GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

O taş hepimize

Çeyrek asırdır bu tür haberlerle karşılaşıyorum. Meslektaşlarımız başta olmak üzere kamuoyunun, yetkililerin bu konuda tam bir çıkmaz içinde olduğunu düşünüyorum.

Başlamadan önce çuvaldızı biz gazetecilere batırmak niyetindeyim.

Konuyla ilgili çıkan haberlerin çoğunda kullanılan şu başlığa bakar mısınız?

“Şanlıurfa’da doktorun başında kaldırım taşı kırdılar” (Cumhuriyet gazetesi).

“Çocuğun ateşi düşmeyince doktorun başında parke taşı parçaladı” (Karar gazetesi, Hürriyet.com.tr).

“Doktorun başında taşı parçaladı” (CNN Türk).

“Dehşete düşüren olay! Çocuğunun ateşi düşmeyince doktorun başında parke taşı parçaladı” (DHA).


ÖZNESİ TAŞ MI CAN ÇEKİŞEN HEKİM Mİ?
Ortada bariz bir canavarlık var. Hekim olmasını bir kenara bırakın, bir “insan” canice bir saldırıya uğruyor. Kendi adaletini hayata geçirmek isteyen “öfkeli” biri, bir insanı kendi barbarca yöntemi ile cezalandırmaya kalkışıyor, kafasına acımasızca taşla vuruyor.

Ve biz bu barbarlığın haberini, öznesi hayatta kalma mücadelesi veren genç bir hekim değil, kırılan bir kaldırım taşı olan başlıklarla okuyoruz.

Üstelik, hafifletici nedenmişçesine düşülen bir “tahrik” detayıyla: “Çocuğunun ateşi düşmeyince...”

Saldırganın eşi de “Doktor ilgilenmedi, çay içti” sözleriyle kamuoyunda bir şekilde “Hak etmişti” duygusu yaratmaya çalışıyor.

Ne yazık ki aradan geçen iki günde hasta ruhlu olduklarını düşündüğüm birçok kişi de sosyal medyada bu bakış açısını benimseyen mesajlar paylaştı.


MÜNFERİT OLMAKTAN ÇIKMIŞ
Dün sağlık muhabirimiz Meltem Özgenç’ten sağlık çalışanlarına yönelik saldırılara dair istatistikleri rica ettim. Türk Sağlık-Sen’in verilerini paylaştı. 2013’te 10 bin 715, 2014’te 11 bin 174, 2015’te 12 bin 245, 2016’da 11 bin 867 ve 2017’de 13 bin 409 sağlık çalışanı şiddete maruz kalmış.

Gördüğünüz gibi ayda 1000 saldırıdan fazla. Yani mesele artık münferit olmaktan çıkmış. Başka bir detay daha var:

Saldırıların yüzde 43’ü devlet hastanelerinde, yüzde 27’si eğitim ve araştırma hastanelerinde yüzde 13’ü aile sağlığı merkezlerinde olmuş.

Üniversite hastanelerinde ve özel hastanelerde şiddet gören sağlık çalışanlarının sayısı toplam sayının yüzde 5’i kadar.


BÜYÜK BİR ATILIMIN TEHLİKELİ YAN ETKİSİ
Saldırı rakamlarındaki artış dikkatinizi çekmiştir. 2013 ile 2017 arasındaki fark yaklaşık 3 bin saldırı. 2017’de saldırılara neredeyse ayda 100 saldırı eklenmiş.

Bu artışın arkasında elbette hastanelerden yararlanan insan sayısının artması var. Şöyle ki; AK Parti’nin ilk dönemlerinde sağlıkta büyük bir atılım yaşandı ve hasta ile doktor arasındaki ekonomik, fiziki engeller azaldı. Teknoloji kullanımı arttı. Bu yüzden insanların hekimlere erişimi arttığı gibi, hekimler ile hasta arasındaki iletişim de güçlendi. Ancak zaman geçtikçe bazı gelişmeler, bu büyük atılımı sarsmaya başladı.

Hekim sayısı hasta sayısı ile orantılı artmayınca, hekimlerin hastaya ayırdığı zaman azaldı. Aile hekimi ile başlaması gereken muayene zinciri kırıldı. Performans uygulaması her kademedeki hekimlerin mesleki yabancılaşmasını arttırdı, nicelik (muayene sayısı vs) niteliğin önüne geçmeye başladı.

Bir taraftan da “şikayet hattı” gibi uygulamalar, siyaset ortamının yarattığı popülist kaygılar, “Hasta her zaman haklıdır” hissini yarattı. Bu da hasta beklentileri ile haklı haksız şikâyetlerini arttırdı.


HEKİMLER CAYDIRICI YASAL DÜZENLEME İSTİYOR
Bu saldırının, yeni Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ilk günlerine denk gelmesi çözüm fırsatı yaratabilir. Örneğin, Türk Tabipleri Birliği’nin “TCK’ya sağlık çalışanlarına yönelik saldırılarla ilgili ağır yaptırımlar eklensin” talebi dikkate alınabilir.

Yargımız görevdeki bir polis üniformasının düğmesini kırana nasıl bakıyorsa görevdeki bir hekim önlüğünün düğmesini kırana aynı bakmaya başlayabilir.

