GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Washington, bir sorununuz var!

Hem Amerikan yönetiminde, hem de düşünce kuruluşlarında Türkiye çalışan analistlerde yaygın görüş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci turda seçimi alacağı yönünde. Birinci tur ihtimalinin yabana atılmamasını düşünenler de var. Ancak bu ihtimal genelde ‘seçimler adil olacak mı’ sorusuyla birlikte ele alınıyor.

 

AK Parti’nin meclis çoğunluğunu kaybetmesi ihtimalinin güçlü olduğunu düşünseler de bunun yeni başkanlık sistemi içinde ne ölçüde anlamı olacağını kestiremiyorlar. Böyle bir senaryoda kuşkusuz Washington açısından öncelikli husus Erdoğan’ın başkanlığı devam ederken farklı bir hükümet modelinin Türkiye ile ABD arasında masada açık duran krizli dosyalara nasıl etki edeceğidir. Erdoğan faktörünün denklemde kaldığı herhangi bir fotoğrafta ikili ilişkiler açısından genel çerçevenin fazla değişmeyeceği görüşü hakim.

 

İlişkilerde son yıllarda hakim olan sıkıntılı statükonun devamı demek, Washington açısından Ankara’nın NATO ittifakı içindeki güvenirliliğinin sorgulanmaya devam etmesi demek. Erdoğan-Putin ilişkisinin derinliği, Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye gelip gelmeyeceği soruları Washington’da kafaları meşgul etmeye devam edecektir. Türkiye ile iplerin kopartılmasını savunan koronun da sahne kenarından ‘İncirlik Üssü’nü bölgede başka bir ülkeye taşıyalım’ gibi zehirli söylemleri pompalamaya daha da hız vermesi muhtemel.

 

Amerikalılara göre Türkiye’deki siyasi statükoyu - dolayısıyla da ikili ilişkileri - radikal olarak etkileme potansiyeli olan asıl faktör 24 Haziran seçimleri değil, ekonomi. Yani aslında Washington’ın gözü 24 Haziran seçimlerinden ziyade Türk ekonomisindeki gelişmeler üzerinde.

 

Demokratlara yakın Washington merkezli düşünce kuruluşu Center for American Progress (CAP) dün Türkiye’deki seçimlerle ilgili bir analiz yayınladı. Obama döneminde yönetime yakınlıkları nedeniyle ciddi trend vermeleriyle meşhur olan Center for American Progress’in bugün Beyaz Saray’a bu tür bir erişimi yok. Hem Başkan Trump’ı hem de Türkiye politikasını şiddetle eleştiriyorlar. Ancak yine de Türkiye üzerine en detaylı çalışmayı yapan düşünce kuruluşu olmayı sürdürüyorlar. Trump’a yakın muhafazakar düşünce kuruluşlarının ise Türkiye dosyasını Ortadoğu başlığı altında iki satırdan fazla yazıp çizdiğine tanık olmadık.  Bir tek hem Trump yönetiminin hem de Amerika’daki Yahudi lobisinin gözdesi Foundation for Defense of Democracies (FDD) var. Onun da Türkiye konusunda İsrail ve İran kıstaslarından arındırılmış objektif bir yaklaşım ortaya koyma ihtimali yok.

 

CAP’in Türkiye’de Metropoll ile birlikte hazırladığı seçim analizine dönersek, bu çalışma da Türkiye’de medyaya yansıyan pek çok anket gibi ikinci turda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçileceğine işaret ediyor. Millet ittifakı yüzde 30’un üzerine çıkıyor, HDP de barajı geçiyor.

 

Ancak CAP’in çalışmasında asıl dikkat çeken seçim sonuçlara ilişkin tahminlerden çok ekonomi alanında sorulan sorulara verilen yanıtlar. Zaten CAP’in aslında Türkiye’deki seçimlere ilişkin anket yapma gibi bir geleneği yok. Yaklaşık bir sene önce Türkiye’deki milliyetçilik trendlerini incelemek için bir çalışma başlattılar, sonuçlarını da 2017 sonbaharında açıkladılar. Projenin ikinci aşamasına ilişkin saha çalışması için tarih olarak 2018 yazı planlanmıştı. Erken seçim ilan edilince sahada yönelttikleri sorular arasına seçimi de katmışlar.

 

CAP ve Metropoll’ün 2534 kişiyle yüz yüze görüşerek hazırladığı ve hata payını yüzde 1.95 olarak verdiği ankete katılanların yüzde 51.8’i ‘Son dönemde ulusal ekonominin iyi mi kötü mü yönetildiğini düşünüyorsunuz?’ sorusuna ‘kötü yönetiliyor’ yanıtı vermiş. Türk ekonomisinin iyi yönetildiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 40.7.

 

‘Son bir yıl içinde sizin ya da ailenizin yaşam standartları değişti mi?’ sorusuna standartlarının kötüleştiği yanıtını verenlerin oranı yüzde 42.9 iken iyileştiğini düşünenlerin oranı yüzde 26.7’de kalmış. Fikri olmayan ya da yanıt vermeyenlerin oranı da yüzde 29.7 ile azımsanmayacak boyutta.

 

Hükümetin para, kur ve enflasyon politikalarını nasıl yönettiğine ilişkin soruya yüzde 39.4 ‘çok kötü’ yanıtı vermiş. Hükümetin temel ekonomik parametreleri çok iyi yönettiğini düşünenler yüzde 15, belli bir ölçüde iyi yönettiğini düşüneler ise yüzde 22.6. Bu çalışmayı temel alırsak ekonomi kaynaklı soru işaretlerinin AK Parti seçmenleri arasında da hakim olmaya başladığını söylemek pekala mümkün.

 

Hükümetin ekonomi politikalarında öncelikli olarak yeni istihdam yaratmaya odaklanmasını isteyenler ise yüzde 65.3 ile büyük bir çoğunluğa denk geliyor.

 

CAP’in Haziran 2018 araştırmasının Washington özelinde en dramatik unsuru ise, Türkiye’nin Rusya’ya mı ABD’ye mi daha çok güvenmesi gerektiğine ilişkin soruya verilen yanıt. Katılımcıların yüzde 50.1’i ‘ikisine de güvenmeyelim’ demiş. Rusya’ya daha çok güvenilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 21.3, Rusya’ya bir şekilde daha çok güvenilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 19.2. Yani bir tercih yapılacaksa Rusya diyenlerin toplamı yüzde 40.5. Buna karşılık ABD’ye daha çok güvenilmesini gerektiğini düşünenler sadece yüzde 1.8. ‘Bir şekilde ABD’ye daha fazla güvenelim’ diyen yüzde 1.1’i de katınca toplamda ABD lehine yaklaşımı olanların oranı ancak yüzde 3 ediyor.

 

CAP’in çalışması 2003 yılındaki Süleymaniye Vakası’ndan beri önce yavaş yavaş, son yıllarda kontrolsüz bir hızda eriyen ABD’ye yönelik güvenin artık tam anlamıyla dip yaptığını ortaya koyuyor. Buna rağmen Türkiye’nin NATO üyesi olarak kalması gerektiğini savunanların oranı hala yüzde 55’te.

 

Bu tablo aslında bize dolaylı olarak şunu söylüyor; Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkilerin bugün NATO müttefikliğinin getirdiği çerçevenin dışında toparlanması pek mümkün değil.

