GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Gül’ün zor kararı

Şunu söylemeliyim ki hem burada sohbet ettiğim insanların, hem CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığımız görüşmeyi aktardığım dünkü yazım nedeniyle arayanların aklındaki soru aynıydı:

“Kemal Kılıçdaroğlu aday olmayacaksa CHP kimi aday gösterir? Abdullah Gül aday olur mu?”

KILIÇDAROĞLU’NUN AKLINDAKİ İSİMLER CHP’DEN

Sorunun ilk bölümünü Kılıçdaroğlu’na sorduğumda, “Aklımızda netleşmiş isimler var, 3’ü 5’i geçmez” demişti.

Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği arka kapı diplomasisini yürüten önemli bir isimle dün konuştum. Kılıçdaroğlu’nun kastettiği Cumhurbaşkanı aday adayı isimlerin tamamının halihazırda CHP’de olduğunu söyledi.

Eğer ittifak görüşmelerinden başka bir formül çıkmazsa, CHP kendi içinden muhafazakâr, milliyetçi ve Kürt seçmenlerin oyunu da alabilecek bir ismi aday gösterecek.

GÜL’LE GÖRÜŞMELER NE DURUMDA?

Arka kapı diplomasi ekibi hem parti içi adaylar konusunda rapor hazırlamış, hem Abdullah Gül’ün nabzını tutmuş.

Kaynağıma, “Gül Cumhurbaşkanlığı adaylığına olumlu bakıyor mu” sorusunu yöneltince net bir yanıt alamadım, çünkü o da Gül’den net yanıt alamamıştı. Hatta yanıtı bir kenara bırakın Gül, sinyal dahi vermemişti.

Kaynağım sadece şu yorumu yapabildi:

“Seçim tarihi açıklanmadan önce görüşüyorduk, o da çok temkinli davranıyordu. Erken çıkış yapmak da geç kalmak da istemiyordu. Ancak artık tarih açıklandı ve bir hafta 10 gün içinde karar vermek zorunda. Nasıl bir tavır sergileyeceğini bilmiyoruz. Aday olur mu bilmem ama geçmişte çok duyduğumuz ‘Tayyip Bey’e rakip olmaz’ inancının artık zemini kalmamış. Doğru formül bulunursa aday olabilir.”

Peki doğru formül ne olabilir?

Gül’ün hassasiyet gösterdiği konular neler?

Gül’le zaman zaman görüşen kaynağım, “Eski dava arkadaşlarının çok tepkisini çekmemek, oradan ‘hain’ damgasını yememek için CHP’nin adayı olmaz. Hatta başka partilerin de adayı olmayıp ‘partiler üstü’ bağımsız bir aday olmak ister” dedi.

İYİ Parti kendi adayını Meral Akşener olarak açıkladı. O nedenle Gül ismi üzerinde daha çok Saadet Partisi ve CHP duruyor. Görüşmeleri Saadet Partisi yürütüyor. 

Son bir değerlendirmeyi de HDP’nin önde gelen bir yöneticisinden aktarayım:

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da artık iki partili dönem bitti. HDP ve AK Parti’nin yanına İYİ Parti-Saadet Partisi aktör olarak geldi yerleşti. Muhafazakâr Kürtler HDP’ye sıcak bakmıyorlar ama Afrin ve Barzani ile ilişkileri bahane edip AK Parti’den uzaklaşıyor, bu iki partiye yöneliyorlar. Seçim ikinci tura kalır da Sayın Erdoğan’ın karşısında Meral Akşener ya da Abdullah Gül kalırsa, bu bölgeden önemli miktarda oy alır.”

Öyle anlaşılıyor ki gelecek bir hafta muhalefet cephesinde fırtına gibi geçecek...

ÖZHASEKİ’NİN BAŞARISI

Şırnak, Cizre ve İdil’i kapsayan seyahatimiz çok önceden planlanmıştı. Amacı hendek çatışmaları sonrasında tahrip olan o kentleri yeniden ayağa kaldırmak için yapılan çalışmaları denetlemek, biten evleri sahiplerine teslim etmekti.

Şehirlerin yerle bir olduğu o çatışma günleri hepimizi derinden yaralamıştı. O çatışmalar sırasında yerle bir olan kentlerde, şimdi yörenin coğrafyasına, geleneklerine ve ihtiyaçlarına uygun konutlarla, kent meydanlarıyla, sosyal donatılarıyla yeni modern mahallelerin ortaya çıktığını kendi gözlerimle görmek beni mutlu etti. Umarım devletin bu insani dokunuşu, o korkunç günlerin iki ateş arasında yersiz yurtsuz kalan yöre insanında yarattığı travmaya ilaç olur.

Ziyaretler sırasında Bakan Özhaseki’nin bu kentlerin yeniden imarını kişisel bir mesele yaptığına, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bürokratlarının bu kentleri ‘su yolu yaptığına’ da tanıklık ettim. Özhaseki’nin yöre insanı ile kurduğu dostluklar da bana rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in üslubunu hatırlattı.

Bu kadar sorunlu bir coğrafyada, böyle bir dönemde, bu kadar hızlı bir şekilde sonuç alması nedeniyle Özhaseki’nin hakkını da teslim etmek gerek.

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Content Video - Son 24 saatte ne oldu? (21.04.2018)

Yazının devamı...

Aday olmayı düşünmüyor

SEÇİME 65 gün kaldı. AK Parti ve MHP’nin ittifak süreci tamamlandı ve ittifakın Cumhurbaşkanı adayı da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olarak belirlendi. Bu nedenle AK Parti-MHP ittifakı için propaganda süreci başladı. Bu süreçte uyum paketi gibi mevzuata ilişkin detaylar bir “ayrıntı”dan ibaret.

