GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Nuri Bilge Ceylan’la geçen hafta Amerika’da

O toplantıların istisnasız her birinde konuşmalar Türkiye’nin ne kadar güvenilmez bir ortağa dönüştüğü ya da batının değer sisteminden nasıl hızla koparak otoriterleşmeye teslim olduğu temasına bağlanır. Türk ya da Türkiye’ye sempatiyle bakan konuşmacıların Amerika’nın da son dönemde Ankara ile ilişkilerde müttefikliğin gerektirdiği hiçbir adımı atmadığı hatırlatması sağır duvarlara çarpar. Tarafların müsabakada skor telaşının ötesine geçip birbirini anlamak gibi bir derdinin olmadığı hissiyle ve ağzınızda kekremsi bir tatla ayrılırsınız beyaz floresanla aydınlatılmış o ruhsuz salonlardan.

Geçen pazar günü, zamanın bu sevimsiz ruhuna direnen bir salonda buldum kendimi. Meşhur Smithsonian Enstitüsü’ne bağlı 19 müze ve galeriden biri olan Freer Gallery of Art, üçüncüsü düzenlenen Washington DC Türk Film Festivali’ne ev sahipliği yaptı. Festivalin büyük sürprizi bu sene Cannes Film Festivali’nde finale kalan ‘Ahlat Ağacı’nın Amerika prömiyeri için sessiz sedasız Washington’a gelen yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dı.

Filmi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte izleme fırsatını kaçırmak istemeyen Amerikalılar üç yüz kişilik Meyer Oditoryumu’nun kapısında gösterimden saatler önce sıraya girdi. Dahası, teknik aksaklıklar nedeniyle üç saat sekiz dakikadan üç buçuk saate uzayan gösterim süresince gıklarını çıkartmadılar. Seyircinin büyük bölümü gösterim sonunda Nuri Bilge Ceylan’ın sahneye çıkarak soruları yanıtlayacağı bölümü merakla bekledi. Genelde herhangi bir film iki saati aştı mı fenalık geçiren Amerikan sinemaseverler için rekor bir sabır denemesiydi diyebiliriz.

2014’te Cannes’da ‘Altın Palmiye’yi kaldıran meşhur smokinli fotoğrafından hayli farklı, spor kıyafetli ve biraz da jet lag etkisinde bir Nuri Bilge Ceylan buldular karşılarında. Spotların altına kendisi geçince başta biraz gerilen Ceylan, çekingenliğini hızlı attı ve yanında getirdiği çevirmen yerine kendisi İngilizce olarak yanıtladı soruları. Onu tanıyanların iyi bildiği mütevazı ve sahicilikten taviz vermeyen üslubuyla seyircinin gönül tellerine dokundu. Bu arada Ceylan salonun yarısını Amerikalıların, yarısını ise Türk asıllı Amerikalıların doldurduğunu oracıkta yaptığı mini kamuoyu araştırmasıyla bizzat kendisi tespit etmiş oldu.

Bu buluşmanın benim açımdan en şaşırtıcı yanı seyirciler arasından bir kişinin bile Nuri Bilge Ceylan’a Türkiye’deki siyasi ortamla ilgili tek bir soru yöneltmemesi oldu. O kadar alışığız ki entelektüel Amerikalıların her karşılaştıkları Türk’ü güncel durumla test etmelerine, Nuri Bilge Ceylan’a sadece yazdığı karakterlerin ruh haline ve filmin finalindeki mesajı kavramaya dönük sorular sormaları eminim ki organizasyona emek verenleri epey rahatlatmıştır. Yeri gelmişken Washington Türk Film Festivali’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteği ve Washington Kültür ve Tanıtma Müşavirliği tarafından düzenlediğini hatırlatayım. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç ve eşi de ‘Ahlat Ağacı’nı o gün o salonda izleyenler arasındaydı. Büyükelçi Kılıç gösterimin ertesi günü ise Nuri Bilge Ceylan’ı yemekte ağırladı.

Belki de Amerikalı seyircinin Nuri Bilge Ceylan’ı politik sorularla sıkıştırmamasının sebebi yönetmenin politik duruşunu yazıp yönettiği hikayeyle zaten son derece net bir biçimde ortaya koymuş olmasıdır. Pek çok sinema eleştirmeni ‘Ahlat Ağacı’nın Ceylan’ın en iyi filmi olduğunu yazdı. Sinematografik anlamda onlarla aşık atacak bir yorumda bulunamam ancak bana kalırsa ‘Ahlat Ağacı’ Nuri Bilge Ceylan’ın en politik filmi. Daha doğrusu, politik mesajlarını diğer filmlerine kıyasla daha direkt veren filmi.

Filmi izleyenler sinema salonundan baba-oğul ilişkisindeki duygusal kırılmalara yoğunlaşmış bir halde çıksa da ‘Ahlat Ağacı’ aslında Türkiye’nin bugünkü siyasal ve sosyal düzenine ‘atanamayan öğretmenler’ meselesi merkeze konularak getirilen sağlam bir eleştiri. İşsiz gençleri polis olmaya özendiren düzen, bir köy imamını ezan okuyup namaz kıldırmaktan ziyade müftüyle ilişkisini sağlam tutma derdinde olmaya itmektedir. Nefis kontrolü kaygısının yakınından geçmeyen imamın, neoliberalizme tam teslim ve yeni mezun başka bir imama ayar veren halleri güncele dönük hayli yüklü göndermeler.

Meyer Oditoryumu’ndaki ‘soru cevap’ sırasında Ceylan, filmdeki İdris öğretmene Washington’a birlikte geldiği ve senaryoda imzası olan Akın Aksu’nun babasının can verdiğini anlattı.

‘Memleketime her gittiğimde sohbet etmekten keyif aldığım o öğretmene köylülerin pek saygı duymadığını fark ederdim. Türkiye gibi bir ülkede eğer herkesten farklıysanız saygı görmezsiniz. Benim babam da biraz öyle bir insandı ve çok yalnızdı’ sözleri hikayenin kendi yaşamından tahminimizin ötesinde izler taşıdığının teyidi oldu.

İlk kez geldiği Washington’ın sokaklarında beraber yürürken New York’taki kaosu her koşulda buradaki düzene tercih edeceğini saklamadı. Kendisi belki fark etmedi ama ‘Ahlat Ağacı’ ile geçirdiğimiz o gün, benim gibi Ankara-Washington hattındaki dramlardan bunalanlar için bir nefes oldu.

Yazının devamı...

Ankara'nın Trump realitesi ile imtihanı

O isimlerin başında 1 Mart tezkeresi ve Süleymaniye’deki çuval vakası gibi iki önemli krizin ardından Ağustos 2003’te Ankara’ya gönderilen Eric Edelman gelir.

