GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Elinizdekilerin kıymetini bilin ve mucizeler yaşayın...

Bugün sahip olduğum çok değerli bir şeyi bir anlığına kaybedince bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Hayatımızın içinde her daim daha fazlasını istiyoruz. İsteklerimiz bazen sınır tanımıyor.

Mutlu olmak adına kendimize bir hedef koyuyoruz ve o hedefe ulaştığımız zaman ise onun mutuluğunu tam anlamı ile yaşamak yerine hemen bir sonraki hedefe odaklanıyoruz.

İlk önce  yemek, içmek, giyinmek gibi ilerleyen istekler okulumuzda popüler olmak, derslerimizde başarılı olmak , istediğimiz okulu kazanmak ile ilerliyor. Onlar oluyor, derken sevgilimiz olsun istiyoruz. İyi bir üniveristeye girmek istiyoruz. Üniversiteyi kazanıyoruz ama bu sefer iş endişesi başlıyor. İşe giriyoruz ama bu defa da iş hayatında başarılı olmak, yükselmek istiyoruz. Evlenince çok mutlu olacağız diyoruz, evleniyoruz. Eee sonra da çocuk istiyoruz. Çocuğumuz oluyor, çocuk için endişelenmeye başlıyoruz. O endişe bitmiyor, bir türlü bitemiyor...

Çocuğun sağlığı, okulu, büyümesi, işi derken ulaşmak istediğimiz sonuç değişiyor. Aslında en rahat ettim dediğimiz an bile hayatımızın içinde bir istek ve beklenti içindeyiz. Devamlı bir şeyleri kazanma çabası içinde elimizde bir kaç halatı tutmuş, kendimize doğru çekiyoruz.

Bu halatı çekme durumu bazen yanlız, bazen ise çok sayıda yardımcı ile olabiliyor. Tabii yanlız veya yardım edenler durumu aslında bizim sevgi kapasitemiz ile ilgili.

Ve gel gelelim endişe bizi sıkıştırıyor ve aslında bizim düşüncelerimizin ötesindeki güzelliklerin hayatımıza girmesine engel oluyor. Çünkü endişe ettiğimiz her an, kendimizi yokluk bilincine sokup, kara deliğin elimizdekileri de çekmesine izin veriyoruz. Halbuki yaşama güvendiğimiz zaman yaşam bize hediyelerini durmadan veriyor.

Sizlere şükran defterimin olduğundan ve her gün şükran defterine yazmanın öneminden bahsetmiştim. Bunu yapmaya başladığımdan beri hayatımda çok mucizeler yaşadım.

Devamlı bir beklenti, istek içinde olduğumuzdan aslında yaşamın bize vermek istediklerini alamayabiliyoruz.

Bu durum popüler olduğu için istediğiniz bir kitabı almaya sahafa gittiğinizde sahibinin değerini bilmediği için ve aslında evrenin de siz değerini bileceğiniz için oraya getirdiği ikinci el kitabı görmemeniz gibi bir durum oluyor.

Bunun yanında yakınımızdaki insanlar ile kavga edip, onlardan şikayet ederken, bir gün yakınımızdaki insanlar vefat edince, onların gerçek anlamda kıymetini anlamamız gibi... Bazen içinde olduğunuzda size değersiz gelen ev, araba, evlilik, aile, anne, baba, arkadaş çevresi, sosyal hayat ve iş hayatının gerçek değerini içinden çıktıktan sonra anlayabiliyorsunuz. İnsanlar bir mutsuzluk, şikayet etme durumu ve hoşnutsuzluk içinde ilerlerken bir sağlık problemi yaşadıkları ve ölümle yüzyüze geldiklerinde yaşamlarının değerini çok daha iyi anlayabiliyorlar.

Bu durumlar ne yazık ki devamlı bir çok kişinin hayatında kendini tekrar ederken, bu tekrarlar aslında o insanların ilerlemesine engel oluyor. Çünkü yaşamımızda sahip olduklarımızın kıymetini bilmediğimiz zaman onları kaybederiz.

Her şey kıymetini bilene gider ya da onun güzelliğini ve hediyelerini tam olarak yaşamamıza engel olan durumlar karşımıza çıkar. Tabii eğer sahip olduklarımızın kıymetini bilirsek, ancak o zaman onların hediyesini hayatımızda yaşayabiliriz.

Eğer evinizde veya bahçenizdeki çiçeği sevmiyorsanız, onu sevgi ile seyretmiyor, koklamıyorsanız, meyvelerini vermesi içn gerekli bakımı yapmıyorsanız, o zaman hediyelerini yaşayamazsınız.

Bütün bunları göz önüne alarak yaşamınızda sahip olduğunuz her şeyin değerini bilin.Onları sevin ve en güzel şekli ile onların hediyelerini yaşamayı seçin.

Şikayet etmekten vazgeçerek, elinizdekilerin değerini hayatınızda büyütün.

Ve en önemlisi  mutlu olmak için beklemeyin. Her neye sahip iseniz, onunla mutluluğu yaşayarak yaşamdan keyif alın.

Siz yaşamdan keyif almaya, sahip olduklarınızdan mutlu olmaya, şükran duymaya, sevmeye, sevilmeye kendinizi açtığınız zaman, yaşam size daha fazlasını ve çok daha fazlasını hiç durmadan verecektir.

Tabi bunun yanında sahip olduklarınızdan mutlu olmaya başladığınızda, artık zaman akıp gitmeyecek, her anınız sizin için çok daha değerli olacaktır.

Sevginin kaynağının gücü, lütfen sahip olduklarımı koru ve onların mutluluğunu yaşayabilmemi sağla.

Sizi seven bir Can...

Yazının devamı...

Ay Tutulması Sofrasında Cebimdeki Yabancı...

Sevgili okurlarım, bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde bir kaç farklı yazımın içinde ay tutulmasının ve güneş tutulmasının nasıl gerçekleri ortaya çıkardığını uzun uzun yazdım. Ay tutulmaları ve güneş tutulmaları hepimizin hayatındaki çok büyük değişimlerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Özellikle bunun önemli örneklerinden birtanesi 1999 yılı...

Her tutulmanın kendi içinde bir eğitim sürecini ortaya çıkartışı, aynı zamanda geçmişte başlayan eğitim süreçlerimizi de bitirme özelliği var. Bu sene yaşadığımız ve yaşayacağımız tutulmalar 1999 yılının tutulmalarının ardından, 19 yıllık döngünün bitmesinden dolayı çok önemli bir yer tutuyor.

Çok kıymetli Cemalnur Sargut ile yaptığımız 4 bölümlük röportaj serimin ardından, bu akşam bambaşka bir konuda yazmayı düşünürken, kendimi sinemada çok sevdiğim bir isim olan Serra Yılmaz‘ın  yönetmenliğini yaptığı “Cebimdeki Yabancı” filmini seyrederken buldum.

Belçim Bilgin, Buğra Gürsoy, Çağlar Çorumlu, Serkan Altunorak, Şebnem Bozoklu, Şükrü Özyıldız ve Leyla Lydia Tuğutlu’nun oynadığı filmi her sahnesine, geçişlere, repliklere ve oyunculuklara aşık olarak izledim. Her birisini tek tek tebrik ediyorum.

Serra Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı bu ilk filmi ile kalplerimizi fethettiğini söyleyebilirim.

Tabi filmi seyrederken tüm dünyada aldatan erkekler kadar kadınların da olduğu gerçeğinin, ilişkilerin içindeki gizli dinamiklerin, telefonların ve teknolojinin hayatımızda bizim farkında olduğumuzdan çok daha büyük bir yer tuttuğu olgusunun, çocukluğumuzdan beri tanıdığımız bir çok yakın aile üyemizi ve dostumuzu belki de derinlemesine tanımadığımız gerçekliğinin ve ebeveynlerin kendi hayatlarında yaşadıklarının çocukları üstündeki etkisi gibi birçok konu ile ilgili farkındalıklar yaşadım.

Ketojenik beslenme sürecinde olduğum ve şeker, karbonhidrat yemediğim 52. günümde, filmdeki yemeklerin ve sofranın ihtişamı beni etkilemedi desem yalan olur. Aman Tanrım ( Tanrı Türkçe bir kelime ve Tengri ‘den geliyor. ) ne yediniz ne yediniz diye içimden geçirdim. Ama kesinlikle “Cebimdeki Yabancı” filmini sinemada gidip seyretmenizi tavsiye ediyorum. Elbette Ferzan Özpetek gibi büyük bir ismin yapımcılığını, Necati Akpınar ile beraber yapması filmi ayrı bir konuma taşıyor. Ece Sükan’ın kostümleri tasarladığı , Mithat Can Özer’in besteleri yaptığı filmin sonunda, Sezen Aksu’nun sesinden dinlediğimiz şarkı bambaşka bir tad katmış. Birbirinden değerli isimlerin dokunduğu bu yapıtı kaçırmayın derim.

Farkındalık yaratan, insanların bilincine kapalı bilinç tohumları ekmeyen her yapım, bence kendi içinde çok değerli.

Filmin sonu paralel yaşamlara da dokunmuş. Derinlemesine bakıldığı zaman, filmin üstüne kitap bile yazılabilir ama özetle, insanın hayatında her ne olursa olsun affedici, kabullenici ve sevgi içinde olmamızın sonsuz hediyeleri var diyebiliriz.

Dünya’daki hiç bir insan mükemmel değil ve olmak zorunda da değil. Hayatta hiç kimseye kendinden daha aşağı, yanlış veya hatalı diye bakmamak ve yargılamamak lazım. Benim kalbimde her insan temiz bir ruh. Tek ayrım var, vicdanı ve sevgisi ile bağlantısı var mı, yok mu?

Sevginin kaynağının gücü, lütfen bana hayallerimin ötesinde, şu ana kadar hissettiğimden çok daha derin ve geniş mutluluklar yaşat...

Sizi seven bir Can...

Yazının devamı...

Batı tolere eder, İslam hoşgörür

-Sultan Veled?

Çok mühim bir sultan onu bilmeden Mevlana’yı bilmek mümkün değil.

 -Sultan Veled’in kendisi Hz.Şems’ten de eğitim almış değil mi?

Evet.

-Öyle okudum, Sultan Veled’den geliyor soy değil mi?

Sultan Veled’den önce Mevlana’nın Mesnevi’yi birlikte yazdığı Hüsamettin Çelebi var. Kendileri vefat edince icazet babadan oğula, Sultan Veled’e geçiyor. O da gidiyor Hüsamettin Çelebi’ye, bu nasıl büyük bir sultan, ‘senin gibi bir mübarek ortada varken ben bu icazeti alamam, sen yaşadığın sürece babamın varisi sensin’ diyor ve bir devir Hüsamettin Çelebi idare ediyor. Vefat edene kadar, sonra Sultan Veled devralıyor.

-Mesneviyi yazan kişi?

Evet Hüsamettin Çelebi.

-Sultan Veled’den sonra Mevlana gibi o soydan inanılmaz biri gelmiş mi?

Sultan Veled’in oğlu çok büyük bir sultan. Aile sülaleden devam etmiş. Çok güzel insanlar gelmiş. Bana Esin Çelebi’nin babasını da tanımak nasib olmuştu. O da çok büyük bir öğretmendi. Yani güzel insanlarla devam etmiş. Mevlana, Türkiye’de ve Dünya’da en çok tanınan İslam mutasavvıfı ve İbn Arabi tabii. Her ikisi de Dünya’ya İslam’ı yayan ve İslam adına çok büyük vazife gören iki öğretmen.

-Şeb-i Aruz ve sema çok önemli Mevlevilikte…

Şeb-i Aruz, Mevlana’nın Allah’a kavuştuğu ve gelinin damadın elini öpmeye çıktığı gece diye adlandırdı. Sultan Veled’in de çok şükür vücuttan kurtuluyoruz dediği, hakikatine ulaştığı, ömrünce beklediği an ve gün. Sultan Veled babasının ölümünü ve kendi ölümünü önceden bildiği için çok şükür vücutlardan kurtuluyoruz diye tarif ediyor. Ondan sonra buradan da anlaşılıyor ki ölüm bir son değil, bir başlangıçtır. Mevlana şöyle anlatıyor; ‘Anne karnındaki çocuk nasıl çıkmak istemez, çünkü oh ben ne rahatım, nereye gideceğimi bilmiyorum’ der. Çıkınca da ‘vah vah, ben ne kadar rahatsız bir yerde yaşıyormuşum. İşte ölüm anı da böyledir.’ der. Çok daha geniş, çok daha rahat ve bütün vücudun arzu ve isteklerinden kurtulup, sevdiğimize kavuşuyoruz diyor. Bizim için ölüm zevk. Bir Müslüman o zevki bilir, onu bekler fakat tutturmaz öleyim diye. Çünkü yaşadığı her an idrakinin artacağını da bilir. O bakımdan Hz. Mevlana’dan biz düğün gecesi diye bunu öğreniyoruz. Hz. Mevlana semayı serbest olarak yapmıştır onu ayin-i şerif haline getiren Sultan Veled’dir. ,

-Nasıl yani?

Bugün Mevlevilikte sema ayini şerifinin her bir hareketi bir ibadettir. Abdest alınışından, selam verip çıkışlarına kadar tek tek her hareketin manası vardır. Fakat Mevlana zamanında böyle değil. Mevlana Sema’yı Hz. Ebubekir gibi yapıyor.

-Mevlana’dan önce Sema var mıymış?

Var, Sema hep var...

-Hz. Ebubekir?

Peygamberin en yakın arkadaşı ve ilk semayı İslam’da Allah’dan gelen bir hitapla onun yaptığı söyleniyor. Cebrail geliyor ve Peygamberimize diyor ki, ‘Söyle o kuluma dedi Allah, ben ondan memnunum acaba o da benden memnun mu?’ Allah diyor bunu Hz. Ebubekir için. Onun üzerine deliriyor Hz. Ebubekir, açıyor ellerini, başlıyor dönmeye.

Allah, Hz. Ebubekir ve Hz. Hatice’ye Peygamber’e yaptığı yardımlardan dolayı Cebrail (a.s.) ile özel selam yollamıştır.

Dönmenin çok büyük anlamı var. Kabe etrafındaki dönmek de öyle. Yani kalp etrafında harekete geçiyorsun, harekete geçmek diriliş anı, aydınlanma dediğiniz sizin. Merkezde Allah var, herkes o aşkla, onun hakikati etrafında dönüyor. Tabii bu dönmenin bir kıyafeti var; yokluk. Yani ölü hale geçmeden semanın faydası olmaz. Semada ellerin açılışı, kulun ancak Allah’tan nasiplenirse kula yardım edebileceğini öğretiyor. Yani kulda aslında hiçbir güç ve kuvvet yoktur, ancak Allah isterse kul hizmete döner. Bunu istemektir sema. Sema da, bu durumda bir çeşit ibadet oluyor. Zira ibadet Allah’la ilişki kurmaktır. Sultan Veled bunu anlatmış.

 -O akışla irtibata geçiyor...

Aynen aydınlanma dediğiniz var ya işte o.

-Son dönemde yeni bazı makinelerle bedeni ve aurayı analiz ediyorlar. Hepsinin dönüş içinde olduğunu, dönme olmadığı zaman hastalıkların ortaya çıktığını tespit ediyorlar. Yani dönüş sırasında o kaynakla bağlantı kuruluyor...

Orada abdestin de çok büyük önemi var. Çünkü tertemiz olduğun halde ibadet etmek için yeniden abdest alıyorsun değil mi? Abdest her şeyden suyla dirilmek, organların suyla dirilmesi ve idrakin artması için, dünya ile ilginin kesilmesi için yapılan hazırlık demektir. Biz böyle yalapşap alıyoruz ya, öyle değil. 

-Dünya’da herkes Mevlana’nın bilinciyle yaşasa bence hepsi Müslüman olurdu. Ya sizce?

Doğru ama Allah’a teslim olur. Müslümanlık şeklen olmasa da herkes Allah’a teslim olur. Neden? Çünkü yapanın, yaptıranın Allah olduğunu idrak eder. Mesele o. Müslümanlığı orada teslimiyet olarak algılayın lütfen.