Diğer taraftan, sistem gözden geçirilerek “hasta-hekim ilişkisinde” bu tür sonuçları ortaya çıkaran sorunlar giderilebilir.

Aksi takdirde o taş bir gün gelir, hepimizin başında kırılabilir!

Yazının devamı...

Korkak bir darbecinin gerçek portresi

Duruşmada “Kandırıldım” diyerek mağdur rolüne bürünmüşken, o gece önlerinde terör estirdiği gazetecilerin ülkenin aynı zamanda hafızası olduğunu da unutmuştu. Güç gitmiş, geride sadece kıytırık bir yalan kalmıştı.

15 Temmuz 2016 Cuma günü, Ankara’dan İstanbul’a gelmiştim. Ebru Baki ve ekonomi müdürümüz Sefer Levent ile Boğaziçi’nde, Avrupa Yakası’nda bir balık lokantasında buluşmuştuk. Hava muhteşem, Boğaziçi ve İstanbul inanılmazdı. Tam balıklarımız gelmişti ki yan masalardan “Bir şeyler oluyor, askerler köprüyü kapatmış” sesleri gelmeye başladı. Sonra Kuleli Askeri Lisesi’nin önünde askeri bir hareketlilikten söz ettiler. Derken Ankara’dan telefonlar gelmeye başladı. Herkes aynı şeyi söylüyordu: “Jetler çok alçaktan uçuyor, büyük patlama sesleri geliyor.”

Uçakların ses hızını aşarak gerçekleştirdiği patlamalara sonik patlamalar denildiğini o gece öğrenmiş olduk. Birçok kişi gibi biz de “Terör alarmı ya da tatbikattır” demeye başlamıştık. Ancak Boğaz’dan bir askeri gemi, ardından da bir denizaltı geçince iyice tedirgin olduk.

Ankara’daki kaynaklarımı aramaya başladım. ‘Jandarma ve Hava Kuvvetleri’nde yoğunlaşmış Fetullahçı bir kalkışma’ tanımını işittiğimde saat 21.40 olmuştu. Sefer Levent ile gazete binasına gitmeye karar verdik. Boğaziçi Köprüsü ve E-5 kapalıydı. İkinci köprünün ayağından TEM’e çıktık. Bir süre ilerledik ve trafik tamamen durdu. Arabadan inip yürümeye başladığımızda saat 23.00’tü. İnsanlar, radyolardan neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Yaklaşık bir saat olmuştu yürümeye başlayalı. Radyolardan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sesi geliyordu. Nihayet en öndeki aracı geçip barikata ulaştık.

Barikatı askerler kurmuşsa gözaltına alınma, karşıya geçirilmeme riski olabilirdi. Ancak biraz daha yaklaşınca barikatları polisin kurduğunu gördük. Yolları tanklara kapatmak için atılmış çok zekice bir adımdı. Yan yollardan TEM’e çıkan araçlara otostop yapmaya başladık. Gazeteye vardığımızda 01.00 olmak üzereydi. Başbakan, komutanlar, bakanlar, siyasetçiler televizyonların canlı yayınlarına bağlanıp darbe karşıtı mesajlar veriyordu.

CNN TÜRK’Ü VE HÜRRİYET’İ SUSTURMA BASKINI
Cumhurbaşkanı’nın CNN Türk’te yayımlanan çağrısı, hurriyet.com.tr’nin son dakika haberleri, darbecilere karşı çok etkili olmaya başlamıştı. Tam gazetenin 1. sayfasına son haberler ekleniyordu ki bir helikopter sesi duyduk. Bir helikopter gazetenin ortasındaki boşluğun hemen üstünü kapatan alana inecek gibi oldu ama altının boşluk olduğunu fark edince yeniden havalandı. Çatıya inemeyince garajdaki boş alana yöneldi. Sonradan öğrendik ki helikopter, Hürriyet binasına gelmek üzere havalanmadan önce askerlere ‘kama düzeni’ ile ‘birerli avcı düzeni’ öğretilmiş. Eğer helikopter çatıya inebilseydi, askerler Hürriyet ve CNN Türk’ün olduğu binaya kama düzeni ile inecekti. Bu olmadığı için birerli avcı düzeni ile girdiler.

VUR EMRİYLE GELDİ, SERT KAYAYA ÇARPTI
Güvenlikçileri etkisiz hale getirmişlerdi. Hürriyet’in olduğu tarafa geldiklerinde kendilerini merdivenlerin önünde karşıladık. En önde, en deneyimlimiz olan Hürriyet Daily News Genel Yayın Yönetmeni Murat Yetkin vardı. Murat Yetkin’in önüne dikildiği yüzbaşının adının Süleyman Ahmet Kaya olduğunu, darbecilere dava açıldıktan sonra duruşmalarda öğrendik. Binaya girdiklerinde saat 03.29 idi. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’yı arayarak destek istemiştim. Saati kesin bilmemin nedeni bu telefon görüşmemizin kaydıdır.

