GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Çağla Şikel ve Arda Turan’la ilgili önerim…

Çağla Şikel, sunuculuğunu yaptığı programında “Körler sağırlar birbirini ağırlar” sözünü sarf etmiş. Bunun üzerine Ağrı İl Engelliler Meclisi ve Doğubayazıt Yaşama Sevinci Engelliler Derneği, “engellilere yönelik hakaret içerikli, onur kırıcı sözler kullanması” gerekçesiyle Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunmuşlar.

Engelliler alanında çalışan ve bu konuda hassas biri olarak böyle bir şikâyeti çok gereksiz bulduğumu söylemek isterim. Maalesef bu ve benzeri söylemler günlük hayatta sık kullanılıyor. Yanlış ifadeler olarak adlandırabiliriz ama hakaret ve onur kırıcı olarak tanımlamak haksızlık olur.

Zirâ bana göre, yaptığı binaya “uçan rampa” yapan müteahhit ve buna ruhsat verenler veya kaldırımın ortasındaki ağaç veya direkleri “engel” olarak görmeyenlerdir; engelli onurunu kıran.

Örnekleri çoğaltabiliriz.  Ben sadece bugüne kadar bu veya benzeri hususlarla ilgili bir şikâyet duyamadığım için yazmak istedim. Çağla Şikel’in sözlerini elbette tasvip etmiyorum veya savunmuyorum ama arkadaşlarımızın yaptığını da abartılı bir eylem olarak görüyorum.

Nedense artık meramımızı anlatmak yerine şikâyet etmeyi tercih ediyoruz. Arkadaşlar şikâyet yerine programa bağlanma ve engellileri rencide eden söz ve davranışları ifade etme yoluna gitseler daha faydalı olurdu diye düşünüyorum. Böylece hem Çağla Hanım hem de toplum bilgilenmiş olurdu. Günlük hayatımıza yerleşmiş o kadar arızalı deyimlerimiz var ki…

 

Bakın, sizler için yazar arkadaşım sevgili Aliye Yücel'in Engeloji adlı kitabından bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Farkındalık için kitabı okumanızı tavsiye ederim.

 

 

 

 

Bayrampaşa Belediyesi, Arda Turan Sokağı’nın ismini değiştirmeli. 

 

Düşene bir de ben vurayım kafasında değilim. Lâkin bu kadar  hoyratlığın ve kabadayılığın bir bedeli olmalı. Ne bir kadın olarak tacizi ne de bir insan olarak hastaneye silahla gidip “Beni vur!” gibi bir tavrı kabul etmem mümkün değil. Neresinden tutsan elinde kalan bir durumla karşı karşıyayız.

 

Bir Bayrampaşalı olarak belediyemden, mahallemdeki sokağa ve sosyal tesislere  verilen “Arda Turan” adının değiştirilmesini rica ediyorum.

 

Yazının devamı...

İrem Derici yalnız değil…

Nedense kadınlar Ayşe Arman’ın kendileriyle söyleşi yapmasına çok meraklı. Muhafazakâr kadınlar da dahil buna. "Nereden biliyorsun?" derseniz, bana söylüyorlar. İstanbul’da da , Trabzon’da da,  Sakarya’da da çok karşılaştım. Düşünün, ben de yazıyorum ve söyleşi yapıyorum ama bana “Ayşe Arman bizimle söyleşi yapmaz mı? Çok seviyoruz.” diyorlar.  Ben de “Artık benimle idare edeceksiniz.” diyorum.

Kadınların; bir insanı sevdiler mi, camiasının veya birilerinin ne dediğini zerre kadar takmadığını Ayşe Arman’a olan sevgilerinden teyit etmiş bulunuyorum.

Açıkçası başörtülü bir kadının Ayşe Arman’ı kendisine yakın hissetmesi beni rahatsız eden bir şey değil.  Zaman zaman Ayşe’ye iletirim de, hiç gocunmam.

Bir insanın birini sevmesi veya yakın hissetmesi için hayat tarzlarının aynı olması gerekli olmadığına inananlardanım. Ve hiç kimse diğerine hesap vermek zorunda da değil.

Buradan  Ayşe Arman’ın kendileriyle söyleşi yapmasını isteyen hemcinslerime sesleniyorum;  siz de İrem Derici’yi örnek alıp kısa videolar hazırlayabilirsiniz. 