 

Yine bu tablonun teyit ettiği bir diğer husus da şu; 24 Haziran’da (ve/veya 8 Temmuz’da) bütün tahminleri alt üst edecek bir sonuç çıkması durumunda dahi Türkiye, ABD açısından dünya haritası üzerinde yanıp sönen kırmızı bir nokta olmaya devam edecektir.

Yazının devamı...

O uçak Türkiye topraklarına inmediği sürece kriz bitmiş sayılmaz

Hafta başında Washington’da gerçekleşen Çavuşoğlu-Pompeo zirvesinde Amerikan tarafı, PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Ağustos 2016’da DEAŞ’tan temizleyerek girdiği Menbiç’ten çıkmasını öngören bir çerçeve anlaşma diyebileceğimiz ‘yol haritası’na onay verdi.

 

Bunun yazılı bir açıklamayla kamuoyuna duyurulmasını takip eden günlerde ABD’li yetkili ağızlar ısrarla ‘hızla uygulamak istiyoruz ama bir takvim veremeyiz’ dese de aslında bal gibi de bir takvim var. Hem de baştan beri Ankara’nın önerdiği bir kaç aylık zaman diliminden çok da uzak olmayan bir takvim. Yol haritası, 5 Eylül itibarıyla YPG’lilerin Menbiç’teki bütün yerel yapılardan çıkartılmış olmasını öngörüyor. İşin ilk iki aşaması ilk 10 günde yapılacak masa başı hazırlıktan, ikinci aşaması ise ilk aşama bittikten sonra başlayıp bir ay kadar sürecek sahadaki hazırlıktan ibaret.

 

Somut değişiklikleri kabaca Temmuz ayının ikinci yarısından itibaren görmeye başlamamız gerekiyor. Üç aylık sürecin en kritik ayı ise şüphesiz Ağustos olacak. ‘Yerel yapılarda zaten çoğunluk Araplarda’ diye ağızlarına sakız etmiş olsalar da Amerikalılar elbette meselenin nicelik değil nitelik olduğunu biliyor. Menbiç Askeri Konseyi’nin de Menbiç Sivil Konseyi’nin de bugüne kadar beyni YPG’lilerdi. Yol haritası bu iki yapının da yeniden düzenlenmesini öngörüyor.

 

ABD tarafının ‘çoğunluk zaten Arap’ vurgusunun asıl nedeni çok iyi çalıştığına inandıkları iki konseyin de tamamen yıkılıp yeniden yapılmasına karşı olmaları. YPG’liler gitse de konseyler içindeki deneyimli diğer kadroların kalması için pazarlık edecekler. Ve bunlar hiç de kolay pazarlıklar olmayacak çünkü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında yıllardır YPG/PYD ideolojisiyle savaşan Arapların sayısı az değil.

 

Ankara ile Washington’ın tüm bu unsurları tek tek müzakere etmesi ve her biri üzerinde uzlaşması gerekiyor. O nedenle de üç aylık bir takvim üzerinde prensipte anlaşılmış olması bu işin net olarak 90 günde nihayetleneceğinin garantisi değil. Amerikan tarafı tam da bu yüzden aslında var olan takvimi resmen açıklamama yönünde bir strateji izliyor. İş bir gün bile sarksa hem Amerikan hem de Türk basınının enselerinde boza pişireceğini biliyorlar. Bu kaygıyı Türk tarafıyla da paylaşmışlar.

 

Özetle, Menbiç pilavı daha çok su kaldıracaktır.

 

Ancak ‘yol haritası’ hamlesi Türk-Amerikan ilişkileri üzerindeki Suriye kaynaklı zaman baskısını bir süreliğine de olsa kaldırmış oldu. Dolayısıyla da Kürtlerin ve Rojava’nın yeni Suriye’nin geleceğinde yerinin ne olacağına dair asıl büyük soru şimdilik ötelendi. Menbiç’teki yol haritası iyi uygulanabilir de Türk ve Amerikan askerleri arasındaki güvensizlik duvarı aşılmaya başlanırsa bu ilerde iki tarafı bekleyen Suriye’nin kuzeyine ilişkin büyük pazarlık için nispeten ılımlı bir zemin yaratabilir.

 

Menbiç’ten sonra, ilişkilerde başka bir kriz alanı haline gelen F-35’lerin Türkiye’ye teslimatıyla ilgili tartışmanın da yakında bir nebze hafiflemesini öngörebiliriz. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ’21 Haziran’daki teslimatta problem yok’ derken aslında doğru söylüyor. Yani Amerikan Kongresi’ndeki bütün toz dumana rağmen ilk F-35, 21 Haziran’da üretici firma Lockeed Martin’in Teksas Fort Worth’deki tesislerinde Türk tarafına törenle teslim edilecek. Bildiğim kadarıyla Türkiye’den bu törene kimin katılacağı henüz netleşmedi. Üst düzey bir katılım olup olmayacağına Ankara muhtemelen Amerikan tarafından kimin törende hazır olacağına bağlı olarak karar verecektir.

 

Normalde bu iş nasıl yapılıyor fikir versin diye en son Güney Kore’nin ilk F-35’i teslim aldığı törenden örnek vermek isterim. Güney Kore Savunma Bakanı Suh Choo-Suk’un katıldığı 28 Mart’taki törende ABD’yi Savunma Bakanlığı Pentagon’da satın almalardan sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ellen Lord ile Amerikan Hava Kuvvetleri’ndeki F-35 programının yöneticisi Koramiral Mathias Winter temsil etmişti. Amerikan Kongresi’nin iki Teksaslı üyesi de hazır bulunmuştu; Cumhuriyetçi senatör John Cornyn ve Cumhuriyetçi kongre üyesi Marc Veasey. Kongrenin iki kanadının da törende temsil edilmesi sadece Trump yönetiminin değil ABD kurumlarının yekpare olarak Güney Kore ile askeri ilişkilere verdiği önemin tezahürü. Malum ABD devletinin Kuzey Kore’deki Kim rejimiyle uzlaşma çabalarının kilit tarafı Güney Kore.

 

Türkiye’nin ilk F-35’inin teslim töreninde ise buruk bir havanın hakim olacağını kestirmek zor değil. Amerikan Kongresi’nin iki kanadında da Türkiye’ye F-35’lerin teslimatını engellemek için yasa hazırlığı varken kongre üyelerinin 21 Haziran’daki törene katılmasını beklemek fantezi olur sanırım.

 

Asıl önemli nokta şu; 21 Haziran’da Türk tarafına teslim edilecek olan bir adet F-35, törenin ardından havalanarak Türkiye’ye doğru hareket etmeyecek. Türkiye’nin ilk F-35’i en az 2019 sonuna kadar ABD’de kalacak ve Türk pilotlar uçağı kullanabilmek için öngörülen eğitimi Amerikan topraklarında alacak. Bu son anda düzenlenen bir koşul değil, Kongre krizinden önce de vardı. Ancak uçağın yaklaşık iki yıl kadar daha ABD sınırları içinde kalacak olmasını Trump yönetimi elbette şu ortamda kendisini Kongre’ye karşı ‘F-35’i aslında fiziken Türkiye’ye teslim etmedik’ diye savunmak için kullanacaktır.  

