GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Taciz…

Talat Bulut’la ilgili taciz iddialarına takipsizlik kararı veren erkek savcıya itiraz eden Alçı, "taciz iddiasının bulunduğu dosya, onca şahit varken, bir kadın savcıya verilse, takipsizlik alır mıydı?" diye sordu ve Batıyı örnek göstererek, ülkemizdeki taciz ve tecavüz davalarının kadın savcı ve hakimlere verilmesini önerdi.

Şahsi görüşümü yazarak mevzuya dahil olmak istedim. Anladığım kadarıyla Nagehan Hanım,  Talat Bulut davasının takibini yapan savcının kadın olması durumunda  takipsizlik kararı çıkmayacağından emin. Hemcinsim olan meslektaşımın sorusunu anlamlı bulmakla birlikte kendisine katılmadığımı söylemek isterim. Zira maalesef ülkemizde özellikle taciz ve tecavüz olaylarında erkeği koruyan ve kollayan bir anlayış var. Ve bu anlayışı zaman zaman kadınlar erkeklerden daha hararetli savunuyor.

İster geleneksel, ister dini olsun katı bir kültürde yetişmiş bir kadın savcı veya hakimin taciz  olaylarında kadının lehine karar verebileceğine inanmayacağım gibi özgür, eşit, adil kültürde  yetişen bir erkek savcı veya hakimin de kadının aleyhine karar verebileceğine inanmıyorum. Eğitim şart... Lakin adaleti sağlayan bir alanda hukukun üstünlüğünü kavrayamamış bir insanın cinsiyetinin çok önemli olmayacağı kanaatindeyim.

Dönüp dönüp bizi yaralayan ve öldüren   taciz-tecavüz sorununu ortadan kaldırmak için öncelikle biz kadınlar birlik olmalıyız ve dik durmalıyız ama erkekleri çözümün dışına itemeyiz.

Farkındaysanız biz daha tacize karşı tepkilerimizde birlik sağlayamıyoruz. Tacizcinin kimliğinden önce hangi cemaat veya hangi parti mensubu olduğunu  konuşuyoruz. Sosyal medyada taciz haberlerini takip ederseniz takipçilerin tacizciye değil de birbirine hakaret ettiğine tanık olacaksınız. Bazen durum öyle bir trajikomik hale geliyor ki, sırf yaşam tarzından dolayı tacizci bir grubun veya tarafın sorumluluğunda kalabiliyor. Birkaç gün sonra karşı grubun yaşam tarzına sahip bir erkeğin taciz haberi oluyor. Garip anlamsız ve yorucu bir kısır döngünün içine girmişiz.

Birlikte bir şeyler yapmamız için önce ivedilikle bu durumdan kurtulmamız gerektiğini hatırlatmak isterim.

Sırf hemcinsimiz diye her şeyi tacizden mi sayacağız?

Nagehan Hanım ülkemizin aydın sınıfı olarak kadın köşe yazarlarımızı yaşadıkları tacizi anlatmaya davet ediyor. Hangi sektörden olursa olsun yaşadığı tacizi anlatan kadınlara saygım sonsuz, hiçbir itirazım yok lâkin her taciz itirafına saygı gösteremeyeceğim.

Hatırlarsanız 2017 yılında Amerikalı ünlü yapımcı  Harvey Weinstein’in tacizci olduğu ortaya çıkmıştı. Sonrasında kadın oyunculardan itiraflar da geldi. Kimi tacize boyun eğdiğini kimi kariyeri uğruna tacize karşı çıktığını söyledi.

Bir tarafta hak ettiği rolü veya ödülü sadece tacize  HAYIR dediği için alamayan bir kadın, diğer tarafta o kadının HAYIR’ına EVET diyerek  şöhret sağlamış bir kadın.  İki kadın profilini aynı kefede değerlendirmek adil olabilir mi?

Tacize DUR diyememiş  yetişkin bir kadının geçmişe dair yaşadıkları taciz değil uygunsuz bir alış veriştir.

Yazının devamı...

Mucitler Atölyesi

Okuldan sonra eğitim sektörünün cazibesine kapılan Kuralay bilim hayalinden de vazgeçmez ve “Mucitler Atölyesi”ni kurar. Eğlenceli  Deneyler, Şaşırtan Deneyler, Eğlenceli Zeka Soruları olmak üzere 3 kitabı yayımlanır Kuralay’ın. Bugün sizlere  bir kadını tanıtacağım. 1974 Ordu doğumlu olan Ayşe Devrim Kuralay meraklı ve araştırmacı bir çocukluktan sonra “Ben bilim kadını olacağım” der ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü'nü bitirir. Okuldan sonra eğitim sektörünün cazibesine kapılan Kuralay bilim hayalinden de vazgeçmez ve “Mucitler Atölyesi”ni kurar. Eğlenceli  Deneyler, Şaşırtan Deneyler, Eğlenceli Zeka Soruları olmak üzere 3 kitabı yayımlanır Kuralay’ın.