 

Oğul Bush’ın Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in takımından bilinen ve Ankara’da ilk günden ‘azılı neo-con’ diye kodlanan Edelman’ın Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetiyle yıldızı hiç barışmadı. Nitekim görev süresi dolmadan Ankara’dan çekildi. Fakat Bush yönetimi bu kez ona daha kritik bir görev teslim etti; savunma politikasından sorumlu müsteşar sıfatıyla Pentagon’un tepe yönetimine girdi. 2009’da emekli olan Büyükelçi Edelman, o gün bugündür Washington’da başlı başına bir sektör olan düşünce kuruluşları camiasının gözde isimleri arasında.

 

Edelman geçenlerde John Hopkins Üniversitesi’nde düzenlenen bir panelde Türkiye’deki son ABD Büyükelçisi John Bass ile aralarındaki bir anektodu aktardı. Bass Ankara’ya tayin olduktan sonra Edelman’la diyaloglarında ‘Benim dönemim seninkinden daha kötü’ diye ısrar ediyor. Edelman da her seferinde ‘Hayır, benimki kadar kötü olamaz’ diye yanıt veriyor. Zamanla bu mevzu aralarında tatlı bir çekişmeye, hatta bir espri konusuna dönüşüyor.

 

Bass geçen sene konsolosluk görevlisi Metin Topuz’un tutuklanmasıyla başlayan krizin tam ortasında Türkiye’ye veda etmeye hazırlanırken bir Türk gazetesinde şu ifadeleri içeren bir makale yayınlanıyor; ‘Biz bugüne kadar en kötü Amerikan Büyükelçisi olarak Edelman’ı bilirdik. Ancak John Bass onu bile geride bıraktı’. Makaleyi e-postayla Edelman’a gönderen Bass üzerine de şu notu düşüyor: ‘Gördüğün gibi en kötü büyükelçi net biçimde benim. Sen de uzun süren birincilik dönemini hatırlayarak teselli bulabilirsin.’

 

Panelde Edelman’ı dinleyen üniversite öğrencileri bu hikayeye epey güldü. Ancak Amerikan diplomatların ülkemize nasıl bir ruh hali içinde geldiğini/geleceğini özetleyen bu durum Türkiye açısından elbette hiç komik değil, bilakis trajik. Trump yönetiminin Ankara için düşündüğü ancak Brunson krizi nedeniyle atama sürecini başlatmadığı kıdemli diplomat David Satterfield için psikolojik ortamın çok farklı olacağını düşünmek saflık olur, hele de Türkiye’nin ABD tarafından yaptırım uygulanan ülkeler kategorisine alındığı şu ortamda.

 

Öte yandan zaten bugün Bass’in Türkiye’ye vedasının üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olmasına rağmen Ankara’daki elçilik koltuğu hala boş. Aslında uzun süren büyükelçisiz dönem Türkiye’ye özgü bir durum değil. ABD’nin şu an yaklaşık 30 ülkede büyükelçisi yok. Ancak Trump yönetiminin atamalara dönük ataleti Türkiye açısından son derece talihsiz bir döneme denk geldi. Amerikan sisteminde büyükelçileri başkanlar aday gösteriyor fakat görev yerlerine ancak ABD Senatosu’nun onayından sonra atanabiliyorlar. Kongre onayı Amerikan büyükelçilerinin elini rahatlatan ve yetkilerini garanti altına alan önemli bir unsur. Türkiye’ye geçen ay atanan Maslahatgüzarı Jeffrey Hovenier’de olmayan bu.

 

Elbette bu anlattıklarımın Trump öncesi dönemin parametreleriyle bakıldığında bir anlamı var. Oysa bugün Trump’ın dünyasında klasik Amerikan bürokrasi şemasının ne ölçüde işlerliğini koruduğu, hatta bakanların bile ne kadar etkin olabildiği tartışmalıyken ‘Ankara’da büyükelçi olmuş, olmamış ne fark eder?’ sorusu pekala meşrudur.  

 

New York Times üç gün önce, Trump yönetiminden üst düzey bir yetkilinin imzasız basılması koşuluyla kaleme aldığı bir makale yayınladı. ‘Beyaz Saray’daki direnişin parçasıyım’ başlıklı makale özetle ‘odadaki yetişkinlerin’ Trump’ın fevri ve ilkesiz kararlar almasını önlemek için bir direniş ittifakı kurduklarını anlatıyor.

                                                                               

Kimilerinin Trump’a yönelik bir çeşit derin devlet operasyonu ya da üstü örtülü darbe girişimi olarak yorumladığı ‘sessiz direniş’ hareketinin bir üyesi tarafından yazılanların benim gibi Washington’da görev yapan gazeteciler açısından şok edici bir yanı yok. Makalede detaylandırılan, geçen yıldan beri Amerikan yönetiminde görev yapan Farklı kurumlardaki farklı düzeylerde pek çok yetkiliden mahrem sohbetlerde bizzat dinlediğim yorumlarla tamamen örtüşen bir tablo. Özellikle Pentagon ve Dışişleri’ndekilerin hayatı, Beyaz Saray içindeki sessiz direnişçilerle işbirliği yaparak kritik dosyalar üzerindeki olası Trump etkisini azaltmaya çalışarak geçiyor.

 

New York Times makalesini bir kez de Trump’ın Washington’ında Türkiye dosyasının nasıl ele alındığını

 – ya da daha doğrusu alınamadığını – zihninizde canlandırmaya çalışarak okumanızı öneririm.

 

Brunson krizi koptuğundan beri Amerikan Dışişleri Türkiye dosyasının direksiyonunu bugüne kadar hiç olmadığı kadar Trump’a kaptırmış durumda. Ve hayata hala işadamı gözlüğünden bakan Trump için mesele verdiğinin karşılığını alamamış olmakta kilitlenmiş gözüküyor. Bu saatten sonra ‘Biz Ebru Özkan’a karşılık Brunson demedik. Siz yanlış anlamışsınız’ diye izah etmeye çalışmanın hiçbir anlamı yok.

 

Trump ve Pence ikilisinin Brunson’ın tutukluğundan kasımdaki ara seçimler öncesi nemalanmak istediği o nedenle de çözüme yönelik bir arayışa aralık kapı bırakmadığı Türk tarafında yaygın kanaat. Ancak Trump’ın Brunson krizine dair ruh halini bilenler işin Başkan için her şeyden çok kişisel bir gurur meselesine dönüştüğünü anlatıyor. Dahası Amerikalı kaynaklarım bir noktada uzlaşma sağlansa dahi Temmuz 2018’de yaşanan kırılmadan sonra Trump-Erdoğan ilişkisinin bir daha hiç eskisi olamayacağı düşüncesinde.

 

Özetle Washington’daki hava ile Türkiye kamuoyunda çok alıcısı olan ‘iki lider görüşürse gerilim biter’ görüşü arasında ciddi bir tezat var. Zaten 22 Eylül’de BM Genel Kurulu toplantıları için New York’a gelecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan bu ziyaret sırasında Trump’tan bir randevu talebinde bulunmadığını kendisi açıkladı. Meselenin Trump açısından böylesine kişiselleştiği bir ortamda bir yüzleşmenin daha da istenmedik sonuçlara yol açabileceğini Cumhurbaşkanı Erdoğan da teslim etmiş olmalı.