Ancak muhalefet cephesinde durum hayli farklı. O cephede dün itibariyle somut ve resmi bir ittifak olmadığı gibi, Meral Akşener dışında bir Cumhurbaşkanı adayı da yoktu. Öyle anlaşılıyor ki AK Parti ve MHP’nin sahada geçireceği, halka gideceği ilk haftalarda muhalefet partileri “ortak strateji” belirleyip izleyebilmek için genel merkezler arasında “mekik diplomasisi” yapacak.

Muhalefet cephesinde ana muhalefet partisi CHP’nin tavrı elbette ki belirleyici olacak. O tavrın ne olacağını öğrenmek için dün CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu telefonla aradım. Gazeteciliğin rutin adımıyla başlayıp “Erken seçim kararını nasıl değerlendiriyorsunuz” diye sordum. Şu yanıtı verdi: “Bana göre asıl olan ittifakın ülkeyi yönetemediğini ve yönetemeyeceğini dünyaya duyurmuş olmasıdır. Parlamentoda çoğunluğu var, desteği var, istediği yasayı çıkarabiliyor. OHAL var, KHK’larla istediği düzenlemeyi yapabiliyor ama bütün bunlara rağmen yönetemiyor. Bu açıklama bunun itirafıdır. ‘Biz yönetemiyoruz, bizi yakanızdan düşürün’ demektir.”

ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR
Bütün muhalefette olduğu gibi CHP’de de bir “erken seçim” beklentisi vardı. Ancak gün olarak 24 Haziran’ın belirlenmesi seçimin biraz “acil” yapıldığını gösteriyordu. Kılıçdaroğlu, bu durumu da şu sözlerle değerlendirdi: “Acele ediyorlar, yangından mal kaçırır gibi yapıyorlar çünkü paniğe ve telaşa kapılmışlar, korkuyorlar. Demokrasi bileşenleri konuşmaya, ittifak yapmaya fırsat bulamasın istiyorlar. Ama istedikleri olmayacak. Bizim açımızdan paniğe ve telaşa gerek yok, günün 24 saati yeterlidir. İttifaka hatırlatmak isterim. Anadolu’da halkın sağduyusundan süzülüp gelen bir söz vardır: Acele işe şeytan karışır.”

CHP Lideri’nin seçim kararıyla ilgili analizlerini dinledikten sonra kendisine herkesin aklındaki soruları yönelttim. “Siz aday olacak mısınız” diye başladım. Bu soruya yanıt vermedi.

Bizde cevabı almak için sorulacak soru bitmez. Peşi sıra “Peki CHP’nin aklında somutlaşmış Cumhurbaşkanı aday adayı ismi ya da isimleri var mı” sorusuyla devam ettim. “Evet aklımızda isimler var. Toplumun her kesimini kucaklayacak, başarı hikâyeleri olan isimler. Ancak yanlış anlaşılmasın, yeni başlıyor değiliz. İsimlerin sayısı 3’ü 5’i geçmez. En kısa zamanda Parti Meclisi’nde adayımızı netleştireceğiz” karşılığını verdi.

Peki bu isimler arasında Abdullah Gül var mıydı? Kılıçdaroğlu “Şimdilik yok” dedi.

Biraz iddialı olacak ama görüşmemizin Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili akışından yola çıkarak “Kılıçdaroğlu aday olmayacak” diyebilirim.

İTTİFAK OLACAK MI?
Muhalefet açısından bir başka hayati soru “İttifak olacak mı” sorusuydu. Kılıçdaroğlu, 22 Nisan Pazartesi günü Saadet Partisi Lideri Temel Karamollaoğlu ile görüşeceğini söyledi. Karamollaoğlu’nun Gül’ü ikna etmek için bir süredir çaba gösterdiğini hatırlatmakta yarar var.

Kılıçdaroğlu, sözlerini “Baskın seçim beklediğimizden bizim ekipler ilkeler bildirgesini büyük ölçüde tamamlamıştı. Arka kapı diplomasisi zaten sürüyordu. Sayın Akşener’le de görüşebiliriz, sonuçta Saadet Partisi de, İYİ Parti de, biz de ‘ilkeler ışığında bir ittifak’ı savunuyoruz. Ortak milletvekili listesi hazırlamaya karşıyız. Zaten ittifak da herkesin kendi listesi ile ittifak çatısı altında seçime girmesini mümkün kılıyor. Tek adam rejimine karşı, demokrasiden, Cumhuriyet’ten yana ülkenin ve Cumhuriyet’in geleceği için ittifak mümkün” diye sürdürdü.

Kılıçdaroğlu, parlamento ve Cumhurbaşkanı seçimlerinde herkesin kendi adayı ile seçimlere gireceğini söyledi. Ancak, genel seçimler için oluşturulacak bir ittifakın Cumhurbaşkanlığı için de geçerli olma ihtimalini sorduğumda kapıyı kapatmamayı tercih etti.

Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki 10 gün en çok muhalefeti konuşacağız. Bu sürede o cepheden bir ittifak ve güç odağı çıkar mı?
Bekleyip görmek lazım...

Parti örgütü toplanıp adayı belirleyecek
Özkoç: Genel Başkanımız bu sisteme talip değil
Erken seçimin ilkleri
2 aylık sürede acil konular
100 bin imza seçim kurullarına
 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Content Video - Son 24 saatte ne oldu? (19.04.2018-2)

Yazının devamı...