Sizi Ayşe Hanım’ın Mucitler Atölyesi’yle baş başa bırakıyorum. 

Mucitler Atölyesi 2010 yılında kuruldu. Çocuklara yönelik ağırlıklı olarak bilim ve sanat aktiviteleri düzenleyen bir kuruluş. Kurumumuz  meraklı, bir şeyleri karıştırmayı ve araştırmayı seven, yeni deneyimler yaşamaktan mutluluk duyan 4 -14 yaş arası tüm çocuklara açıktır. Amacımız bir yandan çocuklarımızın meraklarını giderirken, bir yandan da yeni meraklar oluşturmaktır. 

Eğlenceli Deneyler, Gizemli Kimya, Şaşırtan Fizik, Mutfakta Bilim, Eğlenceli Matematik, Zeka Oyunları, Robot Atölyesi, Scratch ile Kodlama, Elektrik-Elektronik, Astronomi, Bilimsel Oyuncak Tasarımı, Origami, Kirigami, Ebru, Kil, Ahşap Boyama atölyelerimizle sorgulayan, araştıran, düşünen mutlu çocuklar yetiştirmek başlıca hedefimiz.  Bazı deneylerde  gündelik  hayatta kullandığımız malzemeleri kullanıyoruz: Karbonat, limon suyu, sıvı sabun gibi. Fizik deney setleri kullanıyoruz. Bunların haricinde  tehlike içermeyen malzemeleri tercih ediyoruz.  Eğitmen kadromuz  ise Fen Bilgisi Öğretmeni, Matematik Öğretmeni,  Robotik Eğitmeni, Sanat Eğitmeni olmak üzere dört farklı branşta uzmanlaşmış, çocuklarla iletişimi pozitif, dinamik öğretmenlerden oluşmaktadır.

Programlarımız dönemlik oluyor... Yaz Bilim Okulu, Güz Dönemi Atölyeleri, Sömestr Bilim Okulu, Bahar Dönemi Atölyeleri. Dönemlik programlarda yerimiz olduğunda günlük katılımlar da alıyoruz. Kodlama atölyesi ise sadece dönemlik oluyor.



Mucitler Atölyesi, bu yaz  bilime ve sanata meraklı çocuklar için eğlendirirken öğreten, on üç farklı atölye çalışmasının yer aldığı dolu bir program hazırladı. Bilim ve sanatın yanında  spor aktiviteleri ve gezilerle programımız daha da zenginleşti. Çocuklarımız için yorucu bir okul döneminden sonra Yaz Bilim Okulu programımız için harika bir karne hediyesi diyebiliriz.  Bu yıl atölyemiz çok renkli. 

Programlarımız dönemlik oluyor... Yaz Bilim Okulu, Güz Dönemi Atölyeleri, Sömestr Bilim Okulu, Bahar Dönemi Atölyeleri. Dönemlik programlarda yerimiz olduğunda günlük katılımlar da alıyoruz. Kodlama atölyesi ise sadece dönemlik oluyor.

Mucitler Atölyesi, bu yaz  bilime ve sanata meraklı çocuklar için eğlendirirken öğreten, on üç farklı atölye çalışmasının yer aldığı dolu bir program hazırladı. Bilim ve sanatın yanında  spor aktiviteleri ve gezilerle programımız daha da zenginleşti. Çocuklarımız için yorucu bir okul döneminden sonra Yaz Bilim Okulu programımız için harika bir karne hediyesi diyebiliriz.  Bu yıl atölyemiz çok renkli. 



Zeka Oyunları Atölyesi’nde eğitici materyaller ve dünya çapında ödül almış oyuncaklar kullanılarak çocukların matematik zekasını arttırmaya yönelik etkinlikler yer alacak. Eğlenceli Matematik Atölyesi’nde Fibonacci sayıları, altın oran, altıgen yapılar, Mısır Piramitleri, zihinden hesap teknikleri vb. ilgi çekici konular etkinlikler yoluyla işlenecek. Sanat Atölyesi’nde ebru, resim, kil, ahşap boyama olmak üzere her hafta farklı çalışmalar yapılacak. Elektrik-Elektronik Atölyesi’nde pil yapımı, temizlik robotu, rüzgar tribünü, motor yapımı gibi çalışmalar yaptırılacak. Astronomi Atölyesi’nde ayın evreleri, krater oluşumu, göktaşları, güneş sistemi, gezegenler hakkında çeşitli etkinlikler ve deneyler yaptırılacak, çocuklar uzayla ilgili sorularına cevap bulacaklar.
Atölyemiz Üsküdar’da, şubemiz yok. Bizi tanımak isteyen küçük büyük herkesi bekleriz. Bunun yanı sıra Eğlenceli Bilim Atölye ekibimizle birlikte Türkiye çapında  davet aldığımız okul ve kuruluşlara giderek Bilim Şenlikleri Organizasyonları gerçekleştiriyoruz. 