Evren (!)  kilo vermemi istemiyor

Geçtiğimiz günlerde verip aynen geri aldığım kiloları tekrar vermek için farklı bir yol deneyeyim dedim. (Kiloda sabit kalamama gibi sorunum var da…) İnsan hep aynı yöntemden sıkılıyor hâliyle; bu yüzden zumba yaparak kilo verme yöntemi kafama yattı. Evden çıkmayı sevmeyenlerden olduğum için internetteki zumba videolarıyla ilgili bir araştırma yaptım. Buldum ve akşam ilk dansımı – daha çok çırpınışlarımı diyelim- yaptım. Yaklaşık iki saat sonra başlayan baş dönmesini fazla önemsemedim. Lâkin sabah baş dönmesi ve istifrayla uyanınca doğru hastaneye... Vertigo teşhisi konuldu.

Yaklaşık bir yıl önce de sevgili Umay Villa’nın detokslarından yapmaya karar verdiğim akşam banyoda düşüp belimi incitmiştim.

Olayları birleştirince kendimi şöyle teselli ettim; “Ayşeciğim, evren senin kilo vermeni istemiyor. Seni bu hâlinle seviyor.” Bu düşünceler ışığında kilo verme olayına ara verdim. 

Hazır kilo mevzusuna girmişken, Buse Terim’in sosyal medyada  paylaştığı bir fotoğrafa  kilosuyla ilgili acımasız eleştiri yapan hemcinslerime de Allah’tan mutluluk ve huzur diliyorum. Zirâ ancak o zaman susacaklar…

Yazının devamı...

Engellilikte cinsel eğitim ve mahremiyet

Ülkemizde engelliler için gerek eğitim gerek istihdam alanında büyük adımlar atıldı. Engelli arkadaşlarımızın sosyal hayatın içinde olması elbette bir kazanım. Bu kazanımın beraberinde getirdiği sorunlarımız var. Bu sorunlardan biri de bir çok engellinin mahremiyet ve cinsel  alanda eğitim alamamaları. Bu sorunu gözlemleyen ve projelendiren (benden daha güzel olan ikiz kardeşim) Hanife Baykal, Türkiye Beyazay Derneği İstanbul Şubesi ve Bağcılar Belediyesi Engelliler Sarayı ile birlikte “Engelli Mahremiyeti” adını verdiği projenin startını verdi. Projenin amacı; ortopedik, görme, işitme ve zihinsel engellilerin; tuvalet alışkanlıklarından TAK kullanıma, özel durumlarından cinsellikle ilgili sorularına kadar cevap vermek.

İl il gezilerek, engelli vatandaşlarımızın ayağına kadar giderek yapılması hedeflenen bu çalışmanın hayata geçmesi ülkemiz açısından çok önemli. Geçtiğimiz hafta engelli alanında çalışan psikolog, özel eğitimci ve koordinatörlerden oluşan 11 kişi; yurt dışından gelen uzmanlardan eğitim aldılar. Destek bulunabilirse ki umarım en kısa zamanda bulunur, ülkemiz genelinde hizmet verecekler. Kendilerine başarılar diler, her daim engelli çalışmalarına destek veren Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı’ya ve ekibine teşekkür ederim.

Bugün sizlerle projenin eğitmen kadrosunu eğitmek adına alanında uzman pedagoglarla yaptığım söyleyişi paylaşacağım.  

Jörg Nitschke ve Sven Neumann 30 yıldır engellilik alanında hizmet veren uzman iki isim. Uzun yıllardır İSP'de  (İnstitut Für Sexual Pedagogik - Cinsel Pedagoji Enstitüsü) görev yapıyorlar. Çalışma grupları zihinsel engelliler ağırlıklı olmak üzere engelliler.

Bu arada millet olarak mahremiyet ve cinsel eğitim hususunda tutucu olduğumuzu düşünürdüm ama Alman pedagoglarımızla sohbetten sonra aynı sorunun onlarda da olduğunu gördüm. Hatta Jörg’ün kayınvalidesi damadının mesleğini kimseye söylemediği için işini değiştirmesi için önerilerde bulunmuş.