 

Yazının devamı...

Dört gün sonra 5 Eylül

‘5 Haziran’da uygulanmaya başlanacak olan yol haritası uyarınca Türk ve Amerikalı heyetler ilk 10 gün içinde ön hazırlıkları tamamlayacak. 11’inci günden 30’uncu güne kadarki süre içinde iki ülke yetkilileri YPG’nin çekilme süreci ve sonrasında atılacak ortak adımları belirlemek üzere toplanacaklar. 30’uncu günden itibaren YPG çekilmeye başlayacak ve tüm süreç 90’ıncı günde yani 5 Eylül’de sona erecek.’

 

Dahası ‘güvenilir kaynaklara’ dayandırılarak kaleme alınmış  bazı haberlerde Washington yönetiminin YPG’nin Menbiç’ten çekilmesi için 6 ay istediği ancak Ankara’nın 3 ayda ısrarcı olduğu ve kabul ettirdiği ileri sürülüyordu. Aynı kaynaklara göre ABD 3 aylık takvimi kabul etmesine rağmen olası bir kaç günlük sarkma durumunda basın enselerinde boza pişirmesin diye sürenin kamuoyuna açıklanmaması konusunda ricacı olmuştu. Ankara da yüce gönüllü olduğu için bu ricayı kabul etmişti.  

 

Nitekim Amerikan tarafı ilk günden itibaren net bir takvimden bahsetmekten imtina etti. Ne zaman sorsak uygulamanın Suriye’de sahadaki koşullara bağlı olacağını tekrarlayıp durdular.

 

Yol haritası metni kamuoyuna açıklanmadığı için detayları ancak iki taraftan kaynakların aksettirdiği kadarıyla biliyoruz. Ancak Amerikalı yetkililer de yol haritasının Türk yetkili ağızlar tarafından kamuoyuna açıklanan üç aşaması konusunda aşağı yukarı benzer şeyler söylediler.

 

Birinci aşamada YPG’lilerin tümü Fırat’ın doğusuna çekilecek. İkinci aşamada, Menbiç’in güvenliği Türk ve Amerikalı askerler tarafından ortak olarak sağlanacak. Üçüncü aşamada ise, Menbiç’in demografik yapısına uygun bir yerel meclis oluşturulacak ve şehir nihayetinde bu yapı tarafından yönetilecek. Menbiç’te ağırlıklı nüfus Araplar olsa da YPG/PYD ile bağlantılı olmayan Kürt gruplar da yerel mecliste temsil edilecek.

 

Kuşkusuz en kritik aşama sonuncusu; yol haritasına kadar YPG/PYD çizgisinin kuvvetli etkisinde olan Menbiç Askeri Konseyi’nin dönüştürülmesi. Türk tarafının yorumlarına bakarsanız bu yapı da, Menbiç Sivil Konseyi de, tamamen ortadan kaldırılarak yerine yenileri kurulacaktı. Amerikan tarafı adına konuşanlar ise üçüncü aşamaya hep nüanslı yaklaştı. Yol haritasının ilan edildiği günlerde basına bilgi veren üst düzey bir Amerikalı yetkili ‘Menbiç Askeri Konseyi’nin önemli çoğunluğu Arap. Dolayısıyla da doğal olarak bu yapıların kritik unsurlarının yeni süreçte de yerlerinde kalmasını bekliyoruz’ demişti.

 

Tüm bunlara ek olarak Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu o sıralarda yaptığı tüm açıklamalarda yol haritasının Menbiç’ten sonra YPG/PYD’den Türkiye’ye asıl tehdidin yöneldiği Fırat’ın doğusunda da uygulanacağını söylüyordu. Amerikalılara göre yol haritası bütün kuzeydoğu Suriye’yi kapsayan bir belge olmadığı gibi Ankara’ya YPG’lilerin Fırat’ın doğusundan da çekileceğine dair bir taahhüt verilmemişti.

 

Anlayacağınız iki taraf da yol haritasını kendi yorumuyla kamuoylarına pazarladı. Türkiye YPG’yi Menbiç’ten söküp atacaktı. ABD ise Türk-Amerikan askerlerinin çatışmasına kadar gidebilecek ve Suriye’deki planlarını temelden sarsabilecek bir durumu bertaraf etmişti. Türkiye’de 24 Haziran’da seçim eşiği atlatıldı. Tam o sıralarda Türk askerleri Menbiç sınırında devriyeye başladılar.

 

Temmuz ayından itibaren ise Menbiç’i unutup Türk-Amerikan ilişkilerinin orta yerine balyoz gibi inen Pastör Andrew Brunson etkisini konuşmaya başladık.

 

Dört gün sonra 5 Eylül. Türk tarafının yol haritasının uygulamasının tamamlanmış olacağını iddia ettiği tarih.

 

Sahadaki durum nedir?

Henüz Türk-Amerikan askerlerinin Menbiç içinde birlikte devriye gezdiği ve şehirdeki güvenliğin tamamen devralındığı ikinci aşamaya dahi geçilmiş değil. ABD Savunma Bakanı Mattis üç haftadır ‘Ortak devriye için Türk askerlerine verilecek eğitimde gerekli olan ekipman Türkiye’ye ulaştı. Çok mesuduz’ deyip duruyor. Daha bir de Türk askerleri ortak devriye için eğitilecek!

 

Yıllarca NATO’da ortak tatbikat/operasyon yapan iki ordunun Menbiç gibi ufak bir coğrafyada basit bir devriyenin teknik koordinasyonunu üç aydır halledememiş olduğuna inanmak güç. Hem sonra daha yol haritasının en can alıcı aşaması olan Menbiç’in yeni askeri ve sivil yönetimlerinin belirlenmesi var.

 

ABD Genelkurmay Başkanı Dunford geçen gün ‘Türkler de biz de sürecin hızından memnunuz’ dedi. Nitekim Ankara’dan da yol haritasının uygulanma şekline ya da takvimine dair bir eleştiri duymuş değiliz. İki tarafın da Suriye cephesinde sakinleyen Menbiç yerine son günlerde İdlib üzerinden yaşanan tehlikeli tırmanışa yoğunlaşmış olması son derece doğal. Ancak öte yandan Amerika çok da gürültü yapmadan Menbiç’te işlerin kendi kafasındaki takvimde ilerlemesine yönelik oyun planını işletiyor.

 

ABD tarafı yol haritasının uygulanmasını bir kaç ay daha öteleyebilirse zaten baştan beri söyledikleri 6 aylık süreye denk gelecek. Bu zamanlamanın ABD açısından Türkiye’nin taleplerini ancak karşılayabilecek olmalarının ötesinde bir anlamı var aslında. Pentagon yıl sonuna doğru Başkan Trump’ın Suriye’den çekilme talebini karşılamaya yönelik yeni bir strateji sunmak durumunda.