Seçimler erkene alınacak mı?

Dün de gittiğimde “olağan bir Salı” yaşanıyordu.

TBMM koridorlarını ilk önce liderleri Devlet Bahçeli’yi dinlemek için gelen MHP’liler hareketlendirdi. Saat 11:00’e doğru, AK Partililer gelmeye başladı. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM koruma ekipleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçeceği Şeref Salonu ve koridorları güvenlik şeritleri ile bölmeye başlamıştı. Birden bire gazeteciler hareketlenmeye başladı. “Son dakika” haberleri düşmeye başladı. Siyasetçiler, gazeteciler birbirlerine “ne oldu, kim ne demiş” diye sormaya başladı. “Bahçeli, erken seçim istedi ve tarih verdi” cümlesi duyulmaya başlandı. O an itibariyle koridorlardaki dalgalanma ile “olağan Salı” gitmiş, yerini “sallanan Salı” almıştı.

TBMM KORİDORUNDAKİ SOHBETLER

Bir meslektaşım “gitti bizim erken rezervasyon” dedi. “Neden” dediğimde “Bahçeli’nin açıkladığı tarih(26 Ağustos 2018) 9 günlük bayram tatiline denk geliyor ve biz de ucuz olsun diye erken rezervasyon yapmıştık” yanıtını aldım.

“Bahçeli Erdoğan’dan habersiz yapmaz böyle bir şey” diyen bir iktidar milletvekili, sözlerini “Artık CHP’liler düşünsün, onların seçmenler yine tatilde yakalanacak” esprisi ile sürdürdü.

Ancak bir başka AK Parti milletvekili aynı fikirde değildi. O da Bahçeli’nin Erdoğan’dan habersiz bu çıkışı yaptığını savunarak, “Sayın Cumhurbaşkanı dayatmaları sevmez. O nedenle erken seçime gitse bile o seçim 26 Ağustos’ta olmaz” yorumunu yaptı.

AK Parti’nin TBMM’deki önemli isimlerinden biri yanımızdan geçiyordu. “Siz ne düşünüyorsunuz” dedim. Yanıtı çok net oldu: “Bahçeli’nin konuşmasından sonra ok yaydan çıkmış oldu. 26 Ağustos’ta olmasa bile erken seçim gündeme girdi...”

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül daha temkinliydi ve “partinin yetkili kurulları değerlendirir” diye geçiştirdiler  soruları.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önümüzden geçerken “değerlendirmeniz olacak mı” sorusuna “Şimdilik düşünmüyorum” karşılığını verdi. Ardından da bugün Bahçeli ile görüşmesini hatırlattı.

Bu açıklamadan sonra AK Partililerin yanıtları da “yarını bekleyelim”e dönüştü.

BAKAN GÜL BAHÇELİ İLE NE GÖRÜŞTÜ

Bu arada Adalet Bakanı Gül’ün, önce MHP lideri Bahçeli, ardından da Erdoğan ile görüşmesi heyecan yarattı. Bakan Gül’e “Ziyaretiniz bugün mü belli oldu yoksa eskiden alınmış bir randevu muydu” diye sordum. “Önceden belliydi” dedi. Biraz araştırdım. Gül’ün randevuyu Bahçeli’yi 16 Nisan’ın yıldönümünde yapmayı planladıkları bir toplantıya davet etmek için istediğini ve geçen Cuma Gül’e randevu verildiğini öğrendim.

TBMM KULİSİNDE SORULAN SORULAR VE YANITLAR

TBMM koridorlarında uzun süre kaldım. Orada en çok sorulan soruları ve duyduğum yanıtları özetleyerek aktarmak istiyorum:

1- AK Parti ve MHP geçen haftaya dek “erken seçim” için ne diyordu?

Gazeteci Talat Atilla, 16 Mart 2018 günü köşesinde “Erken seçimi Bahçeli isteyecek” diye yazmıştı. Bu iddia başka gazeteciler tarafından da tekrarlanıp gündemde tutulunca hem MHP hem AK Parti tepki göstermiş, iddiayı yalanlamıştı. Bahçeli ve yardımcısı Prof. Semih Yalçın erken seçim olmayacağı konusunda çok net konuşmuştu.

On gün önce canlı yayında NTV’den Özgür Akbaş’ın “Sayın Bahçeli bir çıkış yapar ve erken seçim isterse ne olur” sorusunu yanıtlayan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı da “Sadece çıkış yapmış olur. Erken seçim olmayacak, şiddetle karşıyız” karşılığını vermişti. 

Diğer taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Parti Sözcüsü Mahir Ünal, defalarca seçimlerin zamanında olacağını ifade etmişti. Başbakan Yardımcısı  Bekir Bozdağ’ın erken seçim sorularına yanıtı “kaç defa tekrar edeceğiz, seçimler zamanında yapılacak” olmuştu.

2 - Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli’nin böyle bir açıklama yapacağından haberdar mıydı?

Genel kanaat, haberi olmadığı yönündeydi. Bunun en büyük göstergesi, Erdoğan’ın grup konuşmasında üç kere seçimlerden söz edip 2019 tarihini vermesiydi. Başka bir gösterge de Bahçeli’nin “böyle bir açıklama yapacağınızdan cumhur ittifakındaki ortaklarınızın haberi var mıydı” sorusuna “hayır” yanıtını vermesiydi. Başbakan Yıldırım ve TBMM’deki bütün AK Partililer de Bahçeli’nin çıkışını “sürpriz” olarak karşılıyordu.

3- Bahçeli neden 26 Ağustos’u seçti?