 

Bu durumu tersten okursak Türkçesi şu; o uçak Türk topraklarına inmediği sürece aslında Ankara ile Washington arasındaki F-35 krizi gerçekten bitmeyecek. Daha bir de kalan 99 adet F-35’in teslimi var!

 

 

Yazının devamı...

Dini özgürlükler mi dediniz!

Başkan Yardımcısı Pence geçen sene Cumhuriyetçilerin yıllık kurultayında kendini şöyle tanımlamıştı; ‘Sırasıyla...Hıristiyan, muhafazakar ve Cumhuriyetçiyim’. Pence aslında Trump’ın temsil ettiği pek çok şeyin anti-tezi. Katolik olarak yetiştirilen Pence üniversite yıllarında Protestanlığın en tutucu kolu olan evanjelizme dönerek anacığını kahretmiş. Hayata tamamen evanjelizm merceğinden bakan Pence, siyaseti de doğal olarak buradan tanımlıyor. Zira evanjelizm laiklik prensibinin yakınından dahi geçmeyen bir inanç sistemi.

Evanjelistleri diğer Hıristiyanlardan ayıran en önemli özellik kuşkusuz Yahudiliğe olan bağları. ‘Seçilmiş halk’ olduğuna inandıkları Yahudilerin kutsal topraklara ulaşması sayesinde Hazreti İsa’nın dünyaya geri döneceği saplantısıyla yaşıyorlar. Böylelikle İncil’e göre insanlığın son savaşı olacak ‘Armageddon’u evanjelistler kazanacak!

Amerikan diplomasisin yeni bir numarası Mike Pompeo da bir evanjelist ama mezhebi farklı. Pompeo’nun mensup olduğu Kansas’taki Presbiteryen kilise Amerika genelinde 150 bin kadar mensubu olan küçük bir mezhebe bağlı; ‘Presbiteryen Evenjelistler’e. Pompeo’nun mezhebinin ana akım evanjelistlerden ayrılmasının temel nedeni eşcinsellerin din adamı olarak atanmasına ve aynı cinsiyetten kişilerin kendi kiliselerinde evlenmesine izin vermesi. Buna rağmen Pompeo, ABD Senatosu’ndaki onay oturumunda eşcinsel evliliklere karşı olduğunu kayıt altına geçirmişti. Pompeo, CIA direktörlüğü sırasında Langley’deki papaz sayısını arttırarak teşkilat içinde dini hizmetleri kuvvetlendirdi.

Başkan Trump’ın ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının arkasındaki gücün evanjelistler olduğunu dünya alem biliyor. Türkiye’yi en az Kudüs kararı kadar ilgilendiren bir diğer krizli konunun müsebbibi de yine onlar. Evenjelistlerin son dönemde Türkiye gündemi tamamen İzmir’de FETÖ davasından tutuklu Amerikalı evanjelist Pastör (rahip) Andrew Brunson dosyasına endeksli.

Şimdi bu genel resim içinde üç gün öncesine, ABD’nin 2017 dini özgürlükler raporunun açıklandığı 29 Mayıs tarihli basın toplantısına dönelim. Dışişleri Bakanı Pompeo, ABD’nin 20 yıldır dünyadaki 200 ülkede dini özgürlüklerin durumunu incelediği raporun sonuncusuna güçlü biçimde sahip çıkmakla kalmadı. Ülkesinin ilk kez kendi ev sahipliğinde bakanlar düzeyinde bir ‘dini özgürlükler zirvesi’ düzenleyeceğini açıkladı. Washington’da 25-26 Temmuz tarihlerinde yapılacak zirveye kimlerin davet edileceğini henüz bilmiyoruz. Ancak bu toplantının direksiyonunda evanjelist kafanın olduğunu biliyoruz.

Pompeo, 2017 dini özgürlükler raporunu açıklarken ‘evrensel bir insan hakkı’ olarak tanımladığı dini özgürlüklerin kendi yönetimlerinin önceliği olduğunu açıkça dile getirmekte bir beis görmedi. Oysa Pompeo’nun atıfta bulunduğu ‘evrensel insan hakları’ Trump yönetiminin sınıfta kaldığı, yönetimdeki Pompeo gibi evanjelistlerin de iki yüzlülüğe boğulduğu başlıca alan.

Utanmadan sıkılmadan kendi ülkesindeki göçmenlere ‘hayvan’ diyen, altı ülkenin vatandaşlarına sadece Müslüman oldukları için vize yasağı uygulayan Başkan Trump’ın yanında da insan haklarından, dini özgürlüklerden dem vuruyorlar mı insan merak ediyor!

Dini özgürlükler raporu açıklanırken Pompeo’dan sonra söz alan ABD’nin Dini Özgürlüklerden Sorumlu Büyükelçisi Sam Brownback de evanjelizmin tozunu yutmuş bir isim. 48 yaşında evanjelizmden Katolikliğe dönen Brownback, Pompeo gibi Kansaslı. Pastör Brunson’ın 16 Nisan’da İzmir’deki ilk duruşmasını Türkiye’ye giderek bizzat takip eden Brownback, raporla ilgili bilgi verirken dünyada dini özgürlüklerin kısıtlanması açısından en kaygı verici vakaların yaşandığı ülkeleri sıralarken Myanmar, Eritre, Pakistan gibi ülkelerin arasına Türkiye’yi de sıkıştırıverdi.

Amerikalı meslektaşlarım üstelemese Brownback, Müslüman olmayanların vatandaş dahi sayılmadığı İslami teokrasiyle yönetilen Suudi Arabistan’dan ise hiç bahsetmeyecekti.

Oysa sunumunu yaptığı rapor, Suudi Arabistan’da Şiilere yönelen gaddarlık boyutundaki ayrımcılığı detay detay sıralamıştı. Ancak Brownback kendisini önce Kansas valisi sonra da büyükelçi yapan yakın dostu Trump’ı açıkta bırakamazdı, bırakmadı da. İnanması güç ancak Trump’ın kendisine Ortadoğu’da bir numaralı ortak olarak tayin ettiği Suudların dini özgürlükler konusunda umut vaat ettiğini söyleyebildi.

Brownback’in Türkiye’nin ismini ‘kaygı verici gelişmelerin yaşandığı ülkeler’ arasında zikretmesinin sebebi de üzerine konuştuğu raporda Aleviliğe hükümet tarafından ‘İslam’ın kurallarına aykırı bir mezhep’ muamelesi yapıldığının anlatılıyor olması değildi. Ya da hükümetin geçen sene çıkardığı müftülere resmi nikah kıyma yetkisi veren yasanın çocuk evliliklerin iyice önünü açacağına yönelik kaygılar hiç değildi. Oysa raporun 22 sayfalık Türkiye raporunu kaleme alan diplomatlar, neden ülkemizde Sünniler dışındaki hiç kimsenin dini özgürlüklerini tam anlamıyla yaşayamadığını madde madde sıralamıştı.

ABD gibi kendi sicili temiz olmayan bir ülkenin dünyadaki diğer ülkelere dini ya da başka özgürlüklerle ilgili ders vermesinin temelden ne kadar sorunlu olduğu malum. Trump dönemiyle birlikte ‘dini özgürlükler raporu’ gibi diplomatik egzersizlerin manasını iyice yitirdiği de ortada. Ancak yönetimdeki evanjelistler kendi gündemlerini dikte ederek aslında o rapordaki objektif bazı tespitlerin kıymetinden çalıyor.