-Kenan Rifai’den Samiha Ayverdi’ye geçti değil mi?

Devrim değil mi?

-Ona icazetini verdi yani...

Şeklen verilmiş bir icazet yok, manada... Samiha Ayverdi devrimcidir, bütün ritüelleri kaldırdı. Öyle geldin, elimi ayağımı öptün, işte şunu bunu yaptın gibi ritüellerin hepsini kaldırdı.

-Kenan Rifai’de var mıydı bunlar?

Hayır, o da minimuma indirmişti ama  o devir onu istediği için şekli ibadette vardır. Samiha hanım hepsini kaldırdı çünkü Cumhuriyet kadınıydı. Bir Mevlevi Şeyhi, hocam Kenan Rifai’ye, ‘Eskiden tekkelerde demsâzdık, şimdi cumhuriyetten sonra olduk bir düdük’ demiş. Hocam da demiş ki ‘neden şimdi de kalp tekkesinde dilsâzız, kalbin etrafında dönerek aynı ibadeti yapıyoruz. İslam’da ibadetin yeri mi var?’ demiş. Yani şekilden kurtulup manaya yönelmek... Samiha anne de aynı şeyi yaptı. Kendine hiç kimseyi kabul etmedi. Öğretiler Kenan Rifai hazretlerine aittir. Dünya’da zerrece itibarım varsa hocamdandır, dedi. Eline kalemi aldı. O zaman dînî kitap yazılmıyordu, o da romanla anlattı, tarihle anlattı, makalelerle anlattı. Yayınlanmış 45 eseri var Samiha annenin. Halâ da yayınlanmakta. İnsan ve Şeytan’ı vermek isterim mesela size. Kitaplarında şekilden çok mananın etkili olduğunu yazdı ve bunu yaşayarak da gösterdi. Bir profesörler ordusu yetiştirdi. İnsanları bilime ve ilime yöneltti. Onun yanı sıra ahlak-ı Muhammediye’ye yöneltti, güzel ahlakı öğretti, yaşadı ve gösterdi. Yazdı yazdı. 80 küsur yaşına kadar hiç bırakmadan, o kalem elindeydi. O ışığın savaşçısıydı diyorum ben. Çünkü hakikaten o ışığı yaydı dünyaya. Ben de istiyorum ki onun kitapları da İngilizce’ye çevrilsin ve dua alayım inşallah.

-

Paulo Coelho diyor ki “J harfli mürşidim bana Kenan Rifai’nin sabrını anlattı ve öğretti’. J harfli mürşidim dediği Efendimizin Kanada’da yaşayan torunudur. Paulo Coelho ondan çok ders almıştır. Ben de Hocamın yazısının İngilizcesini gönderdim, böyle de bir irtibatımız var. Birçok kitabında da hocamdan bahseder.

-Samiha Ayverdi’den de size geçti.

Hayır haşa ben kim oluyorum. Annem biraz devraldı. İki vazife vardı o zaman; işin ilmî kısmı Kubbealtı Akademisinden yayıldı. Samiha anne ayrıca dernekler de kurdu. Bugün devri idare edenlerden bile ‘Biz Kubbealtı’ndan eğitim aldık’ sözünü duyduk. Yani Kubbealtı diye bir akademi kurdu ve orada her düşüncede öğretmeni davet edip, konferans vermesini sağladı. Öğrencilere de açtı, yeme içme bedava idi. Öğrenciler her konunun -mesela iktisat- en büyük uzmanından bilgi aldılar, tartıştılar. Dini konuda en büyük uzmandan bu şekilde alınan bilgiler ve tartışmalar da o devrin gençliğini yetiştirdi. Samiha Ayverdi bunun akademik olması gerektiğini bilerek, o zaman akademide yapamadığı için, bu işi böyle bir vakıfta, Kubbealtı’nda yaptı. Araştırırsanız bunları göreceksiniz. Sonra Samiha annenin vefatından sonra İlhan Ayverdi- kendi gelinleri -Kubbealtı’nı idare etti. Annem de manevi sohbetler yaptı. Şeklî bir şeyhlik kalmadığı için biz enstitülerde bunun hizmetçiliğini yapıyoruz.

-İnternette Mesnevi’yi yorumladığınız dersleriniz var galiba?

Yayınlanıyor. Hala Mesneviyi anlatıyoruz, devam ettiriyoruz. Hiç bitmez o. 6 cilt üzerine devamlı yorumlar yapıyoruz, Perşembe günleri anlatıyoruz.

-Bitmez derken bir tur tamamlandı mı?

Ben kendim de altı ayrı Mesnevi şerhini hocamın emriyle, Nermin Suner Pekin hanımefendi ile çalıştım. Dünya’daki bütün Mesnevi şerhlerini çalışmak nasip oldu. Bunların içinden tabii ki beni en etkileyen Hocamınki oldu, çünkü şerh var. Mesela ‘Padişah ata binip indi’ diyor Mevlana hazretleri. Hocam diyor ki; ‘o senin ruhundur, at himmet atıdır. Ruh bu aleme geldi, nefsine aşık oldu’ diyor. ‘İşte cariyeye aşık oldu ama cariye hastaydı çünkü cariye de kuyumcuya aşıktı’ diyor. Senin için de, ‘dünyaya aşıktı demek istiyor’. Böyle yorumlayınca hemen iş bana dönüyor. Kenan Rifai Hazretleri’ne ait birinci cildin şerhi var. Diğerleri de şimdi bir öğrencimiz tarafından doktora tezi olarak çalışılıyor. Var defterleri de, kitap haline getiremedi.

-Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Benim anlatmaya çalıştığım bu alemde; bir kere İslam’a hizmettir. Bunun içinde hakiki İslam, yani birlik ve beraberliğe hürmet var, hoşgörü ve sevgi var, tolerans değil hoşgörü var. Batı tolere eder, alim olduğu için zorla kabul eder. Doğu hoş görür. ‘yaratılmışı severim yaradandan ötürü’ der. Yani şunu insanlar bilmeli ki, benim bir iddiam yok. Ölünce ne adım kalacak ne sanım. Ama öbür alemde kabul edilmek niyazım. Benim gözüm öbür dünyada mevkide falan değil, hiçlikte ve yoklukta. Ama bu dünya için olan bütün çalışmalarım, Allah’a hizmet etmek için. Onun için herkesi seviyorum, kimseye bir düşmanlığım yok. Bu anlayışın gelmesini istiyorum ve bütün branşların da bu anlayışı getirmelerini istiyorum. Bir örnek vereyim; bizim bölümümüz kurulalı iki üç sene oldu. Tek şikayetin gelmediği, en sevilen bölüm bizim bölüm. Rektör toplantı yapmış-rektörümüzü de çok seviyoruz. Toplantıda, ‘nasıl olur da bu kadar seviliyorsunuz. Hani hiç şikayet yok sizin bölümden’ deyince, bizim enstitü müdürümüz Prof. Elif Erhan Hanım, “Çünkü biz öğrencilere önce hiç kusur görmemeyi öğretiyoruz.’ diye cevap vermiş. Dolayısıyla kusur görmezsen, dünyaya güzel bakarsan, güzel görürsün. Aynı yeri cennet de yapabilirsin, cehennem de. O şekilde yaşamak ve bütün branşlarda ahlakı uygulamak.

-Atatürk’le ilgili hocanızın bir beyanatı var mı?

Böyle bir şaibe var. Atatürk’ün kendisine Milli Eğitim Bakanlığı teklif ettiğine dair ama çok emin değilim. Kendisinin de cevaben hürmetsizlik etmediğini, fakat din adamının siyasetçi olamayacağını anlattığını çok iyi biliyoruz.  Atatürk aleyhine konuşanları da azarlardı...

-Aileniz ne kadar zamandır bununla ilgili?

Anneannem ve dedem ilk intisab edenler. Ben tasavvufu yaşayan bir evde büyüdüm. Hocamın ilmini, yaşayarak gösterdiler. Annemin hiçbir şeyden şikayet etmediğini biliyorum. 1960 senesinde babam idamla yargılandığında Demokrat Partiliydi, anneciğimin başı secdedeydi. ‘Çok şükür Hz. Yusuf’a eşlik ediyoruz’ dedi bize. Bizi böyle yetiştirdi.

-Hz. Yusuf?

O da hapise sokuldu ve senelerce zindanda kaldı. Aslında o vücut zindanıydı tabii, onu anlatıyor ama şeklen zindanda olduğu söyleniyor. Sonra kral oldu biliyorsunuz. Yani eve hırsız girdiği zaman, ‘O hırsızın çok ihtiyacı varmış, almış gitmiş çok şükür’ diyen bir annem vardı.

Kerim Güç: Biz korku filmi seyredemezdik anneannemle. Mesela Frankeştayn seyrediyorsun korkmak istiyorsun, o, ‘Ya, ne güzel Allah aşkını anlatıyor bu film, aslında arkasında şöyle hakikat var’ diyor. Korku filminin en son karesini seyrediyorsun, ‘ya adam aslında çok kötü bir şey değil, iyi yönü vardır mutlaka’ diyor. Korku filminden bir zevk alamadık yani. Her şeyden memnundu...

-Babanız milletvekili miydi?

Babam milletvekili değildi ama çok nüfuzluydu. Hem Kızılay Başkanı, hem Fatih İlçe Başkanıydı. Hem de Florance Nightingale’i ilk defa o kurduğu için Türkiye’de, yüksek hemşire okulunun Lejyon Denor nişanı vardı.  Fransızlar nişan taktılar. Memlekete hizmet için yaşayan bir adamdı. Haftada bir gün bedava hasta bakar, her sene de, normal bir doktordan daha ucuza hasta baktığı için tabipler odasından ihtar alırdı. 3.5 sene hapiste kaldı, sonra doktorluğuna devam etti. Ailemin hiçbir ferdinde, hiçbir şeye itiraz görmedim. Her şeyden memnun olma zevkini bize yaşattılar.

Yazının devamı...

Dinler Birleştirilemez... Cemalnur Sargut 3. Bölüm

Herkesin böyle şahsi fikirleri vardır. Oğlum birinin değerini anlamak için iki şeye iman edeceksin:. Kur’an’a ne kadar uyuyor, hadislere ne kadar uyuyor. Ben Kur’an’a uyan insanların ayağının tozuyum.

Ben iç yüzünü bilemem, dışarıdan tanıyorum kendisini ama yani ölçü budur diye düşünüyorum. Bir de Kur’an’a aykırı bir şey varsa, ben ona da biraz acizane orada çok uymuyorum ama hürmet ediyorum.

-Kırmızı postun Mevlana’dan birisine geçmesi gibi bir şey var mı?

Hiç duymadım, kırmızı post yani kırmızı postun manası da şudur, Hz. Mevlana çok ironik bir şekilde tam güneşin battığı anda vefat etmiştir. Şems’in gittiği anda vefat ediyor.

-Nasıl?

Şems güneş demek biliyorsunuz yani alıp götürüyor gibi Hz. Şems, Mevlana’yı çok önemli. İkincisi Mevlana hazretlerinin manasında İbrahim’in İsmail’i kesmeye kalktığı gibi kendi nefsini kesmişlik ve postu kırmızıya boyamayı o anlamda da düşünebilirsiniz. Nefsini kana boyamak nefsinden vazgeçmek... bu iki özellikten dolayı Mevlevilerin postu kırmızıdır ama kim kimde onları aile çok daha iyi bilir ben bilmem. Zaten postun gidip gelmesiyle Mevlevi olunmaz. Mevlevi olmak için Mevlana diyor ki, Hamama girdiğinde hiç kıyafetin yokken, cübben sarığın yokken sana Mevlevi diyorlarsa sen Mevlevi’sindir diyor.

-Bir de bu dede Mevlana erkek bozması olanları dergaha almazdı dedi...

Hz. Mevlana her türlü insanı kabul etmiş, hatta abdestsiz gezen bir adam üç kere Mevlana’nın karşısına çıkmaktan edep ediyor. Abdestim yok şimdi nasıl böyle bir büyüğümün karşısına çıkacağım diye, üç kere Hz. Pir onun karşısına çıkıyor, bizim nazarımız sudan daha aşağı mı ki seni temizlemesin diyor. Yani herkese nazar etmiş herkesi birleştirmiş hiçbir inancı kişiyi reddetmemiş sarhoşa hürmet etmiş, genel evde çalışan bir hanıma bile Rabia diye hitap etmiş bir büyük sultandan bahsediyorum.

-Bir de bu dedenin başka dedelerle kavgası var.

Oğlum kaçın böyle şeylerden çünkü mutasavvıf, mutasavvıfla kavga etmez, ayağının tozu olur, birbirine hürmet eder saygı duyar. Hep söylüyorum aleyhimde bile olsalar ben bütün şeyhlerin ayağının altında tozum, beraber hizmet etmeye niyaz eden bir insanım böyle birbiriyle kavgaları kıyametleri falan hiç bana göre değil.

KERİM: Hz. Mevlana’nın böyle bir şeyin zaten olması mümkün olmadığı konusunda iki grubu Hacı Bektaş ile Hz. Mevlana ile ilgili bir anekdot var bende

Şimdi şurada şu var ki. İki mürşit iki Allah aşıklısı birbirine ters düşmediği gibi devamlı birbirini metheder. Kerim onu anlatmaya çalışıyor. Yani aynı bakmamışlar olaya biri bu haramdır demiş öbürü getir kabul ettim demiş haram koyunu. Öyle deyince gidip kışkırtmışlar Mevlana kabul etti sen haramdır dedin diye, ‘Onun gönlü o kadar temizdir ki haramı bile temizler demiş. Öbürüne de sorunca onun gönlü o kadar Allah’ın emrinin dışında olamaz ki yanlış olan bir şeyden uzak durur demiş. Hep yüceltme hep yükseltme görüyoruz. 

KERİM: Kurbanın haram olup olmama konusunda biri kesmiş biri kesmemiş kışkırtmaya çalışmışlar, biri demiş ki onun gönlü o kadar geniştir ki ufacık bir damla haram girse zaten onu şey yapar, öbürü demiş ki o şahin gibidir her leşe konmaz. İkisi de birbirini methetmek için aynı konu üzerine.

O felsefecidir. Mutasavvıf felsefecileri ayırıyorum. Aristo felsefesi olunca mutlaka zıt düşünceler olur o zaman ters düşebilirler ama mutasavvıflar birbiriyle ters düşmez.

-Venüs diye bir proje var. İnsan ve toplum mühendisi denilen bazı kişilerin para olmadan, tamamen teknoloji ve insanların kölelik sistemi gibi çalışmasına gerek kalmadan, insanların kendini geliştirebileceği ve uzaya açılabileceklerine dair bir proje bu.

Hiç duymadım bilmiyorum. Ben teknolojiyi insan-ı kamillerin çok iyi kullandığın biliyorum. Yani Allah’ın hiçbir ilminden vazgeçmeden, hiçbir şeyi reddetmeden, eğer bir şey ortada varsa onu da kullanarak insanlara tesir ettiklerini.

-Bu projede para olmadan dünyada yaşanılabileceğini söyleniyor.

Allah isterse yaşanır.

KERİM: Peygamber efendimizin yaşadığı dönem itibarıyla Asrı Saadet dönemi zaten öyle bir dönem.

-Yani olur da yine beş parasız yaşanır mı? Beş parasız olmasa da cüzi bir para ile ben yaşıyorum. Hocamın yaptığı gibi, bugüne kadar hiçbir manevi çalışmamdan para almadım.

KERİM: Kitapların dahi geliri vakfa bağışlanıyor.

-Oğlum ben 1.500 lira öğretmen maaşıyla geçiniyorum. Dünyanın en zengin insanıyım. Her sene Umre’deyim, parasız Umre yapıldığını ben öğrendim. Davet edildiğim zaman sadece yol paramı ödüyorlar o kadar. Başka beş kuruş almam. Çünkü hocam maneviyat için hiçbir yerden para almamam gerektiğini söylediği için hiçbir şekilde beş kuruş almam.

-Siz davet ediliyorsunuz yani...