O tarih, Malazgirt Zaferi’nin ve 30 Ağustos’ta zaferle noktalanan Büyük Taarruzun başlangıcının yıldönümüydü. Diğer tarafından bu yıl Kurban Bayramı tatili 26 Ağustos’ta bitiyordu. Bir başka yorum kongre sürecini tamamlayamayan İYİ Parti’nin o tarihte seçime giremeyeceği idi. Ayrıca 3 aylığına uzatılınca 20 Temmuz’da bitecek OHAL bir daha uzatılmazsa, seçimlere OHAL’siz gitme durumu da ortaya çıkabilirdi.

4- İYİ Parti seçimlere ne zaman girebilir?

“İYİ Parti 1 Nisan’da kongre yaptığı için 1 Ekim’den sonraki seçimlere katılabilir” yorumları yapılıyor. Ancak, İYİ Parti’nin CHP’nin de desteği ile TBMM’de 20 milletvekili ile grup kurarak bu engeli aşabileceğine dikkat çekiliyor. Bir başka seçenek de Demokrat Parti ismi ile seçimlere katılım. AK Partililer, seçim tarihinin “İYİ Parti’nin seçimlerine girmemesi” fikri üzerinden belirlenmesi halinde halkın tepkisini çekeceği ve ters tepeceği görüşünü de savunuyor.

5 - Uyum yasaları o tarihe yetişir mi?

Uyum yasalarını hazırlayan komisyondaki bir yetkiliye sorunca “Biz seçimler 2019’da yapılacak gibi çalışıyoruz. Daha yapacak çok iş var ama istenirse yetiştiririz.”

6- Erken Seçim olacak mı olmayacak mı?       

Soruyu yönelttiğim siyasetçiler ile meslektaşlarımın yanıtlarından şu sonucu çıkardım:

“Erken seçim ihtimali daha yüksek ama 26 Ağustos’ta değil, Ekim ya da Kasım’da olur. Bir ihtimal de Cumhurbaşkanı Erdoğan, uluslararası konjonktürü gerekçe gösterip Bahçeli’yi seçimlerinin zamanında yapılması konusunda ikna edebilir.”

 

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Content Video - Son 24 saatte ne oldu? (17.04.2018-2)

 

Yazının devamı...

Ben de Hatay’a geldim!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ardından Hatay’a giden ikinci siyasetçi İYİ Parti Lideri Meral Akşener oldu. 28 Şubat’ta Hassa’daki komuta koordinasyon merkezine giden Akşener, Mehmetçik’e moral vermek için geldiğini söyledi ama giriş için izin alamadı. Devreye emekli olup siyasete katılan efsane komutanlar da girdi ama olmadı.

En çok ses getiren Hatay ziyareti ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eğlence dünyasının ünlü simalarıyla birlikte yaptığı ziyaret oldu.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu o ziyarette şarkıcı ve türkücülerin klarnet eşliğinde “Yaylalar yaylalar” şarkısını çalıp söylemesine çok sert tepki gösterince de büyük bir polemik başladı. Polemik tam yatışıyordu ki gazete sayfalarına ve televizyon ekranlarına Kılıçdaroğlu’nun Hatay’a gideceğine dair haberler düştü. 

Bu haberler, Cumhurbaşkanı Erdoğan için iyi bir pas oldu. Geçen salı günü TBMM’deki grup toplantısında Kılıçdaroğlu’nun Hatay’a gideceğini söyleyip “Postalın yoksa, postal göndereyim” dedi.

ŞİMDİ HATAY ZAMANI

Perşembe gecesi Hatay’a geldim.

Öncesinde bir arkadaşıma “Hatay’a gidiyorum” dediğimde ilk tepkisi “Kılıçdaroğlu’nu mu takip edeceksin” oldu.

Ankara’da Hatay uçağına bindiğimde karşılaştığım CHP Hatay Milletvekili Hilmi Yarayıcı da Kılıçdaroğlu’nu takip edeceğimi düşündü. Ona da “Hayır” dedim.

Çünkü ben Hatay’a, “Şimdi Hatay Zamanı” başlıklı Kültür-Turizm sempozyumu için gidiyordum.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Hüseyin Yayman’ın ev sahipliğinde yapılan sempozyum, son zamanlarda katıldığım en verimli etkinliklerden biri oldu. Meslektaşlarım Ahmet Yeşiltepe ve Serkan Ocak’ın yanı sıra meslek büyüğümüz Yavuz Donat da konuşmacılar arasındaydı.

Milli Savunma Üniversitesi Rektörü olduktan sonra ekranlarda pek göremediğimiz Prof. Dr. Erhan Afyoncu’yu da tarih anlatırken dinlemek iyi geldi.  

Gün boyu, konuşmacılar Hatay’ın tarihi, kültür mirası, yemekleri, doğal güzellikleri, müzelerini konuştu.

“Uzak ve yalnız kentim” dediğim Kars’ın tanınması için karınca kararınca çaba gösteren biri olarak, Hataylıların yaşadıkları bu kentte sahip oldukları değerleri tanıtma çabası beni çok mutlu etti.

Onlarla Doğu Ekspresi sayesinde altın çağını yaşayan Kars konusundaki deneyimlerimi paylaşmaya çalıştım. Kendilerine, bıkmadan usanmadan, kaç kişiye ulaşabildiklerine bakmadan her mecrada bu değerleri başkalarına da göstermelerini, anlatmalarını önerdim.

Ne yazık ki Suriye’deki savaş ortamı,
7 yıldır Hatay’ın kendisini ve güzelliklerini göstermesine engel oluyordu.