 

Belli oldu ki Amerikan güvenlik bürokrasisi ‘İran var, Rusya var, henüz değil’ diyerek çekilme takvimini de çaktırmadan öteleyecek. Eş zamanlı olarak Cenevre’deki siyasi çözüm arayışları canlandırılmaya çalışılacak. Bunlar olurken ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, YPG’nin omurgası üzerine oturan 50 bin kişilik Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile çalışmaya devam edecek.

Yazının devamı...

Türkiye’nin Washington’daki muhatapları değişirken

Şu an tamamen siyasi kariyerini kurtarmak için nasıl bir taktik izlemesi gerektiğine konsantre olan Trump’ın, gündem bulandırmak için yine Brunson’a sarılma ihtimali hayli güçlü.

 

Türk-Amerikan ilişkilerini ipotek altında tutan Brunson krizi çözülmeden Trump yönetiminden son bir ayda gördüğümüzden farklı bir tavır beklemenin imkansız olduğunu Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton üç gün önce Kudüs ziyareti sırasında Reuters’a verdiği mülakatla ortaya koydu. Bolton’ın o mülakatta verdiği mesajla Türk heyetinin yüzüne iki hafta önce Washington’daki görüşmede söylenen şey aynıydı; ‘Brunson’ı hemen şimdi koşulsuz şartsız bırakın, gerisini oturup konuşalım.’

 

Ankara’da yetkili ağızların son günlerde yaptığı açıklamalar, Türk hükümetinin karşılığında belli garantiler almadan bu adımı atmaya niyeti olmadığını teyit ediyor. Dolayısıyla da Trump’ın masasında duran yeni yaptırım seçenekleri arasından en beğendiği için ‘uygulayın’ talimatı vermesi an meselesi olabilir.

 

Öte yandan, Brunson krizini ancak iki lider arasında yüz yüze bir görüşmenin bitirebileceğini düşünenler haksız sayılmaz. Hatırlayın, Trump Türkiye’yi ve Türk halkını çok sevdiğini söylediği son açıklamasında bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile çok iyi anlaştığına da vurgu yaptı. Demek ki Brunson denklemden çıkarsa iki ülke arasındaki kronik sorunlar ortadan kalkmayacak olsa da en azından iki liderin şahsi ilişkisi hızla toparlayabilir.

 

Türk tarafı muhtemelen 18 Eylül’de New York’ta başlayacak BM Genel Kurulu toplantıları sırasında Trump’tan randevu almak için girişimde bulunacaktır, ya da çoktan bulunmuştur bile. Olası bir görüşmenin gerçekleşmesi durumunda kilit nokta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın o randevuya cebinde nasıl bir formülle gideceği olacaktır. Tabii önümüzdeki 3 hafta içinde Trump iplerin kopmasına neden olacak dozda çılgınlıklara imza atmazsa!

 

Son haftaların tozu dumanı arasında ABD’nin eski Ankara büyükelçilerinden James Jeffrey’nin ‘Suriye ile angajmandan sorumlu özel temsilci’ olarak atanması Türkiye’de epey dikkat çekti. Aslında Jeffrey’nin gelişi - henüz o şekilde ilan edilmemiş olsa da - IŞİD ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün vedasının habercisi. Ankara’nın hiç haz etmediği McGurk yıl sonunda görevi bırakacak. Suriye’de IŞİD ile mücadelenin bitmekte olduğu bir ortamda bu alanda yeni bir temsilciye gerek kalmıyor. Jeffrey’nin sıfatının orta yerinde duran ‘angajman’ sözcüğü ise Suriye’de askeri alanda işini bitirmek üzere olan ABD’nin bu ülkenin geleceğinde söz söyleme iddiasının kuvvetli bir simgesi.

 

Ankara’da belli ölçüde bir hafiflemeye neden olabilecek bir başka kritik değişim de ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’da yaşanıyor. Türkiye’nin aynı McGurk gibi ABD’nin PKK’nın Suriye kolu YPG ile iş tutmasının mimarlarından biri olarak gördüğü dört yıldızlı CENTCOM komutanı General Joseph Votel’in yerine Korgeneral Kenneth McKenzie atandı. Elbette kişilerin değişecek olması kurumların politikalarının bir gecede değişeceği anlamına gelmiyor, hele de CENTCOM gibi 1 Mart tezkeresinden beri Türkiye’ye güven sorunu yaşayan bir kurumda. Yine de Türk yetkililerin isim vererek defalarca şikayet ettiği iki kritik ismin birden Suriye denkleminden çıkmak üzere olması Ankara açısından en az Jeffrey’nin yeni görevi kadar kıymetlidir sanırım.

 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye bakan dairesinde de son aylarda epey değişim yaşandı. Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Muavini Jonathan Cohen’in yerine vekaleten Matthew Palmer atandı. 2011-2014 yılları arasında Ankara’daki büyükelçilikte siyasi müsteşar olarak görev yapan kariyer diplomatı Yuri Kim ise Güney Avrupa Ofisi Direktörü oldu. Ancak ikisinden de daha kritik noktada duran Trump yönetiminin 2017 sonunda Dışişleri’ne siyasi atamayla gönderdiği Müsteşar Yardımcısı Wess Mitchell’ın pek fazla Türkiye hayranı olmadığı biliniyor.

 

Doğrudan Türkiye’ye bakmasa da özellikle Tillerson döneminde Ankara ile ilişkilerde – özellikle de Menbiç yol haritasına giden süreçte - kritik rol oynayan Siyaset Planlama Dairesi’ndeki Albay Richard Outzen’ın Jonathan Cohen’in yerine getirilmesi ihtimali Tillerson’ın görevden alınmasıyla gündemden düşmüştü. Yeni Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey yeni süreçte Outzen’ı kendi ekibine katarsa hiç şaşırmayın. Bu da önümüzdeki günlerde Ankara’yı sevindirecek bir başka gelişme olabilir.

 

Ancak ‘Türkiye dostu’ olarak bilinen Jeffrey ve Outzen gibi isimlerin YPG’nin PKK’dan farkı olmadığını teslim ediyor olmaları ABD’nin Suriye’deki büyük resimde Kürtlere atfettiği rolü değiştirmiyor. Jeffrey, Afrin nedeniyle iki ülke arasında gerilimin yüksek olduğu günlerde Foreign Policy dergisi için kaleme aldığı 25 Ocak 2018 tarihli makalesinde Suriye’de Türk-Kürt uzlaşması için öngördüğü formülü şöyle gerekçelendirmişti:

 

‘Türkler ve Kürtler arasındaki tarihi çatışma - özellikle de ortak düşmanların olduğu bir ortamda – ortak stratejik ve ekonomik çıkarların önünde aşılmaz bir engel değil. Burada Kürtler için anahtar, PKK ve lideri Öcalan’ın tuzağı olan Pankürtçü hayallerden vazgeçmelerinde. Türkler de kendilerine PYD’den daha büyük tehdit yönelten Rusya, İran ve Esad’ı zapt etmenin ödülü olarak komşu ülkelerde Kürtlerin belli ölçüde özerklik almasını kabul etmeli.’