Yazının devamı...

Nüfus Müdürlüğü’nde kardeşiniz olduğunu öğrenseniz ne yapardınız?

Konuyla ilgili çok şey yazılabilir elbette ama söze gerek bırakmayan bazı hikayeler vardır.

Bugün size tanıtacağım Beyza ve annesinin hikayesi, kadının gücünün bir aileyi nasıl arada tuttuğunun canlı örneğidir.  

Beyza’yla söyleşimizi  yazıya dökerken bir hayli zorlandım. Zira anlattığı her detay çok önemliydi. Biraz uzun bir yazı oldu ama emin olun ayırdığınız zamana değecek.

……

İstanbul doğumluyum. İki kardeşim ve birlikte büyüdüğüm annem var. Birlikte büyüdüğün diyorum çünkü annem çok küçük yaşta evlenmiş ve ilk çocuğum. Anlaşma bazında çok problemli bir ailede büyüdüm, üç dört yaşlarımda anne-babamın kavgalarıyla uyanırdım.

Anne ve babamın yaşam tarzları çok farklıydı. Annem dindar bir kadındı ve hafızdı. Babam ise evde alkol alan bir insandı. Annem babamın mezelerini hazırlar,  namazını kılardı. Babamın aldatma mevzuları her zaman gündemdeydi. 

Küçük yaşta ailevi sorunlara şahit olduğum için farkında olmadan krizleri yönetme, sorunlara çözüm üretme ve insanlara liderlik ve yardım etme gibi misyonu edindim. Çocukken mahalledeki çocuklara liderlik yapardım. Onları annelerinin izin vermediği uzak parklara gizli götürür, yeri geldiğinde kullanılmayan oyuncakları satarak dondurma masraflarını karşılar, sürekli bir şey organize ederdim.

Doğuştan kas hastasıyım, tanım ilkokul 4. sınıftayken konuldu. Annem inançlı bir kadın  olduğundan benim durumumu lütuf olarak değerlendirdi. Bilinçaltımda yanlış bir algı oluştu ve “Madem durumum bir lütuf tedavi olmak istemiyorum” dedim.

O dönem günlük hayatımda bir sekteye uğramıyordu sadece kaslarım zayıftı, rahat yürüyordum sadece hızlı hareket edemiyordum. Annem inançlı olduğu kadar güçlü bir kadındı, engelimle ilgili hiçbir zaman “Nasıl yapacağız veya yapabilir misin?” diye bir şey söylediğini duymadım. Kardeşimden iki kere üst üste su istesem “Yüklenme kendin al suyunu” derdi.

Çocukluğum boyunca tek hayalim psikoloji okumaktı. O kadar istiyordum ki hiç taviz vermedim ve  tek tercih yaptım. Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nü kazandım. Bugün geriye dönüp baktığımda psikoloji tercih etmekle ne kadar isabetli bir karar verdiğimi düşünüyorum.

Üniversite üçüncü sınıfa kadar hayatımız bu şekilde devam etti. Üçüncü sınıfa geçtiğimde staj için nüfus kayıt örneği almam gerekli oldu. Evrakı elime aldığımda bizimle birlikte ikamet eden iki çocuk daha görünüyordu. Çok anlam veremedim önce, babam çok yardımsever bir insandır. Kiracılarının çocukları daha iyi okullarda okusun diye adresimizde göstermiş olduğunu filan düşündüm ama çocukların soyadları benimle aynıydı. O şaşkınlıkla annemi aradım. Ve  ortaya çıktı ki, babam  paralel evrende bir  aile kurmuş. Birlikte olduğu kadını İstanbul’da sahip olduğu evlerden birinde oturtmuş ve oradaki herkes onları karı-koca biliyor. Annemden ve bizden kimsenin haberi yok.

Bundan sonra ciddi sorunlar yaşamaya başladık. Annem boşanmak istedi, babam istemedi. Erkekler eşlerine maddi anlamda refah bir hayat yaşatıyorsa zora sokmuyorsa, aldatmayı aldatmak olarak görmüyorlar bir hak olarak görüyorlar. Çok ilginçtir mesleğimi yaparken aslında babamın isteğinin toplum tarafından kabul görülen bir istek olduğunu gördüm. Maddi refahı yüksek olan erkekler hayatlarında ikinci bir kadın olmasını hak olarak görüyorlar, kimi bunu ayetle kimi geleneksel yöntemlerle açıklamaya çalışıyor.

