GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İzmir için İzmir’den mimarlık


Aslında bir platform olarak başladılar.
Sohbet ettiler, dertleştiler, meslek dayanışması yaptılar, yeni fikirler geliştirdiler.
Ve dediler ki...
“Hizmet ihraç etmeliyiz...”
Bu grubun üyelerinin çoğunluğu mimarlardan oluşuyor. Birkaç tane farklı alanlarda, sektörlerde çalışanlar var, ama ağırlıklı olarak mimarlar...
70 kişiler...
Türk müteahhitleri dünya sıralamasında ikinci, ama müşavirlikte 50’inciyiz.
Yani müteahhitlerimiz çok başarılı da mimarlarımız onların gerisinde mi?
Değil elbette...
Kafamızı biraz kaldırmamız lazım.
Her sektörde böyle aslında...
İşte bu platformlar aylar içerisinde bir kooperatife dönüştü ve adını İZMİM koydular.
Yani İzmir için İzmir’den mimarlık...
***
Platform İZMİM Hizmet ve Dayanışma Kooperatifi’nin başkanlığını Alp Burkut yapıyor.
Burkut’a amaçlarını sordum...
“Kooperatifin amacı şehir ve bölge plancılığı, mimarlık, iç mimarlık, peyzaj mimarlığı, mühendislik, sanat disiplinlerini bir araya getirmek. Sonrasında iş geliştirip dünyaya açılmak istiyoruz. Mimarlık ve tüm teknik meslek gruplarını vatandaş ile aracısız buluşturmak istiyoruz. Dünya da gelişiyor, dijitalleşiyor, sanayi 4.0’ı konuşuyoruz. Mesleki entegrasyonu sağlayarak ülkemizin bilhassa müşavirlik alanında tüm dünyada bağlantılarını artırabiliriz. Bunu yaparken elbette hizmetin kalitesini ve kârlılıklarımızı da artırmak istiyoruz. Toplumsal kültüre ve yaşama değer katmak, bütün meslek gruplarının bir araya gelerek çalışmasını sağlayarak pazar büyütmek gibi amaçlarımız da var.”
***
Dediğim gibi müteahhitlerimiz çok başarılı, ama bana göre çok başarılı mimarlarımız da var.
Şimdi müşavirlik hizmeti verenlerin dünyaya imzalarını atma zamanı...
Bu potansiyel var, önemli olan bunu ortaya çıkarmakta...

 
Hizmeti de ihraç etme zamanı

GEÇENLERDE Ege İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkanı Jak Eskinazi, İZMİM üyeleriyle sohbet etti.
Ve dedi ki...
“Tüm mimar, mühendis ve müteahhitleri yurtdışında projelere teklif vermeye davet ediyorum. Hizmet ihracatçılarına Ekonomi Bakanlığı’nın çok önemli destekleri var. Türkiye’nin hizmet ihracatı 2017 yılında 46.8 milyar dolara ulaştı. Hizmet ihracatımız 20 milyar dolar fazlalık veriyor. 2023 yılı için bu rakamı 150 milyar dolar. 2023 hedeflerine hizmet ihracatını artırarak ulaşabiliriz” diye konuştu.
Hizmet ihracatını artırmalıyız.
Şirketlerin KDV’siz ihracat olanağını olduğu gibi Ekonomi Bakanlığı’nın yurtdışında ofis açma, personel istihdam etme, marka oluşturma destekleri de var.

 
Kentsel dönüşümde hata yapmayalım

MİMARLAR Odamız var, birçok şehirde serbest mimarlar oluşumları yapılıyor, İZMİM gibi platformlar da hayata geçtiğine göre hepsine önerim olacak.
Şu kentsel dönüşüm işine bir el atın.
Bu kadar iyi mimarımız varken, nasıl oluyor da böylesine kötü kentlerimiz oluyor.
Ben siyasetçiler kadar mimarlarımızın da özeleştiri yapması gerektiğini düşünüyorum.
Hangi şehrimizin kendine özgü bir mimarisi var, eski şehirleri koruyabildik mi, örnek olabilecek kentler yaratabildik mi?
Odalarımız birkaç popüler davanın peşinden koşup gitti.
Bu arada, kentlerimiz yağmalanıyor, birbirinden çirkin yapılar oluyordu.
Ben her zaman bunları yazdım, dile getirdim, uyarılarımı yaptım.
Evet, kentlerimizin geleceğini ilgilendiren önemli projelere yoğunlaşın, itiraz da edin, ama çözümler de sunun diye yazdık.
Hep birlikte, el birliğiyle kentlerimizi katlettik.
O yüzden bu sefer kentsel dönüşümde hata yapmayalım.

 
Turizm merkezleri için
özel yasa çıkarmalı

BODRUM fotoğraflarını arkadaşlarım paylaşmış.
“Bir saattir Bodrum’un içinden çıkamadık” dediler.
Ben de onlara Çeşme’nin fotoğraflarını attım.
“Burası da öyle” dedim.
Bayram tatili uzun olunca şehirler boşaldı, herkes tatil yerlerine akın etti.
Yani bayram yoğunluğunun olması elbette normal...
Ama ben birkaç kere yazdım.
Bu tatil beldelerinde bayram dışında da bu yoğunluklar yaşanmaya başladı.
Hatırı sayılır bir nüfus da ağırlıklı olarak buralarda yaşamaya başladı.
Bu ilgi birkaç sorunu beraberinde getiriyor.
Hep yazıyorum.
Bodrum, Çeşme gibi tatil merkezleri için özel bir yasa gerekiyor.
Bir de özel bir bütçeyle desteklenmeleri lazım.
Kış nüfusuna göre ödenek alan bu beldelerin bu yoğunluğa cevap vermeleri mümkün değil.
Sorun bayram değil...
Böyle uzun bir tatilde bu trafik normal, ama sezonda da artık bu sıkışıklık görülüyor.
Yani birşeyler yapmanın zamanı geldi gibi...