Zeytin Dalı harekâtı başarıyla tamamlandı. Şimdi Mehmetçik’in azmi ve kararlılığı sayesinde Hatay’ın sınırları daha da güvenli.

“Hatay’a gidiyorum” dediğimde “Kılıçdaroğlu’nu takip etmek için mi gidiyorsun” diyen arkadaşıma “Hayır, Hatay için gidiyorum” yanıtını vermiştim.

Artık, siyasetçiler için de “Şimdi Hatay zamanı, Hatay için gidiyorum” deme zamanı...

Daha önce yazdığım Hatay yazısını “Hatay bir an önce normalleşmeli” diye bitirmiştim.

Çünkü hâlâ “Hatay normalleştiğinde Türkiye de normalleşir” görüşündeyim.

Yazının devamı...

Gençler ve kentli nüfus kime oy verecek?

“Erken seçim” gündemi zayıflasa bile, siyasetin gündeminde sadece seçim var. Seçim gündeminin tam ortasında ise ittifaklar ve Cumhurbaşkanlığı seçimi... Erken seçim söylemlerinin kesilmesinde bir başka neden de yapılan kamuoyu araştırmalarının etkisi olabilir. Zira, arazide veri toplayan konunun uzmanı herkes şu tespiti yapıyor:

“AK Parti-MHP ittifakının alacağı oy, AK Parti ve MHP’nin ayrı ayrı alacağı oyların toplamından daha düşük çıkıyor.”

Bu tespiti duyunca insanın aklına ister istemez, MHP’li Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün “İttifak tabanda yok” sözleri geliyor. Başkan Ergün’e Ankara’dan tepki gösterilse de Manisa Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AK Partili üyeler ile MHP’li üyeler arasındaki gerilim, Ergün’ün tespitinin dayanağını gösteriyor. Benzer bir şekilde MHP’nin önemli isimlerinden Erkan Haberal’ın polislerle ilgili önergesinin TBMM’de AK Parti tarafından reddedilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Lideri Devlet Bahçeli arasındaki uyumun aşağıya tam yansımadığını düşündürüyor.

“Kararsızlar” kategorisinin büyüklüğüne dikkat çeken araştırmacıların iki önemli tespiti daha var: 2000 yılında yüzde 65 olan kentli nüfus oranı 2017’de yüzde 84’e çıktı.

-“Yeni” ya da “genç seçmen” mevcut partilerle bağ kurmakta zorlanıyor.

“Yeni” ya da “genç seçmen” davranışıyla ilgili en ilginç veriyi geçen hafta Bekir Ağırdır CHP yönetimiyle paylaştı. Ağırdır’ın sunumuna göre 7 Haziran 2015 günü yapılan seçimlerde ilk kez oy kullanan gençlerin oluşturduğu pastadan en büyük payı HDP almıştı. AK Parti, MHP ve CHP’de ise yeni ya da genç seçmen oylarının oranı, partilerin Türkiye’deki genel oy ortalamalarının altındaydı. Belli ki 2015’te teknolojinin, akıllı telefonların, küreselleşmenin bütün nimetlerinden sonuna dek faydalanan genç ve yeni seçmenlere (çözüm sürecinin de etkisiyle) HDP, daha doğrusu Selahattin Demirtaş daha fazla dokunmuştu.

2015 seçimlerinden sonraki üç yılda çok şey değişti. Gençler arasında milliyetçilik ve muhafazakârlık hassasiyeti arttı. Terörle mücadele, dünya ve Avrupa genelinde yükselen İslam ve Türkiye karşıtlığı milliyetçi ve muhafazakâr gençler için önemli bir motivasyon kaynağı oluyor. Ancak şunu da unutmamak gerek: Artık milliyetçi muhafazakâr gençlerin tek adresi AK Parti ve/veya MHP değil. Saadet Partisi ve İYİ Parti de milliyetçi muhafazakâr gençleri yanlarına çekmeyi amaçlayan adımlar atıyorlar.

Diğer taraftan 2015’ten bu yana gençler arasında artan önemli bir hassasiyet de Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi. AK Parti’nin 2017’de en anlamlı adımlarından biri Atatürk’e daha fazla sahip çıkmak olmuştu. Bu yaklaşım, Atatürk’ü müstesna bir yere konumlandıran genç nüfusu etkileme yarışında CHP’nin gerisinde kalmama amacını da bünyesinde barındırıyordu.

CHP’li Çankaya Belediyesi’nin hazırladığı “Çankaya Kent Sağlık Göstergeleri ve Çankaya Kent Sağlığı Gelişim Planı 2019-2023” başlıklı kitapta ilginç bir istatistik dikkatimi çekti. Nüfusu 1 milyonu bulan Çankaya’nın nüfus piramidinde en büyük bölümü 20-24 yaş arası gençler oluşturuyordu. Piramitte 25-40 yaş arasındaki nüfusun oranı da yüzde 25’i gösteriyordu. (TÜİK verileri de bu tablonun İzmir, İstanbul, Antalya, Bursa gibi büyük üniversiteler olan büyük kentlerde benzer olduğunu gösteriyor.)

Bu tabloyu, Bekir Ağırdır’ın yüzde 84’ü bulan “kentleşme” verisiyle birlikte okuduğumuzda önümüzdeki kritik üç seçimin temel parametresini de görmüş oluyoruz. 2015 seçimleri gençlerin “yeniye”, 16 Nisan referandumu da kentli nüfusun “parlamenter demokrasi”ye ilgi gösterdiğini önümüze koymuştu.

