savaşlar olmasın, barış olsun” mesajını içeren karikatürler göndermiş. Buna karşın, çocuk katılımcılar, konuyu yetişkinlerden daha iyi kavramış, düğün magandalarını, yorgun kurşun gibi konuları öne çıkarmış. 12 Eylül 1980 sabahı karşılaştığımız askeri darbenin sonuçları bizim için sarsıcı olmuştu ama çocuk aklımla ben de düğünlerde silah atılması yasaklandığı için mutlu olmuştum.

Tiyatrocuların “Çehov kuralı” dediği bir sahne kuralı vardır. Çehov der ki: “Hikâye ile ilgili olmayan her şeyi kaldırın. Eğer ilk bölümde duvarda bir tüfek asılıysa, ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır. Eğer ateşlenmeyecekse orada olmamalıdır”.

Silahın ruhsatlı ya da ruhsatsız olması, sahibinin eğitimli ya da eğitimsiz olması fark etmez. Anayasamızda ve yasalarımızda belirtilen görevliler dışında bu kadar insanın neden sürekli belde, torpidoda, çantada silah taşıdığını gerçekten düşünmemiz gerekiyor. Duvarlarında “Asla şerifi aramayız (kendi işimizi kendimiz hallederiz)” yazan “vahşi batı” değiliz neticede.

Çehov’un dediği gibi, ortada bir silah varsa sonunda mutlaka patlıyor. Tıpkı önceki gün Konya’da arkadaşının oğlunun sünnet düğününde kazayla kendisini vuran doktorun kullandığı silah gibi...

YALAN SÖYLÜYORMUŞ

25 Ağustos 2018 Cumartesi günü Akit TV’de yayınlanan Ankara Kulisi isimli programı yazmıştım. “Ortadoğu uzmanı, gazeteci” diye tanıtılan program konuğu Suriyeli Daniel Abdulfettah o programda şöyle demişti: “Suriye’den ayrılanların toplam sayısı 3.5 milyondu. BM bu rakamları paylaşıyor. Bunların da sadece 800 bini Almanya’da. Türkiye’nin açıkladığı rakam doğru değil, AB’den para almak için rakam abartılıyor. Ben tam 37 kez kayıt yaptırdım, yani şu anda Türkiye’deki 37 Suriyeli benim”. 

Bu çok iddialı sözler doğal olarak yankı uyandırmıştı. “Bu mümkün mü” soruma birçok okuyucu “Araştırın doğrusunu yazın” karşılığını vermişti.

Önceki gece İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile telefonla görüştük. İlgili kurumlar arasında sağlanan koordinasyonla büyük kent-taşra farkı gözetilmeksizin mükerrer kaydın önüne geçildiğini vurguladı. Yani göç idaresinin açıkladığı resmi rakamların her biri ayrı bir Suriyeliyi ifade ediyordu. Peki Abdulfettah nasıl 37 defa kayıt yaptırmış?

Göç İdaresi’nin kayıtlarında bu sorunun da yanıtı var. Kendisi, 20 yılı aşkın süredir tek bir kayıtla Türkiye’de. Yani ülkemize Suriye iç savaşından çok çok önce gelmiş ve uzun süreli oturum izniyle yaşamaya devam ediyor.

Ne diyeyim, yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor!

Yazının devamı...