 

Tam da Jeffrey’nin ‘dost acı söyler’ yaklaşımını özetleyen bir siyasi projeksiyon. Bugün Ankara’nın duymak istediği şey olmadığı ortada.

Yazının devamı...

Trump ve dış politikada ego kriteri

Tarih 17 Ağustos 2018.

ABD Başkanı Donald Trump bakanlarını toplamış kabine toplantısı yapacak. Gazeteciler de içerde. Trump hemen sağında oturan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya dönerek ‘Bakanımızın duasıyla başlayacağız’ diyor. Pompeo ülkesindeki askeri okul öğrencilerinin yanında taşıdığı türde bir cep İncil’i getirmiş. Belli sayfaları etiketlediği görülüyor. Açıp okumaya başlıyor:

 

Duanın içeriğinde rasyonaliteye ters düşen bir şey yok. Ancak İncil’i günlük siyasetin aracı haline getiren o görüntü Amerikan devletinin kurucu babalarından Thomas Jefferson’ın kemiklerini sızlatacak türden.

Bizler iki gün önceki o toplantıyı muhtemelen Trump’ın Türkiye’de FETÖ davasından tutuklu Amerikalı din adamı Pastör Brunson için kurduğu takdir cümleleri ve Ankara’ya dönük sitemiyle hatırlayacağız. Amerika ise o toplantıyı muhtemelen Pompeo’nun duasıyla açıldığı için hatırlayacak. Trump yönetiminin bu tür bir görüntüyle Amerikan anayasasındaki din ve devlet işlerini ayırma prensibini takmadığını eleştirenler ise muhtemelen eleştirdikleriyle kalacak. Zira Trump ve kurmaylarının bütün bu şovları 6 Kasım’daki ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’ye hayat öpücüğü olsun diye tasarladıkları apaçık ortada.

 

Trump yönetiminin Pastör Andrew Brunson’ı bahane ederek Türkiye’ye karşı arka arkaya aldığı yaptırım kararları da bu büyük şovun önemli bir unsuruna dönüştü. Ankara ile Washington arasında ağırlıklı olarak Suriye ve Gülen dosyaları nedeniyle yaşanan şiddetli krizlere rağmen bir buçuk yıldır Türkiye ile ilişkiyi ehvenişer bir çizgide götüren Trump’ın makas değiştirmesinin asıl nedeni tam olarak bu. Donald Trump, pamuk ipliğine bağlı devam eden siyasi kariyerini kurtarmak için muhafazakar Amerika’nın en tutucu kanadı olan evanjelistlere bel bağladı.

 

Evanjelistlerin Beyaz Saray’daki uzantısı Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Brunson’ın tutukluluğunu ısıtıp ısıtıp Trump’ın önüne koyması yeni değil. Fakat Ankara-Washington hattında Türkiye’deki 24 Haziran seçimlerinin ardından başlayan Brunson müzakerelerinde yaşanan seri yol kazaları Trump’la Pence’in Türkiye’ye verilecek tepkiler konusunda kenetlenmesine neden oldu. Bu denkleme bir de Trump’ın kişisel egosu eklenince iş iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı.

 

Muhatapları el arttırmaya başladığında Trump’ı durdurmak mümkün olmuyor. Ve maalesef genelde blöf de yapmıyor; önden neyin sinyalini verdiyse işi sonuçta oraya vardırıyor. 

 

Trump takıntıları ve egosu yerine ülkesinin çıkarlarını gözeterek karar alan bir lider olsaydı belki Amerikan devleti içinde kendisine ‘Türkiye’ye yaptırımların devamı konusunda biraz frene basalım, diplomasiye bir kez daha  şans tanıyalım’ diyenlere en azından bir süre daha kulak verirdi. Zira aslında iki ülke arasında ipler kopmuş değil. Geçen haftaki Türk heyetinin Washington’dan uzlaşmasız dönmesine, Trump’ın Türk çeliği ve alüminyumuna yaptırım açıklamasına, Ankara’nın da buna Amerikan mallarına ek vergi paketiyle yanıt vermiş olmasına rağmen arka planda hala görüşmeler devam ediyor.

 

Ankara’nın Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton üzerinden açtığı kanal hala aktif. Birinci ve ikinci tur Brunson müzakereleri sırasında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’la bir kaç kez telefonda görüşen Bolton, Trump’ın son yaptırım kararından iki gün sonra kendisinden göreve geldiği günden beri randevu bekleyen Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç’ı Beyaz Saray’a davet etti. Her ne kadar Beyaz Saray bu görüşme için ‘Büyükelçinin talebi üzerine yapıldı’ demiş olsa da önemli olan Bolton’ın tam da böyle kritik bir haftada randevu vermiş olmasıdır.

 

Başından beri Brunson müzakerelerinde bir nevi arabuluculuk rolü üstlenen Cumhuriyetçi Parti’nin ağır toplarından Senatör Lindsey Graham de denklemde kalmaya devam ediyor. Nitekim Büyükelçi Serdar Kılıç, Bolton’dan üç gün sonra bir kez daha Senatör Graham ile görüştü.

 

Amerikan tarafındaki bazı kaynaklardan ‘Acaba Kurban Bayramı’ndan önce Türkiye bir jest yapar mı?’ gibi duyumdan daha çok beklentiye dayalı cümleler duymaya başlamıştık ki ABD Hazine Bakanı Mnuchin yazının girişinde anlattığım kabine toplantısında Türkiye’ye yeni yaptırım hazırlığında olduklarının sinyalini verdi.

 

Dahası, Trump’ın o kabine toplantısının akşamında Twitter’da yaşadığı hezeyanların manşeti yine Türkiye oldu. Türkiye’nin  yıllardır ABD’den istifade etmesine rağmen bugün ‘bizim şahane Pastörümüz’ dediği Brunson’ı haksız hukuksuz tuttuğundan dem vurdu ve ‘Bu masum adamın serbest bırakılması için Türkiye’ye bir şey ödemeyeceğiz’ yazdı. Ertesi gün ise İzmir’deki mahkeme Pastör Brunson’ın ev hapsi ile yurt dışı çıkış yasağının kaldırılması için yaptığı itirazı yeniden reddetti.

 

Şimdi herkes ‘Bu noktadan dönüş mümkün mü?’ diye soruyor. Yanıtını çok uzak olmayan bir tarihi gelişme üzerinden vermek isterim. Hatırlayın geçen sene bu zamanlar Trump yeni füze denemeleri yaptıran Kim Jong-Un’un ülkesi Kuzey Kore’yi vurmakla tehdit ediyordu. İki lider o tarihten sadece 10 ay sonra Singapur’da birlikte kameralara gülümseyerek ülkelerinin uzlaşmak için diplomasiye şans vereceğini ilan etti.