Davet ediliyorum bazen gitmem bile zor oluyor çünkü ciğerlerim kanıyor. 65 yaşındayım. Uzun yolculuk yasak olduğu halde gidiyorum. Çünkü hizmet edeyim diye. Allah’ım inşallah güç verirse gideceğim. Benim için ne gitmenin ne gelmenin önemi var. Zaten gittiğim yeri görmüyorum bile, ancak hizmet edip dönüyorum ve hiç parayla yaşamıyorum. Yani onu bil.  Bu bana lütuf gerçekten. Acizane, kiliselerde konuştuğum zaman, ki Kur’an’ı anlatıyorum. Bir de rahip öğrencim var.

-Türkiye’de mi?

Yurt dışında. Almanya, Hollanda gibi ülkelerde kiliselere davet ediliyorum. Kur’an’ın manasını anlatıyorum. Mesela bir konu veriyorlar, cihad diyorlar. Kur’an’a göre onu anlatıyorum. Bana diyorlar ki Hz. Yusuf’u diğer kitaplar da yazıyor. Kur’an ne farklılık gösteriyor? Onu anlatıyorum. Tasavvuf Hz. Ademden beri vardır ve tasavvufla ilgilenenler birbirlerine zıt olamazlar, ancak tekamül vardır. Bizim İslam tasavvufunun şöyle bir üstün yanı var. Tevhit getiriyor ve tamamlanıp kemale ulaşıyor. Yani tevhit nedir? Biz Türkler güzeli anlatırken şöyle parmakları birleştirerek elimizi yukarı aşağı hareket ettiririz. Beş parmak da farklıdır ancak birbirini kabul ettiği zaman bir şey güzel olur. Yaratılmış her şeyin, yaratıcının bir ismini taşıdığını kabul edersek, kimseye kızmıyor ve kırılmıyoruz.

-Dalai Lama‘da şu an İran’lı Müslümanlık üzerine Profesörlerle çalışma yapıyormuş. Bütün dinleri birleştirmek üstüne, birlik olması adına bir çalışma yapıyormuş. Sizce bütün dinler birleşebilir mi?

Birleşemez çünkü Kur’an’da, “Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydi hep hayırlara koşun, yarışın...” ayeti vardır. Ama Kur’an’da yine “Senin dinin sana, benim dinim bana” ayeti de var.

-Osmanlı torunları hak talep etmeye başladılar son dönemde bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Tarihimizi reddetmemeliyiz, ben cumhuriyet çocuğuyum tabi iki. Öyle bir aileden de geldim. Ama aynı zamanda eskiyi de hiç reddetmeyen çok kabul eden Osmanlı sülalesine de çok hürmet eden, Atatürk’ü de çok seven bir aileden geldim. Yani bir şeyleri birbirine düşman etmek değil bir şeyleri birleştirerek sevmek gerektiğine inanıyorum. Hak verilmesinden maksat Osmanlı sülalesine Türkiye’de yaşama hakkı verilmesi lazım. Birçoğuyla tanıştım. Birçoğunun ülkeye girme hakkı bile yok maalesef. Şimdi var ama gelip gidemiyorlar mülk sahibi olamıyorlar. Benim tanıdıklarım içinde hiçbir iddia sahibi yoktu. Hepsi memleketi çok özlediklerinden bahsediyorlardı. Genel olarak ben her şeye hürmet edip birlemek gerektiğine inanıyorum.

-Mesnevi çok bilinen bir kitap başka bilinmeyen üstatların hangi kitapları var?

İbn-i Arabi hazretleri batıda çok iyi biliniyor. Hatta Mevlana hazretleri çok seviliyor İbn-i Arabi de çok bilinip çok seviliyor batıda. Füsusu’l Hikem, eski Amerikan başkanı Roosevelt’in okumakla iftihar ettiği kitaplardandı biliyorsunuz. Türk heyetini kabul etiğinde çekmecesinden çıkarmış ve göstermiş. Bugün dünyanın birçok yerinde İbn-i Arabi merkezleri var. Hatta İngiltere’de Oxford’da asıl ana merkez var. Şimdi İspanya’da açılıyor. Doğduğu yerlerde çok iyi biliniyor.

-İbn-i Arabi nereli?

İspanyol Endülüs Emevisi

-Arap yani...

Evet ama Endülüs Emevilerinin en şaşalı devrinde yaşamış ve çok büyük bir öğretmen. Yani çok geniş, çok derin bir ilmi var. Ama kamil insanı kabul etmek zor. Halbuki ben onlar kadar mütevazi ve Allah’tan başka hiçbir varlığın hakiki olmadığını empoze eden öğretmenler görmedim. Allah korkusunu, Allah aşkını yaradılmışa hürmeti, dolayısyla Kur’anın ayetlerini anlayarak, yaşayarak öğretiyorlar. Yaşar hale geçiriyorlar. Aynı şekilde İmam-ı Gazali hazretleri batıda çok seviliyor. Hallacı Mansur çok seviliyor. ABD’de bizim kürsünün yanındaki kürsüde geçen sene Hallacı Mansur dersleri verdi Carl Ernst. Yani batı alemi Arapça ve Farsçaları kuvvetli olduğu için okuyabildiği mutasavvıfları çok sevmiş tercih etmişler ve İslam’ı onlardan öğrenmişler. Ama Osmanlı’nın mutasavvıfları var: Mısri Niyazi, Hacı Bayram Veli gibi.  Hacı Bayram Veli 2. Murat döneminde yaşamış. Ama Osmanlı dönemi mutasavvıfları son devir mutasavvıflarına ışık saçmışlar ama onlar maalesef Türkçe yazdıkları için pek bilinmiyorlar. Şimdi bizim yapmaya çalıştığımız onların bazı eserlerini Farsça, Arapça ya da İngilizceye çevirerek onları da Avrupa’da okunabilir hale getirmeye çalışıyoruz. Bir de ben Amerika’dayken İndiana Üniversitesinde bir konuşmam oldu. Orada birkaç Amerikalı çocukla karşılaştım. Türkçe öğretmenliği yapıyorlar. Şimdi Türkçe çok geçerli dil. Müjde olarak söylüyorum. Biz kürsüyü kurduğumuzda orada Türkçe dersleri konulması gerektiğini şart koşmuştuk, konulmuş. Şimdi düşünün Türkçe’ye ne kadar ihtiyaç var Üniversitelerde. Hatta iş bulmak için Türkçe öğretiyor. Müjde veriyorum.

-Hz. İsa’nın da evlendiğinden bahsediyorlar...

Ben inanmıyorum. Kur’an-ı Kerim onun göğe çekildiğinden bahseder. Hatta en büyük mucizelerinden biri budur, İbn-i Arabi’ye göre o dördüncü makamı temsil eder. İki peygamber miraca gidip dönmemiştir, biri İdris biri de İsa hazretleri. Bu güneş makamındaki tecellilerde vücut dönmez. Şems’in de hiç mezar yeri yok.

-Şems de mi yükselmiş?

Şems yükselmiş mi bilmem ama bizde ‘Şems’in ölümü’ denmez ‘Şems’in gaybubeti’ denir. Gayba gitti. O bir yerde değil, zaten Mevlana’da söylüyor, biz aşıkların kalbindeyiz diyor. Ben insanların vücutlarına değil manalarına iman ediyorum. Yani ruh İsa’dır, akıl Musa’dır, onların vücud giymiş haline de Muhammed adı verilmiş orada da Hamd kelimesi önemli vücudun önemi yok. Hamd, bana aittir diyor Allah, yok olup baştan aşağı Hamd kesilmek.

-Aydınlanmaya inanıyor musunuz?

Tekamül, idrakin açılma hali. Kesinlikle iman ediyorum. Zaten hayat andan ibarettir diyor mutasavvıflar. O an hani geliyor ya, işte o yeni bir diriliş hali oluyor. Ona çok iman ediyorum.

-Budist rahiplerde de ölmeden önce haber verip, oturup kendisi meditasyona girip kendi isteğiyle bedeninden çıkıyor. Bende onu çok isterim mesela…

Çok kolay Mevlana diyor ki; “Allah aşkını artırın, o zaman öleceğinizi önceden bilir koşa koşa gidersiniz.”

-Düşmanlarınıza karşı ne yapıyorsunuz kötü insanlara karşı?

Çok seviyorum, herkesi seviyorum, onların da vazifeli olduğuna inanıyorum. Hiç de problem etmiyorum. Çünkü bunların hepsi olacaktır. Ben iyi bir iş yapıyorsam çok şükür onun hakkında da konuşulacaktır, düşmanlık da yapılacaktır. Hiç kimseye karşı içimde düşmanlık yok. Yalnız benim şahsıma değil memleketin hayrı için çalışmayan, ya da insanlara eziyet etmeyi seven kişilere karşı kalben değil şeklen mücadeleye devam ediyorum. Kalben onların da olması gerektiğine inanıyorum ama Peygamber Efendimizin bir hadisi var; “Zalimin zulmüne eşlik etmek gibidir onun zulmünü kabullenmek” diyor. Çok mücadele ediyorum. Kalemimle ediyorum, sevgimle ediyorum ama bir şekilde ediyorum. 

-Müslümanlıkta savaş ve cihad gibi kavramlar var. Bu özünde var mı sonradan mı oldu?

Özünde var bu cihadın hakiki manası nefsiyle savaştır başka savaş yok.

-Atlantis ve Lemurya gibi eski uygarlıklardan bahsediliyor. Onlara inanıyor musunuz?

Ben her şeyin aynı anda yaşandığına inanıyorum. Hepsi her an her şekilde var. Ben ona inanıyorum. Dolayısıyla eski yok yeni yok benim eski halim var, yeni halim var, bir an önceki halim var her şeye üzüldüğüm her şeyi problem ettiğim, mutlu halim var ileride daha da mutlu olacağım an var inşallah. 

-Hacı Bayram Veli ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Hacı Bayram-ı Veli Allah sevgililerinden biri olup tasavvufu en güzel şekilde yaşamış, padişahlara dahi öğretip onları bu bilgileriyle korumaya almıştır. Torunu büyükelçi Fuat Bayramoğlu’nun anlattığına göre, cumhuriyet kurulurken Atatürk, bir kısım mebusları Hacı Bayram-ı Veli’ye yolluyor, sancağı alıp getiriyorlar. Sancağın üzerine Kur’an konarak yemin ediliyor. Yani, İstanbul’un alınışından, Cumhuriyetin kuruluşuna kadar hizmet ve himmet etmiş bir Allah velisi. Bir sempozyum yaptık onun hakkında, kitabını vereyim size. Bütün bilgiler de var orada. Hz. Fatih’in de biliyorsunuz İstanbul’u alacağı müjdesini babasına veren ve Akşemsettin’i yetiştiren Hacı Bayrım-ı Veli’dir. II. Murat’a İstanbul sana değil ama bu çocukla bu köseye nasip olacak demiş. Akşemsettin köseymiş. İstanbul’un alınışında manevi rolü çok büyüktür. Hem Akşemsettin gibi bugün bile batının üzerine doktoralar, masterler yaptığı çok büyük bir mutasavvıf felsefeciyi yetiştirmiştir. Hem de Hz. Fatih gibi bir dehanın İslam dünyasında çok mühim bir rol oynayarak İstanbul’un alınmasına alet olunmasına sebep olmuştur. Arkadan da cumhuriyetin kuruluşunda hizmet etmiştir. O bakımdan çok mühim bir sultan olarak düşünüyorum. 

-Hacı Bayram Veli, Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgili üçünün arasındaki farklılık nedir?

Hacı Bayramı Veli’de tevhit, birlik ve herkese tesir kabiliyeti, Hacı Bektaşı Veli’de, insanlık alemine hürmet, saygı, şeriata uymak fakat bütünü görmek, kadına değer vermek var. Çok büyük bir Sultan hacı Bektaş-ı Veli, çok çok büyük bir sultan. Hiç anlatıldığı gibi değil yalnız onu da söyleyeyim. Çok yanlış şeyler anlatılıyor hakkında.

Mevlana baştan aşağıya aşktır kimseye düşman olmaz. Onun için hepsi ilimle aşkla giden çeşitli farklı yollarla giden sultanlar aynı yolda kesişmişler. Üçünün söylemek istediği de yalnız Allah var ve her kul onun isminden bir isim taşıdığı için varlık haline geçiyor. Hacı Bayram Veli tesir ve birlik, Hacı Bektaşı Veli’de ilim ve tevhit gene onda.

-Tevhit nedir?

Farklılıkları bir görmek,farklılıklara hürmet etmek. Orada o hoşgörü ve sevgi had safhaya uzamış Mevlana’da da tamamen Allah aşkı ve aşktan başka hiçbir şeyin önemi yok dolayısıyla da ilim de aşkın ilmi oluyor. Büyük bir ilim çıkıyor Mesnevi’de ama aşkın ilmi olduğu için tesiri çok kuvvetli oluyor. Onun için kimisi onu edebiyatçı, kimisi şair olarak görüyor. Biz mutasavvıf ve Allah sevgilisi olarak görüyoruz. Ayrıca bize öğrettiği tek şey Kuran’ın bendesi ve Peygamber’in ayağının altının tozu olduğudur.

-Hacı Bektaşı Veli ile ilgili ne söylemek istersiniz

Kendi kitabı var çok büyük bir sultan. Hocamın aşık olduğu bir sultan hiç anlatıldığı gibi değil. Benim onda en methettiğim şey kadına verdiği değer. Kadın erkek farkı gözetmemek Mevlana’da da var, Hacı Bayram Veli’de de var ama Hacı Bektaş’da daha bariz ortaya çıkmış. Mevlana’nın bir sözü üçünde de var ve çok çok önemli. ‘Bir ayağımla şeriatta sabit öbür ayağımla 72 milletle beraberim’ Yani Allah’ın kaidelerinden vazgeçmedim ama herkesle bir ve beraberim. İşte hakiki mutasavvıfın olması gereken bu makamdır bunu üçünde de görüyorsunuz ve yine üçünde ortak olan bir taraf; Peygamber aşkı. Hz. Muhammed aşkı ve Hz. Ali’ye hürmet var. Hz. Ali’nin Peygamber’in varisi olduğunu kabul ediyorlar. Bütün tarikatlar de oradan gelmiştir.

-On tane üstat sayarsanız kimleri sayarsınız?

Anadolu İslam’ın hakikatini en iyi anlayan en münbit topraktır. İbn-i Arabi’nin de Mevlana’nın da Anadolu’ya geliş sebebi budur. Fütuhatı Mekke’yi İbn Arabi on senede Mekke’de yazıyor. Sonra Peygamber Efendimizin manada kendisine: ‘senin ilmin yalnız Anadolu’da anlaşılabilecektir, git ilmini Anadolu’da yay’ dediğini söylüyor Çünkü kuvvetli bir ilim anlatacaksın Anadolu yegane müsait yerdir, diyor. İbn-i Arabi onun üzerine Anadolu’ya geliyor. Mevlana’da Anadolu’ya geliyor. Bu sultanların geçtiği ve kaldığı yerlerde hiç kurtuluş savaşı olmamış düşman ayağı basmamış. Çok enteresan Sivas’a bakın, Konya’ya bakın mesela, Malatya’ya bakın.

-Malatya’da kim var?

Hem Hz. Mevlana Hem İbn-i Arabi gelmişler bir dönem. Sonra Mısri Niyazi orada yaşamış Hacı Bayrım-ı Veli, Üftade hazretleri, Aziz Mahmud Hüdayi, Yunus Emre, Merkez Efendi, Yahya Efendi, gibi Anadolu’yu aynı mananın çeşitli yorumlarıyla etkilemiş, sultanlara mürşitlilk yapmış ve günden güne artan tesirleriyle hepimizin kalbinde Allah aşkı ve Peygamber sevgisi, Kuran idraki uyandırmışlardır.

-İbn-i Arabi hepsinden eski mi?

Hepsinden eski, Mevlana’dan elli sene önce, Ama Hz. Şems’le, İbn-i Arabi’nin karşılaştıkları söyleniyor. Size şunu da söyleyeyim, bana: ‘İbn-i Arabi mi Mevlana’dan, Mevlana mı İbn-i Arabi’den etkilenmiştir?’ Diye bir soru geldi Cevabını Amerikalı bir profesör arkadaşım verdi. ‘Aynı kaynaktan besleniyorlar niye birbirlerinden etkilensinler?’ dedi. Tabii hepsinden önce Ahmet Yesevî hazretleri var.