Murat Yetkin, darbeci yüzbaşıya sesini de yükselterek bütün komutanların, bakanların konuştuğunu hatırlatıp sık sık “Askerliğinizi yakmayın” diyordu. Karşımızdaki yüzbaşı gergindi. Önce “Emirleri uyguluyorum” diye söze başlasa da Murat Yetkin’in emirlerin kanunsuz olduğunu söylemesi üzerine sertleşiyordu. Arkasındaki altı askere emirler yağdırıyordu. Erlerin korktuğu her hallerinden belliydi ama parmakları hep tetikteydi. En büyük endişem kazara birinin tetiğe basması, ardından kaotik bir ortamda silah kullanılmasıydı. Neyse ki Murat Yetkin, “Burada silahlı kimse yok, o silahları indirin” dediğinde ortam biraz yumuşamıştı.

Arkasında duran erlerden Burak Altınbaş, duruşmadaki ifadesinde şöyle diyordu: “Helikopterden inmeden önce Yüzbaşı Süleyman, ‘Yanlış yapanı vurun’ emri verdi. İçeride de ’Yaklaşan olduğunda ateş edin. Siz Türk askerisiniz, dokunulmazlığınız var’ dedi.” Erler ilk fırsatta polise teslim olsa da darbeci Yüzbaşı Kaya, insanları vurma konusundaki kararlılığını, biz bahçedeki polis zırhlılarını siper alarak bahçe duvarının dışına çıktığımızda gösterdi. Polislere ateş etti. Desteğe gelen bir vatandaşın o kurşunlarla yaşamını yitirdiğini duruşmalarda öğrendik. Aynı duruşmalarda darbeci Yüzbaşı Kaya’nın savunmasını da dinledik. Gayet soğukkanlı bir şekilde şöyle diyordu: “Ben de kandırıldım. Baskın sırasında bir odada televizyonda Erdoğan’ın konuşmasını duyunca durumu anladım ve teslim oldum.”

GÜÇ GÖSTERİYORDU AMA TERLİYORDU
Oysa baskın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarından üç saat sonra gerçekleşiyordu. Üstelik, Murat Yetkin ile birlikte kendisine daha Hürriyet’in merdivenlerindeyken darbe girişiminin, bir kalkışmanın parçası olduklarını açık bir şekilde anlatmıştık.  O da bize silah doğrultma da dahil orantısız tepkiler göstermişti. Münakaşa sırasında sürekli cep telefonu ile konuşmuş, kimi zaman mesajlaşmış ve Hürriyet yayınını durdurmak için binanın şalterini indirmek de dahil somut adımlar atmıştı. Yaptığı her şeyin kanunsuz olduğunu bilen birinin gerginliğini yüzünde görmek mümkündü. Güç gösteriyordu ama terliyordu ve terleri alnından iki yanağına doğru akıyordu.

Elindeki G3 piyade tüfeği ve belindeki beylik tabancası sayesinde ‘küçük dağları ben yarattım’ havasıyla girdiği Hürriyet binasında, saklandığı güvenlik odasındaki çatışmada yaralandı. O odadan korkak ve tedirgin adımlarla çıkıp teslim oldu. Duruşmada “Kandırıldım” diyerek mağdur rolüne bürünmüşken, o gece önlerinde terör estirdiği gazetecilerin ülkenin aynı zamanda hafızası olduğunu da unutmuştu. Güç gitmiş, geride sadece kıytırık bir yalan kalmıştı.

Yazının devamı...

Uçum’un yeni kitabı çok konuşulacak

Star yazarı Ardan Zentürk de 25 Haziran 2018 Pazartesi günü gazetedeki köşesinde “Milletin bilge kimliği, izlenen antiemperyalist rotadan taviz vermedi, vesayet güçlerini püskürterek ‘milli demokratik devrimin’ büyük bir cephe kazanmasına yol açtı” yorumunu yapmıştı. Dün bu kavramla bir kez daha karşılaştım. Nerede mi?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum’un yazdığı “15-16 TEMMUZ’DAN CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİNE TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİK BİRLİĞİ MÜCADELESİNDE YENİ AŞAMA: 16 NİSAN” isimli kitapta.

16 Nisan’da kabul edilen Anayasa değişiklik metninin, yeni sisteme geçildikten sonra yayınlanan ilk Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin arkasındaki en önemli isimlerden biri olan Uçum, Alfa Yayınları’ndan çıkacak ve 15 Temmuz günü kitapçılarda yerini alacak kitabında bu kavrama çok geniş yer ayırmış.

Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu “Kurtuluş ve kuruluş” olarak tanımlayan Uçum, Türkiye’nin Anadolu kapsayıcılığıyla verdiği kurtuluş mücadelesinin emperyalizmin hem klasik hem yeni sömürgeci yaklaşımlarına karşı tüm mazlum milletleri etkileyen 20. yüzyılın büyük başkaldırısı olduğunu vurgulamış.

Uçum’a göre 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan kalkışmaya halkın gösterdiği tepki de 21. yüzyılın “Milli Demokratik Halk Devrimi” olarak tarihe geçti ve dünyada benzer bir etki bıraktı. Uçum’un bu konudaki değerlendirmesi şöyle:

“Bu devrim, dünya tarihinin gördüğü en barışçı ve en geniş katılımlı halk devrimi olmuştur. Türkiye bu devrimle, İkinci Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış ve ikinci kuruluşa yani Cumhuriyet’le başlayan birinci kuruluşu tamamlama aşamasına geçmiştir. 15-16 Temmuz Devrimi, antidemokratik iç iktidarları parçalamıştır. Yine gerici faşist çetenin (FETÖ’yü kastediyor) devlet içinden tasfiye sürecini başlatmıştır.”