Nihayetinde Pastör Brunson’un tutukluğu dini özgürlükler değil ‘hukukun üstünlüğü/yargı bağımsızlığı’ alanına düşen bir konu. Soru şu; Brunson bir din adamı olmasa da Trump yönetiminin evanjelistleri serbest bırakılmasını Türkiye ilişkilerin düzelmesi için önkoşul haline getir miydi? Hiç sanmıyorum. Tıpkı Brunson gibi 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında olağanüstü hal rejiminde tutuklanan bir düzine kadar diğer Amerikalıdan bahseden kimsenin kalmadığını hatırlatırım.

 

Yazının devamı...

Halkbank'a olası cezanın hayalet unsuru jeopolitik

Savcılık makamıyla anlaşarak sanık koltuğundan tanık koltuğuna transfer olan İran asıllı işadamı Reza Zarrab’ın normal şartlarda neredeyse bir asıra denk gelen cezadan ne kadar hafif sıyrıldığını henüz bilmiyoruz. Ancak mahkemenin yargıcı Richard Berman ceza duruşmasında eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla için 32 ay mahkumiyet kararı verdi. Bugüne kadar içerde geçirdiği 14 ay ve iyi hal indirimi hesaba katılınca Atilla kabaca 15 kadar hapis yatacak.

 

Berman kararını açıklarken Hakan Atilla’nın bir bürokrat olarak amirlerinin talimatlarını çoğu kez itirazlarını dile getirerek ve gönülsüz uygulamış olduğunu teslim etti. Savcılığın ‘Atilla yaptırım delme şemasının baş mimarlarından biriydi’ tezini de tamamen çürüttü. Atilla’nın bu işlerden kişisel çıkar elde etmemiş olması ve örnek bir vatandaş profili çizmesi ceza süresinin düşük çıkmasında etkili oldu.

 

Berman, her türlü alavere dalavereyi çevirmekte pek maharetli olan ve bu nedenle de kendisiyle neredeyse gurur duyan, sistemin asıl beyni Reza Zarrab dururken Atilla gibi dürüst bir bürokratın uzun yıllar hapis yatmasının Amerikan adaletini ahlaki sorgulamaların hedefi haline getirebileceğini fark etmiş olmalı. Ancak jürinin kendisini 6 iddianın 5’inden suçlu bulduğu bir mahkeme sürecinde yargıç Berman’ın Hakan Atilla’yı hiç ceza vermeden özgürlüğüne kavuşturmasını zaten kimse beklemiyordu. Yapılan resmi açıklamalar ne yönde olursa olsun aslında Ankara da beklemiyordu. Hatta duyumlarım Atilla kararının Türk tarafında temkinli bir rahatlama yarattığı yönünde.

 

Atilla’ya nispeten düşük bir ceza çıkmış olması, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi’nin (OFAC) Halkbank’a yaptırım delmekten ceza vermesini engelleyecek bir durum değil. Atilla hiç ceza almasaydı dahi OFAC sadece Zarrab’ın itirafları üzerinden bile Halkbank’a ceza sürecinin altyapısını hazırlayabilirdi. Zira Zarrab sanık iken, bakanlara rüşvet vererek Halkbank üzerinden İran yaptırımlarını deldiğini bizzat kabul etti.

 

Dolayısıyla bugün Ankara açısından konu Halkbank’a ceza çıkıp çıkmayacağı değil ne kadarlık bir ceza kesileceğidir. Washington’da kimse OFAC’ın Türkiye’de 24 Haziran seçimleri öncesinde Halkbank kararını açıklamasını beklemiyor. Amerikan Dışişleri, Hazine Bakanlığı’na Türkiye’de seçim sürecine etkisi olabilecek bu kararın ötelenmesi yönünde telkinde bulunuyor. Türkiye’de kaygı veren seviyelere ulaşan dolar kurunun da Washington’da çok yakından izlendiğini not etmek lazım.

 

Henüz net olmasa da Ankara’nın Halkbank’a kesilebilecek ceza konusunda pazarlıkla uzlaşmaya gidebileceği yönünde işaretler olduğu anlaşılıyor. Amerikalı diplomatlar, Ankara’nın ödeyebileceği rakamı anlamak için çeşitli kanallardan nabız yoklamaya başlamış bile. Nihayetinde OFAC masasındaki yaptırımları ABD’nin ulusal çıkarlarına uygun bir biçimde uygulayan bir devlet kurumu. Bugün Washington’da Erdoğan hükümetinin politikalarına yönelik tepki olsa da stratejik düşünen kimse Türkiye’nin tamamen kaybedilmesinden yana değil.

 

Türk-Amerikan ilişkilerinde daima geçerli akçe olan jeopolitik, ABD açısından Ankara ile olası Halkbank pazarlığının hayalet unsuru olacaktır.

New York’taki davayı başından beri siyasi bir dava olarak gören Ankara’nın Hakan Atilla’ya kesilen cezayı eleştirmesi, hatta kararın meşruiyetini reddetmesi Amerikalılar açısından şaşırtıcı değil. Son yıllarda Türkiye ile ilişkisini neredeyse tamamen ‘al-ver ilişkisi’ olarak götüren Amerikan diplomasisi bu açıklamalara çok da takılmamayı öğrenmiş durumda.

 

Ancak Amerikan milliyetçiliğini kendi döneminin alameti farikası olarak ilan edilen Başkan Trump’ın Türk yetkililerin ABD’yi darbe girişimi ve terörizmle ilişkilendiren açıklamalarda bulunmasından duyduğu rahatsızlığı telefon görüşmelerinde çeşitli vesilelerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemine getirdiğini biliyoruz. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ’ın önceki gün Atilla kararına yaptığı açıklama şöyleydi; ‘Adil bir yargılama yok, bağımsız bir mahkeme yok, tarafsız bir hakim ve savcı yok. Ama ortada CIA, FBI, FETÖ, ABD yargısı eliyle senaryolaştırılmış ve sahnelenmiş bir oyun var.’ Beyaz Saray’da birilerinin bu açıklamayı da Trump’ın önüne koyacağını tahmin edebiliriz.

 

Tüm bunların ötesinde Ankara’da infial yaratan İsrail’deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması kararının müsebbibi bizzat Başkan Trump’ın kendisi. Bugüne kadar Türk-Amerikan ilişkilerindeki bütün strese rağmen kişisel ilişkilerini pragmatik bir olumlu çerçeve içinde götürmeyi başaran Erdoğan ve Trump arasındaki ideolojik uçurumların yeni dönemde daha görünür hale gelmesi pekala mümkün. Bir de tabii Trump’ın gözbebeği yeni Dışişleri Bakanı Pompeo, Türkiye konusundaki rengini henüz belli etmiş değil.

 

Yazının devamı...

Parlak beyinleri kaptırmaktan yana kaygım yok



* Dünyanın en kıymetli üniversitelerinden birinde ilk kez  Türkiye kürsüsü kuruluyor. Bu fikir nasıl doğdu?