Yazının devamı...

Ayakta alkışlanacak hizmetler



Müthiş işler yapıyorlar.
Lösemi hastası çocuklarımıza el uzatıyorlar, onların tedavilerini sağlıyorlar.
Daha da önemlisi ailelerinin yanında oluyorlar.
Bunun ne kadar değerli olduğunu öğrenmek istiyorsanız; biraz hastane koridorlarında dolaşın.
Ailelerle konuşun, onların sıkıntılarına ortak olun.
O zaman bu sosyal projelerin değerini daha iyi anlayacaksınız.
***
LÖSEV Medya İlişkileri Sorumlusu ve İzmir İl Koordinatörü Rana Çetin ile geçenlerde konuşuyorduk.
LÖSEV İzmir Ofisi Ege Bölgesi’nde başta İzmir’den Muğla’ya kadar bölgedeki 5 bini aşkın kayıtlı hastaya destek veriyorlar.
Ailelere yönelik sağlıklı beslenme, psikoloji, hukuk alanında seminerler düzenliyorlar.
Bu süreçte bu destekler gerçekten önemli...
Çünkü aileler çoğu zaman kendilerini yalnız ve çaresiz hissediyorlar.
Rana Çetin’den aldığım bilgiye göre Ankara’daki LÖSANTE Hastanesi’nde tedavi başarı oranı yüzde 92’lere ulaşmış. LÖSEV; uyguladığı tedavi yöntemleriyle BM Güvenlik Konseyi’nde danışmanlık yapmaya başlamış.
Tedavi gören çocuklar ve aileleri LÖSEV Köyü’nde ücretsiz barınma, beslenme ve ulaşım imkanlarına sahip oluyorlar.
Bununla da bitmiyor.
Tüm bunların yanında ailelere ayni ve nakdi yardımlarda da bulunuyorlar. Ev eşyasından gıdaya, giysiden oyuncağa kadar...
Ayrıca sağlık ve eğitim bursları var.
Ankara’da bir de LÖSEV Kolejleri var.
Tedavi sürecinde hassas olan, enfeksiyon kapma riski olan çocukların hijyenik ve kendilerini mutlu hissettikleri bir ortam sağlıyorlar.
Dilerim bu imkanların tamamı İzmir için de olur.
***
Bu projelerin gerçekleşmesinde emeği olan, desteği olan herkesi gönülden tebrik ediyorum.
Hepimiz adına teşekkür ediyorum.

 
Kurbanda destek olalım

LÖSEV İzmir İl Koordinatörü Rana Çetin diyor ki...
“Kurban bağışlarınızı bizim gibi kurumlara yapmanızı tercih ederiz. Lösemi ve diğer kanser türlerinin tedavisinde protein ağırlıklı sağlıklı beslenme olmazsa olmazlardan... Çünkü lösemi ve kanser hastalarının tedavisinde kullanılan ilaçlar vücut savunmalarını yok ediyor. Tedavi sürecinde protein ağırlıklı sağlıklı beslenme, vücut direncini artırarak iyileşmeye önemli katkı sağlıyor. Bizim hastalarımızın büyük çoğunluğunun et alma imkanı yok. O nedenle LÖSEV olarak vekaleten kurban bağışlarını kabul ediyoruz.”
Destek olmaya değer...

 
Eğitime odaklanmalıyız

EKONOMİDE dalgalanmalar, krizler gelip geçer.
Biz geleceğe bakalım.
Nasıl olacak peki?
Fark yaratarak...
Bunun için de eğitim kalitemizi mutlaka artırmamız gerekir.
Hepimizin yakın çevresinde Avrupa’da, Amerika’da çok başarılı olmuş gençler var.
Hepsi de üniversiteye kadar burada okudular.
Bir kısmı da yüksek lisans ya da daha iyi çalışma şartlarından dolayı buraları tercih ettiler.
Bizim gençlerimize bu imkanları buralarda sağlamış olsaydık, hiçbiri gitmez ya da geri dönerlerdi.
Şimdi bu günlerde, bunları konuşmalıyız.
Eğitimi, yaratıcılığı, hayalleri...
Biliyorum; günlük sıkıntılar çok, hepimizi zorlayan gelişmeler var.
Ama dediğim gibi Türkiye güçlü bir ülkedir; sıkıntılar gelir geçer.
Biz geleceğin kurgulanmasına bakalım.
Zaten bugün yaşadığımız sıkıntıların kaynağı da geçmişte yaptığımız hatalardan geliyor.
Türkiye’nin çıkışı teknolojiden, üretimden, ihracattan geçiyor.
Ve bu insan kaynağımız var.


İmar barışı uyarısı

BİRÇOK belediye başkanıyla konuşuyorum.
İmar barışının devletle vatandaş arasındaki sıkıntıları giderdiğini söylüyor.
Bu meselenin iyi yanı...
Ama aynı başkanlar uyarıyor da; “Hala imalatlar devam ediyor. Ve biz bunları yakından takip ediyoruz. İmar barışıyla ilgili süre tamamlandıktan sonra gereken işlemleri yapacağız” diyor.
Devletin vatandaşına, vatandaşın devletine güvenmesi elbette güzel bir şey...
Ama yasalara da uymamız gerekiyor.
Yasa “İmar barışı 1 Ocak 2018’den önceki yapıları kapsar” diyor.
Başkanlar uyarıyor, “Yapmayın” diyor.
Bence de 1 Ocak 2018’den sonra yapmayın.
Çünkü teknolojiyle, yani havadan görüntülerle bu imalatlar anında tespit ediliyor.
Söyleyeyim.
Cezaları da büyük...