Uçum, kitabında 16 Nisan’da kabul edilen ve 24 Haziran seçimlerinden sonra hayata geçirilen sistemi “ikinci kuruluş” olarak tanımlamış ve şu yorumu yapmış:

“Ülkemiz Cumhuriyet’le başlayan ilk kuruluşunu bu ikinci kuruluşla tamamlamak zorundadır. İkinci kuruluşun esasını demokrasimizi güçlendirmek oluşturmaktadır. Birinci kurtuluşla Cumhuriyet’i kazandık; ikinci kurtuluşla ise güçlü bir demokratik devleti inşa ederek kuruluş sürecimizi tamamlamak zorundayız.”

Mehmet Uçum ile aynı topraklarda büyümüşüz. Farklı yıllarda ama aynı yaşlarda üniversite okumak için köyden ayrılıp şehre gelmişiz. Ailelerimiz de yakın tanışır. Entelektüel kapasitesi yüksek bir isim. Sol/sosyalist jargona da çok hâkim. Bunu bildiğimden kendisine “Milli demokratik devrim, Lenin’e, Stalin’e ve Mihri Belli’ye atfedilen bir kavram değil mi” diye sordum. “Benim kullandığım Milli demokratik HALK devrimi’. Onlarınki ‘kadrocu ve darbeci’ bir devrim tezi” yanıtını verdi.

Uçum’un kitabını okuduktan sonra, Mihri Belli’nin YÖN dergisinde yayınlanan ve 60’lı yıllara damgasını vuran yazılarındaki Milli Demokratik Devrim tezlerine göz attım.

Mihri Belli, Sovyet devrimi lideri Lenin’in Bolşevik devrim öncesinde ortaya attığı ama sonradan “bütün iktidar Sovyetler’e” yaklaşımı ile sahiplenmediği “kapitalist olmayan yol” “milli demokratik devrim” tezlerinden çok fazla etkilenmişti.

“Antiemperyalist oluşu”, “Halk vurgusu”, “Dünyanın bütün mazlum milletlerine rehberlik etme arzusu”, “Milli güçler arayışı” ve “aşamalı geçiş yöntemi” hesaba katıldığında, Uçum’un çizdiği çerçevenin de o tezlere çok benzediği kanaatine vardım.

Bir tarafta muhafazakârlığı ve milliyetçiliği ile övünen bir iktidarın önderlik ettiği dönüşüm, diğer tarafta sol/sosyalist bir devrim tezi. Pratikte hiçbir benzerlik olmasa da kitabı okuduğunuzda teoride her şeyin çok benzeştiğini siz de göreceksiniz.

Yazının devamı...

Sistem değişse de değişmeyecek gerçekler

Başlangıçta (halkta karşılık bulmadığından olsa gerek) “başkanlık” demekten imtina ediliyordu ve yerine “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” gibi bir isim tamlaması kullanılıyordu. Ancak, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yemin ettikten hemen sonra kendisine artık “başkan” denilebileceğini açıklayarak, geçilen sistemin adının “başkanlık” olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Peki bu muhalefetin “Rejim değişti” propagandasını haklı çıkarıyor mu?

“Rejim” ile “hükümet sistemi” kavramları arasındaki farkları hesaba katarsak, çıkarmadığını söyleyebiliriz.

Anayasamızın ilk maddesinde “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” yazdıkça, ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” denildikçe, serbest seçimler yapıldıkça rejimimizin “cumhuriyet” olarak kalacağını düşünenlerdenim. İkinci madde içeriğinin, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, yeni sistemle göreve gelen bakanların ve milletvekillerin ettiği yeminin de omurgasını oluşturduğunu hatırlatmak isterim.

Sistem değişse de şu anayasal kavramlar Cumhuriyet rejiminin teminatı olmayı sürdürecek:

“İnsan hakları”, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” ve “adalet anlayışı”...

“İnsan hakları” kavramının altında da yine Anayasa ile güvence altına alınmış, sistem değişse de değişmeyecek haklar olduğunu unutmayın. Türkiye’nin taraf olup kendi yasalarının üzerinde kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde sıralanan o haklar arasında “yaşam hakkı”, “özgürlük ve güvenlik hakkı”, “mülkiyet hakkı”, “adil yargılanma hakkı” gibi temel hak ve özgürlükler de var.

Yeni sistemde hükümet nasıl oluşursa oluşsun, kritik koltuklarda kim oturursa otursun, bu kavramların ve hakların hiçbirinden ödün verilmemesi gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin dünyaya entegre olması, ilk 20 ekonomi içinde yerini koruyabilmesi, hatta üst sıralara çıkabilmesi doğrudan bu kavramların ve temel insan haklarının varlığına bağlı.

Zira, yeterince petrol ve doğalgaz kaynağı olmayan bir ülke ve bankalarda yeterince tasarrufu olmayan bir millet olarak “sanayi üretimimizi ve ihracatımızı arttırmak, yabancı yatırımcıları ve turistleri ülkemize çekebilmekdışında bir zenginlik reçetemiz yok.