 

Bugün Washington’ın da Ankara’nın da önündeki soru aynıdır: ‘İç politikaya dönük kısa vadeli çıkarlar için ikili ilişkiler tamamen gözden çıkartılacak mı yoksa diplomasiye bir şans daha verilecek mi?’ Bu sorunun yanıtı her şeye rağmen bugüne kadar birbirine kötü söz söylemekten kaçınmış olan iki liderden başka kimsede değil. Diplomasiye dönüş Brunson kilidini açsa da artık kronikleşen yapısal sorunları elbette ortadan kaldırmaz ama tarihi bir kopuşun önüne geçer.

Yazının devamı...

Melania’nın ceketi

Anavatanı Slovenya henüz Avrupa Birliği üyesi değil, Yugoslavya’nın dağılmasıyla bağımsızlığını yeni ilan etmiş ve demir perdenin izlerini silmeye çalışan bir ülkeydi.

 

Şansı yaver gitti. Hızla uluslararası ‘top model’ kategorisine zıplamakla kalmadı şehrin en hızlı çapkınlarından emlak kralı Donald Trump’ın son sevgilisi olarak New York sosyetesine de adımını attı. Bu arada Amerika’nın kendi alanında ‘olağanüstü yetenekli’ yabancılara verdiği ve ‘Einstein vizesi’ olarak anılan EB-1 vizesi üzerinden ‘yeşil kart’ kapmayı başarmıştı.

 

Melania’nın ABD devletinin genelde Nobel ödüllü bilim adamlarına, insanlık için önemli buluşlara imza atmış akademisyenlere ya da uluslararası şirketlerin üst düzey yöneticilerine verdiği bu kıymetli göçmen vizesini nasıl aldığını, o zamanki erkek arkadaşı o tarihten tam 16 yıl sonra Amerikan Başkanı olmasaydı muhtemelen kimse tartışmayacaktı. 

 

Melania’nın 2006’da ‘Trump’ soyadıyla Amerikan vatandaşı olduktan sonra anne ve babasına kocasının başkanlık kampanyası sırasında bitireceğini ilan ettiği ‘zincir göçmenlik’ sayesinde ABD’de yasal oturum statüsü aldığı ortaya çıktı. Muhtemelen yakın zamanda vatandaşlık başvuruları da olumlu sonuçlanacaktır.

 

Bana kalsa, Knauss’ların Amerikan vatandaşı olmasının bir mahsuru yok. Yerleşik Amerikan basınının bu konudaki takıntısını biraz da eğlenerek izliyorum açıkçası. Ancak elbette tüm bu hikaye Melania Trump açısından çok ağır bir ahlaki yük ve duygusal olmalıydı. Oysa o, siyasi kariyerini kendisi gibilerin ‘Amerikan rüyası’ndan men edilmesine adayan bir başkanın karısı olarak mutlu taklidi yapmaya devam ediyor.

 

Kadınlara taciz ve hakareti hayatın olağan bir parçası olarak gören, Stormy Daniels skandalını rüşvetle örtbas etmeye çalıştığı ortaya çıkan bir kocanın her hareketiyle aslında kendisini aşağılıyor olmasını sineye çekmesinin arkasındaki psikoloji başlı başına bir yazıyı hak ediyor.

 

Ancak özel hayatındaki dram ne olursa olsun, Melania’nın kocasının hoyratlığı sayesinde ana babasından silahlı görevliler tarafından kopartılarak toplama kampı kılıklı göçmen merkezlerine tıkılan el kadar Güney Amerikalı çocukları ziyarete gidişinde giydiği ceketin bir izahı yok.

 

O haki trençkotun arkasındaki yazı olmasaydı, bugüne kadar dünyanın önde gelen tasarımcılarının pahalı parçalarını taşımasıyla meşhur Melania Trump’ın 39 dolarlık Zara marka bir ceket giymesini takdir dahi edebilirdik. Halbuki o artık kocasının kamuoyu baskısıyla bir kaç gün içinde vazgeçmek zorunda kaldığı ‘göçmen çocukları ailelerinden ayırma’ kararının izlerini hafifletmek için çıktığı imaj turunda seçtiği ceketin sırtındaki küstah mesajla tarihe geçen bir First Lady.

'Gerçekten umurumda değil, senin?'

12 bini aşkın çocuğun – ki aralarında emzirme çağındaki bebekler dahi var – maruz bırakıldığı travma gerçekten umurunda değilse kendisine acil şifalar dileriz. Başkanlık koltuğunu kişisel ihtirasları için kullanmakta olan eşinin öngörü ve planlamadan yoksun politikaları nedeniyle bir kısmı İngilizce ‘merhaba’ dahi diyemeyen o çocukların ailelerine nasıl kavuşturulacağına kafa patlatmasını da  beklemiyoruz.

 

Soğuk Savaş döneminden kalma bir alışkanlıkla hala başkan için ‘özgür dünyanın lideri’ sıfatının kullanıldığı ABD’de Trump yönetiminin son bir hafta içinde attığı adımlar hak ve özgürlükler alanında Washington’ın dünyanın geri kalanına moral üstünlük taslamasını hepten imkansız hale getirdi. Trump yönetimi de zaten Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’ndan çekilerek böyle bir dertleri olmadığını teyit etmiş oldu. Trajikomik olan ise Trump yönetiminin ‘onlara haksızlık yapılıyor’ diye meşrulaştırmaya çalıştığı çekilme kararından İsraillerinin kendisinin memnun olmaması.

 

Dünya bir süredir demir yumrukla ülke yönetmeye hevesli,  demokrasiyi içselleştiremeyen liderlerin çoğaldığı gergin bir gezegen halini almakta olsa da ABD içinde göçmenler üzerinden yaşanan son tartışma yine de güçlü bir sivil toplumun siyasette ne kadar hızla sonuç alabildiğini göstermesi açısından kayda değer.

 

Trump yönetiminin İç Güvenlik Bakanı Kirstjen Nielsen’ın başkent Washington’daki bir Meksika restoranında protestolar nedeniyle önündeki yemekten tek çatal dahi alamayışını dünya seyretti. Trump, başkanlık döneminin en büyük geri adımlarından birini atmak zorunda kaldı. Amerika’nın ilk göçmen First Lady’si ise adını tarihin yanlış tarafına kapkara harflerle yazdırdı.

Yazının devamı...

Washington, bir sorununuz var!

Hem Amerikan yönetiminde, hem de düşünce kuruluşlarında Türkiye çalışan analistlerde yaygın görüş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci turda seçimi alacağı yönünde. Birinci tur ihtimalinin yabana atılmamasını düşünenler de var. Ancak bu ihtimal genelde ‘seçimler adil olacak mı’ sorusuyla birlikte ele alınıyor.

 

AK Parti’nin meclis çoğunluğunu kaybetmesi ihtimalinin güçlü olduğunu düşünseler de bunun yeni başkanlık sistemi içinde ne ölçüde anlamı olacağını kestiremiyorlar. Böyle bir senaryoda kuşkusuz Washington açısından öncelikli husus Erdoğan’ın başkanlığı devam ederken farklı bir hükümet modelinin Türkiye ile ABD arasında masada açık duran krizli dosyalara nasıl etki edeceğidir. Erdoğan faktörünün denklemde kaldığı herhangi bir fotoğrafta ikili ilişkiler açısından genel çerçevenin fazla değişmeyeceği görüşü hakim.