Boşanma sürecine kadar babamla çok iyi anlaşırdık. Annemi boşanması için desteklememi kabullenemedi, boşanma davasında şahitlik yapmamı kendisine karşı taraf olmak olarak anlamlandırdı  ve maddi anlamda cezalandırma yönüne gitti.  .

Üniversite 4. sınıfa geçtiğimde çok zorluk çektik. Burslu okuyordum ama yol yemek gibi giderleri ödemekte zorlanıyorduk. Bu süreçte okulum bana çok destek oldu. Hocalarım ve öğrenci arkadaşlarım para topladılar, hiç yalnız bırakmadılar beni. Engelimden dolayı normal vasıtalarla okula gitmekte zorlanıyordum bunun üzerine rektör okula gidip gelmem için arabasını tahsis etti.  

O günlerde tek düşündüğüm şey “Nasıl para kazanabilirimdi.” Çok orijinal işler yaptım. Çince ticari dilimi geliştirdim. Bisikletlere ipod yerleştirmek için kullanan aparatları Çin’den getirtip en az beş katı fiyatla sattım. Aile şirketlerinde İngilizcesi olmayıp yurtdışıyla iş yapmak isteyenlere anlık çeviriler yaptım. İş yemekleri için şık  restoranlara gidip yemek yerken konuştuklarını çeviriyordum. Öyle güzel anılar biriktirdim ki, yemek yemek ağır bastığı için çeviriyi kısa kesmeye gayret ettiklerim, Hollandalı abilere kebap yemenin inceliklerini anlatırken işi aksatmaklarım vs.

Çok fazla iş girişimim oldu çünkü ailemin benden beklentisi fazlaydı.  Zor günler yaşadık ama üstesinden geldik. Babamla birlikte geçirdiğim zamanı özlediğim zamanlar olmadı  değil, çok özel bir baba kız ilişkimiz vardı ama mantığım bana böyle bir sevgiye inanmamam gerektiğini söyledi hep. Yani evine saatinde geliyor olmak, eşine, çocuklarına konforlu bir hayat sunmak babalık görevi için yeterli olamazdı. Babamla ilgili yaşadığım hayal kırıklığı sebebiyle hayatıma giren erkek-kadın herkesi ucundan tutuyorum. Karşımdaki insanın her an değişebilecek ihtimali var çünkü.

Kendimi tanıtırken  "engelli" kelimesini kullanmam mesela "Kas hastalığım var" derim. Hastalığımı hiçbir şey için engel olarak görmedim, bunu da anneme borçluyum. Zaman zaman annem düştü ben kaldırdım, ben düştüm annem kaldırdı. Ayakta kalmayı başarabildik neticede.

….

Beyza’nın hikayesi böyle sevgili okurlar. Bir kadın olarak Beyza ve annesini tebrik ediyorum. Güçlü olmak hiç düşmemek değildir, düştüğünde kalkabilmektir.

Güçlü olmak bahanelerin arkasına sığınmadan yaşayabilmektir, kendine inanabilmektir.

Güçlü kadın olmak erkeği yok saymak değildir, yok sayılmayı kabul etmemektir.

Yazının devamı...

Adnan Oktar ve Mustafa Ceceli’nin ortak mantığı

Bunun üzerine “aslanları ve kedicikleri”, Trans ölümleri ve Kerimcan Durmaz’la ilgili yazılarımdan alıntı yaparak beni karalamaya ve kendilerini aklamaya çalışmışlardı. 

 

Televizyonlarda hemcinslerimin çıkıp, din adına mini etekli bir şekilde yaptıkları masum (!) danslarından rahatsız olmamı şiddetle eleştiriyorlar ve anlayamadıklarını yazıyorlardı.  Gerçi anlamalarını beklemek hata olurdu; neticede din, kendilerine böyle öğretilmişti. Bugün hiç birinin itirafını ciddiye almıyorum.

 

(İster Adnan’cı ister Fethullah’çı olsun, kısa yoldan makam ve para uğruna her türlü rezilliğe göz yuman bir insanın bir günde pişman olup itirafçı olmasını kabul edemiyorum.)

 

Bizde meşhurdur; her cemaatin “Müslümanlık” tanımı farklıdır ve hocaları ne diyorsa odur.  Kur’an’ı gözüne soksan aksine inandıramazsın. Bu, uydurulmuş bir cemaat için de böyledir. Ortak savunmaları ise; Kur’an’ı sıradan insanların anlayamayacağı ancak birilerine tabi olurlarsa anlayabilecekleridir.  