Yabancı yatırımcılar, bir ülkeye para yatırmadan önce, şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir hukuk düzenini ve rekabet ederek kazanabileceği serbest piyasa şartlarının oluşup oluşmadığına bakar. Hatta bununla da yetinmeyip gidecekleri ülkenin Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF ve NATO gibi küresel kuruluşlarla ilişkisinin/bağının niteliğine bakar.

Paralı turistler, gittikleri ülkedeki hukuk sistemini en büyük güvenceleri olarak görür. İnsan hakları ihlalleri haberleri gelen ülkelere gitmek istemezler. Piramitleri, mumyaları, Şarm el Şeyh şehri ile bir dönem turist akınına uğrayan Mısır’da turizmin geldiği noktaya bakın, ne demek istediğimi anlarsınız.

İhracatın arttırılması ise Türkiye’nin mümkün olduğu kadar çok ülke ile iyi ilişkiler kurmasından, pazarını büyütmesinden geçiyor. Başka bir deyişle, Anadolu dışındaki insanların, Anadolu topraklarında üretilen ürünleri tüketmesinden...

Genç nüfusumuz, dünya pazarlarında risk alabilen, en sert koşullarda rekabet edebilen girişimcilerimiz ve tarihi/kültürel/coğrafi zenginliklerimiz hazır.

Yeni sistem, yeni bakanlar, yeni milletvekilleri, reformcu, demokratik, adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir ortam yaratmayı başarırsa demokrasiyi taçlandırır ve Türkiye gerçekten uçuşa geçer. Aksi takdirde, eski sistem gibi “dış mihrakları” ve bilumum “korkuları” kendi önüne engel olarak koymaya devam ederse yerimizde saymaya devam ederiz.

 

Yazının devamı...

1 numaralı kararnamedeki yeni ‘devlet’

Bugün size yeni sistemin ilk gününde ve sonrasında yaşanacaklara dair önemli detayları yazmak istiyorum.

İLK ÖNCE TBMM GÖREVE BAŞLAYACAK

TBMM üyeleri bugün 14.00’ten itibaren yemin etmeye başlayacak. Törenin pazar gününün ilk saatlerinde bitmesi bekleniyor. 550 üyeli TBMM bundan sonra 600 üyeli olacak. Geçmişte başbakan TBMM üyesi olmak zorundaydı ve hükümetin büyük çoğunluğunu TBMM’den atardı. Şimdiki sistemde hükümeti Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, TBMM dışından isimlerle kuracak. Geçmişte Bakanlar Kurulu için TBMM’den güvenoyu alınırdı, artık böyle bir gereklilik yok.

CUMHURBAŞKANI YEMİNİ VE 1 NO’LU KARARNAME

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, pazartesi günü 16.30’da yeni TBMM Genel Kurulu’nun önünde yemin edecek ve hemen ardından “1 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi” yayınlanacak. Hukukçu kurmayları yaklaşık bir aydır o kararnamenin üzerinde çalışıyor. Yeni sistemin ilk kararnamesi, devletin yeni yapılanmasına dair detayları içerecek. Bir nevi devletin yeni teşkilat şeması olacak.

İLK KABİNE GEÇİŞ TÖRENİNDE AÇIKLANACAK

O şemada en tepede Cumhurbaşkanı, yanında ise yardımcıları olacak. İlk etapta iki cumhurbaşkanı yardımcısı ataması bekleniyor. Ancak başkan yardımcılıkları sayısı konusunda sınırlama yok. Bütün başkan yardımcıları hemen ve hep bir arada atanmak durumunda da değil. O nedenle iki yardımcı ile başlanıp bir yıl içine toplamda 5 başkan yardımcısı atanabilir. Bu arada, başkan yardımcıları arasında bir kadın başkan yardımcısı olacağına dair güçlü duyumlar aldım.

Cumhurbaşkanı ve yardımcılarının bulunduğu halkanın dışında 16 kişilik Bakanlar Kurulu yer alacak. Bakanlıklar, halihazırdaki yerlerinde olacaklar. Bakan yardımcılarının sayısı da artacak. Başkan yardımcıları ve bakanlara ilişkin atama kararnamesi de 1 numaralı kararnameden sonra, akşam Beştepe’de yapılacak yeni sisteme geçiş töreni sırasında yayınlanacak ve kamuoyuna açıklanacak. Muhtemelen gün içinde isimler sızacaktır ama biz yeni sistemin ilk Bakanlar Kurulu’nda bulunacak isimleri Beştepe’deki tören sırasında resmen öğreneceğiz.

Başka bir çemberde 9 kurul yer alacak. Bu kurullar icracı bakanlıkların görev alanına giren alanlarda istişari çalışmalar yürüterek ana politikaları belirleyecek. Bazı kurullarda 3, bazılarında 5, bazılarında 7 üye olabilecek. Bütün kurulların başkanı Cumhurbaşkanı olacak. Ancak her kurulun başında bir başkanvekili görev alacak.

4 Cumhurbaşkanlığı ofisi Cumhurbaşkanlığı projelerinin gidişatını icracı/teknokrat bakanlıklar üzerinden takip edecek. Esnek birimler olarak çalışacak her ofisin bir başkanı olacak.