-O nerede?

Türki cumhuriyetlerde.

-Hepsinin kökeni Ahmet Yesevi mi?

Tasavvufun hakikati, Peygamber’in yaşam biçimidir. Fakat peygamber yaşadığı sürece tasavvuf diye bir ilim olamaz zaten yaşantısı ortada. Bütün tarikatların ilmi Hz. Ali’den gelmiştir. Tasavvuf, ahlak-ı Muhammedi’yi Peygamber gibi yaşamaya çalışmak, aynı zamanda dünyadaki vazifeleri ihmal etmemek ve bunları Hz. Ali’nin öğrettiği ilim sayesinde yapabilmektir. Bu arada büyük mutasavvıflardan Harakânî Hazretlerini de anmak lazım.

En son hocam Kenan Rifai Hazretleri çok büyük bir arif. 8 lisan biliyor, hatta 4 tane şeyhülislam onun evladı olmuş. Bu konuda İlahiyat fakültesinde yapılmış bir araştırma var. Şeyhülislama, ‘niye sarıklı cübbeli değil de böyle şık bir beyefendiye gidiyorsun, ondan ne öğreneceksin şeyhliği bile değişik’ dediklerinde şeyh, ‘Diğer şeyhlerin ilmi bende de var. Ben Kenan Bey’in ilmini öğrenmeye gidiyorum’ diyor. Son Şeyhülislam, devrin dini lideri padişah bile ondan fetva alıyor. Ve şunu söyleyeyim Hocamın en büyük vizyonu bu sözdür ki, bir gün tekkeler kapatılabilir, ama tasavvuf akademilerde öğretilecektir.

-Siz onun öğrencisi oldunuz mu?

Ben doğmadan iki sene önce vefat etmiş ben kendisini, annem babam ve hocam Samiha Ayverdi’den, öğrendim. Samiha Ayverdi hocamı en iyi temsil eden öğrencisi, aynı zamanda yazar, tarihçi, mutasavvıf.

-Mevlevi mi?

Hem Rifai, hem Mevlevi, hem Kadiri, hem Şazeli, birleştirici, bize de onu empoze etmiş. Kendisi de diyor ki: Ben daha sonra dünyaya gelmiş olsaydım üniversitede hoca olmayı tercih ederdim. Kendileri, Milli Eğitim camiasından, Medine dahil birçok bölgede Milli Eğitim müdürlükleri yapmış bir öğretmen ve tekkeler kapatıldığında ilk uyan, yapanın ve yaptıranın Allah olduğunu öğreten bir büyük mutasavvıf.

-Onun hocası kimmiş?

Kenan Rifai hazretlerinin birkaç hocası var Hz. Ethem annesinin de mürşidi. Bakın çok mühim Kenan Rifai hazretlerinin gerçek mürşidi annesidir ama icazet aldığı öğretmenleri vardır.

-Annesinin adı ne?

Hatice Cenan Hanımefendi.

-Asıl Mürşidi annesi mi?

Evet İbn-i Arabi’nin de kadınlardır mürşidi. Onun için İbn-i Arabi’nin Şam’daki mezarına giderseniz ağırlıkla olarak kadınların orada dua ettiğini görürsünüz. Kendi 40 öğrencisinin çoğu da kadındır.

Hz. Ethem şah o. Hz. Şems diyor ya ben iki kişi için geldim, Hz. Ethem’de, ‘ben de valide sultanla Kenan için geldim bu aleme’ diyor, onlara Kadirilik edebi, terbiyesi öğretiyor.

-Kadirilik nedir?

Kadirilik Abdülkadir Geylani’den gelen ve ilmin hakim olduğu bir tarikat. Daha sonra hocam Medine’de öğretmenlik yaparken, okul müdürlüğü yaparken Ahmet Er Rifai’nin torunundan Rifailik icazeti alıyorlar. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin bulunduğu Mescidi Nebevi’nin şeyhi o beyefendi. Yine Ahmet Rifai onun da adı. Bir gün Bursa’da vazifeliyken (çok güzel keman, piyano ve ney çalıyorlar), kendisine ait ‘Taştı can bahri’ ilahisini okuyor ve kemanla çalıyor. Bu sırada Nilüfer çayı taşmaya başlıyor. Bir Şazeli şeyhi – ki Şazeli olağanüstü demek, Afrika’dan gelen bir tarikat-, bu hale şaşarak, hocamızın kendisinden daha çok bu vazifeye liyakatı olduğunu düşünüp kendisine Şazeli icazeti veriyor. Bu arada, İstanbul Fatih’te açtığı tekkesinde Mesnevi şerh ediyor. Ve hali ile anlatıyor. Böylece kendisine Mevlevilik icazeti de veriliyor. Böylece dört tarikatın anlayışını birliyor. Zaten diyor ki, ‘tarikatın önemi yoktur, yoldaşın, arkadaşın, sana yol gösterenin önemi vardır. Onlar Kur’an’a ve Hadis’e uyduğu sürece seni doğru yola götürürler. İsim önemli değildir, hepsini birleştirin’ diyor biz de onun için çalışıyoruz.

Yazının devamı...

Vahabi zihniyeti Batı tarafından yerleştirilmiştir. Cemalnur Sargut – 2. Bölüm

Müslümanlıkta herkes eşit seviyededir. Krallık ancak ibadette... Daha aşkla Allah’la birleşen manevi kral olur onun dışındaki hiçbir krallığın falan önemi yok. Zaten Kabe’de de görüyorsunuz Kral da hizmetçi de yan yana tavaf ediyorlar yani arada bir fark yok. Hatta  şunu söyleyebilirim size  Müslümanlıkta peygamber efendimiz ve dört halifeden sonra -burası çok önemli-Peygamber’in lütfuyla dini liderlerle şekli liderler ayrılmıştır. Mesela Emeviler şekli liderliği yaparken Abbasiler şekli liderliği yaparken 12 İmam Hz. Ali’nin torunları manevi liderliği götürmüşler. İslam bugünkü laiklik anlayışına çok uyan bir anlayış getirmiştir. Dolayısıyla krallık yoktur, devlet başkanlığı vardır, demokrasi vardır. Ayette de şunu der; “Senin dinin sana benim dinim bana, kimseye hiçbir şeyi empoze edemezsin” Bu kadar açık bir demokrasi var. Bir profesör tanıdığım, insan hakları beyannamesiyle Peygamber’in veda hutbesinin mukayesini yaptı. İnsan hakkının Veda Hutbesinde ne kadar daha çok korunduğunu direk yazarak anlattı. Yani tamamen insan hakkına yönelik, herkesi eşit görmeye yönelik hatta o derece ileri ki, Peygamber’e soruyorlar, öbür alemde sen de sorguya çekilecek misin diye. Ben hepinizden daha çok çekileceğim, diyor. Bu dereceye kadar, vazife ve sorumluluk arttıkça da Allah tarafından daha çok mesul tutulmanın olduğu bir anlayış var.

-Arabistan’da hani İslam’ın merkezi olan ülke krallıkla yönetiliyor

Çünkü Vahabi zihniyeti batılı tarafından yerleştirilmiş. Bu zihniyette de İslam’la hiç alakası olmayan inançlar getirilmiş. Bugün nasıl hıristiyanlık kilise dini olmuşsa, Vahabiler de o çeşit bir din oluşturdular. Suudi Arabistan halkı değil, ama idareler, politikalar hep yanlış yönde yönlenmişler. Dolayısıyla krallık oradan oluşmuş yoksa yoktur öyle bir şey. Biliyorsunuz orayı uzun süre Osmanlı idare etmiş. Osmanlı’da, ‘Ben Peygamber’in hizmetçisiyim’ diyen padişahlar var.

-Krallık nereden gelmiş?

Çünkü bir şeyin devam edebilmesi için Suudi Arabistan, giderseniz insanların anane ve gelenekleri yolunda Peygamber’i ne kadar zorladıklarını anlarsınız. Yani inanç farkı var. Peygamber efendimiz oraya mucizevi şekilde temizlik getirmiş. İman getirmiş ama daha Peygamber göz önünden kaybolur kaybolmaz cahileye devrine yeniden dönülmüş. Kadına değer vermemek cahiliye devrinin özelliği... Gömüyorlarmış kız çocuklarını. Şimdi biraz batıyı kandırmak için bir şeyler yapıyorlar ama yapılarında böyle bir şey yok. Dolayısıyla bu yapıyı da kuvvetlendiren, cahiliyeyi çoğaltan bir inanç anlayışı getirilmiş batı tarafından. Suudi Arabistan zaten doğu ülkesi gibi değil, batı ülkesi gibi. Onun için de giderseniz göreceksiniz çok farklı bir anlayış ve oraya medeniyet getiren bir Peygamber var. Ama halk devam ettiriyor idareler ettirmiyorlar.  Çünkü orada kral olmazsa, batı tesirini kaybeder. O yüzden de krallık Hep 80 yaşındakilere devrediliyor. Yani varis de yaşlı, dolayısıyla o krallık devam etsin anlayışının gitmemesi için batı tarafından destekleniyorlar, gençlere hiç hak tanımıyorlardı. Şimdi şimdi başladı.

-Başörtüsü konusu Muazzez İlmiye Çığ bunun dinle alakası olmadığını söylüyor

Örtünmek, tesettür konusunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Ama örtünmenin ilk başta kötü ahlaklarımızı örtmek, çirkin taraflarımızı örtmek gibi farklı değerler de taşıdığına inanıyorum. Edep kıyafetini, edep halini giyinmeden istediğiniz kadar her tarafı örtsek de o şeyi anlatamıyoruz insanlara.

-Manevi örtünmek

Maddi örtünmenin de lüzumuna inanıyorum, inanmıyor değilim ama herkesin örtünmesinin farklı olduğuna inanıyorum. Mesela başını örtüp de ancak öyle korunduğuna inanan bir insana çok hürmet ediyorum. Çok saygı duyuyorum ama ben edep kıyafetimi üstüme giymişsem zaten hiçbir kimse bana çirkin gözle bakamaz. Onun için edep kıyafetini üstümüze giymek gerektiğine inanıyorum. Kimseye hürmetsizlik etmek istemiyorum. Bu ayet farklı yorumlar yapılan hala üzerinde tartışılan kesin karar verilmemiş bir ayettir. Zaten orada ziynetlerinizi örtünüz diye geçiyor. Benim birçok başörtülü öğrencim var çarşaflı bile var Allah’a çok şükür. Çok etkilenirsiniz, çok şükür sizi tanıdım ondan sonra da kapandım başımı örttüm diye bana mesaj yazan de var. Yani herkes kendi anlayışına göre idrak edip ona göre değerlendirme yapıyor. Ben herkesin anlayışının bir seviye olduğuna ve doğru olduğuna inanıyorum. Ama tabii ki bu konuda karar verecek olan fıkıh ve hadisçilerdir ama ayet üzerine daha tam bir karar da verilmedi onu görüyorum. Ben örtülü olduğuma inanıyorum.

-Hindistan’da Chandra namazkare, Surya namazkare  var. Chandra namazkare,  Aya göre yapılıyorlar.  Surya namazkareyi de güneşe göre yapıyorlar. Bu benzerlik için ne dersiniz?

Namaz ilk insandan beri var. Hıristiyan’ın da Musevi’nin de namazı var. Namaz şekilleri farklı.İslam’ın namazı secdedir. Namazdaki her bir şekil, bir mana ifade ediyor. Biz o manaları bilmediğimiz için namazı anlamıyoruz ve şekli görüyoruz. Halbuki iç manaları var. Fakat asıl mesele “ben” diye başlayan bir mananın secdede yok olması.

-Hint şeyinde de aynen başını yere koyuyor birbiriyle bağlantısı olabilir mi?

Olabilir fakat şöyle bir fark olabilir; biz başımızı yere koyduğumuz zaman sadece Allah kalır yaratıcıdan başka bir kuvvet kalmaz, eğer onlar da o şekilde kullanıyorlarsa zaten Müslüman olmuşlardır.

-5 bin yıllık onlarda

Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler namaz kılmış ve empoze etmişlerdir ama şekilleri farklı farklı.

-Müslümanlar dünyasındaki yanlışlar neler şu an.

Ahlak-ı Muhammedî’den uzaklar. Dinin ahlak kısmını atıp şekil kısmını ön plana geçirme. Şekil olması şart çünkü çekirdeği kabuksuz gömemezsiniz. Kabukla gömeceksiniz ki içindeki çıksın, ama kabuğuyla gömdünüz içindekine hiç değer vermediyseniz çekirdekten gaye hasıl olmaz. Dolayısıyla namazın da niyazın da orucun da ibadetlerin de hepsinin gayesi kendi nefsinle mücadele edip kendindeki ahlakı, güzelliği ortaya çıkarmak, kırılmamak, darılmamak aleyhte konuşmamak, saate riayet etmek, kimseyi aşağı görmemek, Peygamber nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak. Siz biliyor musunuz, köpek yavrularının ezilmemesi için savaşın yolunu değiştiren bir peygamberden bahsediyoruz. Bu kadar her şeye değer verecek.

-Şu anda köpekleri öldürüyorlar.

Evet bu kadar değer vereceksiniz çünkü Allah mahlukunda Allah aşkı vardır ama o aşkı ortaya çıkaracak bir öğretmen lazım onun için.

-Allah’ın bizim ona ibadet etmemize ihtiyacı var mı?

Hiç ihtiyacı yok, zerrece yok, bizim o ibadete ihtiyacımız var. İbadetin kelime anlamı Allah’la beraber olmak ve ilişki kurmak demek. Size Allah’la ilişki kurdurmayan hiç bir şey ibadet olamaz. Birisi namaz kılıyormuş o esnada bir adam içeri girmiş ve merhaba demiş. Namaz bitince çok sinirlenmiş, “Namaz kılıyorum görmüyor musun da bana selam veriyorsun?” demiş. Adam da, “yok” demiş “sen duvarları ne renk boyayayım diye düşünüyordun kendine gel diye selam verdim” demiş. Burası çok önemli; ’İçkiliyken namaza yanaşmayın’ diye ayet var. Zaten içmiyoruz nedir bu peki. Kafanız bir şeyle meşgul ve dumanlıysa kıldığınız namaz namaz değil, diyor. sadece içki, uyuşturucu değil. Mesela bir şeye aşırı aşık olmanız, bir şeye aşırı düşkün olmanız da aynı hal. Siz iki elinizi kaldırdığınızda dünya ve ahirete atmadıkça o kılınan namaz değildir, diyor.

-Şekil ibadeti değil insanın kendi hayatını

Şekli Allah’a gitmek için kullanmaktır.

-Türkiye’nin şu anki gidişatını nasıl buluyorsunuz ?

Din adamının üç şeyle alakası olmamalı: Siyaset, dedikodu, gıybet... Bunlardan uzak duracak. Ama bu dualarımı engellemez Allah ülkeme daima başarı huzur ve mutluluk nasip etsin amin.

-Düşünce gücü ve sözcüklerin gücüne inanır mısınız?

Tamamen inanıyorum. mesela cennetle cehennemin aynı yer olduğuna inanıyorum ben. Cennet ve cehennem aynı yerdir, siz kendi inancınız imanınız ve düşünce gücünüzle orayı cennet yaparsınız veya cehennem yaparsınız. Orayı cehennem yapmak istiyorsanız kötü nazarla orayı cehennem haline çevirebilirsiniz. Onun için Peygamber Efendimiz, herkes kendi cehenneminin odununu kendi taşır der. Kendi yaratıyor cehennemini diyor. Burası çok önemli tabi iki cehennemin varlığına iman ediyorum. Allah’ın Kur’an da yazdığı her kelimenin manasına kelime kelime, satır satır, kalbimle beni iman ettirdi. Benim öyle bir gücüm de yok Allah iman ettirdi. Bana şunu soruyorlar: Efendim, Allah bizi devamlı imtihan ediyor diyorsunuz. Buna Allah’ın ihtiyacı mı var ki devamlı hadiselerle bizi imtihan ediyor. Diyorum ki: ben 20 sene kimya hocalığı yaptım, hangi öğrencimin kaç alacağını imtihan olmadan az çok bilirdim. Allah da benim kaç alacağımı bilir ama öğrenci hiç bilmez biliyor musun? O on alacağım diye girer üç alır çıkar. Bize bizi imzalatıyor Allah, Bak hangi seviyedesin? Bak neredesin? Bak, iddia sahibisin ama daha hiç adam olamamışsın diye. Onun için imtihan gelir. Bu yüzden pozitif düşünerek kendi cennetimizi yaratabiliriz. Hocam Kenan Rifai’denilk öğrendiğim şey bu, negatif şeyde bile pozitif düşün ki o şey pozitife çevrilsin ,diyor.