- Bu projeyi Sevil Sabancı başlattı. Columbia Üniversitesi’nden İpek Cem Taha’yla görüşmüşler. Bana ve Dilek Sabancı’ya getirdiler, birkaç kez toplandık. Aile, hem Sakıp Sabancı’ya çok yakışacağına hem de üniversitemiz için önemli olacağına inanarak karar verdi ve destekledi. Bu merkezi çok önemsiyoruz çünkü bu gerçekten Sakıp Bey’in vasiyetine uygun bir şey. Sosyal bilimlerin mühendisliklerle eşit koşması gerektiğini düşünen biriydi. Bu sebeple de vasiyetinde de Türkiye’nin ilk sosyal bilimler ödülünü koydu.

Sakıp Bey’in kızlarına minnettarım

Nihayetinde bu da bir ortaklık. Neden Columbia Üniversitesi?

- Bu bizim kültürümüzde var; en iyilerle ortaklık. Sakıp Bey hep “Kiminle ortak oluyorsun, kiminle eş oluyorsun kızım” diye sorardı. “Bir ortaklık yapacaksan konusunun en iyileriyle yapacaksın” derdi. Çünkü Türkiye’nin dünyadaki en iyilerle yukarı çekileceğine inanırdı. Nitekim bütün ortaklarımız sektörünün dünya liderleridir. Columbia Üniversitesi gibi ‘Ivy League’ bir üniversitede Türkiye Çalışmaları Merkezi... Sakıp Bey’in kriterlerini karşılayan her boyutu var.

Merkezin açılışını, dünyadaki bütün siyaset ve sosyal bilimcilerin yanıt aradığı bir paradigmanın tartışıldığı bir panelle yaptınız: “Karma rejim nedir, liberal olmayan demokrasi nedir?” Hocalar bunları tartıştı.

- Sakıp Bey her şeyi Türkiye için isterdi ama “Türkiye’yle sınırlı olmasın, dünya perspektifi olsun” derdi. Bu açılışta beni memnun eden budur. Sadece tek bir konuşmacıyla, bir dersle açılabilirdi ama onun çok ötesinde bir açılış oldu. Sadece Sabancı ve Columbia da değil, Harvard da vardı, Virginia Üniversitesi de... Columbia’nın rektörü Prof. Bollinger (Lee) da bunun çok farklı bir başlangıç olduğunu söyledi bana. Bu farklı başlangıç da Sakıp Bey’in adına çok yakıştı. İlişkiler ve bağlantılar önemli ama etki yaratmak daha da önemli. Ben Columbia’daki Sakıp Sabancı Merkezi’nin çalışmalarıyla fark yaratacağına inanıyorum. Kürsü de inşallah bir sene içinde açılacak. Zaten şimdiden iki Türk, üç yabancı akademisyene burs verdi. Yani merkez çalışmaya başladı bile! Bir önemli özelliği daha var buranın: Bu tür merkezler ve kürsüler açılırken bir aile bağışta bulunuyor o kadar. Ancak bizde bir fark var; aile bağışta bulundu ama Columbia’nın muhatabı Sabancı Üniversitesi oldu. Onlar için de yeni bu. Dilek ve Sevil Sabancı... Sakıp Bey’in kızlarına minnettarım. Babalarının kızları. Onların bağışıyla başlayan bir olay bu. Ancak bağışı Sabancı Üniversitesi kanalıyla yaptılar, böylece Amerika açısından bir ilke imza attık.

Açılışta çok gururlu olduğunuzu gördüm. En çok neyle gururlandınız?

- Bizim öğretim üyelerimiz o panelde eşit durdular. Ortaya koydular ki bu eşitlerarası bir birlikteliktir ve de iyi sonuçlar verecektir.

Akademisyenleri prensip olarak özgür bırakıyorsunuz belki ama içinizden ‘Bu kürsü şöyle bir şey de çalışsa ne hoş olur’ diye geçirdiğiniz bir başlık var mı?

- Fikirler her zaman öğretim üyelerimizden başlar. Onlar karar verecekler. En iyisini yaptılar bugüne kadar. Onlara güveniyoruz.

Dünyadaki siyasi trendi akademisyenler tanımlayamadı, ben sana nasıl tanımlayayım?

Son dönemde Türkiye’nin Batı’daki imajı siyasi sebeplerle epey yara almış durumda. Pozitif gündem yaratmak açısından Türk akademisyeni ve üniversiteleri bir rol oynayabilir mi?

- Çok önemli. Ben o gün açılışın yapıldığı salondaki panelde -biliyorsunuz dünyanın pek çok yerinden yabancı izleyici vardı- etkiledik diye düşünüyorum. En hararetli sorular da yabancılardan geldi. İnanıyorum ki o tartışmanın herhalükârda etkisi oldu ve bundan sonra da merkezde yapılan bu tür çalışmaların etkisi olacak. Bunu Türkiye’nin imajına, Türk akademisine verilen bir fırsat olarak görmek lazım.

Paneldeki tartışmada profesörlerin üzerinde uzlaştığı tespit şu oldu; dünya, siyasi trendler açısından çok özel bir dönemden geçiyor.

- Çok.

Sağdan ya da soldan siyasi akımların popülizme teslim olduğu bu dönemi siz nasıl tanımlarsınız?

- Hocalar tanımlayamadı ki ben tanımlayayım sana, nasıl istiyorsun benden (kahkahalar)! Türkiye tartışıyor, dünya tartışıyor... O gün panelin sonunda ben bir soru soracak olsaydım şunu sorardım: Acaba bu yaşadıklarımızda bu teknolojinin, bu dijital dünyanın rolü var mı? Teknolojinin işsizlik getirdiğini, daha doğrusu kalifiye işgücünü zorladığını biliyoruz. Acaba dünyadaki siyasi gelişmeler üzerinde teknolojinin etkisi ne kadar? Hani buna yeni bir model deniyor ya; hibrid demokrasi. İşte teknolojinin onun üzerindeki etkisi nedir, ben bunu gerçekten merak ediyorum. Hakikaten farklı bir dönemden geçiyor dünya. Ama ben şuna bakıyorum; ilk Sabancı mezunları toplantısı için Amerika’ya geldiğimde 30-35 kişi vardı, bugün 150 kişi var. Biz de büyüdük. Start-up’lar, teknoloji şirketleri ve artık burada hayat kuran mezunlarımızın hepsi öyle umutlu konuşuyor ki... “Güler Hanım bizde çok iyi mühendisler var, çok iyi işler çıkacak” diyorlar. Mezunlarımızın başarıları bana her zaman gurur veriyor. Geleceğe dair güvenimi artırıyor.

Dünya vatandaşı olarak gittikleri her yerde başarılarıyla fark yaratacaklar

* Her sene mezuniyetten sonra ABD’ye gelen mezunlarla buluşuyor, onların kariyer adımlarını takip ediyorsunuz. Beyin göçü kaygınız var mı? Son dönemde Türkiye’den yurtdışında yaşamaya ilginin arttığına dair önemli sinyaller var. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan da ‘parlak beyinleri Batı’ya kaptırmaktan’ yakındı.
- Benim bundan yana kaygım yok. Biz onların dünya vatandaşı olmalarını ve dünyanın her yerinde başarılı olmalarını istiyoruz. Sakıp Bey de böyle isterdi. Onlar dünya vatandaşı olarak gittikleri her yerde başarılarıyla fark yaratacaklar. Böylece Türkiye’yi yüceltecekler.