2019 seçimlerinde de büyük ihtimal bu iki önemli kesimin davranışı belirleyici olacak.

 

Yazının devamı...

Prens Edward neyi alkışlıyordu?

Büyük Britanya Krallığı’nın Çanakkale’yi geçemeyince, Avustralya ve Yeni Zelanda ordusu (ANZAC) ile birlikte Gelibolu Yarımadası’na çıkarak tarihin en kanlı kara savaşlarını başlattığı gündür 25 Nisan...

Bu yüzden her yıl 24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece ANZAC askerlerinin torunları Gelibolu’da şafak ayini yaparlar.

CHURCHILL’İN AHMAKLIĞI DEĞİL MUSTAFA KEMAL’İN BAŞARISI

2015 yılında, yani savaşın 100. yıldönümünde Britanya’da “Gelibolu: Sadece Churchill’in ahmaklığı mı yoksa başkaları da var mıydı?” tartışması yaşanıyordu. Tartışma sırasında ortaya atılan en önemli soru Gelibolu’da akılsızca bir iş yapan Churchill’in 2. Dünya Savaşı sırasında nasıl başbakan olduğu ve kahramana dönüştüğü sorusu idi.

İngiliz kaynaklarda bu soruya verilmiş yüzlerce yanıt var ama benim açımdan en dikkat çekici yanıt, Churchill’in “Benim planımda ve stratejimde sorun yoktu. Sorun Türklerin beklenmedik bir direnç göstermesiydi” mealindeki sözleriydi. Zira Churchill 1909’da tanıştığı Enver ve Talat paşalar ile yakın bir dostluk kurmuş ve bu dostluk sayesinde elde ettiği izlenimle bu işi kolaylıkla halledeceğine inanmıştır. Ancak, Çanakkale’de karşısına Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının efsanevi direnişi çıkmıştır ve kaybetmiştir.

BÜYÜKELÇİ, ATATÜRK’ÜN ANNELERE MEKTUBUNU OKURKEN

Bütün bu yazdığım detayları bana düşündüren, Londra’da Cadogan Hall’de aralarında İngiliz Kraliyet ailesinden Kent Dükü Prens Edward’ın da olduğu bir topluluğa seslenen Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Abdurrahman Bilgiç oldu.

Yunus Emre Enstitüsü, Londra’da çok önemli bir etkinliğe imza atıyordu ve Can Atilla’nın dünyaya barış çağrısı yaptığı “Gelibolu, 57. Alay” isimli 2. Senfonisi şef Burak Tüzün yönetiminde Kraliyet Filarmoni Orkestrası tarafından seslendiriliyordu.

Konser öncesinde sahneye çıkan Büyükelçi Bilgiç, Çanakkale kara savaşlarının 20. yüzyılın son centilmen savaşı olduğuna vurgu yaptığı konuşmasında Atatürk’ün ANZAK askerlerinin annelerine yazdığı mektubu da okuyordu:

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz.

Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Ata’nın bu mektubu, Gelibolu Senfonisi’nin 3. bölümünde de yer alıyordu ve soprano Angela Ahıskal tarafından seslendirildi. 

Hem Büyükelçi Bilgiç’in konuşmasından hem de Ahıskal’ın performansından sonra salondaki alkışı görmenizi isterdim. Alkışlayanlardan biri olan Prens Edward’a bakarken kendi kendime “Düşmanının torunları tarafından böylesine alkışlanmak kaç dünya liderine nasip olmuştur ki?sorusunu soruyordum. Etkinlikte daha çok “Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini” kitabıyla bildiğimiz ünlü İngiliz yazar Louis de Bernieres de “Kanatsız Kuşlar” kitabından bir bölüm okudu. O da 1915’teki bir cehennem gecesinde çatışmanın ortasında ölülerini gömen düşman askerler arasındaki centilmenliği ön plana çıkaran bir bölüm seçmişti.

YUNUS EMRE ENSTİTÜSÜ DOĞRU YOLDA

Salondan çıkarken Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Şeref Ateş’i özellikle tebrik ettim. Türk kültürü denince ebru, hat, ney ve klarnet ile lale ve nar desenlerinin hatırlandığı bir ortamda Londra’nın göbeğinde böyle bir etkinlik yapmalarını çok anlamlı bulmuştum.

İngilizlerin British Council’ı, Almanların Goethe Enstitüsü, İspanyolların Cervantes Enstitüsü, Amerikalıların Amerikan Kültür’ü ile yarışabilmek ancak bu vizyonla mümkün olabilir. Son bir notu da sanatçılarımız için yazmalıyım.

Can Atilla’nın bestesi, şef Burak Tüzün’ün, soprano Angela Ahıskal’ın ve viyolonsel sanatçısı Onur Şenler’in Kraliyet Filarmoni Orkestrası’yla sergiledikleri performans da göğsümüzü kabarttı, gurur duyduk.

 

Yazının devamı...

Muhalefetin konuştuğu formül: ‘Başkan ve yardımcılarıyla geçiş koalisyonu’

İki maddede bir kez daha kısaca özetleyeyim:

- Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ikinci tura kalacak muhalif adayın muhafazakâr, milliyetçiler ve Kürtlerden de oy alması gerekiyor. Sosyal demokrat bir adayın CHP tabanı dışından oy alması zor olabilir.

- CHP, kendi tabirleriyle Ekmeleddin İhsanoğlu vakasını tekrar yaşamamak için “ortak aday” işine girmeyecek ve ikinci tura büyük ihtimalle CHP’nin adayı kalacak.