 

Adnan Oktar da uydurulmuş bir dinin lideriydi. Her ne kadar “Akıl sağlığı raporum var.” dese de kendisinin ya Harun Yahya olmadığını ya da raporla tespit edilemeyecek bir akıl dışı durumu olduğunu düşünüyorum.  

 

Oktar’ın din anlayışında kadınların mini etekli dini sohbetlere dans etmesi, erkeklerle birlikte olması kısacası her türlü dünyevi özgürlüğe (!) izin vardı ama eşcinselliğe yer yoktu.  Çünkü onlara göre yeryüzünün tek günahkârları eşcinsellerdi ve bunu kendi sapkınlıklarına karşı bir kalkan olarak kullandılar.

 

Aslında genel olarak böyle bir bakış açısı var. Benzer duruma Mustafa Ceceli olayında şahit olduk. Ki Ceceli’nin de başka bir cemaate mensup olduğu iddia ediliyor.

 

Dikkat çekmek istediğim kısım, cemaat ve hoca hususunda garip bir durum var. Âdeta yaşam tarzlarına göre cemaatleşme söz konusu. Bir nevi girişimcilik yani, hangi alanda eksiklik varsa orası dolduruluyor. Dolgu fazla olunca da hâliyle çökmeler yaşanıyor. Her yaşam tarzından insanın manevi desteğe ihtiyacı olabilir lâkin bunun için dini kevgire çevirmeye gerek yok. Bu tarz cemaatlere bağlı insanları nedense korkak olarak değerlendiriyorum. Yaptıklarının veya yapamadıklarının sorumluluğunu almaktan korktuklarını düşünüyorum. Müthiş bir “İyi Müslüman” olma yarışı var, insan olmadan iyi bir Müslüman olunamayacağını unutmuş gibi herkes. “Müslüman; Müslüman’ın elinden, dilinden emin olduğu kişidir.” diyor Peygamber ama dinleyen yok.

 

Neyse; Ceceli, boşandığı eşinin ne kadar kötü bir insan ve anne (!) olduğunu Türkiye’ye ispat etmek için eşcinsellikle ilişkilendirdi ama hayatının hatasını yaptı. Millet; ensest ilişkilerden, çocuk tacizlerinden, tecavüzden vs. o kadar bunalmış ki eşcinsellik iddiası olumsuz geri tepki verdi.  

 

Bir taşla birçok kuş vurmayı hedefleyen Ceceli’nin yanıldığı bir nokta var.  Aslında sadece Ceceli’nin değil diğer sanatçıların da yanıldığı bir husus.  

 

Eskiden ses ve sahne sanatçıları kendi isimlerini kullanmazlardı, halkın aklında kalabilecek isimlerle tanınırlardı. Bugün ise bazı sanatçılar halkın benimsediği hayatı yaşıyor gibi görünmeyi tercih ediyorlar. Sanatı dışında yaşam tarzıyla kendini kabul ettirme gibi bir durum söz konusu. İmaj adına sahte yaşamlar yani. Bir sanatçıya asla yakışmayacak bir durum.

 

Başörtü takıp sahneye çıkan ve “Kimse dinlemeye gelmediği için ticari kayba uğruyorum.” diyerek başını açan Niran Ünsal’ı çok daha mert bulduğumu söylemek istiyorum.

 

Hazır konu açılmışken kendi düşüncemi de şöyle belirtmek isterim; bir insanın cinsel tercihi hukuk önünde onu haksız yapmaz ve yapmamalı…

 

 

Yazının devamı...

Kimin tarafıyım?

Annem, ikiz kardeşim Hanife ve ben birlikte yaşıyoruz. Bir de evi otel gibi kullanan Bulut isminde bir kedimiz var 😊 Gözlemlediğim kadarıyla bizi diğer dindar ailelerden ayıran en büyük özelliğimiz evimizde eleştiri kültürünün etkili olması. Bunu da hayatımızın hiçbir döneminde bizi kendi gibi düşünmeye zorlamayıp manevi baskı oluşturmadığı için rahmetli babama borçlu olduğumuzu düşünüyorum.  Babam, bize göre çok daha İslami bilgi sahibiydi ama biz ona bilmişlik tasladığımızda dahi önce bizi dinler sonra düşüncesini söylerdi.  İtiraz kültürünün saygısızlık olmadığını bilen aydın bir Müslümandı.