……………

Engellilik alanında cinsel pedagog olma fikri nereden geldi?

1988 yılında Dortmunt Üniversitesi bünyesinde genç öğrenci ve genç bilim adamlarının birlikte yürüttüğü bir model proje vardı. Hıristiyan demokrat olan Rita Üssmuth’un başkanlığında dört yıl süren bir projeydi. Dahil olduk daha sonra proje dernek faaliyeti çerçevesinde devam etti. 

Böyle bir çalışma otuz yıl önce Almanya’da nasıl karşılandı?

Almanya karma bir toplum. Destekleyen de oldu, cinsel pedagojinin konuşulmasına tahammül edemeyen de.  Bugün de aynı şekilde devam ediyor.

Bugünün Almanya’sında Türklerin yaklaşımı nasıl, iletişimde zorlandığınız grup kimler?

Türk  gençleriyle birlikte güzel çalışmalar yapıyoruz. Katolikler çok kapalı bu konulara. Genel olarak katı bir din anlayışına sahip olanlar düşmanca yaklaşıyor bize.

Geçtiğimiz günlerde Almanya’da Katolik Kilisesi taciz olaylarıyla gündeme geldi özür dilendi. Ne düşünüyorsunuz?

Olması gerekendi. Uzun zamandır üstü örtünmeye çalışılıyordu. 2014 yılında taciz mağdurları tarafından bir çalışma başlatılmıştı, özür bu çalışmanın neticesidir. Kilisenin özür dilerken ne kadar zorlandığını görmüşsünüzdür. Tabii bu özür bile çok önemli bir adımdı.

Din alanındaki kişilerle ilişkili  taciz haberleri insanları dinden uzaklaştırıyor mu sizce?

Muhakkak etkilidir ama tek neden olarak söyleyemeyiz. İnsanlar çeşitli nedenlerden dinden uzaklaşıyor.

En çok istismara uğrayan engel grubu hangisi?

Zihinsel engelli kadınlar.  Ve ailesi tarafından fazla korunmayanlar.

İstismara uğrayanları  kültür veya yaşam tarzına göre sınıflandırabilir misiniz?

Böyle bir sınıflandırma yapamayız. Toplumun tüm seviyelerinde taciz var ama ağırlıklı olarak  tacizciler yakın akraba oluyor.

Engelli bir kişinin taciz travmasını atlatmasıyla, engelsiz kişinin atlatması arasında fark var mı?

Elbette. Travma sonrası terapi sınırlarımızın çok zorlandığı bir durumdur. Almanya’da  zihinsel engellilik artmakta buna karşılık zihinsel engellilik alanında uzmanımız yetersiz. Çok fazla bilinmeyen tacizler de olabiliyor.

Taciz olaylarının medyada yer alması önleyici bir unsur mudur?

Önler mi derseniz belki. İnsanları silkeleyebilir ama tacize uğrayan kişiler ciddi anlamda mağdur oluyorlar. Bazı durumlarda sapkın kişiler taklit yoluna da girebiliyor.  Ve medya taciz haberlerini ajite ederek, abartılı bir şekilde de sunuyor.

Ailesi veya bir kurum tarafında cinsel eğitim alan engelliyle eğitim almayan engelli arasındaki fark nedir?

Cinsel eğitim alan kişi kendisi için ne iyi olduğunu bilir ve öz güvenlidir. Bu konuyla ilgili çok olumlu tecrübelerimiz var. Hiçbir eğitim almamış birini gördüğümüzde günlük hayatında yön bulamadıklarını görüyoruz. Bunun yanında cinsel eğitim alan biri tacize uğramaz diye varsayım yok.

Hep tacize uğrayan engellileri konuşuyoruz ama benim şahit olduğum bir olayda zihinsel engelli bir erkek küçük yaşta bir kız çocuğunu taciz etmişti.  Ve toplum içinde mastürbasyon yapan zihinsel engelli gençler var. Bu da meselenin başka boyutu.