Bu iki unsur 2019’da karşımıza 5 adaylı bir yarış çıkaracak. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan partisinin, MHP’nin ve BBP’nin adayı olacak. CHP kendi adayını çıkaracak. Meral Akşener İYİ Parti adayı olacak. Saadet Partisi de bir adayla boy gösterecek. 2014 seçimlerinde en yüksek üçüncü oyu almayı başaran HDP’nin de bir adayı olacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç ile birlikte AK Parti’nin kurucularından olan Abdüllatif Şener, Cumhuriyet’ten Ayşe Sayın’ın sorularını yanıtlarken, CHP’lilerin Gül’e oy vermeyeceklerini söylemiş.

Biraz “Onu alma beni al” gibi yorumlanmakla beraber, bu görüşün CHP tabanında karşılığı olduğunu söylemek gerek. Nitekim, CHP milletvekilleri önceki gün Genel Başkan Kılıçdaroğlu ile yaptıkları görüşmelerde “Taban Abdullah Gül’ün isminin telaffuz edilmesine tepkili, yeni bir ‘Ekmek için Ekmeleddin’ vakası yaşanmasın” görüşünü dile getirdiler. 

Milletvekillerinin ve tabanın bu tavrının en önemli kaynağı, Gül’ün uzun zamandır sergilediği “sessizlik” ve “belirsiz tavır” gibi görünüyor.

PARADOKSTAN KURTULMA FORMÜLÜ

CHP seçmeni ilk turda Meral Akşener’e ve Abdullah Gül’e oy vermeyeceğine göre bu iki ismin ikinci tura çıkmasının tek yolu, AK Parti ve MHP tabanında büyük bir kırılma yaşanmasından geçiyor. Bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki partideki popülaritesi hesaba katıldığında ihtimal dahilinde görünmüyor.

Muhafazakâr milliyetçi seçmenden oy alma açısından da Erdoğan-Kılıçdaroğlu, Erdoğan-Gül ve Erdoğan-Akşener ihtimallerinde Erdoğan’ın karşısında en zayıf adayın Kılıçdaroğlu olduğunu da unutmamak gerek.

Peki bu paradokstan nasıl çıkılacak.

İki gün önce “derin” muhalefet kulislerinde en çok konuşulan ve tutulan formülü dinledim. Buna göre ikinci tura kalması muhtemel CHP adayı, muhafazakâr, milliyetçi ve Kürt seçmenleri, seçimlerden önce açıklayacağı “başkan yardımcıları” ile yanına çekmeye çalışacak. Örneğin Kılıçdaroğlu aday olur ve ikinci tura çıkarsa, İYİ Parti, Saadet Partisi’nin belirleyeceği iki ismi başkan yardımcısı olarak ilan edecek. Bu isimler Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu da olabilir. HDP bu denklemin dışında tutulur mu? Sanmıyorum. Celal Doğan gibi geçmişte CHP çatısı altında, Dengir Mir Mehmet Fırat gibi AK Parti çatısı altında bulunmuş, PKK’ya tavır koymuş bir HDP’li de müstakbel başkan yardımcısı olarak ilan edilebilir.

Diğer taraftan, isimler üzerindeki bu mutabakatın çimentosu da ortaya çıkacak, 4’lü yönetime tek hedef olarak “parlamenter sisteme dönüş” konulacak. Böylece muhalefetin formülü “başkan ve yardımcılarıyla geçiş koalisyonu” olacak.

BÜYÜKSÜN ARİF SAĞ

AYDIN Doğan Ödülü bu yıl halk müziği dalında ünlü ozanımız Arif Sağ’a verildi. Ödül töreninde dinlediğimiz İzzet Altınmeşe, İbrahim Tatlıses, Belkıs Akkale, Mehmet Özbek ve Ümit Tokcan bizi geçmişe götürdü. Yaşamı boyunca sergilediği mücadeleci tavrı, kendisine musallat olan sağlık sorunlarına karşı da veren Sağ’ın mini davul şovu da unutulmazdı. Erzurum’da başlayıp Erzincan’da devam eden ve İstanbul’da soluklanan yaşamöyküsünü dinlerken, zihnimde çok geniş bir Arif Sağ arşivi olduğunu hissettim. Bağlamaya yüreğimizde müstesna bir yer açtığın için sana minnettarız büyük usta Arif Sağ...

Sağlıkla kal.

 

Yazının devamı...

Aman dikkat! İçine Picot kaçmış!

ABD Başkanı Donald Trump, geçen hafta Ohio eyaletinde konuşurken “(Suriye’de) bulunmamızın tek nedeni IŞİD’di. Başka nedeni yoktu. Bu hedefe büyük ölçüde ulaştık. Bırakalım Suriye ile başkaları ilgilensin” demişti.

Sonra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron PKK’nın Suriye yapılanması PYD’den bir heyeti kabul etti.

Bu iki gelişmenin aynı saatlere denk gelmesi tesadüf olarak görülebilirdi ama Trump ile Macron’un bir gün önce telefonla görüştükleri, üstelik Suriye’yi ele aldıklarını duyurmaları gerçeği, tesadüf ihtimalini ortadan kaldırıyordu.

Diplomaside “eşzamanlı adımlar” her zaman anlamlıdır.

Bu adımları daha da anlamlandıracak iki detay daha paylaşayım:

Kuzey Irak’ta 1000 kadar Fransa askerinin bulunduğu bir üs var. Fransızlar, Menbiç’te ABD operasyonlarına da ünlü özel harekat birlikleriyle destek veriyor.