 

İlişkilerde son yıllarda hakim olan sıkıntılı statükonun devamı demek, Washington açısından Ankara’nın NATO ittifakı içindeki güvenirliliğinin sorgulanmaya devam etmesi demek. Erdoğan-Putin ilişkisinin derinliği, Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye gelip gelmeyeceği soruları Washington’da kafaları meşgul etmeye devam edecektir. Türkiye ile iplerin kopartılmasını savunan koronun da sahne kenarından ‘İncirlik Üssü’nü bölgede başka bir ülkeye taşıyalım’ gibi zehirli söylemleri pompalamaya daha da hız vermesi muhtemel.

 

Amerikalılara göre Türkiye’deki siyasi statükoyu - dolayısıyla da ikili ilişkileri - radikal olarak etkileme potansiyeli olan asıl faktör 24 Haziran seçimleri değil, ekonomi. Yani aslında Washington’ın gözü 24 Haziran seçimlerinden ziyade Türk ekonomisindeki gelişmeler üzerinde.

 

Demokratlara yakın Washington merkezli düşünce kuruluşu Center for American Progress (CAP) dün Türkiye’deki seçimlerle ilgili bir analiz yayınladı. Obama döneminde yönetime yakınlıkları nedeniyle ciddi trend vermeleriyle meşhur olan Center for American Progress’in bugün Beyaz Saray’a bu tür bir erişimi yok. Hem Başkan Trump’ı hem de Türkiye politikasını şiddetle eleştiriyorlar. Ancak yine de Türkiye üzerine en detaylı çalışmayı yapan düşünce kuruluşu olmayı sürdürüyorlar. Trump’a yakın muhafazakar düşünce kuruluşlarının ise Türkiye dosyasını Ortadoğu başlığı altında iki satırdan fazla yazıp çizdiğine tanık olmadık.  Bir tek hem Trump yönetiminin hem de Amerika’daki Yahudi lobisinin gözdesi Foundation for Defense of Democracies (FDD) var. Onun da Türkiye konusunda İsrail ve İran kıstaslarından arındırılmış objektif bir yaklaşım ortaya koyma ihtimali yok.

 

CAP’in Türkiye’de Metropoll ile birlikte hazırladığı seçim analizine dönersek, bu çalışma da Türkiye’de medyaya yansıyan pek çok anket gibi ikinci turda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçileceğine işaret ediyor. Millet ittifakı yüzde 30’un üzerine çıkıyor, HDP de barajı geçiyor.

 

Ancak CAP’in çalışmasında asıl dikkat çeken seçim sonuçlara ilişkin tahminlerden çok ekonomi alanında sorulan sorulara verilen yanıtlar. Zaten CAP’in aslında Türkiye’deki seçimlere ilişkin anket yapma gibi bir geleneği yok. Yaklaşık bir sene önce Türkiye’deki milliyetçilik trendlerini incelemek için bir çalışma başlattılar, sonuçlarını da 2017 sonbaharında açıkladılar. Projenin ikinci aşamasına ilişkin saha çalışması için tarih olarak 2018 yazı planlanmıştı. Erken seçim ilan edilince sahada yönelttikleri sorular arasına seçimi de katmışlar.

 

CAP ve Metropoll’ün 2534 kişiyle yüz yüze görüşerek hazırladığı ve hata payını yüzde 1.95 olarak verdiği ankete katılanların yüzde 51.8’i ‘Son dönemde ulusal ekonominin iyi mi kötü mü yönetildiğini düşünüyorsunuz?’ sorusuna ‘kötü yönetiliyor’ yanıtı vermiş. Türk ekonomisinin iyi yönetildiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 40.7.

 

‘Son bir yıl içinde sizin ya da ailenizin yaşam standartları değişti mi?’ sorusuna standartlarının kötüleştiği yanıtını verenlerin oranı yüzde 42.9 iken iyileştiğini düşünenlerin oranı yüzde 26.7’de kalmış. Fikri olmayan ya da yanıt vermeyenlerin oranı da yüzde 29.7 ile azımsanmayacak boyutta.

 

Hükümetin para, kur ve enflasyon politikalarını nasıl yönettiğine ilişkin soruya yüzde 39.4 ‘çok kötü’ yanıtı vermiş. Hükümetin temel ekonomik parametreleri çok iyi yönettiğini düşünenler yüzde 15, belli bir ölçüde iyi yönettiğini düşüneler ise yüzde 22.6. Bu çalışmayı temel alırsak ekonomi kaynaklı soru işaretlerinin AK Parti seçmenleri arasında da hakim olmaya başladığını söylemek pekala mümkün.

 

Hükümetin ekonomi politikalarında öncelikli olarak yeni istihdam yaratmaya odaklanmasını isteyenler ise yüzde 65.3 ile büyük bir çoğunluğa denk geliyor.

 

CAP’in Haziran 2018 araştırmasının Washington özelinde en dramatik unsuru ise, Türkiye’nin Rusya’ya mı ABD’ye mi daha çok güvenmesi gerektiğine ilişkin soruya verilen yanıt. Katılımcıların yüzde 50.1’i ‘ikisine de güvenmeyelim’ demiş. Rusya’ya daha çok güvenilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 21.3, Rusya’ya bir şekilde daha çok güvenilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 19.2. Yani bir tercih yapılacaksa Rusya diyenlerin toplamı yüzde 40.5. Buna karşılık ABD’ye daha çok güvenilmesini gerektiğini düşünenler sadece yüzde 1.8. ‘Bir şekilde ABD’ye daha fazla güvenelim’ diyen yüzde 1.1’i de katınca toplamda ABD lehine yaklaşımı olanların oranı ancak yüzde 3 ediyor.

 

CAP’in çalışması 2003 yılındaki Süleymaniye Vakası’ndan beri önce yavaş yavaş, son yıllarda kontrolsüz bir hızda eriyen ABD’ye yönelik güvenin artık tam anlamıyla dip yaptığını ortaya koyuyor. Buna rağmen Türkiye’nin NATO üyesi olarak kalması gerektiğini savunanların oranı hala yüzde 55’te.

 

Bu tablo aslında bize dolaylı olarak şunu söylüyor; Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkilerin bugün NATO müttefikliğinin getirdiği çerçevenin dışında toparlanması pek mümkün değil.

 

Yine bu tablonun teyit ettiği bir diğer husus da şu; 24 Haziran’da (ve/veya 8 Temmuz’da) bütün tahminleri alt üst edecek bir sonuç çıkması durumunda dahi Türkiye, ABD açısından dünya haritası üzerinde yanıp sönen kırmızı bir nokta olmaya devam edecektir.

Yazının devamı...