Yazının devamı...

Kooperatifçiliğe burun kıvırmayalım


İhracat yapanlara yeni teşvikler sağlanabilir, hiç ihracat yapmamış olanlara da destekler verilebilir.
Belki de bugüne uygun yeni kooperatif modelleri kurulabilir.
“Kooperatifler eski ekonominin araçları” diyenlere; Avrupa’dakileri incelemelerini önerebilirim.
Benim bahsettiği o hantal, üreticiyi ya da tüketiciyi oyalayan, kendi için bürokrasi yaratan kooperatifler değil elbette...
Yeni ekonomiye ayak uyduran, üreticiyi teşvik eden, destekleyen, yol gösteren ve en sonunda yeni pazarlarla tanıştıran kooperatiflerden bahsediyorum.
Fransa’da, İspanya’da ve özellikle İtalya’da çok başarılı örnekler bulunuyor.
Özellikle de tarıma dayalı sanayide İspanyollar ve İtalyanlar harikalar yaratıyorlar.
Aslında köyünde, kasabasında kendi halinde üretim yapan insanlar yıllar önce bilinçlendirilerek ihracatçı haline getirildi.
Dış tanıtımlarla ürünler anlatıldı, raflara sokuldu.
Ve bugün tüketicilerin beğendiği, alışkanlık haline gelen markalar oldu.
Türkiye olarak çok başarılı markalarımız var.
Ama dediğim gibi daha fazla üretmeli ve daha fazla ihracat yapmalıyız.
Adeta bunu bir seferberlik haline getirmeliyiz.
O yüzden diyorum ki; yeni kooperatif modelleri üzerine biraz çalışalım.

 
Parmesan örneği
klasik ama güzeldir

YÜKSEK teknoloji üreten Türk markaları büyük ihracatçı konumunda...
Örneğin Arçelik, Beko, Vestel gibi markalarımızın Avrupa’daki satış rakamları her geçen yıl artıyor.
Tabii bu yetmez; bu ürünlerdeki ithalat oranlarının da düşmesi gerekiyor.
Ama bunun için zamana ihtiyacımız var.
Bir de ihracat yapmayanlar var.
Aslında İtalya’daki Parmesan üreticileri güzel bir örnektir.
Orijinal adı Parmigiano Reggiano olan parmesan peyniri, ağırlıklı olarak Parma bölgesinde üretiliyor.
Coğrafi işaretleme ve marka tescillerini çoktan tamamlamış olan parmesan üreticileri, kurdukları kooperatifler sayesinde ürünlerini dünyanın her yerine satabiliyorlar.
Tescil davalarını da onlar adına yine kooperatiflerin avukatları sağlıyor.
İtalyanların parmesanı varsa bizim de Ezine peynirimiz var, İzmir tulumumuz var, Kars kaşarımız var.
Var ama biz yiyoruz, biz seviyoruz.
Eminim tattırabilsek, sevdiririz de aynı zamanda...
Bu çok klasik bir örnek olduğu için verdim.
Benzer çok ürün var.
Başta teknoloji ürünleri olmak üzere dış pazarlarda olabileceğimiz çok ürünümüz var.
Yeter ki organize olabilelim.

 
Altınordu ihracatçı sayılır mı?

BİZİM spor servisiyle konuşuyorduk.
Aklıma geldi.
“Altınordu gençleri sayesinde kasasına ne kadar koydu?” diye sordum.
Şöyle bir bilgi verdiler.
“Sadece son 2 yılda 4 genç futbolcusunun satışından 17 milyon Euro’nun (115 milyon TL) üzerinde bonservis geliri kazandı. Altınordu, yalnız bu 4 futbolcunun satışından Göztepe’nin yıllık 90 milyon TL’ye ulaşan Süper Lig’deki gelirini solladı. Kırmızı-lacivertliler, Alsancak Stadı’nın 54 milyon 880 bin TL ihale bedeliyle yeniden inşa edildiği İzmir’de yetiştirdiği gençlerden 2 yeni stat yapacak kadar gelir elde etti...”
A Milli Takım seviyesine çıkarıp 2016 yazında Bundesliga ekibi Freiburg’a 2.5 milyon Euro bonservisle sattığı Çağlar’dan daha sonra sözleşmesine yazılan bonuslarla toplam 3.3 milyon Euro almış.
Henüz 22 yaşında Freiburg’lu futbolcu, 19 milyon Pound (21 milyon Euro) bonservis bedeliyle Premier Lig’de Leicester City’nin yolunu tutarken Arda Turan, Cenk Tosun ve Hakan Çalhanoğlu’ndan sonra en pahalı dördüncü Türk futbolcu olmuş. Çağlar’ın bonservisinden yüzde 25 pay alma hakkı bulunan İzmir temsilcisi, bu transferden sözleşme gereği ilk başta aldığı 2.5 milyon Euro bonservisi düştükten sonra 4.62 milyon Euro kazanmış. Çağlar Söyüncü’nün 2 yılda Altınordu’ya kazandırdığı para ise 8 milyon Euro...
Kırmızı-lacivertli kulüp, 2016 yazında 700 bin Euro bedel ve sonraki transferde bonservisinden yüzde 30 pay karşılığında Başakşehir’e verdiği 21 yaşındaki Cengiz Ünder, İtalya’da Roma’nın yolunu tutunca 4.5 milyon Euro daha kasaya koymuş.
Altınordu, geçtiğimiz günlerde 18 yaşındaki Berke ve 21 yaşındaki Barış’ı da 4 milyon Euro bonservisle Fenerbahçe’ye verdi.
Toparlayalım...
* Çağlar Söyüncü: 22 yaşında İngiltere’de Leicester City’de oynuyor. Altınordu’ya toplam 8 milyon Euro bonservis kazandırdı.
* Cengiz Ünder: 21 yaşında. İtalya’da Roma’da oynuyor. Altınordu’ya toplam 5.2 milyon Euro bonservis kazandırdı.
* Barış Alıcı (21), Berke Özer (18): Fenerbahçe’ye toplam 4 milyon Euro bonservis bedeli ve sonraki transferlerinden yüzde 20 pay karşılığı transfer oldular.
Şimdi Altınordu ihracatçı sayılır mı?
Niye sayılmasın..
Birçok ihracatçı firmadan daha yüksek bir hacim yaptığı ortada...
Altınordu ayakta alkışlanır.