Annemiz ciddiyeti seven Osmanlı kadınıdır. İtirazı ve eleştiriyi sevmez, hele ki anneye yapılanı hiç sevmez. Ona göre anneler her zaman haklıdır, anneler çocuklarına istediğini söyleyebilir, çocuklar annelerine kırılmaz ve annelerin kararlarını - davranışlarını sorgulamazlar. Biz bu anlamda annemizin ideal evlat tanımına uymadığımız için (bunun sorumlusu olarak babamı görüyor) zaman zaman sorunlar yaşıyoruz.

Genellikle Hanife ile ben aynı düşüncede oluruz. Annem de bu duruma “Siz iki kişisiniz, ben tek kalıyorum.” diyerek sitem eder.  Bugüne kadar ne “Anneye muhalefet edilmez.” diyerek yanlışa doğru dedik ne de birlikte yaşamaktan vazgeçtik. Annemize taraf olmanın her zaman aynı şeyi düşünmek olmadığını anlatmaya çalıştık ve çalışıyoruz da.

Annem, her anne gibi güçlü ve cesur bir kadın aslında. Sadece çocukları tarafından onaylanmadığı zaman güçsüz olmayacağını kabul etmesi gerekiyor.

Ailemden örnek verdim zira bugün siyaset dünyasında yaşananları gözlemlediğimde çok benzerlikler buluyorum. Belki böyle bir ailede büyüdüğümden  “taraf olma” çağrısını anlamsız bulurum her zaman. Birlikte yaşamak için veya birini sevmek için illa taraf olmanın gerekliliğine inanmıyorum çünkü bir insanın ömrü boyunca haklı taraf olması mümkün değildir.

Günümüz siyasetinde çoğunluk, “taraf olmayı” rüzgârın estiği veya eseceği yöne göre tutum almak olarak algılıyor. Kimse rüzgârda ezilenlerle ilgilenmek istemiyor. “Kurunun yanında yaş da yanar.” atasözünü “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” buyuran Peygamber sözüne tercih ediyor. 

Seçim arefesindeyiz, gerginlikler had safhada. Kavgasız ve adil bir seçim olmasını temenni ediyorum. Türkiyemiz için en iyisi olsun.  İster gerekçeli ister gerekçesiz olsun herkesin vereceği oya saygı duyuyorum.. Dileyen dilediği taraf olabilir kabulüm, ben kendi doğrularımın tarafıyım, böyle kabul görmek istiyorum.

Seçimlerden sonra bu köşede buluşmaya devam eder miyiz bilmiyorum. Ama nerede olursam olayım rüzgârın yönüne göre hareket etmeyeceğimi ve  sizi sevdiğimi bilmenizi istiyorum…

 

Yazının devamı...

CHP & Başörtüsü & Mutlu dindarlar....

Bu seçim, arkadaşlarımızla en çok tartıştığımız konulardan biri; CHP’nin, din ve başörtü söylemleri oldu.

Ben bugünden sonra CHP iktidar olursa başörtü sorunu olmayacağını, bunu aştığını düşünüyorum fakat arkadaşlarım aksini düşünüyor. Elbette arkadaşlarımı ikna etmesi gereken ben değilim, Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler ve teşkilatlardır.

Bu da -açık söyleyeyim- “Benim annemde, ninem de başörtülüdür.” söylemleriyle veya seçim için çekilen tanıtım videolarında başörtülü kadın profili koymakla olmaz. Muharrem İnce’nin annesinin başörtülü olması kimse için bir karar verme ölçüsü değildir. CHP’nin yerelde iktidar olduğu belediyelerdeki tutumudur ölçü.  Zira bu gözler 2012 yılında CHP’nin çarşafa rozet taktığını görmüştür.

Geçtiğimiz günlerde Kemal Bey’e, katıldığı bir radyo programında “.” sorusu soruldu.

Kemal Bey’in cevabı " oldu.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Kemal Bey, asgari ücret artışı ve emekli ikramiyeleriyle ilgili açıklamalarıyla iktidar partisini yönlendirmiş olabilir, amenna. Lâkin “Başörtü sorununu ben çözdüm.” iddiasını kabul etmek mümkün değil. Kemal Bey siyaset meydanı programına konuk olduğunda sorunla ilgili kamuoyuna yaptığı açıklamaları araştırmış ve gündeme getirmiştim. Kendisi o dönemde kamuda başörtü serbestliği kapsamana sadece temizlik görevlilerini alıyordu maalesef. CHP içindeki bazı kadın siyasetçilerin başörtüyle ilgili sert açıklamaları da tuzu biberiydi.

CHP’yi dünle vurmak değil niyetim... Kemal Bey “Biz geçmişte bu sorunla ilgili üzerimize düşeni yapamadık ama bugünden sonra böyle bir sorunun ülkemizin gündemine girmesine asla izin vermeyeceğiz.” dese hiçbir itirazım yok.