-Ağzımızdan çıkan şeylerin çok önemi var değil mi?

Evet çok önemi var onun için az konuşmak lazım. söz vücut bulur, sükut altındır. 

-Kader var mı?

Var

-Allah ne derse o oluyor ama bir taraftan da düşüncemizin?

Çok önemi var

-Burada çelişki mi var?

Şimdi bakın hadise değişmez. Yani ben de evlat kaybettim, bir başkası da evlat kaybetti. ben  evlat kaybettiğimde anneciğim: “Ne şanslısın Hz. Fatma’ya eşlik ediyorsun” dedi.. Secde ettik. Evlat kaybedip deliren anneler var. Bakın aynı hadise aynı kader yaşanıyor. Kader değişmez, hadise gelecektir ama hadiseye bakış açısı değişiyor. İşte o gayretle imanla idrak ve düşünce gücüyle değişiyor.

-O kaderin içinde o yolda yürürken bir farkındalık ya da daha farklı düşünme söz davranışla o kaderin şekli de değişemez mi kişi kötü durumdan gelmeden kurtulamaz mı?

Çok kötü durumdan idrakle kurtulur, şeklen değil. Yani o hadise gelir ama o hadise önemini kaybettiği için insana kötü gelmez. Hadiseler yaşanacaktır, ne olacağı bellidir. Mevlana’nın da böyle bir sözü var. Bu bir satranç oyunudur diyor taşların nasıl oynandığı bellidir kimin kazanacağı da bellidir ama kaybeden Ay! ne zevkli kaybettim, bayağı da başarılı oldum derse kazançlı olan odur, diyor. Demek ki hadiseleri içinde güzele çevirmek, o hadiseyi demin sizin buyurduğunuz o lütuf haline getirmek cehennemken cennet haline getirmek, bizim elimizde.

-Kişi çalışarak daha başarılı bir hale gelebilir mi?

Gelebilir. Kader iki çeşit: Levh-i muallak ve levh-i mahfuz. Mahfuz kader asla değişmez ne zaman öleceğimiz, kiminle evleneceğimiz onlar kati kaderlerdir. Ama mesela işte sadaka verenin ömrü uzar, ya da hizmet ettiğiniz zaman veya manevi bakış açınızı değiştirdiğiniz zaman hadisenin gidişatı da değişir. Katil olacağınız bellidir mesela, ama nerede olacağınız önemli. Savaşta olursanız, kahraman oluyorsunuz ama nefsiniz için öldürürseniz katil oluyorsunuz. İnsanlık alemi için yaşamışsanız o hadiseyi, kurtarıcı oluyorsunuz.

-Birçok kadın evlenmek istiyor ilişkisi olsun istiyor bu insanlara ne tavsiye edersiniz, herkes beyaz atlı prens derdinde. 

İman inanç ve Allah aşkı ön planda olursa insan ruh eşini de buluyor. Çok da zevkli bir hayat yaşıyor çünkü beraber el ele Allah’a gitme zevkini yaşıyorlar. Hz.Şems’le Mevlana gibi. Yani o beraberlik birbirine aşık olmak değil. Beraber Allah’a doğru yürümek. O sevgi getiriyor, saygı getiriyor, hürmet getiriyor. Ben Halil Cıbran’ı çok severim. O’nun Ermiş diye bir kitabı var. Hazreti Peygamber’e soruyor ‘evlilik nedir?’ diye. Peygamberin cevaplarını yazıyor. diyor ki evlilik bir mabet kurmaktır. Bu mabetin iki tane sütünü var.  Bu sütunları bitiştirirsen mabet çöker. Sütunların aralarından Allah aşkı geçecek kadar mesafe koy ki o mabet üzerine kurulabilsin.  Ne güzel bir anlatım. Bakın gene Kur’an da çok mühim bu bunu yazın ne olur. Zevc ve zevce diye anlatılır karı koca. Ne demek biliyor musunuz? Ayakkabının iki teki demek. İki tek birbiriyle aynı mıdır? Değildir. Ama biri olmadan öbür tek hiçbir işe yaramaz. Burada biri öbüründen daha önemli diyebilir misiniz? diyemezsiniz. O zaman niye Kur’an iki insanın birbirine ihtiyacı olduğunu ve ihtiyaçların aynı derecede olduğunu ve hiç farkları olmadığını anlatmış. Demek ki hakiki zevç ve zevce olabilirseniz siz Allah’ın istediği şekilde yaşayıp evliliği de çok mutlu götürebiliyorsunuz.

-Kadınların erkeklerin kaburgasından yapıldığına dair bir şey var?

Tevrat’a göre bu, Kur’an’a göre değil. Kur’an ayette, Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini var eden, ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinize karşı gelmekten sakının” diye anlatıyor. Yani kadın erkek Kuran’a göre mesuliyet açısından eşittir.. Dini kitapları incelerseniz, kadını nefs, erkeği akıl olarak anlatırlar. Nefs tekamül etmezse egodur, akıl tekamül etmezse Ebu Cehil’dir, yani Peygamber’in en büyük düşmanıdır Ne zaman ikisi, nefs ve akıl birleşirler kalbe doğru giderler ve birbirlerinin fikirlerine hürmet etmeye başlarlar, o zaman tekamül başlar. Mesela akıl ilk defa nefse: “Sen bu kadar büyüksen, bu kadar güçlüysen niye acıları yenemiyorsun?” der. Nefis bir sarsılır, işte o ilerlemenin doğuş anıdır. Ondan sonra tekamül başlar. Nefsin mertebeleri var. Nefsin hayvaniyetten kurtulup insaniyet makamına yükseldiği mertebeye “mutmainne” denir. Hz. İbrahim makamıdır. Allah’tan emin olduğumuz makam. Bu makama gelince cinsiyet kalkar. Cinsiyet kalkar derken, kadın erkek, erkek kadın olur anlamında söylemiyorum; kadınlığı ön plana geçmez, erkekliği ön plana geçmez. Herkes birbirine hürmet etmeye başlar. Artık siz baktığınızda insanları erkek ve kadın olarak görmezsiniz. Mesela bana soruyorlar kadından mürşit olur mu diye. Belki böyle bir sorunuz da var. Ben de diyorum ki, ne erkekten ne kadından mürşit olur. Mürşit cinsiyeti var olup da onu ikinci plana atıp öncelikle Allah’ından emin olan ve etrafındaki herkesi aynı cins, evlatları gibi görebilendir. Evlatlar olunca evladın cinsiyetini farklı görür müsünüz? İşte, böyle görebilen öğretmene mürşit denir diyorum.

Dinler kadınlık ve erkekliğin insanın içinde olduğunu nefsin dişi, aklın erkek olduğunu dolayısıyla bu mücadelenin devam ettiğini dolayısıyla da dışarıda farklı görmenin de biraz yanlış olduğunu anlatıyor bize. Bu yüzden de ben dinlerin bu bakış açısına çok inanıyorum ve çok hürmet ediyorum.

-Mesnevide özellikle cinsellikten de bahsediyor, cinsel bilgisi çok eksik bir sürü insan utandığı için bir şey söyleyemiyor. Bununla ilgili ne diyor Mesnevi cinsellik için…

Peygamber Efendimiz, ‘Bizim de cinselliğimiz vardır ama biz onun esiri değil, emiriyiz’ diyor. Yani kendi cinselliğiniz ne olursa olsun siz onun emiri olduğunuz, onu doğru kullandığınız sürece başımın üstünde yeri var. Mesela evlenmemiş bir insanın gayri ahlakî yaşaması kabul edilen bir şey değil. Hiç olmazsa onu ahlakî hale getirmesi lazım. Bu dünyada aile birliğini korumak ahlakî yaşamı hal haline geçirmek lazım. Herkesin inancına hürmetim olsa da ahlak-i Muhammedî olmadan insanların ölü olduğuna inanıyorum.

-Eşsiz bir sürü kadın var ve evlenmek istiyorlar Mesnevi bunun için bir şey söyler mi?

Evlenmeyi Peygamber efendimiz sünnet olarak tavsiye etmiştir. Erkeklerin inşallah aklı başına gelir de hanımlarla evlenmekten uzak durmaktan vazgeçerler. Gelecek korkusu olanın kalbine Kur’an’ın manası inmez diyor Allah, Mesnevi de “hiçbir kuşun yarın endişesi duyduğunu gördün mü, sen niye duyuyorsun? ’diyor. Yani evlilik için şunu da bekleyelim bunu da yapalım diye düşünmenin yanlış olduğuna inanıyorum. Evlenenin Allah’a itimadı olursa, ‘Ben evlenirsem Allah yuvamı da yapar, O’nun istediği şekilde yaşadığım sürece,’ diye düşünmesi lazım

-Dünyada herkesin de evlenmesine gerek yok değil mi?

Allah’ın istemediği kimse evlenemez ya da çocuğu olamaz. Gelinim Gamzeciğim de çok üzüldü ilk başta ama, takdir-i ilâhîdir sonuç olarak. Allah Hz. Meryem’i de babasız bir çocuk sahibi yaptı. Yani kaderimizde ne varsa onu yaşayacağız. Bunlarla bozmamak lazım.

-Dünyadaki insan haklarından neler eksik?

Her şey. Bir sürü söz var hiç uygulama yok. Bizim ülkemizde de en büyük problemimiz: insan insanın fikrine hürmet etmiyor, inancına hürmet etmiyor. Halbuki Mesnevi’de bir çoban hikayesi vardır, biliyorsunuz çoban Allah’a, ‘Gel bitini ayıklayayım, gel saçını tarayayım Allah’ım diyerek yakarmış. Hz. Musa’da duymuş ve çok kızmış, azarlamış adamı. Ama Allah’tan da bir sürü azar işitmiş. Allah, ‘Sen onun inancına niye karışıyorsun, o beni böyle seviyor, sana ne’ demiş. Yani inançlara fikirlere hürmet etmeyi öğrenmediğimiz sürece bizim insan olma kabiliyetimiz olamaz.

-LGBT ile ilgili Avrupa’da evliliklerde yasallaştı. Müslümanlıkta bununla ilgili Lut kavmi suresi var ama bazı İslami profesörler de bunun erkek erkeğe kadın kadına değil de kendi çocukları ya da küçük yaştaki çocuklarla beraber olmaktan kaynaklandığını  burada onun anlatıldığını söylüyor  siz ne düşünüyorsunuz?

Ben böyle şeylere Diyanetin karar vermesi gerektiğine inanıyorum.. Benim kalbimin içinde insan farkı yoktur. İnsanlar inançlarına fikirlerine şekillerine göre değerlendirilemezler. Yeter ki Allah’ın istediği gibi yaşayalım, bütün derdim o.

-Erkekken kadın, kadınken erkek olanlar var

Doktor olan kardeşim, doğuştan çift cinsiyetli olanlar olduğunu, bunların o cinsiyetlerden hakim olanı doktorun seçebileceğini söyledi. Üç Müslüman doktorun fikri doğrudur, biz onları bilemeyiz.

-Kur’an-ı Kerim ataerkil toplum tarafından yorumlanmış mı?

Maalesef

-Erkek egemen toplum tarafından yorumlanmış o yüzden bazı şeylerin de çok yorum olduğundan bahsediliyor.

Doğru

-Yani mesela aslında o zamanın Arapçasına göre farklı bir lehçeden olup her kalıbının yüzlerce açılımının olduğundan ama yorumlanışının çok önemli olduğunda

Farklı lehçe değil aslında ama her bir kelimenin bir sürü manası var. Arapçanın özelliği o. Onun için herkes istediği şekilde yorumluyor. Mevlana Hazretlerinin Mesnevi’sinde de yaptılar bunu. Farsçayı kullanarak bambaşka bir Mevlana anlattılar. Dolayısıyla herkes kendi aklınca kendi bilgisince Kur’an’ı yorumluyor. Burada itibar etmemiz gereken insan-ı kamillerin yorumları. Mesela şerhli bir yorumu alıp okuyabilirsiniz Elmalı’nın yorumu gibi sonra da İbn-i Arabi’den aynı yorumu okuyabilirsiniz. O zaman bambaşka manalar çıkıyor. Yani mutlaka bir insan-ı kamilin tasavvufi yorumunu da beraberinde okumak lazım diye düşünüyorum.  O zaman çok derine gidiyorsunuz. Bizim kitaplarda onu yapmaya çalıştık.

-Transseksüellerin öldürülmesiyle ilgili

İnsan öldürmek ne demek oğlum ya. Allah insana yaşam fırsatı vermiş ki, tekamül edip beşerlikten insanlığa yükselelim. Ben kimim ki onun ölümü hakkında fetva veriyorum. Zaten bırakın bu konuda öldürmeyi, insan gidip din adına başkasını öldürüyor. Canlı bomba oluyor. Ben bütün öldürülmelere karşıyım. Biz egomuzu öldürelim. Öldürmenin manası budur. Herkes önce kendi nefsini bir öldürsün ondan sonra öldürecek bir şey kalmaz. Düşman kalmaz çünkü. Biz bütün bunları kamil insanlardan öğreniyoruz. Çünkü onların ilimleri kitâbî değil ezelî olup nasiplidirler. İnsana Allah aşkını Allah’tan başka bir güç ve kuvvet olmadığını öğretirler. Allah sevgilisine hücum eden direk Allah’a hücum etmiş olur.

-Cennet cehennem konusu sizce cennet cehennem var mı?

Cennet cehennem bu dünyada da vardır öbür alemde de vardır. Bu dünyada huzur bulduğunuz her yer cennettir huzursuz olduğunuz her yer cehennemdir. Dolayısıyla Allah ayet-i kerime’de neden ‘zerre kadar hayır işleyen hayır bulacaktır zerre kadar şer işleyen şer bulacaktır’ diyor? Demek ki bir cezalandırma sistemi önce bu dünyada var. Siz bu dünyada huzuru bulamazsınız eğer dünyada hala taptığımız şeyler varsa, öbür aleme gittiğimizde bu taptığımız şeyleri de kalbimizde götürüyoruz. İşte ona da kabir azabı deniyor. Allah azap vermez oğlum. Biz kendi kendimize azap çektiriyoruz. Onun için Allah cezalandırıcı bir Allah değil. Allah seven kucaklayan hep affeden... Bunu ne olur herkes anlasın artık. Geçen gün ben böyle bağırdım: ‘Nasıl bir Allah’sın ki, bu kadar nankörlüğü affediyorsun.’ Bu kadar veriyor veriyor veriyor dağıtıyor ve ben hala hani terbiyesiz çocuklar gibi ne verdin ki diyorum. Yani en ufak bir şeyi alamadığım zaman itiraz, şımarıklık, gene veriyor gene affediyor yani onları düşündüğün zaman muazzam affedici bir Allah ve uzaklaştırıcı şımarık kullar görüyorsun. Bunu idrak edersek de utanıyor insan. İşte ona cehennem deniyor utancına kendi utancına. Sen bu kadar verirken ben hala bu haldeyim.

-O zaman öldükten sonrası için ne diyebilirsiniz?

Öldükten sonra bu dünya ile ilgili takıntılarımız varsa o bize kabir azabı olacaktır.  Cehennem olacaktır. Evine düşkünsen o eve artık sahip olamayacaksın çünkü gitmişsin hala evine düşkünsün. Onun için bu dünya ile ilgili takıntılarımızı bütünüyle bırakır gidersek hep cennetteyiz demektir. Fakat şunu da size söyleyeyim Yunus Emre Hazretlerinin buyurduğu gibi; “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri isteyene ver sen onu. Bana seni gerek seni”

-Hani bilmem kaç tane Huri olacak kadınların Nuri’si mi olacak ?