Genelkurmay, Diyanet, MİT gibi 8 başkanlık doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlı çalışacak. Kabine, kurullar, ofisler ve başkanlıklar arasında hiyerarşik bir sıralama olmayacak. Hepsi Cumhurbaşkanı’na bağlı olacak.

TBMM’DEN BAKAN OLACAK MI?

Pazartesi günü açıklanacak kabinede kimlerin olacağı merak konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Şimdi artık partili olmayan bakanlarımızla bir kabine oluşturuyoruz” sözleri, “TBMM’den ve AK Parti’den kesinlikle bakan almayacak” diye yorumlandı ama AK Partili Mustafa Elitaş’ın TBMM’den bir iki bakan alınabileceğine dair açıklamasını da yabana atmamak lazım. Neticede milletvekili ya da parti üyesi istifa edince Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “partili olmayan bakan” kriterini karşılar.

....................................................

Not: Kabine için “isim loto” yapmanın bir anlamı yok. Çünkü şu ana dek bakanlıklar için duyduğunuz isimlerin çoğu başarılı performansları dikkate alınarak yakıştırılan isimler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hangi isimlerde karar kılacağını pazartesi akşam saatlerini bekleyip görmek lazım.

Yazının devamı...

Hangisi kazanırsa kazansın, CHP kaybedecek!

Sonda söyleyeceğimi en başta, hatta başlıkta söyledim: Bu tartışmadan hangisi zaferle çıkarsa çıksın CHP kaybedecek.

Neden mi?

Çünkü, 24 Haziran seçimleri CHP yönetiminin, partinin içine düştüğü kısırdöngüyü popülizme sarılarak, sağa açılarak, sağla ittifaklar kurarak, sağdan adaylar transfer ederek aşamadığını gösteriyor. Bu siyaset tarzı, beklenenin tersine, ülkenin daha da sağa kaymasına katkıda bulunuyor.

Orijinali dururken kimse taklit olana oy vermiyor. Muhafazakârlar ve milliyetçiler bir yana, Kürtler, yoksullar, işçiler, emekliler de CHP’yi bir umut olarak görmüyor. Partinin oyu “yaşam tarzı” kaygısı güden ve belediye seçimlerinde kendini gösteren orta ve üst gelir sınıfında kemikleşiyor.

Muharrem İnce, 24 Haziran seçimleri öncesinde parti yönetiminin düştüğü “sağa kayma” ve “popülizm” tuzağına düşmeden büyük bir rüzgâr yakaladı. Muhafazakâr ya da milliyetçi olmadan inançlara saygılı ve yurtsever olunabileceğini, aynı zamanda büyük bir Türkiye vaat edilebileceğini gösteren mesajlar verdi. CHP seçmenlerinin önemli bir bölümü de CHP yerine (bütün aleyhte propagandaya rağmen) HDP ile İYİ Parti’ye oy verirken, cumhurbaşkanı olarak Selahattin Demirtaş’ı ya da Meral Akşener’i değil Muharrem İnce’yi tercih etti. Bu, İnce’nin durduğu noktayı CHP’nin durduğu noktaya tercih ettiklerini gösterdi.

CHP yöneticilerinin “Ama bizim partililer baraj altında kalmasın diye HDP’ye oy verdiler” açıklamaları, yenilgiye gerekçe üretmeye çalışan çaresiz bir siyasi savunmadan öteye geçemiyor. Bir CHP’linin son üç seçimdir “Nasıl olsa benim partim ne uzar ne kısalır, bari oyum işe yarasın” noktasına getirilmesi, CHP’nin başarısızlığının eseri değil midir?

Diğer taraftan, madem HDP’nin barajı geçmesi CHP yönetimi için çok önemli, bu konuda inisiyatif seçmene bırakılmadan, liderlik gösterip bütün riskler göze alınabilir ve sağ partiler yerine HDP ile ittifak yapılabilirdi. Böylece CHP ile ittifak yaptı diye oy vermeyen milliyetçi/muhafazakâr seçmenlerin İYİ Parti ve Saadet Partisi’ne oy vermesinin de önü açılmış olurdu.

Genel Merkez bu kadar hata yapmışken, 24 Haziran’da yelkenlere doldurulan rüzgârın İnce’yi CHP’de liderlik koltuğuna oturtmasından daha doğal bir sonuç olamazdı. “Yüzde 30’u yüzde 50 yapma” sözü veren İnce, 2023 öncesinde doğal bir süreçle partinin başına geçerdi ve o rüzgârı ne Kılıçdaroğlu ne etrafındaki “kurmayları” engelleyebilirdi.

Ancak öyle olmadı. İnce, 24 Haziran gecesinden itibaren seçmenlerini hayal kırıklığına uğratacak adımlar atmaya başladı. Yenilgiyi erken kabullendi. Seçim gecesi olanlara dair anlamsız bir gizem yarattı. Seçimden sonra apar topar tatile gitti. Defalarca “vefa” vurgusu yapan ve “Benden kurultay sözü duymayacaksınız” diyen kendisi değilmiş gibi tatilden döner dönmez kılıçları çekti.

Türkiye büyük bir dönüşüm anlamına gelen yeni sisteme geçerken, devlet yeniden yapılanırken, ülke çocuklara yönelik hunharca cinayetleri konuşurken, ekonomik sorunlar devam ederken, O CHP’nin liderlik sorununu tek gündem maddesi yaptı.