Ama “Bu sorunu ben çözdüm.” açıklaması olmadı. Abdullah Gül’e sormaya da hacet yok, zira o dönemi yaşayanlardanım.

Geçmişi intikam için değil, sadece hatalarımızdan ders almak için hatırlamak gerektiğini düşünenlerin tarafındayım. Birbirimize öfke biriktirerek veya geçmiş öfkeleri körükleyerek bir gelecek inşa etmemiz mümkün değil.

Bugün başörtü hususunda Muharrem İnce daha net ve inandırıcı mesajlar veriyor. CHP’li kadın siyasetçiler de ayrıştırıcı söylemlerde bulunmuyor, bunlar ülkemiz adına umut verici hadiseler. İçinde bulunduğumuz yüzyıla yakışan da budur.

Mutlu dindarlar (!)

Gazetemiz yazarlarından Ahmet Hakan’ın, siyasetçilerin başörtü ve dinle ilgili konuşmalarından özetler sunarak güçlendirmeye çalıştığı “Bu seçimde dindarları mutlu edecek o kadar şey var ki!” iddiasına katılmıyorum. Bahse konu sözlerin konuşuluyor olması değil konuşulmuyor olması dindarları mutlu etmelidir. Bir siyasetçinin namaz kılıp kılmadığı, annesinin veya eşinin hayat tarzı, nesebi, mezhebi bir ölçü olmamalıdır. Bir adayın ister dindar, ister seküler olsun fark etmez, hak ve özgürlükler hususunda seçmene güven vermesi yeterli olmalıdır.

Hepimizin mutluluğu ve dinin selameti için dini söylemleri siyaset dilinden uzaklaştırılmamız gereklidir.

Yazının devamı...

Sanırım Tayyip Bey yazılarımı takip ediyor

Tayyip Bey de aynı gün İstanbul mitinginde “Atları faytonların boyunduruğundan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak için bir çalışma başlatacaklarını” söyleyince “Ayşe,” dedim kendime “senin yazın üzerine bu açıklamayı yapmış olabilir. İşte fırsat! Aylardır gündeme getirmeye çalıştığın ama sesini bir türlü duyuramadığın sorunu tekrar gündeme getir.”Gerçi arada bir kulağıma “Tayyip Bey sana yazılarından dolayı kızıyor.” sözleri geliyor. Söyleyenlerin yalancısıyım ama duyduklarım, beni söylemek istediklerimden caydıramaz. Olabilir kızabilir de zaman zaman ben de   kızıyorum hatta küsüyorum kendisine.  Vatandaş – yönetici arasında olur böyle şeyler, insani duygular bunlar sonuçta; mesele etmiyorum.

Mesele ettiğim durum, bir mağduriyetin giderilmesidir.

 

Evet, 13 Kasım 2017 tarihinde “Ülkemin Sayın Bakanları! Lütfen, bir el atın da şu sorun çözülsün artık!” başlıklı yazımı tekrar paylaşıyorum. Yazım, bazı engellilerin maaşlarının “aile gelir durumuna istinaden” kesilerek GSS borcu çıkarılmasıyla ilgili ortaya çıkan mağduriyetlerin giderilmesiyle alakalıydı.

………….

Geçtiğimiz yıllarda “2022 maaşı” olarak bilinen engelli maaşıyla ilgili olarak kanunda bir değişiklik yapıldı.  Ak Parti Hükümeti, bu değişikliğe göre; “Ağır engelli olanlara diğerlerine göre üç kat fazla maaş verilmesine ve gelir durumu düşük ailelerin 18 yaşından küçük engelli çocuklar için de ailelerine maaş verilmesine” karar verdi.

Yine, yapılan bir değişiklikle engelli kişinin maaş alabilmesi, ailesinin genel gelir durumuna endekslendi. Bir ailede çalışanların gelir durumu asgari ücretin üçte birinden bir fazla olursa engellinin maaşı kesildi.

Engelli kişi maaş aldığı süre içinde aileden birinin maaşı yükselmiş oldu diyelim, kişi kurumu haberdar etmediği zaman cezalı duruma düşüyor, maaşı kesiliyor ve geriye dönük borçlanmış oluyor. Tam yüzde 50 fazlasıyla geri isteniyor para.  

Kişilerin itirazı veya mahkemeye vermesi sonuç getirmiyor, sadece taksitlendirme imkânı sunuluyor. SGK, “GSS borcu, bizim kurumumuza ödense de borçlu kişilerin tespitini yapan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı.” diyor.