Yazının devamı...

Üretimi ve ihracatı daha çok konuşmalıyız


Böyle dönemlerde en iyisi sakin kalmak, yani soğukkanlılığı korumak...
Geçmiş deneyimlerimiz bunu söylüyor.
Türkiye çok kriz yaşamış ve her seferinde güçlenerek çıkmış bir ülke...
Yine böyle olacağını düşünüyorum.
Döviz iner çıkar; ama bir yerde durulur.
O yüzden hep diyorum; biz ödevimizi yapalım.
Avrupa Birliği konusunda da benzer düşünüyorum.
İster alırlar ister almazlar; bize düşen demokrasi standartlarımızı ve piyasa ekonomimizi Avrupa düzeyine çıkarmaktır.
Sonrası...
Sonrası inanın çok önemli değil.
Türkiye dünyaya lazım...
Kendileri bilirler.
Bir şey daha var.
İhracat yapanlar kriz şartlarında en az etkilenen şirketler oluyor.
Daha çok üretmeliyiz.
Ürettiğimizi satmalıyız.
İhracat yapmalıyız.
Sadece sanayi ürünü değil, teknoloji de ihraç etmeliyiz.
İşte o zaman Türkiye güçlü olur.
Bugün güçsüz demiyorum; daha güçlü olur diyorum.
Türkiye ekonomik dalgalanmalar döneminde değil; her zaman ve daha fazla üretimi, ihracatı konuşmalı.
Ekonomi ve demokrasi gündemimizin birinci maddesi olmalı.
Dünya dengelerinin değiştiği bir süreçte Türkiye kendine her zaman iyi bir yer bulur.
Bu sıkıntılar gelip geçer; biz geleceği konuşalım.

Mehmet Kocadon ve Bodrum

GÜLBEN Ergen Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ile konuşmuş.
Keyifle okuduğum bir röportajdı.
Zaten Mehmet Kocadon keyifli bir adamdır.
Sohbet etmeye doyamazsınız.
Kendisiyle tanışıklığımız da uzun yıllara dayanır.
Aslında 20 yıllık belediye başkanlığı uzun bir süre ama Kocadon’da metal yorgunluğu göremezsiniz.
Her dönem farklı bir stratejiyle yoluna devam eder.
Yani klasik siyasetçi tipinden çok farklı bir görüntü verir.
Benim Kocadon’da sevdiğim bir özellik var.
O da vatandaşın omzuna dokunabilmesi, her kesimle iyi geçinmesi, seçildikten sonra adeta partisiz olması.
Kabul edelim; Bodrum Türk turizmi için çok önemli bir adres...
Bodrum’u ayrıştıran, farklılaştıran insanların başında da Mehmet Kocadon gelir.
Okumayanlar röportajı bulup okuyabilir, tavsiye ederim.

Bazı zorunluluk
çıkış da getirir

FENERBAHÇE Benfica’yla elendi; elemesini beklemiyordum zaten...
Aslında geçen yılki Fener’den bir farkı da yok.
Çünkü ortaya çıktı ki; mali tablo kulübü kıpırdatamaz bile...
Yine çok net ortada; bu görüntü birkaç yıl daha devam edecek.
Sadece Fener değil, birçok kulüp de benzer bir borç krizi içerisinde...
Yine Altınordu örneğini vereceğim.
Berk ve Barış bana göre Fener’in en iyi transferi...
Geçen yıl milyonlarca euroya alınan transferlerden çok daha iyiler, daha da iyi olacaklar.
Her şerde bir hayır vardır.
Belki de bu sayede kulüplerimiz altyapıya eğilecek ve yeni gençlerin yetişmesine önayak olacaklar.
Ben aynı duyguları Karşıyaka için de hissediyorum.
Karşıyaka geçmişin yanlışlarının faturasını bugün ödüyor.
Şimdi transfer yasaklarından dolayı altyapıya eğilmek zorunda...
Belki bir üst lige çıkması zaman alacak.
Ama çıktığında belki de daha istikrarlı başarı yakalayacak.
Bazı zorluklar, zorunluluklar yeni imkanları getiriyor.

9 gün iyi gelecek

UZUN tatillere hep karşıyım.
Çünkü ekonomi duruyor; herkes her şeyi erteliyor.
Bu bayram tatili belki hepimize biraz iyi gelecek.
Stresli bir 10 gün geçirdik.
Dalgalanma hala dinmiş değil ama en azından kontrol altına alınmış durumda.
9 gün biraz düşünmek, biraz sakinleşmek, biraz da gelecek planları yapmak için iyi gelecek.
Bu söylediğim biz gazeteciler ve doktorlar için değil elbette...
Biz yazmaya, çizmeye, gazete yapmaya devam edeceğiz.