Karma rejimleri tartıştılar

Columbia Üniversitesi Sakıp Sabancı Türkiye Çalışmaları Merkezi’nin açılış etkinliği, Türkiye ve Amerika’dan sosyal bilimcileri bir araya getiren bir panele ev sahipliği yaptı. ‘İnsan hakları ve karma rejimler’ konulu paneli Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu ile Columbia Üniversitesi’nden John D. Huber yönetti. Middlebury Üniversitesi’nden Şebnem Gümüşçü, Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fuat Keyman, Harvard Üniversitesi Ortadoğu Merkezi’nde Türkiye seminerlerini yöneten, Emmanuel Üniversitesi’nden Lenore Martin ve Virginia Üniversitesi’nden David Waldner birer sunum yaptı. Akademisyenler, ‘21’nci yüzyılda neden çok partili seçimlere rağmen liberal demokrasiden uzaklaşarak diktatörlüğe kayan siyasi figürler yükselişte’ sorusuna yanıt aradı.

 

Yazının devamı...

Yeni ABD büyükelçisi adayını tanıyalım

İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu personeli Metin Topuz’un tutuklanması üzerine Washington’ın aldığı Türkiye’deki vize hizmetlerini geçici olarak durdurma kararında kilit bir rol oynadığı bilinen Bass, Ankara’daki son haftalarında hükümet tarafından adeta ‘persona non grata’ (istenmeyen kişi) ilan edilmişti.

 

Büyükelçi Bass de tepkilere rağmen geri adım atmamış ve hükümete yakın medyanın haberleri üzerinden ‘hükümet intikam peşinde’ iddiasında bulunmuştu. Ancak John Bass’in Kabil’e tayin edilmesi Türkiye’de bazı çevrelerin yazıp çizdiğinin aksine tenzili rütbe olmadığı gibi cezalandırma hiç değildi. ABD Başkanı Trump, Afganistan’a yönelik yeni stratejisini açıklarken çok başarılı bulduğunu vurguladığı Bass’i bu ülkeye büyükelçi tayin ettiğini Temmuz 2017’de – yani vize krizinden üç ay önce – alayla valayla duyurmuştu.

 

John Bass arkasından teneke çalınan ABD’nin Türkiye’deki ilk büyükelçisi değildi. Ankara-Washington hattındaki ilişkilerin son 5 yılda geçirdiği büyük türbülanslar düşünüldüğünde Bass’in yerine kim gelirse gelsin bıçak sırtında görev yapacağına şüphe yok. Ancak Ankara’da o koltuğun böylesine kritik bir dönemden geçerken uzun süre boş bırakılması yine de Türk tarafında çok sempati toplamayacak yeni bir ismin gönderilmesinden çok daha iyi bir seçenek değil.

 

Aslında Türkiye’deki büyükelçilik makamının altı aydır boş kalması iki ülke arasındaki krizlerden ziyade Trump’ın kovduğu Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’dan kaynaklanıyordu. Mikro-merkeziyetçi yönetim tarzıyla kendi direksiyonundaki Dışişleri’ni büyük ölçüde karar alma süreçlerinin dışında bırakan Tillerson 14 ay kadar icra ettiği bakanlık görevine veda ederken, 188 büyükelçi pozisyonundan 40’ı aylardır atama bekliyordu.

 

Üç gün önceki yemin töreni vesilesiyle Trump’ın başkan olduktan sonra ilk kez Dışişleri Bakanlığı binasına adım atmasını sağlayan Amerikan siyasetinin yeni yıldızı Mike Pompeo, Tillerson döneminde diplomatların üzerine çöken ataleti dağıtmak için kolları sıvadı. Pompeo’nun aylardır boş duran kilit pozisyonlara hızla atama yapması bekleniyor. Listeler hazırlanmış bile. Sağlam kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Türkiye’deki büyükelçilik pozisyonu da Pompeo’nun hızla doldurmayı planladığı noktalardan biri...hem de bir kariyer diplomatıyla.

 

İlk haber aslında bu; Trump yönetiminin Türkiye’ye atayacağı ilk büyükelçinin kariyer diplomatları arasından seçilecek olması. Yakın zamana kadar Washington’da konuşulan Ankara’ya siyasi bir atama yapılmasının düşünüldüğüydü. Bu ismin iş dünyasından ya da eski bir vali olma ihtimali vardı. Hatta bir ara Beyaz Saray, Türk asıllı bir Amerikalının Ankara’daki büyükelçilik görevine atanması seçeneğine yoğunlaştı. Muhtar Kent’in ismi geçti. Trump’ın kızı Ivanka ve damadı Jared’ın bu tartışmalar sırasında doktor Mehmet Öz’ün ismini dahi gündeme getirdiği dedikoduları aldı yürüdü.

 

Duyumlarıma göre Pompeo’nun Türkiye büyükelçiliği için değerlendirdiği isim halihazırda Dışişleri Bakanlığı’nın Yakın Doğu (yani Ortadoğu) İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı David Satterfield. Ankara’nın yakından takip ettiği bir isim olan 64 yaşındaki Satterfield geçen Ağustos ayından beri ABD Dışişleri’nin Suriye dosyasına bakan önemli bir kaç isminden biri olarak görev yapıyor. George W. Bush döneminin Neocon’larından Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nın üst düzey danışmanı ve Dışişleri’nin Irak konusundaki özel koordinatörü olarak görev yapan Satterfield, Irak ve Suriye’deki dengeleri avucunun içi gibi bilen bir diplomat. Görev yaptığı yerler arasında Suudi Arabistan, Mısır, Lübnan ve Tunus var. İsrail-Arap ihtilafı üzerine de uzun mesai yapmış.

 

Satterfield’i son aylarda Ankara’nın radarına sokan şeylerden biri 11 Ocak tarihinde ABD Senatosu’nun Dışişleri Komisyonu’ndaki oturumda PKK’nın Suriye kolu YPG’lilerin çoğunlukta olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) sahip çıkan sözleri olmuştu. Aynı oturumda Satterfield Amerika’nın Suriye’deki varlığına ilişkin olarak tam olarak şöyle demişti: ‘Zafer ilan edip öylece çekip gitmeyeceğiz. Bu benim fikrim değil, Başkan’ın stratejik kararı. ’

 

Satterfield’in bahsettiği stratejik kararın Başkan Trump’a değil de yerleşik Amerikan güvenlik bürokrasisine ait olduğunu son haftalarda net bir biçimde gördük. Büyükelçi Satterfield’in de nihayetinde yerleşik Amerikan bürokrasisi içinde kariyer basamaklarını tırmanmış bir diplomat olarak aynı argümanı savunmasında şaşırtıcı bir yön yok. Mesele bundan sonraki süreci nasıl yöneteceğinde. Ankara’ya büyükelçi olarak atanırsa – ki önce Trump’ın ardından da kongrenin onayına bağlı – Satterfield’in kucağında bulacağı ilk dosya Menbiç müzakeresi olacak.

 

Türkiye dosyasına da bakan Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı’na Jonathan Cohen’in yerine atanması beklenen isim de değişmiş. Tillerson’la yakın çalışan Albay Richard Outzen’ın şu an için eski yerinde, yani siyaset planlama ekibinde kalmasına karar verilmiş. Bu göreve de yine Cohen gibi bir kariyer diplomatının atanması planlanıyor.