İbn-i Arabi diyor ki, dişilik nefistir ya, nefsinin meyve veren ağaç gibi ya da bir genç kız kadar güzel olmasına huri denir. Orası cinsellik müessesi mi, vücut yok ki orada. Orası aşk müessesi. Kendi kendinden zuhur ediyorsun, meyve veriyorsun. Dolayısıyla hakiki insan ne cennet ister ne cehennemden korkar. Onun istediği Cemalullahtır. Cemalullah nedir dersen,  Biz devamlı çalışan bir grubuz. Şurada üç kelime öğreniyoruz, ben bir hafta uyumuyorum, Allah’a: sen nasıl bir Allah’sın diyorum, ağlıyorum, ağlıyorum. Öğrettiği bir kelime için bir hafta ben uyumazken, orada devamlı, her an yeni bir şey öğreten bir mana açılacak. İşte ona Cemalullah diyoruz. Zevk deryası anlatabiliyor muyum?

-Kur’an da ben sizi öldürdüm dirilttim diyor birkaç kez. Mesnevide de farklı bir anlatım tarzı var sizce reenkarnasyon var mı?

Şöyle bak oğlum, aslında zaman yok, mekan yok, önce yok, sonra yok. Şimdi her nefes ölüyorsun ve Yüce Allah o kadar büyük ki seni o halde bırakmaya gönlü razı olmuyor ve her nefes seni yeniden diriltiyor. Her nefes ve sen her nefeste yeni reankarne oluyorsun. Buna Halk-ı Cedid deniyor. Yani ‘Dün dündür cancağazım şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım’ dediği gibi  Mevlana’nın.. O dün, bir nefes öncesi, ona takılma diyor. Ona takılma ki Allah’ın yeni tecelliyle sana gelişini görebilesin. Yeni irtibatını kurabilesin. Ondan ötesini biz bilemeyiz. Benim açımdan zaman ve mekan yok. Mesela ben bütün Pir’lerin ve Peygamberleri şu anda hep aynı anda yaşadığına inanıyorum. Öncesi ve sonrası ne biliyor musun?   Mesela niçin Hz. Peygamber sonra da İsa önce, çünkü radyo frekanslarını düşün sen 93.2’den dinliyorsun ben 100.4’ten dinliyorum, görünüşe göre ben sana göre daha sonraki devrede dinliyorum ama hepsi aynı anda yayın yapıyor. Her şey aynı anda ortada yani.

-KERİM: Tek bir yayın var aslında

Tek bir yayın var evet bu halk-ı cedid çok önemli. Her nefes ölüp her nefes diriliyoruz. Yani tekamül denilen şey bu dünyada, tekrarı yok. Ama öbür alemde de kendi isminin hakikatini görene kadar mana tekamülü devam eder. Ama ona tekamül denmiyor, Allah’ın her an yeni bir şanla tecellisini idrak deniyor. Zaten insanın yaşama sebebi bu; idraksizlikten idrakliliğe yönelerek zevke geçmek.

-Mesnevi ve Mevlevilikte daha çok öldükten sonra birliğe gidildiğine inanılıyor

Biz de aynı şeye inanıyoruz. Hiçbir tarikat farklı şeye inanmaz,  hepsi aynı şeye inanır. Çünkü hepsinin ana kaynağı Kur’an’dır. Herkes birliğe kavuşuyor ama o birliğe kavuşmadan önce sen neye tapıyorsan onun acısını çekiyorsun, ona cehennem deniyor. Ta ki onu terk edip, aman bunun da önemi yokmuş, dediğin anda birliğin içindesin zaten.

 

Yazının devamı...

Güney Kore’ye İslam Tasavvufunu tanıtmak istiyoruz / Cemalnur Sargut - 1. Bölüm

Şu ana kadar dünyaca ünlü çok değerli ve ünlü isimlerle çalıştığım için ve benim kendime ait bir özelliğim olarak da, tanıştığım zaman onun gerçek bir ışık olup olmadığını anlarım.

Bunların içinde Cemalnur Sargut  yalnızca gerçek bir ışık değil, hatta yakmak yerine şifalandıran sevgi dolu bir güneş...

Önümüzdeki bir kaç gün, sizlerle Cemalnur Sargut ile yaptığım röportajımı paylaşacağım. Dilerim hepimize ışık olur. Bu röportajı yaptığım sırada ve sonrasında benim için muazzam bir aydınlanma yaratan Cemalnur Sargut’u çok sevdim. Bana güzellikler katan isimler arasına Cemalnur Sargut da girdi.

Dilerim bir kaç bölüme ayırdığım ve sizlerle paylaşacağım bu röportaj bana olduğu gibi sizlere de şifa olsun...

-Gerçekten çok seviliyorsunuz tasavvuf ile ilgili çok sayıda araştırma var ama siz çok daha farklısınız. Şimdi şöyle başlamak istiyorum; insanlar hangi sıralamayla sizin kitaplarınızı okusun?

Dinle, Aşk’tan Dinle, Kur’an’la Var Olmak, Allah’ın Sevdikleri, Allah’ıma Sefere çıktım gibi radyo ve TV konuşmalarımı ihtiva eden kitapları daha kolay anlayabilirler çünkü radyo ve TV’lerde insan karşısındakine anlatır gibi konuşma lisanıyla konuları işliyor. Onlar küçük cep kitabı gibidir. Eğer tasavvufa merakları varsa ki, ben gençlerde çok görüyorum. Kur’an’la ilgili yaptığım çalışmaları daha sonra alabilirler. ‘Ey İnsan, Bakara 1, Bakara 2, Bakara 3, Meryem 1, Meryem 2, Ayetü’l Kürsi, Mülk Suresi gibi... Bu kitapları okurken benim tavsiyem anlamadıkları yerleri geçsinler, sonraki kısımları okusunlar. Anladıkları yerleri okuyup tekrar başa dönerler. Mevlana Kur’an için: “Gelin gibidir, peçesini herkese açamaz; yüz görümlüğü vermeyene de peçesini açmaz’ diyor. Yani önce nefsini vereceksin, egonu vereceksin ondan sonra anlamaya başlayacaksın’ diyor. Bu ikinci tür kitaplar daha çok akademik çevrede tefekkürü artıran kitaplar. Ya da gençler arasında o güne kadar Kur’an’ı ayetin tek manasıyla ezberlemiş olanlar, ayetin 30-40 manasından bizim kitaba aldığımız başka manaları okuyunca, bu sefer kendileri de düşünüyor, acaba ayetin böyle bir manası var mı diye. İşte Kur’an’ı, tefekkür eden ve vaktini Kuran’la geçiren insanlar haline geliyoruz. Daha sonra da tasavvufun doktora kitabı olarak kabul edilen İbn-i Arabi’nin 27 peygamberi anlattığı Fususu’l Hikem adlı kitabını haddim olmayarak şerh etmeye başladım. Hz. Adem’le başladım en son Hz. Yakup çıktı. Hz. Yusuf  ise basım aşamasında. Ömrüm yeterse ve Allah izin verirse tamamlamaya çalışacağım inşallah.

Birinci tür ve ikinci tür kitaplar arasında bir de ibadet serisi var. Namazın hakikati kitabında namazı niye kılıyoruz, niye beş vakit kılıyoruz, niye abdestte üç kere sağ kolumuzu, üç kere sol kolu yıkıyoruz gibi hepsinin nedenini anlatmaya çalıştım. Aynı şekilde orucun hakikati, tövbenin hakikati, Kabe’nin hakikati...Kabe’ye gidip neden 7 kere dönüyoruz gibi bütün sembollerin hakikatleri... Zaten Kabe kitabı Kâbe’ye gitmeden önce bir kere okunursa çok iyi olur. Konuyla ilgili çok bilgi veriyor belki bu kitabın evde bulunması bile çok önemli. İbadetlerle ilgili kitaplarda sahih kaynaklara başvurarak haddim olmayarak onların bilgilerini kullandım.

-Şu anki etkinlikleriniz neler?

Önce ABD’de Kuzey Carolina Üniversitesinde bir kürsü kurduk. Bunu da kurma nedenimiz o devirde Türkiye’nin henüz bu tür bir enstitüye hazır olmamasıydı. Amerika’daki bu tür bir kürsünün örnek bir kürsü olması en büyük isteğimizdi. Çok faydalı oldu. Şimdi İslamafobia ile mücadele eden ender kürsülerden bir tanesi oldu. Başında da Juliana Hammer var eşi de Türk ve profesör olan bir Müslüman hanımefendi var. Çok mühim bir iş yaparak İslam’da kadın hakları ve İslamofobia ile mücadele üzerine önemli çalışmalar yapıyor ve birçok öğrenci yetiştiriyor. İkincisini Pekin’de kurduk. Çin’de hiçbir dînî, hiçbir yabancı ya da Türk adı geçen bir girişim olması mümkün değil. Fakat bize Pekin Üniversitesi içinde Türk Kadınları Kültür Derneği Kenan Rifai İslam Araştırmaları Kürsüsü adıyla bir kürsü kurmamızı Allah nasip etti. Dikkat ederseniz, hem İslam hem Türk isimleri kürsüde bulunuyor. Ayrıca Pekin Üniversitesi Çin’in en önemli Üniversitesi. En son da Japonya’da da Kyoto Üniversitesinde bir İslam Tasavvuf Araştırmaları Merkezi kurduk. O da çok başarılı oldu. “İki Doğunun Köprüsü” isimli bir proje hazırlıyoruz üniversitede ve Çin’den Japonya ve Amerika’dan gelen öğrencilerle bir öğrenci sempozyumu yapıyoruz. İnanamazsınız gelip görmeniz lazım. Japonya’dan gelen öğrencilerimizin çoğu Türkçe biliyor ve Osmanlı arşivlerini araştırıp Osmanlı tasavvufu öğreniyorlar. Bize bizi öğretiyorlar. Ben yeni ABD’deydim bir sempozyuma katılmıştım orada birisine İstanbul’daki enstitüden haberiniz var mı diye sorunca, Japonya’dan öğrendim dedi. Bu arada, Türkiye’de ilk defa İlahiyat Fakültesi içinde olmayan özel üniversitede YÖK’ün de büyük destekleri, yardımları ve güveniyle Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Enstitüsünü kurduk ve gene Türkiye’de ilk olan, her tür meslek sahibinin bu bölümde master ve doktora yapabiliyor olması. Bu bölüm girmesi kolay fakat mezun olması daha zor bir bölüm zira bu bölümde okuyanlar İlahiyat Fakültesinde okumuş kadar dini bilgilere sahip oluyorlar. Acizane bendenizin oğlu olan Kerim Güç Bey de, elektronik mühendisi olmasına rağmen Enstitü’de üçüncü yüksek lisansını yapıyor. Arapça, Osmanlıca Fıkıh, Hadis ve klasik dini eğitim derslerini alıyor. Ama ana gaye, her meslekte Ahlak-ı Muhammedî’nin yaşanabilmesi. Japonya’ya dönersek, biz burada bu çocukları yetiştiriyoruz ağırlıyoruz ders veriyoruz. Bizim çocuklarımız da oraya gidiyor bu şekilde sonuçta birleşip ortak sempozyumlar hazırlıyoruz. Mesela Japonya’da hiçbir dini eğitim yok, din yokken, ilk defa antropoloji bölümü içinde dini bölüm kuruldu bizim enstitüden sonra.

-Kaç senesinde oldu bunlar?

Japonya o kadar yeni ki, iki sene oldu. Geçen sene büyük bir İslam sempozyumu yaptık Japonya’da. Büyükelçimiz bile büyük bir şaşkınlıkla: “Daha dün kuruldu, ne zaman bu çalışmayı yaptınız” dedi. Gerçekten çocuklar inanılmaz çalışıyorlar. Ben sadece ateşleyen bir hizmetçiyim ama çocuklar olağanüstü çalışıyorlar. Dünyanın her yerindeki tasavvuf profesörleri ile devamlı irtibatlıyız. O profesörler -ben tasavvufun oskarları diyorum- kendileri isteyerek bu sene birer ay gelip Enstitümüzde bedava ders vermek istediler. Bu  Enstitü hem batı tarafından da Türkler tarafından da bir devrim kabul ediliyor.

-İstanbul’da Türkiye’de başka etkinlikler

Biz her sene bir veya iki büyük sempozyum düzenliyoruz. Hz. Şems, Sultan Veled, Hacı Bayramı Veli, Mısri Niyazi gibi Türkiye’de çok bilinen ve batıda da bilinmesini istediğimiz ve onların bakış açısıyla tasavvufun yayılmasını istediğimiz tasavvuf büyüklerini batıya tanıtmaya çalışıyoruz. Onlara da metinler veriyoruz onlar da hazırlanıp gelip anlatıyorlar. Ayrıca benim haftada iki gün halka açık sohbetlerim var.

-İnsanlar size nasıl ulaşabilir?

Biri Çarşamba günü diğeri de Perşembe günü olan sohbetlerim ücretsizdir gelip rahatlıkla dinleyebilirler. Hayatımda hiçbir şeyden ücret almadım çok şükür. Bunun dışında haftada üç gün Altunizade’de üniversitede derslerimiz devam ediyor. Benim yüksek lisans öğrencilerine haftada üç gün derslerim oluyor. Ayrıca bazı sertifika derslerimiz oluyor özel merakı olanlar buraya üniversiteye bir kurs ücreti vererek istediği konuda, mesela yalnızca Mevlana konusunda eğitim görebiliyor. Onlara kurs bitiminde sertifika veriyoruz. Lise mezunu olarak bile başvurabilirler. Ama merakları varsa gelip sertifika alana kadar derslere devam ediyorlar.

-Üsküdar Üniversitesi

Evet sadece benim değil Mahmut Erol Kılıç, Osman Nuri Küçük, Emine Yeniterzi, Niyazi Beki bir de batıda hocalık yapmış doktora sahibi bazı öğrencilerimiz Cangüzel Zülfikar, Dilek Güldütuna gibi hocalarımızın da dersleri devam ediyor. Köln Üniversitesi’nde de İslam tasavvvufu ile ilgili bir ders başlatmak üzereyiz.

Senede bir kere Mevlid kandilinde Peygamber gecesi tertip ediyoruz. Kandilin bir gün öncesi veya bir gün sonrası gibi yaptığımız çok özel bir gece. Bu yıl 14.sünü yaptık elhamdülillah. Bu gün için bir tema seçiyoruz Bu tema, Peygamber’in ahlakının bugün yaşanır hale getirilmesi, bu ahlakın yayılması gayesini güdüyor. O tema üzerine bir kitap çalışması yapıyoruz. Ve bu kitaptan iki bin tane bastırarak sanat eseri halinde dağıtıyoruz. Gecede bir ana konuşmacının ardından bir tane Türkiye’den bir de yurt dışından yabancıya bu konudaki İslam’a hizmetinden dolayı “Dost Ödülü” takdim ediyoruz. Bugüne kadar çok meşhur kişilere verdik. Mesela, Carl Ernst, Anne Maria Schimmel, Martin Lings, Muhammed Hamidullah, Muhammed İkbal, Reno Guenon gibi gerçekten Müslüman olmuş olmamış ama gerçekten Müslümanlığa hizmet etmiş kişilere veriyoruz.

-Türklerden kimlere verdiniz?