Yazının devamı...

Biz krizleri iyi yönetiriz

 

 

Bir Avrupalı’nın bir ayda yaşadığı gelişmeleri bizler birkaç günde yaşıyoruz.

Bazen bir güne neler sığdırmıyoruz neler...

Ama şunu söylemem lazım.

Türk insanı pratiktir, krizleri yönetmeyi bilir.

Her zaman akılcı, kendine özgü çözümler bulmayı da bilir.

O yüzden son yaşanan dalgalanmaların da geçici olduğunu düşünüyorum.

Bizim asıl meselemiz kendimizle olmalı.

Biz ev ödevlerimizi yapmalıyız.

Bunun için de daha fazla bir demokrasiye ihtiyacımız var.

Ben her zaman demokrasiyi ekonominin önüne koyuyorum.

Çünkü ekonomik zorluklar bir şekilde çözümlenir.

Önemli olan Türkiye’nin demokrasi çarklarını hızlı ve zamanında çalıştırabilmesidir.

Sivil toplumu ne kadar güçlendirirsek o kadar iyidir.

Daha çok konuşan, daha çok güçbirliği yapan ve Türkiye’nin meselelerine sahip çıkan bir sivil toplum hepimizin yararınadır.

Her şeyi devletten, siyasetçilerden beklememek gerekir.

Siyasi otorite elbette düzeni sağlamak, devletin işleyişini hızlandırmak için önemli.

Ama en az bunun kadar sivil toplumun duyarlılığı da şart.

Önemli olan bu yaşadıklarımızdan dersler çıkarmamız.

Türkiye’nin büyümesi, bunun için de üretmesi lazım.

Mevcut potansiyelin çok altında üretiyoruz.

Teknolojiyi daha iyi kullanmalıyız.

Ve teknoloji üretip satabilmeliyiz.

Elbette aldığımız çok mesafe var ama bizim olmak istediğimiz yerden henüz uzaktayız.

Türkiye güçlü bir ülkedir ve güçlü olmaya devam edecektir.

 

 

Yerli üretimi desteklemeliyiz

 

CUMHURBAŞKANI Erdoğan dün “Amerika’nın IPhone’u varsa, burada Samsung, bizim de Vestel Venüs’ümüz var” dedi. 

Borsaya baktım; Vestel’in hisseleri tavana yakın bir yerlerdeydi.

Şahsen ben ev, kendime, yakınlarıma bir şey alacaksam, önce yerli marka olmasını tercih ediyorum.

Çünkü Vestel gibi Türkiye’de üretim yapan birçok fabrikayı gezdim, biliyorum.

Arçelik’in, Beko’nun tesislerinin Avrupa’da bile olmadığını görüyorum. 

O zaman önce yerli markalarımızı kullanmalıyız.

Ve bunu bir alışkanlık haline getirmeliyiz.

Örneğin Fransız bürokrasisi ya Citroen ya da Peugeot kullanır.

Özetle...

Üretimi desteklemeliyiz.

 

 

Ben körfez geçişi destekliyorum

 

KÖRFEZ geçiş projesine yargı dur dedi; projenin koruma alanları ve Gediz Deltası sulak alanı üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin yeterince incelenmediğine karar verdi.

Yargının kararları her şeyin üzerindedir, saygımız sonsuz...

Ama şunu belirtmek isterim.

Dünyada benzer örnekleri çok var.

Ve yıllar önce hayata geçirilmiş projeler...

Koruma alanları konusunda herkes gibi ben de hassasım.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, bugünün teknolojileriyle her zaman çözümler bulunabilir.

Körfez geçiş Türkiye’nin önceliği midir, İzmir’in daha acil çözülmesi gereken problemleri var mıdır?

Evet, vardır.

Yine de bu projenin İzmir için büyük bir ihtiyaç olduğunu görüyorum.

Mahkeme projeyle ilgili daha detaylı teknik çalışma istemiş olabilir.

Ama bu projenin yanlış ve gereksiz olduğunu göstermez.

Bugün çevreyle, doğayla dost yatırımlar yapmak zorundasınız.

Kimse aksini istemez, desteklemez.

O yüzden herkes her şeyi bir kez daha düşünsün.

Körfez geçiş İzmir için bugün olmasa yarın, yarın olmasa gelecekte yapılmalıdır.

Projenin teknik özelliklerine ve zamanına elbette bürokrasi karar verecektir.

 

 

Yanlış varsa karşı çıkalım

doğrunun da yanında olalım

 

ŞİMDİ “Körfez geçişi destekliyorum” diye yazınca; onlarca mesaj mail kutuma düşecek biliyorum. 

“Sokak hayvanlarıyla ilgili çözüm üretmeliyiz” diye de yazdığımda mesaj kutusu doluyor.

Şu konuda anlaşalım.

Çevre, doğa, hayvan hakları konusunda hem benim, hem çalıştığım kurum Hürriyet’in büyük hassasiyeti var.

Yıllarca bu haberleri destekledik, toplumun bilinçlenmesi için araştırmalar yaptık, yazılar yazdık.

Geçmişin yanlış örneklerini elbette biliyorum.

Bu yanlışların hafızalarımızda kötü anılar bıraktığını da düşünüyorum.

Bugün olaylara yaklaşırken biraz soğukkanlı olalım, toplumun genelini düşünelim, gerçekçi planlar yapalım. Yoksa çözüm bulmakta zorlanacağız.

Çevreyle, doğayla dost yatırımları destekleyelim.