Daha net bir anlatımla, daha çok hava ve istihbarat operasyonlarıyla bildiğimiz IŞİD Karşıtı Koalisyon’un kara ayağında ABD’den sonra (Avrupa’dan) en çok Fransız ordusu dikkat çekiyor. Biz çok adını anmasak da bugüne dek görmezden gelsek de Fransız silahlı kuvvetleri zaten Irak’ta ve Suriye’deydi.

 

ABD ÇEKİLMEZ, FRANSA VARLIĞI ARTAR

Kaynaklarımdan öğrendiğim kadarıyla Macron ile PYD heyetinin görüşmesinde alınan karar, olgunlaşmadan sızmıştı. Bunda PYD heyetinin propaganda çabası etkili olmuştu ama asıl potu, Macron’dan talimat almadan haberi gazetecilere doğrulayan Palais de l’Elysee’den (Namı diğer Elysee Sarayı’ndan) bir danışman kırdı.

PYD ile Macron görüşmesinde Macron PYD’ye “Türkler Afrin’i geçerse yanınızda olacağız, gerekirse daha fazla asker göndereceğiz” güvencesi vermişti ama olgunlaşmadan sızınca, Fransa yönetimi durumu tutarsız açıklamalarla izah etmeye çalıştı.

Trump “yakında çekiliriz” dedi diye Pentagon’un, ABD Dışişleri’nin, CIA’nin Suriye’de kazanılmış bir zemini Ruslara altın tepside sunması çok beklenmiyordu. Zaten Trump’a ilk yalanlama konuşmasından bir gün geçmeden Amerikan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünden geldi. Bu hafta da Pentagon’un Münbiç’te YPG ile ÖSO’nun arasındaki cephe hattında askeri devriye koyması tabloyu biraz daha netleştirdi. En son adım da yine Pentagon’dan geldi ve Suriye’ye 2 bin asker gönderilmesi kararlaştırıldı.

Bu arada bir kısmı İncirlik’ten olmak üzere Suriye’deki ABD üslerine askeri malzeme sevkiyatı yapıldığını da unutmamak lazım.

 

PİCOT RUHU DİRİLİRKEN

Yakın gelecekte Trump ile Macron arasında varılan anlaşma çerçevesinde Fransa Suriye’deki “Koalisyon Üs bölgelerine” (ABD üslerine) daha çok asker gönderebilir.

Peki olur da Trump kararlı durup orta vadede Pentagon’u, Dışişleri’ni CIA’i ikna ederse ve ABD Suriye’deki askeri varlığını çekerse ya da sembolik hale getirirse ne olur?

Elbette ki Cenevre’de yapılması planlanan siyasi görüşmelerde ABD’nin hiçbir ağırlığı kalmaz. Bu durumda da bayrağı Batılı müttefikleri temsilen Fransa devralır ve Almanya ile İngiltere’yi de sahaya çekmeye çalışır.

Macron da zaten bir süredir Almanya Şansolyesi Angela Merkel ile İngiltere Başbakanı Teresa May’i Suriye’de daha aktif olmaya ikna etmeye çalışıyor.

Biraz da Fransa’nın bölgeye asırlık ilgisinden söz etmek gerek.

Osmanlı’nın Ortadoğu’dan bugünkü sınırlarına çekildiği yılları hatırlayın:

Kut’ül Amare savaşı kazanıldıktan iki hafta sonra İngiltere ile Fransa’nın mektup teattisi yöntemiyle anlaştığı ortaya çıkmıştı. İngiliz diplomat Sykes ile Fransız diplomat Picot, o anlaşmada Irak ve Suriye sınırlarını çizmiş, Basra körfezini İngilizlere, Anadolu’nun bir bölümünü Fransızlar’a bırakmıştı.

Birinci Dünya Savaşı sürerken Kahire’de Lübnan Marunilerini toparlayan Picot, 1917-1919 yılları arasında Suriye ve Filistin Yüksek Komiserliği yapmıştı.

Öyle anlaşılıyor ki Macron, ülkesinin asırlık Suriye ve Irak ilgisini daha görünür hale getirecek bir “Picot ruhu” kuşanmış vaziyette.

 

İLACI RUSYA VE İRAN’LA İTTİFAK MI?

Peki 20. Yüzyılda Ortadoğu’daki Anglosakson sancağını İngiltere’den devralan ABD’nin  Fransa ile yüz yıl sonra dirilttiği bu ittifak karşısında Türkiye ne yapıyor?

Tabii ki bin 212 kilometrelik Irak ve Suriye sınırının hemen güneyindeki bu gelişmelere kayıtsız kalmıyor. Kendi askeri ve diplomatik gücünü Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında ortaya koyduğu gibi Rusya ve İran ile ciddi işbirliği adımları atıyor.

O nedenle (Küçük bir ihtiyat payı bırakarak) biraz önceki sorunun yanıtının bugün yapılacak Türkiye-İran-Rusya Devlet Başkanları Zirvesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

İhtiyat payım da şudur: Türkiye’nin Rusya ve İran ile bugüne kadar devam eden işbirliği, iki ülke ile Türkiye arasında “çıkar çatışması” yaşandığında bozulabilir. Türkiye, yeniden NATO müttefikleri ile yakınlaşma ihtiyacı duyabilir.

Sykes-Picot anlaşmasının Rusya’nın onayı ile hayat bulduğunu unutmamak gerek.

Putin’in bir tercih yapması gerektiğinde “Beşar Esad mı Türkiye mi?” sorusuna ne yanıt vereceğini ben de herkes gibi merak ediyorum.

 

Yazının devamı...