 

Cohen’in yerine ismi geçen 60 yaşındaki Büyükelçi Stephen D. Mull halihazırda Georgetown Üniversitesi’ndeki Diplomasi Enstitüsü’nü yönetiyor. Obama döneminde Dışişleri Bakanlığı’nda İran ile nükleer anlaşmanın (JCPOA) uygulanması için kurumlar arası baş koordinatörlük gibi kritik bir görevde bulunan Mull, Trump’ın başkan koltuğuna oturmasıyla birlikte diplomatlık kariyerine ara vermişti. Polonya, Litvanya, Endonezya görev yaptığı yerlerden bir kaçı. Mull, merkezde Rusya ve NATO ilişkileri açısından üst düzey pek çok pozisyonda bulunmuş. Mull’ın isminin İran’la nükleer anlaşmayı öldürmenin peşinde olan Trump’ın başkanlığı sırasında başka bir alanda da olsa önemli bir görev için konuşuluyor olması kendi içinde hayli enteresan.

 

ABD tarafı sonunda Ankara’ya büyükelçi atamayı gündemine aldığına göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da görev süresi dolmak üzere olan Washington’daki Türkiye Büyükelçisi Serdar Kılıç’ın yerine kimi göndereceğini yavaştan gündemine almak üzere olduğunu varsayabiliriz. Zira kulislerde Washington elçi konusunda adım atmadığı sürece Ankara’nın yeni isim göndermek yerine Kılıç’ın görev süresini uzatabileceği yorumu hakimdi.

Yazının devamı...

Washington’da Türkiye’ye yaptırım sezonu kapıda

‘Magnitsky Yasası’nı uygulayarak din ve inanç özgürlüklerini ihlal etmekte sorumluluğu belirlenmiş kişi ve kurumların malvarlıklarını dondurun, bu kişilerin ABD’ye girişini engelleyin.’

Yukarıdaki satırları ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu 2018 yılı için hazırladığı raporda kaleme aldı, hem de Amerikan yönetimine Türkiye konusunda atılmasını tavsiye ettiği ilk iki adımdan ikincisi olarak. Komisyon’un önerdiği birinci adım tanıdık; ‘Pastör Andrew Brunson’ın derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması için Türk hükümetine en yüksek düzeyde baskı uygulansın.’

 

Trump yönetimi FETÖ davasından tutuklu evangelist din adamı Brunson’ın bırakılması için üst düzey baskıyı Beştepe nezdinde zaten ziyadesiyle uyguluyor. ABD Başkanı Donald Trump bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı bütün yüz yüze ve telefon görüşmelerinde konuyu vurgulu biçimde gündeme getirdi. O da yetmedi, Brunson geçen hafta ilk kez hakim karşısına çıkar çıkmaz kinayeli bir tweet atmaktan geri durmadı. Trump, Brunson’a yönelik suçlamaları içeren iddianamede yer alan ‘casusluk’ suçlamasını hedef alarak ‘Ben ondan daha fazla casus olabilirim’ yazdı.

 

Washington aylardır, ‘Diplomatik parametreler içinde kalınarak Türk hükümetine var olandan daha ileri bir baskı nasıl uygulanabilir?’ sorusuna yanıt arıyor. Bizzat Beyaz Saray tarafından bir buçuk yıldır yapılan baskı sonuç vermediği için Komisyon’un ikinci önerisinin derhal devreye sokulmasını savunan Amerikalı senatör sayısı hayli yüksek. Zaten ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu tavsiye yetkisini sadece başkandan değil kongreden de alıyor.

 

100 üyeli ABD Senatosu’nun 66 üyesi geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Pastör Brunson’ın serbest bırakılması için gönderdikleri ortak imzalı mektupta Amerikan vatandaşlarının Türkiye’de yargılanma korkusu olmadan yaşayabilmeleri için bugüne kadar atılan adımlardan başka ve çok daha kuvvetli adımlara hazırlandıklarını gizlemediler.

 

Hem o mektubun hem de Kongre’deki taslak ‘kişilere yaptırım’ listesinin iki mimarı Oklahoma’dan Cumhuriyetçi Senatör Lankford ve New Hampshire’dan Demokrat Senatör Shaheen iki gün önce Başkan Trump’ın favori televizyon kanalı Fox’a çıkarak Türkiye için hazırlamakta oldukları yaptırım paketiyle ilgili önemli ipuçları verdiler. Yaptırımların doğrudan Pastör Brunson’ın cezaevinde tutulmasında sorumluluğu olan Türkleri hedef alacağını anlatan Senatör Lankford, listede savcıların, hakimlerin ve hatta seçilmiş siyasetçilerin olabileceğini söyledi.

 

Şimdiye kadar Kongre’nin yaptırım paketini ‘diplomasiyle Brunson’ı kurtaracağız, riske sokacak adım atmayın’ diyerek erteleten ABD Dışişleri’nde de hava dönmeye başlamış. Anlayacağınız senatörler Brunson’ın tutukluluğunda dahli olan Türk vatandaşlarını hedef alacak yaptırım listesini Dışişleri’ne rağmen değil, Dışişleri ile koordinasyon içinde hazırlayacak. Düğmeye basmak için ise Pastör Brunson’ın ikinci kez hakim karşısına çıkacağı 7 Mayıs tarihini bekliyorlar.

 

Brunson’ın ilk duruşmasına ABD’nin Uluslararası Dini Özgürlüklerden Sorumlu Büyükelçisi Sam Brownback ile Kuzey Carolina Senatörü Thom Tillis katılmıştı. İkinci duruşma için ise İzmir’e yazının başında anlattığım raporu kaleme alan ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu heyeti gidiyor. Eğer Brunson 7 Mayıs’ta serbest bırakılmaz ya da en azından yakın zamanda serbest bırakılacağına dair bir işaret verilmezse, Washington’daki yaptırım paketinin Türkiye’de 24 Haziran seçimleri tamamlanır tamamlanmaz hızla kongre onayına sunulması olasılığı son derece yüksek bir senaryo.

 

Bu senaryonun kendisini açıkça dile getirmeden Brunson konusunda Amerikalı diplomatlar için denizin bittiğini ima eden kişilerden biri ABD Dışişleri’ndeki Siyaset Planlama ekibinin Türkiye dosyasına bakan ismi Albay Richard Outzen oldu. Bir kaç gün önce Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü’ndeki bir panelde konuşan Outzen ‘Türkiye’deki tutuklular’ meselesini için hayli çarpıcı bir benzetme yaptı. Toplamda bir düzineye yakın Amerikan vatandaşının ve konsolosluk personelinin cezaevinde tutuluyor olmasının Amerikan halkı nezdinde yarattığı rahatsızlığın 2003’teki ‘çuval vakası’ nedeniyle Türk halkında neden olan infiale benzer olduğunu savundu. 

 

Ankara’nın yakından tanıdığı ve hatta Menbiç diplomasisini birlikte götürdüğü isimlerden biri olan Outzen’ın şu sözleri kritik: ‘Kongre yüksek sesle ve açık bir biçimde tavrını koydu. Sessiz diplomasi götürmeye çalışan bizlerin karar alma yetkimiz elimizden alınabilir.’