Bu sene Fuat Sezgin’e verdik çok büyük hizmeti var biliyorsunuz, Daha önce, İbrahim Kalın, Mustafa Asım Köksal, İsmail Kara, Yaşar Kandemir Ali Bardakoğlu, T. Altıkulaç, Elmalılı H. Yazır, Casim Avcı, Yusuf Ömürlü, Emine Yeniterzi, Ali Yardım’a verildi.. Bu gecelerimiz de çok ses getiriyor, salonda iki bin kişi kadar oluyor. Hz. Mevlana’nın torunu Esin Çelebi Hanım bizim çok yakın aile dostumuz, çocukluğumuzdan beri beraberiz. Benim Türkiye’deki bütün tarikatların bir araya gelmesi, ve Tarik-i Muhammedi üzerinde birleşmesi ve bir tevhid oluşması için çalışıyoruz. Biz el ele verirsek İslam alemi de el ele verir. Bunun için biraz taviz vermek gerekir diye düşünüyorum ben o tavizi vermekten yanayım. Onun dışında Pazar günleri tasavvuf ve sinema diye çok zevkli bir ders yapıyorum. Sınıfımız çok kalabalık oluyor. Avatar’dan tutun Lucy’ye, Matrix’e kadar hepsindeki tasavvufi ögeler üzerine çalışıyoruz. O ders çok ilgi çekiyor. Anlattıklarımı genelde filmlerin yönetmenlerine de gönderiyorum.

-Siz mi anlatıyorsunuz?

Ben anlatıyorum yine Üsküdar Üniversitesi içinde. Bir gün özel gelirseniz.

-İnsanlar sizinle Umre’ye gelebiliyor mu?

Herkes gelebiliyor, ben turun sahibi değilim. Ama bize özel fiyatta veriyorlar mesela 120 kişi 130 kişi kim istiyorsa gelebiliyor.

-Ben de sizinle gelmeyi istiyorum

Çok sevinirim

-Geleceğe dair projeleriniz neler

İnşallah Güney Kore’de bir enstitü kurmak istiyorum. Oranın ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Oradan Kuzey’e de atlar evvel Allah. Allah büyük! Nasıl Çin’de oldu, hala inanamıyorum ben. Allah isteyince hepsi oluyor biz niyet ediyoruz o istiyorsa oluyor. Benim öyle bir yapım vardır, çalışırım karşılık olmazsa, ‘demek daha Allah istemiyor’ diye düşünür ve hemen bırakırım. Başka şeye gider çalışırım. Üçe kadar itiraz gelirse…

-Yani

Üçe kadar uğraşırım, üçüncüde de ters dönerse, “Allah’ım istemiyorsun vakti gelince olur inşallah” der, orada dururum. Yani öyle bir yapımız var çok şükür. Bu kürsüleri idame ettirecek bir fon kurmak istiyoruz. Bizim hiçbir zaman hiçbir paramız olmaz. Beş kuruşsuz işe başlarız. Allah istiyorsa o iş olacaksa hiç inanamayacağınız şekilde o para gelir. Bir tane örnek vereyim. Bizim yaptığımız işlerden bir tanesi de, mübareklerin türbelerini restore etmek. Mesela Bursa’da Emir Sultan’ın türbesinin içinin yapmak bize nasip oldu Tamamen altınlarına kadar yeniledik. Emir Sultan’ın içi 250 milyar falan tutuyordu o zaman. Biz talep ettik. Çünkü çengelli iğnelerle tutturulmuş berbat bir haldeydi. Vakıflar, “hadi yapın bakalım” dedi bize. Allah nasib etti, inanılmaz insanlardan yardım geldi. Hazret kendi türbesini kendi yapmış oldu.

 Üftade hazretlerinin türbesini yaptık.  Bakın gidin görün şimdi ne kadar güzel. Üftade hazretlerini örtülerini ikinci yenileyişimiz. Merkez Efendi Hazretlerinin türbesini. Edirne’de Gülşenî hazretlerinin türbesini yenilemek nasip oldu.. Çok şükür Harakânî Hazretlerine de hizmet etmek ve oraya bir kültür merkezi inşa etmek nasip oldu.

Türkiye’de çok ses getiren iki büyük sergi açtık.  Birincisi, “Bir Kul Bir Resul” sergisi..Peygamber efendimizin bütün şahsi eşyalarını İslam Eserleri Müzesinde bir ay süreyle sergiledik. Dünyanın en çok hızlı gezilen sergisi oldu. Suudi Arabistan’dan Katar’dan Emirler geldi. Bedava olduğu için ortaokullar liseler her yerden gelip ziyaret ettiler. Bence bu sergiden daha önemlisi, ilk defa Topkapı Sarayının içinde çok sevgili dostumuz İlber Bey’in de yardımlarıyla Hazreti Fatma ve Hüseyin’e ait giysileri çıkarttırdık. O zamana kadar Kutsal Emanetlerde ehlibeyte ait hiç bir şey yoktu. Fabrikadan özel kumaş dokutarak onları restore ettirdik. İlber Bey sergiyi altı ay için açarız demişti. Mehter takımlarıyla, Diyanet işleri Başkanıyla açıldı sergi, yer yerinden oynadı. Hala devam ediyor.

-Gelecekte ne yapacaksınız?

Özellikle bu ilişkileri devam ettirip artırmak istiyoruz. İnşallah bu sene çok önemli bir sempozyuma, Dünya Dini Liderler toplantısına davet edildim.

-Dalai Lama da gelebilir

Geçen sene vardı bu sene de olabilir. Dünyandaki tüm dini inançların liderleri toplanıyormuş, oraya davet edildim bu sene. Dolayısıyla Türkiye’de Enstitümüzde dini lideri davet etmek her dinin, her inancın hakikatlerinin burada öğrenilesine ve İslam tasavvufunun diğerlerinden ne kadar üstün ve farklı olduğunun anlaşılmasına zemin hazırlayacağımıza inanıyorum. Gerçi ben tasavvuf lisanının Türkçe olduğuna iman ediyorsam da İngilizce vasıtasıyla yayılacağına inancım olduğundan daha çok lisan çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Ama asıl dünyadaki Müslüman olmuş ve hakikaten çok ses getiren ve dünyanın tam tanıyamadığı profesörlerin bilgilerinin burada anlatılması çok önemli diye düşünüyorum. En büyük eksiğimiz Türkiye’de lisan, çünkü tasavvufun da lisanı İngilizce olmaya başladı onu da artırmak için çalışmalar yapmamız gerektiğine inanıyorum. İlk defa benim Amerika’da İngilizce kitabım (Beauty and Light) çıktı. İslam’a hizmet eder inşallah.. Gayem daha çok kitabın İngilizceye çevrilmesini sağlamak. Hocam Kenan Rifai hazretlerinin ve Hocam Samiha Ayverdi’nin kitaplarının da İngilizceye çevrilmesini sağlamak istiyoruz

-Hangi yayın evi?

Fons Vitae. Çok ünlü bir  akademik yayınevi kabul ediliyor.

- Gelecekte böyle bir portre olarak gözünüzün önüne getirecek olursanız neye ulaşmak istiyorsunuz?

İstediğim hepimizin Ahlak-ı Muhammedi’yi giyinmemiz. Kendi işimizde en ahlaklı şekilde olmamız, psikologsak en doğru ve ahlaklı şekilde görevimizi yapmamız, sosyologsak halkı ona göre incelememiz yani modern ilimle Kur’an’ın getirdiği hakiki ilmin birleştirilerek İslam’ın getirdiği orta noktanın bulunması ve bu şekilde de başta kendimize sonra herkese ahlakı, edebi aşılayabilmek... Benim tek beklentim Kur’an’ı yaşar hale geçirebilmek, Kur’an-ı alıp ezberlemenin mutlaka ki çok faydası var. Ama yaşamadığımız sürece bilginin insana sadece mesuliyet yüklediğini görüyoruz. Zira Harun Reşit’in papağanı da Yasin Suresini ezbere biliyormuş.

-İnsanların Müslüman olması mı yoksa başka dinden de olsa o bilgiye haiz olarak onunla yaşaması mı?

İnsanların zaten Allah’a teslim olarak yaşadıklarını görüyorum. Allah’a teslim olarak yaşayanlar da ismi ne olursa olsun Müslümandır zaten. Mühim olan teslim olmaktır, Kur’an-ı anlamak ve yaşamaktır. Biz bütün dinlere ve inançlara hürmet etmeyi öğrenmeliyiz zira bunu Kuran emrediyor. Dolayısıyla inançlar ve dinler insanı Allaha götüren yollardır. Tapılacak yegane güç Allah’tır.. Herkesin tek Allah’ı var ve dolayısıyla kim onu daha iyi anlıyor, daha aşık ve onun sayesinde edep ve ahlakı daha fazla giyiniyorsa bence o en Müslümandır. Bugün bizim daha Müslümanca yaşamamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü bugün İslam alemi cahiliye devrini yaşıyor. Yani Müslümanca yaşamıyorlar dolayısıyla o idrake varabilmeyi sağlamak lazım diye düşünüyorum. Yani birleştirici olmak, Kur’an-ı’n hakikatine ermek, affetmek, insanların Allah algılarını değiştirmeye çalışmadan Allah aşkını aşılamak, kaçırtmadan birleştirmek gibi gayemiz var. Yoksa biz kimseye şu dinsin bu dinsin şu inançsın diye eleştirecek bir kul değiliz. Biz o güçte değiliz. Biz hizmetçiyiz. 

-Maddesel olarak dünyanın her yerinde olması gibi böyle bir şey var mı?

Tabi o kadar büyük hedeflerimiz henüz yok ama dünyanın her yerinde tasavvufun yaşanması gerektiğine inanıyorum. Onun için biz bir adım atarız ama Allah isterse onu milyonlara taşır.. Bir bak Peygamber devrinde kaç Müslüman vardı şimdi bak Kabe’nin etrafına sığmıyoruz bile. Dolayısıyla inşallah Türkiye’de ilk adım bize nasip oldu.  Bunun gelişip Allah’ın istediği şekilde, vakit ve zaman içinde her yere yayılması lazım. Yani batının da Ahlak-ı Muhammedî’yi yaşaması, doğunun da yaşaması, ve önce İslam aleminin birleşmesi gerekir  diye inanıyorum.

-Çok etkileyici mucizelerle karşılaştınız mı bu süreçte

En büyük mucize, benim. Benim gibi akrep burcu, şüpheci, hiçbir şeyi beğenmeyen, çok mutsuz, iman etti mi yüzde yüz eden, ama etmedi mi de şüpheyle karşılayan ve o kadar hassasken, hocam beni aldı bir büyük mucize olarak her şeyden mutlu olan, kendini adam yerine koymayan bir sürü hizmet yapması nasip olan ama her gece sabaha kadar Allah’ım niye benim gibi edepsiz bir kulu seçtin ki daha nice kulların varken, diyebilen ama bunu söylerken bile içinde bir üzüntü olmayan, mutluluk içinde yaşayan, dünyanın en mutlu insanlarından biri haline getirdi. Bundan büyük mucize mi olur?  Daha ne diyeyim sana, taşı alıp mücevher yaptı yani. Onun için bakın bir tane anlatayım size. Gençliğimde hocam beni 24 yaşında vazifelendirdi. O zaman dedim ki, “Ben hiçbir şey bilmiyorum. Edepsizlik etmek istemem ama sizin gibi sultanlar var ben kim oluyorum.” Ben doğduğum günden beri bu işin içindeyim ama 24 yaşında öğrencilerim olmasını ve onlara Mesnevi öğretmem gerektiğini söyledi. Annem de babam da anneannem de dedem de hepsi dervişti. Onun için bize hep böyle yaşayarak gösterdiler. Hiç empoze yok, zorlama yok. Hep yaşanarak gösterildi. Ondan sonra 24 yaşında buna başladıktan birkaç ay sonra etrafımda insanlar birdi bin oldu, dolmaya başladı. Çünkü ben “biliyorum” diye anlatmadım,  Hadi gelin beraber okuyalım beraber konuşalım ne anlıyoruz.” diye anlattım.  Etrafım çoğaldı, çoğalınca da kendimi bir şey zannettim, ne güzel konuşuyorum, dedim. Kendimizin ne olduğunu biliyoruz. O devrelerimden birinde Geceleri bir grup Fihimafih çalışması yapıyoruz. Mevlana Hazretlerinin en ağır kitabıdır Fihi Mafih. Bir Ramazan ayı gecesi bizim yan dairemizde oturan bir arkadaşımızın evinde iftardayız. Önce iftarı açacağız sonra okuyacağız. İftara üç dört dakika kadar kalmışken kapı çalındı. Hayatımda gördüğüm en etkileyici adam girdi içeri. Yemyeşil gözler çok yaşlı çok şık çok zarif... Kapıyı açan arkadaşımıza, “Açım acaba beni de misafir olarak kabul eder misiniz?” demiş. Arkadaşım buyur etmiş ve biz beraber iftar ettik. Ama hiç kimse konuşamıyor, herkes tir tir titriyor. Adamcağız devamlı dua ediyor. Dünyanın en şanslı insanlarıyız biz dedi. Tam bizim anlatmaya çalıştığımız gibi. Yemek bitti “Müsaade ederseniz ben size dua etmek için teravihe gidiyorum” dedi. Kimsede ses yok. İtiraz falan yok. Gitti. Ben de hemen anneme açtım. Annem çok mübarek bir hanımefendidir, sohbet de yapar. Anne dedim, ben çok etkilendim acaba Hızır (a.s). olabilir mi?. Annem de - sanki Hızır her gün her yere geliyormuş gibi- “Hızır’dır kızım gelmiş, gitmiştir”, dedi. Gayet basit algıladı.  Ben dedim ki: “Çocuklar bir mucize gördük. Hızır geldi, Demek ki biz hakikaten sevilip beğeniliyoruz.” O sırada, tebrik edilelim diye Mevlana’yı açtık. Şöyle diyordu: “Böyle bir mucize gördün diye kendini adam oldun mu zannettin? Gerçek mucize kendi nefsinle mücadele edip daimi huzuru yakalamaktır. Bundan daha büyük mucize mi olur?” İşte orada hemen ne olduğumuzu bizim yüzümüze çarptı Hz. Pir. Biz hemen bir tövbe namazı kıldık sonra oturduk ağlaya ağlaya aşkla Fihi Mafih’i okumaya devam ettik. Yani en güzel şey okuduğunuz şeyin size tesir eder hale geçmesidir. Kur’an gibi.. Şimdi bakıyorum insanlar bugün kaç tane tesbih çektim, kaç cüz okudum diye bakıyorlar, onların bir tesir yapacağını zannediyorlar. Tabi iki Kur’an’ı Arapça okumanın enerjisi var ama gerçek tesir onu hal etmek, giyinmek, öğrenmek. Hikayeyi bilirsiniz; Mevlana’ya demişler ki, adam Kur’an’ı çok iyi biliyor bir kelime sorun anlatsın size, hangi surede kaç kere geçiyor. Demiş ki cevizleri saymayı çok güzel öğrenmiş bir gün inşallah içini de yer de, manasını anlar. İşte biz onu anlamaya çalıştık.

-Evliyaların Pir’lerin insanları tabi hak eden kişileri ziyaret ettiklerine ve yardımcı olabildiklerine inanıyormusunuz?

Ben onların yaşadığına bizim ölü olduğumuza inanıyorum. Zaten onlar buradalar da biz ara sıra hak edersek onlara uğruyoruz yani. Yani onlar daim varlar. Peygamber şurada olmasa ne siz ne biz onun adını anamayız. Daimi varlar onlar. Ezeli ve ebedi canlılar. Biz ölüyüz, çünkü bakın Peygamber’in bir hadisi var diyor ki, sadaka verenin ömrü uzar. Halbuki biliyoruz ki ömür belirli, kaderde yazılıdır. Niye böyle bir şey söylemiş? Çünkü ölü yaşıyoruz ancak sadaka verince başkasını kendimizden önce düşündüğümüz zaman diriliyoruz. Hizmet edince hayat uzuyor, ölü hayat diri hale geçiyor.

-Mesnevi ya da tasavvuf sayesinde hastalıklarından iyileşenleri gördünüz mü?