İnce’ye ve CHP’ye oy verenlerin çoğunlukta olduğu bir mahallede yaşıyorum ve pazartesinden beri hem Kılıçdaroğlu’na hem İnce’ye veryansın eden öfkeli insanları dinliyorum. Gördüğüm şu ki yerel seçimlerde adayları belirleme üzerine erkene alınan bu kavga devam ederse, kurultayda hangisi kazanırsa kazansın, seçimlerde CHP kaybedecek. Parti içi kavgalardan, hiziplerden bıkan CHP seçmenleri sandığa dahi gitmeyecek.

Victor Hugo bir eserinde demiş ya “Kimse senin dalgalarla nasıl boğuştuğuna bakmaz, gemiyi limana getirdin mi getirmedin mi ona bakar”...
İnce’nin 24 Haziran öncesi neler başardığına kimse bakmıyor artık. Herkes Türkiye’de değil CHP’de iktidar olmak için yarışan iki kişiyi izliyor!

Yazının devamı...

65 kurul arasında bir tek o kurul yokmuş

Bir süredir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen bu sistemin temel dinamikleri üzerinde çalışıyorum. Yeni sistemi bir köşe yazısında özetlemek zor ama sistemin üzerine kurulacağı 5 sacayağını şu başlıklarla anlatabilirim:

- Cumhurbaşkanı ve yardımcıları: Sistemin tam ortasında yer alacak ve ’yürütme’nin omurgasını oluşturacak.

- Bakanlar Kurulu (Kabine): 16 bakanlıktan oluşacak ve icraatları gerçekleştirecek.

- Ofisler: Finans, İnsan Kaynakları, Yatırım ve Dijital Dönüşüm alanında kurulacak 4 Ofis Cumhurbaşkanı ile birlikte çalışacak. Temel işlevleri Cumhurbaşkanlığı’nın projelerini bürokrasiye takılmadan yönetmek olacak.

- Kurullar: Türkiye’de hali hazırda bulunan ve hayatın her alanında faaliyet gösteren 65 kurul, 9 kurul altında toplanacak. Cumhurbaşkanı’nın başkanı olacağı bu kurulların başkanvekilleri olacak. Kendi alanlarında politikalar önerecek ve icra faaliyetlerinin hem yol göstericisi hem izleyicisi olacaklar.

- Başkanlıklar: Diyanet, Genelkurmay ve MİT gibi kurumların da aralarında bulunduğu 8 başkanlık olacak. Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı ilk kez kurulacak. Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Cumhurbaşkanı’nın uhdesinde olacak, bütçe hazırlama görevini üstlenecek. İletişim Başkanlığı ise basın yayın ve iletişime dair bütün faaliyetlerini kontrol edecek.

KURULLAR CUMHURİYETİYMİŞİZ

Bu aralar bir grup, harıl harıl yeni sistemin hayata geçirilebilmesi için gereken Başkanlık Kararnameleri üzerinde çalışıyor. Çünkü 9 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yemin ettikten sonra yeni sistem resmen devreye girecek ve bu yapının resmi gazetede yayınlanarak resmen devreye sokulması gerekiyor. Düşünsenize, “Başbakanlık” ibaresi geçen mevzuatın tespiti bile aylar sürmüştü. Şimdi bütün mevzuat “Cumhurbaşkanlığı” üzerine kurgulanacak.

Özetle söylemek gerekirse, yeni sistemde geçmişte var olan başkanlıklar, bakanlıklar, kurullar ve Cumhurbaşkanlığı yeniden yapılanıyor, ofisler ise ilk kez kuruluyor.

En ilginç yeniden yapılanma ise kurullar konusunda hayata geçiriliyor. Kanunlarla ve düzenleyici işlemlerle kurulmuş toplam 65 adet kurul, komisyon ve komite, “Sosyal Politikalar”, “Hukuk Politikaları”, “Güvenlik ve Dış Politikaları” ile  “Yerel Yönetimler”, “Sağlık ve Gıda”, “Ekonomi”, “Eğitim ve Öğretim” ve “Bilim/Teknoloji/Yenilik” politikaları alanında olmak üzere 9 başlık altında toplanıyor.

BİR İLK: HUKUK POLİTİKALARI KURULU

Politikalar geliştirerek Cumhurbaşkanı’na önermesi ve bir bakanlığın görevini aşan makro düzeydeki kararları vermesi öngörülen bu kurullara bakıldığında tümünün hali hazırda hayatımızda mevcut olan kurulların özeti olduğu anlaşılıyor. Biri hariç. O da “Hukuk Politikaları Kurulu”. Yıllarca birçok konuyu onlarca kurula, komisyona, komiteye havale etmiş olan ülkemizde, hukuk alanında makro düzeyde hiçbir politik norm belirleyici yapının olmaması çok ilginç değil mi?

“Hâkimler Savcılar Kurulu var” diyebilirsiniz belki. Ancak, o kurul da politika belirlemenin ötesinde, daha çok yargı camiasının insan kaynakları bölümü gibi işliyordu.

Kim bilir, belki de ülkede Cumhuriyet’in kuruluşundan beri en çok sorun yaşanan alanlardan birinin “adalet” olması, bu tür bir boşluğun eseridir.