 

Ankara ABD yönetimi ile krizleri çözmek için dün Senato’da dışişleri bakanlığı onaylanan Mike Pompeo ile müzakereye başlamayı beklerken ABD Kongresi’nde bir dizi oldu bittiyle karşı karşıya kalabilir. Bunun ilk işareti dün geldi. Brunson meselesinin peşini bırakmayan üç senatör Tillis, Shaheen ve Lankford F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslimatını engellemek için bir yasa teklifi sundu. Yasa hazırlığına gerekçe olarak sadece Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füzelerini satın almasını değil Amerikan vatandaşlarının Türkiye’de tutuklu olmasını da gösteriler.

 

Başkent Washington’daki siyasetçilerin geçen yıldan beri ağzına sakız olan ‘Türkiye’ye yaptırım sezonu’ bu yaz açılacak gibi gözüküyor. Türkiye’de ulusal ve hatta ulusalcı hassasiyetlerin zirve yapacağı seçim atmosferinde ABD’nin bir grup resmi görevi olan Türk vatandaşını Rus oligarklar gibi yaptırım listesine koymasının ilişkilerin geleceği açısından çok yakıcı sonuçları olabileceğini kestirmek güç değil.

 

Yazının devamı...

Takvim mühendisliği

Diziyi pek çok gazeteci meslektaşım gibi ben de New York’taki Reza Zarrab davasını takip ederken izlemeye başladım. Zira senaryoya ilham veren iki baş karakterden biri Türkiye’nin tanıdığı bir isim; Zarrab’ı 2016’da tutuklatan New York Güney Bölgesi eski Savcısı Preet Bharara. Bobby Axelrod karakterinin gerçek hayattaki karşılığı ise 2013’te rekabete aykırı ticaret nedeniyle savcılıkla anlaşarak 1.8 milyar dolar ödemek zorunda kalan borsacı Steve Cohen.

 

Hikayenin nerede bitip gerçek hayatın nerede başladığını sorgulamamıza neden olan duygunun yaratılmasında dizinin yazarlardan Andrew Ross Sorkin’in etkisi büyük. 20 yıldır New York Times’da finans gazeteciliği yapan Sorkin, tanık olduğu davaların kalbindeki kişilerle davaların etrafında dönen entrikaları senaryonun içine maharetle gömerek ‘hayal ürünü’ havası vermeyi başarmış.

 

Dizinin geçen ay başlayan üçüncü sezonunda hayatımıza giren yeni Adalet Bakanı Jock Jeffcoat’ı kritik davalar için Savcı Rhoades’a açtığı telefonlarla tanıdık. Anlaşıldı ki ABD Başkanı – ki dizide görünen bir karakter değil – bakana Wall Street’in ağa babalarından olan golf arkadaşları aleyhine açılan ‘borsada usulsüzlük’ davalarını öteleme talimatı vermiş.

 

Bu bir hikaye...elbette!

Senaristlere sorsanız, Amerikan yargısına siyasi müdahale imasında bulunduklarını hararetle ret edeceklerdir.

 

Şimdi gerçek hayata dönelim.

Daha önce yazmıştım; Ankara açısından vahim ekonomik sonuçları olabilecek Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla hakkındaki cezanın kesinleşeceği duruşma ile Washington’ın açısından öncelikli gündem olan Pastör Andrew Brunson’ın ilk duruşması normalde 5 gün arayla gerçekleşecekti.

 

Atilla ile ilgili nihai kararın 11 Nisan’da açıklanacağı ta 3 Ocak’taki mahkeme oturumunda belirlenmişti. Ancak Brunson’ın ilk duruşması için tarih 16 Nisan olarak belirlenince görünmez bir el devreye girdi ve Atilla duruşması 11 Nisan’dan 7 Mayıs’a ertelendi. Davanın yargıcı Richard Berman yazılı erteleme kararında gerekçe olarak savunma ve iddia makamı arasındaki bazı uyuşmazlıkları gösterdi...elbette!

 

Amerikan siyasetinin yargı kararlarının içeriğine doğrudan müdahale etme şansının oldukça sınırlı olduğunu kanıtlayan onlarca tanıdık örnek sayabiliriz. Ancak usul, takvim ve süreçlerin yönetimi ABD’de de nispeten müdahalelere açık bir alan. Nitekim son dönemde söylenti olarak kulağıma gelen ABD Dışişleri’nin arka kapılardan Adalet Bakanlığı’na Atilla kararının açıklanma takviminin ötelenmesinin Amerikan ulusal çıkarları açısından hayati önemde olduğuna dair mesajlar göndermekte olduğu.

 

Söylenti doğruysa üzerinde durulması gereken iki nokta var.

 

Birincisi, demek ki ABD Dışişleri Atilla kararının otomatikman Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC) Halkbank’a hatırı sayılır bir ceza kesmesine neden olacağına kesin gözüyle bakıyor.

 

İkincisi, demek ki ABD Dışişleri Halkbank’a kesilecek potansiyel ceza nedeniyle Ankara’nın rövanşist bazı adımlar atabileceğinden kaygı duyuyor. ABD yönetimi Türkiye’nin Afrin harekatını Amerikan askerlerinin de bulunduğu Menbiç’e doğru genişletmesini Suriye’deki çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak gördüğü sır değil. Ancak Washington’ın olası bir rövanşizmden kaygı duymasına neden olan asıl mesele Pastör Brunson. Zira İzmir’de FETÖ davasından tutuklu bulunan Brunson’ın Türk hükümeti tarafından ‘siyasi rehin’ olarak tutulduğu tezine ABD’de inanmayan tek kişi bulmak zor.

 

Şimdi bu siyasi arka planı unutmadan bir adım daha ilerleyelim. Pastör Andrew Brunson, dört gün önce 16 Nisan’da ilk kez hakim karşısına çıktı ve hakkındaki tüm iddiaları reddetti. O günkü oturumun sonunda mahkeme ikinci duruşma tarihi olarak 7 Mayıs’ı ilan etti. 7 Mayıs...yani Atilla kararı için Savcı Berman’ın ertelemeyle birlikte açıkladığı yeni tarih!

 

İnanmamız beklenen bir diğer tesadüf de yine aynı gün Atlantik’in öte yanında vuku buldu. Türkiye’de Brunson’ın ilk duruşması tamamlandıktan sadece bir kaç saat sonra Atilla davasının Yargıcı Berman ceza duruşmasının bir kez daha ertelenerek 7 Mayıs’tan 16 Mayıs’a alındığını duyurdu. Berman’ın açıklamasına göre mahkeme 7 Mayıs’ta görev yapacak çevirmen bulamamıştı...elbette!

 

Kör göze parmak misali yapılmakta olan bu takvim mühendisliği Brunson’ın önümüzdeki bir ay içinde - Washington’da bazı çevrelerin Ankara’ya önerdiği gibi - cezaevinden çıkartılarak derhal sınır dışı edilmesine yetecek mi göreceğiz. Washington’ın hassas dokunuşlarla bugüne kadar getirdiği takvime yön veren hesaplarını tamamen alt üst edebilecek yeni tarih ise kuşkusuz 24 Haziran olabilir. Ne de olsa Türkiye’de seçim kampanyası sezonu demek, dış mihraklar kartının kılıç misali çekilmesi demek.

Yazının devamı...