Hayvanlarımızın daha sağlıklı şartlarda yaşaması için doğru projelerin arkasında olalım.

Yanlış ya da eksik varsa hep birlikte karşı çıkalım.

Ama doğruların da yanında olalım.

Yazının devamı...

Başında bir İzmirli var 12 milyar dolarlık teknoloji şirketi


Berkan yeni ekonomi ve teknoloji dünyası haberlerini en iyi takip eden gazetecilerdendir.
Ben de Samumed’i bir İzmirli kurduğu için yakından izliyorum.
Hatırlatayım.
Samumed’i efsanevi belediye başkanımız Osman Kibar’ın torunu aynı adı taşıyan Osman Kibar kurdu.
Osman, yakın dostumuz Mahmut Özgener’in de kuzeni...
Yine hatırlayın Kibar’ı; Forbes Dergisi geçtiğimiz yıllarda kapak yapmış ve giriş yazısında şöyle demişti.
“Kibar 2008’de kurduğu ve 4 milyar dolarlık hissesinin sahibi olduğu Samumed şirketinin yaşlanmayı önleyecek tıbbi keşiflerin peşinde... Şirketin üzerinde çalıştığı ilaçlardan biri de kel erkeklerde tekrar saç çıkmasını, beyaz saçların orijinal rengine dönmesini hedefliyor.”
***
Şimdi sıkı durun...
Yani haber şu...
Şirket son olarak 438 milyon dolarlık yeni bir sermaye artışına gitti ve bu yeni fonun katılımı sırasında şirketin değeri 12 milyar dolar olarak hesaplandı.
Samumed’in ilaçları yakında piyasaya çıkacak. Yani daha çıkmadan bu değere ulaşmış bir teknoloji şirketi olmak büyük başarıdır.
İsmet Berkan diyor ki...
“Samumed, kök hücre araştırmalarıyla ilgili ve bazı mucizevi ilaçları vaat ediyor. Bunlar içinde kellik ve daha önemlisi artirit tedavisi için geliştirilen ilaçlar halen üçüncü faz klinik deney aşamasında. Yani eğer başarılı olmaya devam ederlerse bu ilaçlar için Amerikan ilaç otoritesi FDA’in lisans verme aşamasına neredeyse gelindi bile. Türkiye’de bırakın daha yeni kurulmuş ve henüz pazarda tek kuruşluk malı satılmayan bir şirketi, koca bankaların ve holdinglerin piyasa değeri 12 milyar doların yakınında bile dolaşmazken; Samumed, Amerika için bile çok yüksek bir piyasa değerine sahip. Samumed’in üzerinde çalıştığı ilaçlar eğer başarılı olur ve lisans alırsa, şirket halka açılacak, o zaman bugünkü 12 milyar dolarlık değer realize edilebilecek.”
***
Biliyorum; çok zor bir hafta geçti.
Adını ister “kara cuma” koyun, ister “kapkara cuma” deyin ama Türkiye’nin geleceği işte böyle şirketlerde...
Başında bir İzmirli var.
Ve daha şirket piyasada boy göstermeden 12 milyar dolar değer biçiliyor.
Örnek olması için yazdım.
Samumed’i yakından takip etmeye devam ediyorum.

Bir de Trendyol öyküsü var

YİNE İsmet Berkan’dan öğrendim.
Türkiye’nin online satış platformlarından Trendyol, Çinli dev Alibaba’ya satıldı; Rekabet Kurumu da satışa izin verdi.
Berkan diyor ki...
“Kendimce güvenilir kaynaklardan bu satışın toplam 1 milyar dolar değer üzerinden yapıldığını öğrendim. Daha önce Trendyol’u almak isteyen ABD kökenli bir yatırım bankasının teklifini ikiye katlayan bu fiyat, eğer doğruysa, Türkiye’de bugüne kadar gerçekleşmiş en büyük teknoloji şirketi satış rakamı elde edilmiş oluyor ve sadece 8 yıl önce kurulan Trendyol da, Türkiye’nin milyar dolarlık değere ulaşan ilk ‘unicorn’u olarak tarihe geçiyor.”
Bakın bu öyküler gelecek için önemli mesajlar veriyor.
Türkiye zor bir dönemden geçiyor.
Kurdaki dalgalanma hepimizi endişelendiriyor.
Ama böyle haberler de var.
Yani hepimizi umutlandıracak gelişmeler de yaşanıyor.
Önemli olan Türkiye’yi teknolojide, yani ekonomide öne çıkaracak adımlarda...

Bu şirketleri İzmir’e davet edelim

BENİM tezim şu...
Türkiye’nin geleceğinde eğer ileri teknoloji şirket öyküleri daha feniş yer bulacaksa, bunun adresi İzmir olmalı...
İzmir Ticaret Odası Başkan Yardımcısı Emre Kızılgüneşler’in dediği gibi “Asıl şirketler İzmir’e göç etmelidir...”
Hangi şirketler olabilir?
Örneğin Turkcell, Vodafone, Türk Telekom başta olmak üzere teknoloji şirketleri...
Bu şirketlerin yöneticilerini İzmir’e çağırabilir, bir zirve yapabiliriz.
Ama daha öncesinde onları kendi merkezlerinde heyetler halinde ziyaret edip bir davette bulunmalıyız.
“Türkiye çok zor bir dönemden geçiyor, sırası mı” diye düşünebilirsiniz.
Evet...
Tam da sırası...
Asıl böyle dönemlerde çıkışlar yapılmalı.

Yazının devamı...