İslam tasavvufu gerçekten insanı bağımlılıklardan kurtarıp huzur ve mutluluk verdiği için yani hür kıldığı için hastalıklar üzerinde tesirli olur. Acizane öğrencilerimizden pek çoğu kanseri çok kolay atlattılar. Geçen gün bir arkadaşım maddi bir grupla karşılaşmış nasılsın canım diyorlarmış. Bunlar delirdi mi bana niye böyle soruyorlardı diye düşünmüş. Sonra hatırlamış ki iki sene önce kanserdi. Yani o kadar hastalıktan memnun hale geliyorlar ki, o kadar unutuyorlar. Hz. Mevlana diyor ya, seni Allah’tan iki şey uzaklaştırır: paran ya da sıhhatin... İşte o hastalığın lütuf olduğunu kabul ediyorlar. Mesela ben TV’de anlatıyorum hocamın hastalık misafirdir dediğini. Bana şöyle mektuplar geliyor. Hocam bir misafirim var dua edin çabuk gitsin. Böyle algılanınca o hastalık, hastalık tesiri yapmıyor. En azından siz çok iyi bilirsiniz, hani ömrü belirlidir insanın, kanserden ölecekse ölecek, onu iyileştirmez ama  hayatın o devresini çok zevkli yaşamasını sağlar. Ömür uzuyor dediğim gibi.

- Tasavvuftan dolayı iyileşenler var

Benim çevremde çoğu iyileştiler. Bir tane kan kanseri kızım var- o da burada şu anda- o da hastalığıyla iftihar edenlerden biri. Şu an ayakta, gayet iyi.

-Esin Çelebi ile röportaj yaptığım zaman kendisi Mevlana Köyünün kurulmasını istemişti. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuyla ilgili bir çalışmanız niyetiniz var mı?

Esin Hanım benim çok yakın dostum. Esin Hanım ve ailesi kendi dedelerine hizmet edenlere çok yardım eden, bütün arşivleri açan, takdir eden, hizmeti ön plana alan Allah sevgilileri. Bence Mevlana’nın torunu olmanın güzelliğini yaşadıkları gibi Mevlana’ya da çok layık olmanın bize göstergesiler. Esin Hanım bir şey diyorsa o çok doğrudur. Esin Hanım çok iyi bilir ki ben bu yolun hizmetçisiyim kendisi bana söyler ben uygularım. Ben konuya inanıyorum iman ediyorum ne zaman ne istenirse her zaman yapmaya hazır oluyorum Esin Hanım bu konuyu çok iyi bilir. Kendileri de Allah razı olsun benim bütün çalışmalarıma teşrif edip bizi destekliyorlar. O yüzden tabi iki ben de taraftarım, hizmeti artırmak için ne yapılabilecekse ben onu yapmak istiyorum.

-Müslümanlıkta kedi, Mesnevi’de kedi ve Hz. Mevlana’nın kızı Melike Hatun’un kedisi varmış. Kedinin de mezarı var sandukası var bununla ilgili ..

Şimdi özellikle Peygamber efendimiz dünyanın en büyük kedi seveni kabul ediliyor. Benim hocam Kenan Rifai hazretlerinin devamlı kedi ve köpekleri var. Mevlana hazretlerinin çok sevgisi var. Bir kere Peygamber bir şeyi seviyorsa insanı kamil onu sever. Başka bir şekli yok. Ayrıca biz şu ayete inanırız. “Her şey Beni tespih eder.” Demek ki şurada bile milyonlarca atom “Allah” diye dönüyor. O zaman ben her şeye hürmet etmek zorundayım. Tahtaya da masaya da. Hele hayvanlara, hele bitkilere, hele insana yani elimden gelen her türlü hizmeti yapmak zorundayım. Biz Rifai meşrepliler Ahmet-er Rifai hazretlerinin grubundan geliyoruz kendileri Peygamberin torunlarından. Kendisi ne kadar hasta kedi varsa ve dahası köpek alır evinde koynunda iyileştirir ondan sonra tekrar salarmış. Biz manevi büyüklerimizin hepsinin kedisinin ya da köpeğinin olduğunu biliyoruz. Evin içinde biliyorsunuz köpeğin bakımı daha zor ama kedi kendini temizlediği için daha kolay ama hiçbir şekilde hiçbir hayvana hürmetsizlik etmediklerini onlarla konuştuklarını onlara çok değer verdiklerini biliyoruz Mesnevi de bazen kedi ya da köpek nefis olarak da geçebilir. İbn-i Arabi ise başka bir bakışla bakmış. Hayvan dediğiniz zaman “hay” dirilmiş varlık demektir. Onun için hayvanlara çok değer vermek gerekir diyor. Böyle bir bakış açısıyla birliği beraberliği ve yadsımadan sevginin önemini öğretmiş bize. Ama Peygamber bilin ki en çok kedi sever.

-Kedi belgeseli çekildi çok ses getirdi

Konuyla ilgili değil ama ne zaman Amerika’ya gitsem en lüks otelin içinde farelerin dolaştığını görüyorum. Çünkü orada kedi yok. Halbuki burada kedilerden şikayet ediyoruz

Kerim Güç (Cemalnur Sargut’un oğlu): Engizasyon mahkemesinde kadınların cadı olarak yakılmasında her kadın bir cadıyla beraber yakıldı. Cadının sembolü kediyle beraber yakılır onun için veba salgının da aslında biraz ondan kaynaklanıyor.

-Müthiş bir bilgi teşekkürler.

-Kediyi özellikle soruyorum.

Peygamberimizden dolayı da çok seviliyor.

-Peygamberimizin kedisinin adı Müezza’ymış

-Mevlana kedisiyle ilgili ne biliyorsunuz

Ben Melike Sultan’ın kedisini biliyorum. Mutlaka Hz. Şems’in yanında da kedi olmalı. Mesela Hocam Samiha Ayverdi’nin de evinde kedi vardı. Samiha Ayverdi’nin kedisi Samiha annem yemek yiyeceği zaman masa olurdu. Üzerine tepsi konurdu hiç kımıldamadan orada masalığına devam ederdi. Ben beraber yaşadım çok gördüm. Vefatından sonra da hocamın odasından ayrılmadı çok ağladı onu biliyorum. Yani İnsan-ı kamillerin kediyle çok yakın ilişkileri olduğunu onlara çok değer verdiğini ve kendi nefsimi nasıl susturuyorsam kedim de bana hizmet ediyor dediğini biliyorum.

-Yakın da Hacı Bayram Veli’ye de gideceğiz.

Hacı Bayram Veli çok büyük sultan. Tasarrufu çok yüksek.

-Üftade hazretlerinde çok etkilendim bana çok cevap verdi çok etkilendim bir de benim Evliyalarla yaşamak diye kitabım var size yollayayım onu. Çok ilginç mesela o kitap çok ilginç oldu ben Brezilya’ya gittim. John of God’da orada enerjisel bir şeye soktu. Bir kitap yazmak istiyorum, çıkınca ne yazacağımı biliyordum. Kitabı yazarken İngiltere’de. var gözü kapalı iki ele aynı anda iki resim çizebiliyor kitabın içindeki bütün evliyaların resmini de o çizdi. Mesela Mevlana’nın da çizdi ben sonra gördüm Esin Hanım’ın şeyinde o resmi aynısı ama daha zayıfı, ondan sonra çok ilginç yani size yollarım onu.

Yazının devamı...

Sevgililer Günü, Güneş Tutulması Ve Savaş Yıldızı

1. Savaş Yıldızının Etkisi

2. 15 Şubat Güneş Tutulması

3. Sevgililer Gününün Gücü

4. Para parayı, sevgi de sevgiliyi çeker

Yaşamın içinde hiçbir şey tesadüf değildir. Tam sevgililer günü zamanında Mars’ın savaş yıldızı ile birleşimi bu süreçte bir çok sevgililerin biraz gergin sınavlardan geçeceğini gösteriyor.

Ayrıca hemen ertesi gününde Güneş tutulmasının olması da çok ayrı bir anlam taşıyor.

Sevgililer günü bazılarımız için çok büyük bir mutluluk, bazılarımız için ise büyük bir eksiklik duygusunu barındırıyor.

Mutluluğu yaşayanların da, eksiklik duygusu yaşayanların da aslında keşfetmesi gereken en önemli etken sevgilinizin olup olmadığı değildir. Keşfedilmesi ve tam olarak içselselleştirilmesi gereken en önemli etken, gerçek sevgiyi algılamaya ve sevginin değerini anlamaya kendini açmaktır.

Çoğu insan seviyorum dediği zaman aslında gerçek sevgiden bi haber bir durumda.

Yaşadığımız dönemde sevilebilmek için insanlar; güzel olmalı, yakışıklı olmalı, zengin olmalı, başarılı olmalı, iyi bir üniversite mezunu olmalı yada büyük başarılar elde etmeli, iyi para kazanmalı, sağlıklı olmalı, karnı kaslı, kalçası kalkık, göğüsleri büyük, dudakları kalın, yüzü altın üçgen kuralına uygun, vücudunda simetri olmalı, 90 60 90 olmalı, şık giyinmeli, altında lüks arabası olmalı, evi olmalı, mümkünse güçlü ve etrafında çalışanlar olmalı, bizim ailemizin kabul ettiği bakış açılarına ve yargılara uygun olmalı v.s.... Bu liste uzayarak devam eder.

Çoğu anne, baba çocuklarını her ne olursa olsun sevmeye devam eder. Aslında burada kendi soylarının ve nesillerinin devam etmesi beklentisi de vardır. Lakin bazı aileler çocuklarının kendi bakış açılarına uyması, yargıları ile hareket etmesi, onların kurallarına uyması, beklentilerini karşılaması gibi uzun bir listenin beklentisi içindedirler.

Sevgi beklenti gerektirmez. Beklentinin olduğu yerde sevgi yoktur.

Sevgililer gününde hepimiz ilk önce sevgiyi keşfetmeli, yaşamın kendisi ile sevgili olmalıyız. Kalbimizdeki sevgiye ulaşmalı, sevginin birinin başka birine karşı değil yaşamın ta kendisine karşı duyulan bir duygu olduğunun farkına varmalıyız.

Kalbinizde sevgiyi gerçek anlamı ile hissettiğiniz zaman, sadece bir kişiye karşı değil, herkese ve her şeye karşı sevgi duyarsınız.

Çünkü sevgi birliğin ta kendisidir.

Sevgililer gününün hemen ertesinde Güneş tutulmasının olması ve aynı zamanda Mars’ın savaş yıldızı ile beraber bulunması, bu zamanın içinde yokluk duygusu yerine varlık duygusuna yönelenlere hediyeler vereceğinin işaretidir.

Yani benim sevgilim yok, sevgilim istediğim gibi değil, şu eksik, bu eksik veya şöyle olsaydı gibi memnuniyetsizliklerin ötesine geçerek, sahip olduğunuz herşeyin pozitif enerjisini ortaya çıkartarak şükran duyduğunuz zaman, mucizeler yaşayabileceğinizi gösteriyor.

Aynı zamanda doğaya, hayvanlara, ailenize ve sevdiklerinize karşı duyduğunuz tüm sevgileri yükselterek ve yaşayarak, hayatınıza varlık duygusu ile müthiş bir sevgililik ilişkisi çekebilirsiniz.

Paranın parayı çektiği gibi içinde sevgiyi yaşayan, seven ve tüm sevilmelerini şükran ile karşılayan her insan da hayatına çok daha fazla sevgiyi ve sevgililik enerjisini çeker.

Sevgide kalın sevgiliyi çekin.

Sevginin kaynağının gücü, lütfen bana sevginin tüm mutluluklarını, güzelliklerini ve neşesini yaşat...

Sizi seven bir Can...

Yazının devamı...

1999 Başlangıç – 15 Şubat Güneş Tutulması: 19 Yıllık Süreç Tamamlanıyor

1. 1999 yılında başlayan süreçlerimiz bitiyor

2. 15 Şubat enerjisinden faydalanın

3. 19 yıllık sürecin bitişinin mucizeleri

1999 yılındaki Ay ve Güneş tutulmalarının 19 yıllık süreci 15 Şubat 2018 tarihinde tamamlanıyor.

1999 yılında neler yaşamaya başladı iseniz veya sizin için hangi süreçler ve zorluklar başladı ise 2018 yılında onların bitişini ve 2019 yılında yeni başlangıçları yaşayacaksınız.

Hepimizin bildiği üzere 1999 yılı tüm Türkiye için çok önemli bir seneydi. 1999 yılının etkisini çoğumuz hala yaşıyoruz ve atlattık diyenlerimiz bile içinde bir köşede derin izlerini taşıyor.

1999 yılındaki tutulmalar ile başlayan süreç herkesin hayatında farklı etkiler meydana getirdi.

1999 yılındaki süreç, herkese tam 19 yıllık çok ciddi bir öğrenim süreci yaşattı. Artık hepimiz için mezuniyet zamanı geldi.

Numerolojide 9 sayısı bitiş anlamına gelir. 1999 yılının 9 sayılarının gücü hepimizin hayatında o kadar çok şeyi bitirdi ve o kadar çok şeyi kaybettirdi ki, hala sızısı bir köşede hissediliyor.

Bütün bu işaretlerin yanında 1999 yılından bu yana 19 yılın olması ve bu yıl olacak olan tutulmalar ile tamamlanacak olması bizlerin artık mezuniyetimizin sonuçlarını alacağımızı çok net bir şekilde ortaya koyuyor.

2019 yılında bütün Türkiye’yi yeni bitişler ve yep yeni başlangıçlar bekliyor. Bunun ile ilgili özel olarak yazacağım.

Bütün bunların farkındalığında, 31 Ocak, 15 Şubat, 13 Temmuz, 27 Temmuz ve 11 Ağustos tarihlerinin hayatlarımızda bir kaç gün öncesi ve sonrası büyük değişimleri ve yoğun zorlayıcı etkileri beraberinde getirmesinin yanında bazılarımız için de mucizeleri ortaya çıkartacakları kesin.

Yani bu süreç kimimiz için mucizeler yaratırken, kimimiz için biraz acı biberli sonuçları ortaya çıkartacaklar.

Peki bu süreçte ne yapmalısınız?

1. Bu tarihlere önemli bir organizasyon koymayın ve önlemlerinizi alın. Dikkatli olun.

2. Kendinizi iyilik yapmaya odaklayın. Örnek olarak; sokak hayvanlarına, kimsesiz çocuklara yardım edebilirsiniz.

3. Geçmişinizde hiç çukur, düşmanlık, olumsuz enerji bırakmayın. Hepsini temizleyin.

4. Herkesi olduğu gibi kabul edin ve affedin.

5. Kendinizi dönüşüme adayın. Hatta kendinizi açabileceğiniz bir doktor, psikolog, psikodinamik veya psikoanaliz uzmanı ile çalışmaya başlayabilirsiniz. Bilinç altınızı doktorların güvenli ellerine teslim edebilir, rüyalarınıza kadar analiz sürecine girebilirsiniz.

6. Meditasyon yapın ve iç görüye yönelin.

7. Pozitif afirmasyon, düşünce gücü, sözcüklerin gücü gibi teknikleri kullanın.

8. Atalarınıza her gün saygı sunun ve onları onurlandırın.

9. Seveceğiniz ve size uygun bir beslenme uzmanına gidin.

10. Feng shui kitapları alarak, evinize elinizden geldiği kadar feng shui yapın.

11. Mutlaka temiz, en az serçe parmağınız kadar büyüklükte ve gerçek bir kuvars kristali alın. Onu temizleyin, programlayın ve devamlı takın. Kristalleri programlamak ve çalışmak ile ilgili kitaplar okuyun.

12. Renklerin gücünü keşfedin ve hayatınızda eksik olan renkleri hayatınıza alın. Hayatınızda fazla olan, sizi ağırlaştıran renkleri hayatınızdan çıkarın.

13. Yargılarınızın üstünde çalışın ve yargılarınızdan özgürleşin.

14. Size iyi gelecek, enerjisi yüksek mekanları ziyaret edin.

15. Evinizi sokak hayvanları ile paylaşın. Siz bir canlıya ev kurar ve onu korursanız, yaşam da aynısını sizin için yapacaktır.

Ve daha neler neler...

Özetle, kendiniz ve yaşamınız için emek harcadığınız ve iyiliğe kendinizi adadığınız zaman mucizeler gerçekleşir. Zorluklar daha hafif bir şekilde atlatılır.

Tabii ki bütün bu süreç herkesin astroloji haritasına göre farklı etkiler yaratacaktır.

Sevginin kaynağının gücü, lütfen benim hayallerimin ötesinde, sevinç göz yaşları dökeceğim mucizeler ve mutluluklar yaşamamı sağla...

Sizi seven bir Can...

Yazının devamı...