Böyle olacağına engelli kişi işe girince veya gelir durumu değişince otomatik olarak kişinin maaşı kesilse daha iyi olmaz mı? Neticede teknoloji çağında yaşıyoruz, bunu yapmak çok zor olmamalı.

Ayrıca engelli kişiyi herkesten önce DEVLET birey olarak kabul etmelidir. Kişi engelli olarak maaş almayı hak ediyorsa; ailesinin diğer üyelerinin kazancı, kişinin bireysel hakkını almasına neden engel olsun?

Engelli maaşı uygulaması birçok ülkede olmayan çok önemli ve sosyal bir hizmettir.  Bu hizmeti sorunlu hâle getiren ise yukarıda anlattığım nedenlerdir. Bu sorunu ortadan kaldırmak da ilgili bakanların elindedir. Lütfen, artık yaşanan bu mağduriyetler son bulsun.

Yazının devamı...

Hayvana şiddet, vahşete dönüştüğü zaman mı tepki göstereceğiz?

İş makinesinin sebep olduğu iddiası ortaya atıldı lakin kasıtlı olarak yapılığı anlaşıldı. Kadına, hayvana, çocuğa daha doğrusu kendinden fiziken güçsüz olana uygulanan şiddet haberlerinin yorgunluğunun ve birikiminin isyanıydı küçük köpeğin ölümüne gösterilen tepki. Ocak 2108’de çıkarılan yasa ile hayvana işkence eden kişilere hapis cezası getirildi ama vahşet haberlerinde bir düşüş görünmüyor. Elbette ceza almaları önemli ama bir o kadar önemli olan kamuoyunun tepkisi.

Şiddete karşı “Bana ne?”ci bir tavır takınmadığımız sürece netice alabiliriz. Çocuğu hayvana işkence eden ve bunu gülümseyerek seyreden anneleri – babaları uyararak gerekirse şikâyet ederek geleceğimiz için bir şeyler yapmış olabiliriz. Eşi veya sevgilisi olması sebebiyle kadını, kendisinin tapulu malı gibi gören erkeğe karşı çıkacağız ki kimse bir canlı üzerinde hak iddia edemesin. Toplumun ortak tepkisi, kınaması ve dışlaması inanıyorum ki birçok şeyi düzeltebilir.

Aksi takdirde kötülüklere şahit olmaya devam edeceğiz. “Nereye gidiyoruz?” diye sorup endişe edeceğiz.  Bir çift siyah göze çaresizce bakacağız. Lanet edeceğiz; ta ki bir dahaki vahşete kadar.

Siyasetçisinden savcısına, sanatçısından yazarına kadar herkesin tepki göstermesi sevindirici lâkin bu tepkiler genele yayılması (?)

Örneğin; yıllardır gündeme gelen “Atların dramı” var. Yıllardır konuşuluyor, tartışılıyor ama netice alınamıyor. Özellikle İstanbul-Adalar’da; her yıl 400’den fazla at, fayton kazaları, bakımsızlık, kötü muamele, uygunsuz yaşam koşulları, sakatlanmalar ve mezbahaya gönderilmeleri sonucunda acı çekerek yaşamını yitirdiği iddia ediliyor. Bir atın ortalama ömrü 20 yılken bu atlar 2 yıl içinde ölüyorlar.

Hayvanseverler “FaytonaBinmeAtlarÖlüyor” etiketiyle kampanyalar düzenliyor, takip ediyorum ama yetkililerden bir ses çıkmıyor.

Neden; hayvanseverlerin fayton sahiplerine karşı yürüttüğü mücadelenin, ticari taksicilerin Uber’e yürüttüğü mücadele kadar ederi yok ülkemde?

Gidene ağlamak, yapana beddua etmek, kalanlara kurtuluş dilemek vicdanımızı daha ne kadar rahatlatacak?  

Bir ata kötü muamele edip ölümüne sebep olanla bir yavru köpeğin ayaklarını kesen arasında hiçbir fark yoktur. Madem hayvanlara kötü muamelede ciddi adımlar attık, madem hayvanları “MAL değil CAN” olarak kabul ettik; o zaman atları candan önce malları olarak görenler, kötü muamele edenler cezalandırılmalı. Hiç kimsenin keyfi veya şahsi kazancı bir candan daha kıymetli değildir. 

Bununla birlikte kadına, çocuğa ve hayvanlara yapılan kötü muamelenin –istisnalar hariç- en büyük nedeninin biz olduğunu unutmayalım.

Arkadaşını dövdüğünde sırtını sıvazladığımız çocukları, eşini döven erkeği ödüllendiren erkekleri, hayvanlara eşya muamelesi yapan insanları biz yetiştiriyoruz zira.  

Yazının devamı...