Doğayı elbirliğiyle değiştirdik


Ve bu değişimde biz insanoğlunun büyük payı var.
Doğaya çok kötü davrandık ve bu güzelim dünyanın kıymetini bilemedik.
Çocukluğumun, gençliğimin yaz yağmurları böyle değildi.
İnsanı aniden yakalayan, hafif ıslatan, içimizi serinleten yağmurlardı.
Şimdi ise yağmurla birlikte sel geliyor; dolu da yağıyor.
Karadeniz’de yaşanan sel felaketini gördünüz.
Ordu’da, Rize’de yollar kapandı, insanlar sokağa çıkamaz hale geldi, toprak suyu içemedi, çiftçimizin zararı büyük...
Elbette yaralar sarılacak, elbette devlet güçlü elini zarar görenlere uzatacak.
Ama bütün bu yaşadıklarımızdan ders almalıyız.
Sadece Karadeniz’de değil, Türkiye’nin her yerinde kötü bir yapılaşma var.
Dere kenarına hatta içine çok katlı evler yapmışız.
İmar barışı tamam da; asıl bundan sonrası önem kazanıyor.
***
Hatırlayın; 1994’te İzmir’de benzer bir sel felaketi yaşandı.
Ve İzmir’in göbeğinde 35 kişi hayatını kaybetti.
Derenin kenarlarına yapılmış evleri sel alıp sürükledi, insanlarımızı günler sonrasında bulabildik.
50’ler sonrasında Türkiye büyük dönüşüme girdi, köyden kente hızlı bir göç oldu.
Ekonomimiz için belki bu anlaşılabilir, kabul edilebilirdi.
Ama bugün yapılan imar hatalarının affı yok.
İmar barışını milat kabul edersek; sonrası için devlet büyük cezalar getirmeli, kentlerimizi bu kötü yapılaşmadan kurtarmalıdır.
Başka çaresi yok...


Bir iş değil bir
sektör yaratmak

BAZI insanlar sadece iş kurmaz, aynı zamanda sektör de yaratırlar. Girdikleri alanda öncü olurlar, örnek olurlar. O konunun liderliğini, sözcülüğünü yaparlar.
Kendimi şanslı sayarım hep...
Ekonomi gazeteciliği yaparak mesleğe başladım ve dediğim gibi çok başarılı hayat öykülerine tanıklık ettim. İşte o isimlerden biri olan Nihat Mithat Öztüre’yi geçtiğimiz günlerde sonsuzluğa uğurladık.
Mithat Bey müthiş bir insandı. Çalışkan, dürüst, yardımsever, esprili ve akil adam...
Çocukları Ecmel, Cem, Nezih, Can hepsi arkadaşım oldu.
Öztüre’ler kireç sektörünün en önemli oyuncularındandı.
Dünya devi Belçikalı Carmeuse ile ortaklığa gittiler.
Bununla da kalmadılar.
Kirecin gıdadan inşaata kadar çok amaçlı ve doğru kullanılmasını sağladılar.
Ekonominin gizli kahramanlarındandır Öztüre ailesi...
Mithat Öztüre’yi Bergama’dan uğurladık.
Son yıllarda gördüğüm en kalabalık cenazelerinden biriydi.
Sevilen, saygı duyulan insanları kalabalıklar uğurlar.
Mithat Öztüre nurlar içinde yatsın...


Ortak değerleri
Türkiye sevgisi

YUNANİSTAN göçmeni bir anne babadan 1930 yılında Bergama’da dünyaya gelen, babasının mesleği olan ayakkabıcılıkla iş hayatına atılan Mithat Öztüre; vergi rekorları kıran bir holding kurmuştu.
Sektör yaratan insanların ortak özellikleri öngörüleri, yani geleceği okumalarıdır.
Ben bu insanlarda ortak bir özellik olarak da Türkiye sevgisini görmüşümdür.
Sevgili meslektaşım Nedim Atilla “Ben: Mithat Öztüre” diye bir kitap yazmıştı.
Orada okumuştum, sizinle de paylaşmak istedim.
“Çalışırken insanın önce kendisini düşünmesi doğaldır. Bunun bir diğer yüzü de, ‘Türkiye’ye nasıl faydalı olurum?’ sorusudur. İnsanın ülkesine faydalı olmaya çalışması kayıp değil, kazançtır. Türkiye’nin değerleri yükseldikçe, Türkiye de büyür. Bu büyümeden maddi ve manevi olarak hepimiz faydalanırız. Şu an bunu uygulayan batılı devletler, yüksek seviyelere ulaşmış durumdalar. Bizim onlardan neyimiz eksik?”
***
Hiçbir şeyimiz eksik değil.
Sadece kendimize güvenelim, Türkiye’ye güvenelim.
Türkiye’nin daha güçlü bir demokrasi olması için elimizden geleni yapalım.


Kulağa küpe olacak sözler

MİTHAT Öztüre’yle kitabını imzalarken son bölümlerindeki “Gençlere tavsiyeler” bölümünü açmış, birkaç satır okumuştu.
Şöyle bir cümle vardı.
“Bizde kötü bir özendirme vardır. En akıllı insanı kurnaz, çakal, tilki benzetmesi yaparak överler. Bunlar kimdir? Kendisine güvenip bağlanan kişileri aldatan insanlardır. Aslını ararsanız, güveni kötüye kullanan dünyanın en aptal kişileridir bunlar... Bunları Allah da sevmez, kul da sevmez. Aşağılanan, mutsuz, huzursuz bir ömür sürerler. Sonları da hiç iyi olmaz. Dürüstlük ve doğruluk, bitmez tükenmez bir hazinedir. Belki çok zengin olmazsınız, ama onurlu ve huzurlu bir hayatınız olur.”
Dün kitabı açtım yeniden baktım.
Kitap şöyle bitiyordu.
“Sözümü şöyle bağlamak istiyorum. 200 TL’lik banknotun arka yüzünde, ufak yazılmış Yunus Emre’nin şu sözü var: ‘Sevelim, sevilelim...’ Devamı orada yok. Ben yazayım, ‘Bu dünya kimseye kalmaz....’”