O uçak Türkiye topraklarına inmediği sürece kriz bitmiş sayılmaz

Hafta başında Washington’da gerçekleşen Çavuşoğlu-Pompeo zirvesinde Amerikan tarafı, PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Ağustos 2016’da DEAŞ’tan temizleyerek girdiği Menbiç’ten çıkmasını öngören bir çerçeve anlaşma diyebileceğimiz ‘yol haritası’na onay verdi.

 

Bunun yazılı bir açıklamayla kamuoyuna duyurulmasını takip eden günlerde ABD’li yetkili ağızlar ısrarla ‘hızla uygulamak istiyoruz ama bir takvim veremeyiz’ dese de aslında bal gibi de bir takvim var. Hem de baştan beri Ankara’nın önerdiği bir kaç aylık zaman diliminden çok da uzak olmayan bir takvim. Yol haritası, 5 Eylül itibarıyla YPG’lilerin Menbiç’teki bütün yerel yapılardan çıkartılmış olmasını öngörüyor. İşin ilk iki aşaması ilk 10 günde yapılacak masa başı hazırlıktan, ikinci aşaması ise ilk aşama bittikten sonra başlayıp bir ay kadar sürecek sahadaki hazırlıktan ibaret.

 

Somut değişiklikleri kabaca Temmuz ayının ikinci yarısından itibaren görmeye başlamamız gerekiyor. Üç aylık sürecin en kritik ayı ise şüphesiz Ağustos olacak. ‘Yerel yapılarda zaten çoğunluk Araplarda’ diye ağızlarına sakız etmiş olsalar da Amerikalılar elbette meselenin nicelik değil nitelik olduğunu biliyor. Menbiç Askeri Konseyi’nin de Menbiç Sivil Konseyi’nin de bugüne kadar beyni YPG’lilerdi. Yol haritası bu iki yapının da yeniden düzenlenmesini öngörüyor.

 

ABD tarafının ‘çoğunluk zaten Arap’ vurgusunun asıl nedeni çok iyi çalıştığına inandıkları iki konseyin de tamamen yıkılıp yeniden yapılmasına karşı olmaları. YPG’liler gitse de konseyler içindeki deneyimli diğer kadroların kalması için pazarlık edecekler. Ve bunlar hiç de kolay pazarlıklar olmayacak çünkü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında yıllardır YPG/PYD ideolojisiyle savaşan Arapların sayısı az değil.

 

Ankara ile Washington’ın tüm bu unsurları tek tek müzakere etmesi ve her biri üzerinde uzlaşması gerekiyor. O nedenle de üç aylık bir takvim üzerinde prensipte anlaşılmış olması bu işin net olarak 90 günde nihayetleneceğinin garantisi değil. Amerikan tarafı tam da bu yüzden aslında var olan takvimi resmen açıklamama yönünde bir strateji izliyor. İş bir gün bile sarksa hem Amerikan hem de Türk basınının enselerinde boza pişireceğini biliyorlar. Bu kaygıyı Türk tarafıyla da paylaşmışlar.

 

Özetle, Menbiç pilavı daha çok su kaldıracaktır.

 

Ancak ‘yol haritası’ hamlesi Türk-Amerikan ilişkileri üzerindeki Suriye kaynaklı zaman baskısını bir süreliğine de olsa kaldırmış oldu. Dolayısıyla da Kürtlerin ve Rojava’nın yeni Suriye’nin geleceğinde yerinin ne olacağına dair asıl büyük soru şimdilik ötelendi. Menbiç’teki yol haritası iyi uygulanabilir de Türk ve Amerikan askerleri arasındaki güvensizlik duvarı aşılmaya başlanırsa bu ilerde iki tarafı bekleyen Suriye’nin kuzeyine ilişkin büyük pazarlık için nispeten ılımlı bir zemin yaratabilir.

 

Menbiç’ten sonra, ilişkilerde başka bir kriz alanı haline gelen F-35’lerin Türkiye’ye teslimatıyla ilgili tartışmanın da yakında bir nebze hafiflemesini öngörebiliriz. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ’21 Haziran’daki teslimatta problem yok’ derken aslında doğru söylüyor. Yani Amerikan Kongresi’ndeki bütün toz dumana rağmen ilk F-35, 21 Haziran’da üretici firma Lockeed Martin’in Teksas Fort Worth’deki tesislerinde Türk tarafına törenle teslim edilecek. Bildiğim kadarıyla Türkiye’den bu törene kimin katılacağı henüz netleşmedi. Üst düzey bir katılım olup olmayacağına Ankara muhtemelen Amerikan tarafından kimin törende hazır olacağına bağlı olarak karar verecektir.

 

Normalde bu iş nasıl yapılıyor fikir versin diye en son Güney Kore’nin ilk F-35’i teslim aldığı törenden örnek vermek isterim. Güney Kore Savunma Bakanı Suh Choo-Suk’un katıldığı 28 Mart’taki törende ABD’yi Savunma Bakanlığı Pentagon’da satın almalardan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ellen Lord ile Amerikan Hava Kuvvetleri’ndeki F-35 programının yöneticisi Koramiral Mathias Winter temsil etmişti. Amerikan Kongresi’nin iki Teksaslı üyesi de hazır bulunmuştu; Cumhuriyetçi senatör John Cornyn ve Cumhuriyetçi kongre üyesi Marc Veasey. Kongrenin iki kanadının da törende temsil edilmesi sadece Trump yönetiminin değil ABD kurumlarının yekpare olarak Güney Kore ile askeri ilişkilere verdiği önemin tezahürü. Malum ABD devletinin Kuzey Kore’deki Kim rejimiyle uzlaşma çabalarının kilit tarafı Güney Kore.

 

Türkiye’nin ilk F-35’inin teslim töreninde ise buruk bir havanın hakim olacağını kestirmek zor değil. Amerikan Kongresi’nin iki kanadında da Türkiye’ye F-35’lerin teslimatını engellemek için yasa hazırlığı varken kongre üyelerinin 21 Haziran’daki törene katılmasını beklemek fantezi olur sanırım.

 

Asıl önemli nokta şu; 21 Haziran’da Türk tarafına teslim edilecek olan bir adet F-35, törenin ardından havalanarak Türkiye’ye doğru hareket etmeyecek. Türkiye’nin ilk F-35’i en az 2019 sonuna kadar ABD’de kalacak ve Türk pilotlar uçağı kullanabilmek için öngörülen eğitimi Amerikan topraklarında alacak. Bu son anda düzenlenen bir koşul değil, Kongre krizinden önce de vardı. Ancak uçağın yaklaşık iki yıl kadar daha ABD sınırları içinde kalacak olmasını Trump yönetimi elbette şu ortamda kendisini Kongre’ye karşı ‘F-35’i aslında fiziken Türkiye’ye teslim etmedik’ diye savunmak için kullanacaktır.  

 

Bu durumu tersten okursak Türkçesi şu; o uçak Türk topraklarına inmediği sürece aslında Ankara ile Washington arasındaki F-35 krizi gerçekten bitmeyecek. Daha bir de kalan 99 adet F-35’in teslimi var!

 

 

Yazının devamı...