Yazının devamı...

Kılıçdaroğlu’na sordum: ‘İnce ile aranızda gerilim var mı?’

Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin yüzde 31’e yakın bir oy alması, “İnce lider olmalı” diyenlerin görünürlüğünü arttırdı. İnce’nin 2023 için net konuşması, 81 ili dolaşacağını duyurması da bu taleplere karşılık verdiğine yoruldu.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ise tersine ilk basın toplantısında AK Parti’nin TBMM’de geriletildiğini belirterek, seçimde izlenen stratejinin sonuç getirdiğini savundu. İnce’nin aldığı sonucu da “başarı” olarak görmediğini ima etti. Genel merkez çevresi de bu görüşün etrafında toplandı.

Kılıçdaroğlu ve İnce’nin iki farklı tavır sergileyip, seçimler tamamlandıktan sonra birlikte fotoğraf vermemesi de kısa süre içinde aralarında kıyasıya bir liderlik yarışı başlayacağı görüşünü güçlendirdi. Peki bu gidişata bakılırsa kısa vadede böyle bir yarış ortaya çıkar mı?

‘GELECEK HAFTA BAŞINDA BULUŞACAĞIZ’

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile dün yaptığımız telefon görüşmesinde ilk sorum İnce ile 24 Haziran’dan sonra görüşüp görüşmedikleri oldu. “Telefonla görüştük” yanıtını aldım. Sonrasında Kılıçdaroğlu ile aramızda geçen diyaloğun bir kısmı şöyle gerçekleşti:

- Basın toplantınızda çok sert bir üslup kullandınız. Bu tavrınız İnce’ye yönelik miydi?

- Hayır, o sertlik kesinlikle Sayın İnce’ye yönelik değildi. CHP’ye yönelik haksız eleştirilere karşı tepkimdi.

- Kimleri kastediyorsunuz?

- AK Parti parlamentoda güç kaybetti. Genel Kurul’da, komisyonlarda çoğunluğu kaybetti. Kimse AK Parti’yi tartışamayınca, gündemi ve gözleri oradan uzaklaştırmak için CHP’yi öne sürüyorlar. Tepkim bunaydı.

- Neden yüz yüze görüşmediniz, aranızda bir gerilim mi var?

- Sayın İnce başarılı bir performans gösterdi. Kendisine teşekkür etmemiz gerek. Haliyle gerilimi yükseltecek bir ortam yok. Tersine, bu başarıyı daha ileriye götürmeyi istiyoruz. Sayın İnce, seçim sonrasında kısa bir dinlenme ihtiyacı hissetti. Gelecek hafta dönünce buluşacağız.

- Sayın İnce’nin partinin başına geçmesi gerektiğini savunanlar var. Siz olağan kurultayda genel başkanlığa aday olmayıp Sayın İnce’ye ya da başka adaylara yol verebilir misiniz?

- Bu aşamada parti içi tartışmalara zemin hazırlamayı uygun bulmuyorum. Değişimi sağlayacak olan örgütün kendisidir.

BELEDİYE SEÇİMLERİNDE BİRLİKTE ÇALIŞACAKLAR MI?

Kılıçdaroğlu, 24 Haziran’dan bu yana İnce’nin de dikkatli hareket ettiğini vurguladı. Dokuz ay sonra yapılacak yerel seçimlerde, adayların belirlenme sürecinde birlikte hareket edip etmeyecekleri de merak konusuydu. Bunu hatırlatınca da şu yanıtı verdi:

“Belediye seçimlerinde de normal prosedür işleyecek. Bu süreçte CHP’nin saygın isimlerinin görüşlerini elbette ki alacağız. Hedefimiz büyük kentlerde yerel seçimleri kazanmaktır. Kesinlikle partiye zarar vermeyeceğiz ve partimizin saygın kimliğini koruyacağız.”

Kılıçdaroğlu, AK Parti’nin parlamentoda zorunlu bir uzlaşma süreci arayacağını belirterek, “Bizi de ciddi görevler bekliyor. Parlamentoda tutarlı bir çalışma yürütmek istiyoruz. İç tüzük değişecek. Milletvekillerinin söz hakkını arttırmalıyız” dedi.

“BERBEROĞLU TAHLİYE EDİLMELİ”

CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu, bir kez daha milletvekili seçildi. Büyük ihtimalle gelecek Salı günü mazbatasını alıp bir kez daha resmi olarak da milletvekili olacak. Dün aralarında AK Partililerin de olduğu bazı hukukçularla konuştum. Hepsi benzer şeyler söyledi. Ortak görüş, Berberoğlu’nun kaldırılan dokunulmazlığını 24 Haziran itibariyle yeniden kazandığı yönünde. Haliyle, tamamına yakını, önceki örnekleri de hatırlatarak Berberoğlu hakkında başlatılmış yargılama sürecinin tutuksuz devam etmesi gerektiğine inanıyor. Berberoğlu’nun ya da avukatlarının mazbata alındıktan sonra değişen duruma dikkat çekerek yapabileceği bir tahliye başvurusu, yemin töreninden önce olumlu sonuçlandırılırsa TBMM yeni dönemine daha olumlu bir atmosferde başlayabilir.

Yazının devamı...