Yazının devamı...

Kentsel dönüşüm asıl imar barışından sonra


İmar barışını olumlu buluyorum.
Devletle vatandaş arasında uzun yıllardır süren anlaşmazlıklar, çelişkiler en azından son bulacak.
Bu işin pozitif tarafı...
Devlet fotoğrafı gerçek anlamda çekecek; bana kalırsa kentsel dönüşüm asıl şimdi başlayacak.
Dün Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, imar barışına gelen başvuru sayısını açıkladı.
İmar Barışı’na 3 milyon 780 bin vatandaşımız müracaat etmiş, 1 milyar 350 milyon lira para ödenmiş.
Geçenlerde Hürriyet Ege’nin manşetinden verdik.
İzmir, imar barışına başvurularda İstanbul’dan sonra ikinci sırada geliyor.
Sayı 250’lere yaklaşmıştı.
Barışmakta ne kadar fayda varsa gerçekleri görmek adına madalyonun diğer tarafına bakmakta da fayda var.
3 milyon 780 bin kişinin “Ben geçmişte bir yanlış yaptım, şimdi düzeltmek istiyorum. Barışalım” demesinden de dersler almamız gerektiğini düşünüyorum.
***
Her fırsatta yazıyorum.
Yurtdışına çıktığımda kıskandığım birkaç şey var.
Bunların başında mimari geliyor.
Hiç kimse kafasına göre bir inşaat yapamıyor, izin almadan çivi bile çakamıyor, kentin siluetini bozacak herhangi bir yanlışı yapamıyor.
Yaparsa...
Yaparsa cezası büyük...
Eskiyi korudukları gibi yenilerini de eskiye uygun yapıyorlar.
Tekrarlayayım.
Devletin vatandaşıyla barışması iyi bir şey...
Vatandaşın eksiğini, yanlışını kabul edip bunu belgelemesi, özür dilemesi de güzel bir şey...
Ama bundan sonrasına dikkat etmeliyiz.
Yanlışın yerine doğruyu, çirkinin yerine güzeli inşa etmeliyiz.
Dediğim gibi kentsel dönüşüm asıl şimdi başlıyor.

 
İmar barışı uyarısı:
Yeni yapılanlar
mutlaka yıkılacak

DATÇA Belediye Başkanı Gürsel Uçar’ın geçen gün bir açıklaması oldu. Dedi ki...
“1 Ocak 2018’den sonra inşaat yapanlar ileride üzüleceklerdir. Bu koltukta ben olmasam da, kim görevde olursa olsun hem Çevre ve Şehircilik hem de belediye tarafından, bu kaçak yapıların kesinlikle geçmişteki gibi görmezlikten gelinmeyeceği iyi bilinmelidir. 1 Ocak 2018’den itibaren inşaat yaptıkları tespit edilenler, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanacaklar.”
Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum da, bu konuda geçenlerde bir uyarıda bulundu.
Net yazayım.
1 Ocak 2018’den sonra inşaat yapanlar; yani “Yaparız yanımıza kar kalır. Biz nasıl olsa bitirmiş oluruz” diye düşünenlere şöyle kötü bir haberim var.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve belediyeler, 1 Ocak 2018 itibariyle çekilen hava fotoğraflarını baz alacaklar. Bugünün teknolojisinde hiçbir şey gizli kalmıyor.
Bir tuşa bastığınızda gerçek ortaya çıkıyor.
Ben uyarmış olayım da...

 
Tersine göçü yönetmek gerekir

YÖNETİM Danışmanlığı hizmeti yapan Mercer firması İzmir’le ilgili bir araştırma yapmış.
İlginç tespitler var.
Örneğin İzmir’de iş arayanların büyük çoğunluğu İstanbulluymuş.
İşgücü Göstergeleri Araştırması’na göre İzmir’e yapılan iş başvurularının sayısında önemli artış gözlemleniyor ve bunun yaklaşık yüzde 60’ını İstanbul’dan gelen başvurular oluşturuyormuş.
Aslında benim uzun zamandır yazdığım bir konu...
Gelen telefonlar, başvurular, ricalardan bunu anlıyorum.
Hele hele İstanbul’a giden İzmirliler ısrarla geri dönmek istiyor.
Tabii tersine göçü iyi yönetmek gerekir.
İzmir küçük bir şehir değil.
4.5 milyon nüfus Avrupa’nın hiçbir yerinde yok.
Ne yaparsanız, ne kadar yaparsanız yapın; altyapı sorunları bitmiyor, yetmiyor.
İzmirliler bu gerçeği de mutlaka dikkate almalılar.

 
Eğitimde yeni fırsatlar var

YİNE Mercer’in araştırmasındaki önemli tespitlerden biri okullarla ilgiliydi. Bu konuyu da birkaç kez yazdım. İzmir’deki özel okul maliyetleri, İstanbul’da yer alan benzer okullara göre ortalama yüzde 35 oranında daha ucuz gözüküyor.
Yani tersine göç konusunda okul da önemli bir etken oluyor.
O yüzden İzmir’de okullarda birkaç yıldır kontenjan sorunu yaşanıyor.
Bu da eğitimde İzmir’e yeni fırsatlar sunduğunu gösteriyor.

Yazının devamı...