Bu alanda çok eğitimlerimiz var. Yetişkin zihinsel engellilere bu eğitimi veriyoruz. 18 yıl önce 40 ve 50 yaşlarında kişilere eğitim veriyorduk. Belli bir  yaşa gelmiş ama hiçbir şekilde vücutlarını tanımayan ve bilinçsiz insanlardı. Kimi vücudundan nefret ediyordu. Bugün toplum daha bilinçli 20’li yaşlarda gençlere eğitim veriyoruz ve kendileriyle toplumla barışık bir hayat yaşamalarına yön veriyoruz. Cinsel pedagoloji eğitimi, engellinin kendisini ve karşısındakini koruyan en etkili bir eğitim aslında. Toplum açısından önemli bir konu.

Dünya "engelli cinsel eğitimi" konusunda nerede sizce?

Dünya çok büyük. Ülkeler 2008’de yürürlüğe giren BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmesi'ne dahil olsaydı; öğrenme zorluğu olan engelli insanlar kendileri tayin ettiği hayatı yaşardı. Cinsel eğitim alanında bilinçlendirme olurdu. Engelli haklarını sadece engelli bireylerin kabul etmesi yeterli değil,  toplumun da kabul etmesi gerekli. Ülkeniz bu sözleşmeye Almanya’dan önce imza atmıştır.  

30 yıllık bir çalışmanız var bu alanda. Neleri değiştirdiğiniz ülkenizde?

Bu konuda elimizde bir istatistik bilgi yok. Ama dünyadaki en düşük çocuk hamileliği bizim ülkemizde. Cinsel hastalıklar yok gibi...

Türkiye’ye gelişiniz nasıl oldu?

Ülkenizden davet aldık. Biz, davet sahiplerinin engelli cinsel eğitimi konusunda istekli ve kararlı olduklarını gördük. Daveti kabul edip geldik. Çok da iyi bir ekiple karşılaştık. Bugüne kadar dünyanın çeşitli yerlerinden bize gelen tüm soruları sordular. Çok cesur ve öz güveni yüksek bir çalışma grubuyla birlikteyiz.

Türkiye’de en çok neyi sevdiniz?

Çok sıcak karşılandık, misafirperverlik harika. Katılımcıların cesur soru sormasını ve iletişimini sevdik.

Geçtiğimiz günlerde Başkanımız ülkenizde, iki ülkenin ilişkileri için ne düşünüyorsunuz?


Türkiye’nin yerinin Avrupa olduğunu düşünüyoruz. Türk ve Alman yetkililer bu ilişkinin bozulmasına izin vermemeli.

 

Yazının devamı...

Gündeş & Zarrab

Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde kızıyla birlikte eşini görmek için Amerika’ya giden Gündeş’e gösterilen tepkileri  anlamlandıramadığımı yazmak istedim bugün. Öncelikle belirteyim, Ebru Gündeş’in damar şarkılarıyla mest olanlardan değilim. Karakterim herhangi bir sanatçının hayranı olmaya da müsait değil.  

Konunun ilgimi çekmesinin nedeni ise uzun zamandır iç dünyamda sorguladığım bir sorunun cevabını arıyor olmamdı. Gündeş ve Zarrab  görüşmesi bu soruyu tetikledi.

Hayat bazıları için karmaşıktır. Örneğin; iyi (  bir aileye  veya eşe sahip olanları şanslı,  aksi durumda olanları şanssız olarak nitelendiririz.  Toplumun onayladığı – takdir ettiği veya acıdığı – bir hayatınız varsa sorun yok.

Sorun, toplum veya  hukuk nezdinde suçlu  olan kişiyle ilişkinizde ortaya  çıkıyor.  Varsa kan bağınızı yoksa kalp bağınızı koparmanızı istiyor toplum. Çok enteresandır, filmlerde dolandırıcı, kanun kaçakçısı  vs. suçlu bir adamın aşkına hayranlık duyarız, onu bırakmayan kadını alkışlarız. Ama  gerçek hayata geldi mi  iş başka.  Kim bilir günün birinde Gündeş-Zarrab ilişkisini beyazperde de izleyebiliriz. Belki  o zaman  “Bu hususta haksızlık yapmışız, nereden bilebilirdik?” deriz.  Zira bir şeyi onaylamamız için özeli bilmemiz  bilmemiz gerekiyor.

Diyelim ki yanılıyorum, medyada yazıldığı çizildiği gibi Gündeş, Zarrab’la  olan evliliğini korku temelli yürütüyor. Zarrab’ın çocuğuna zarar vereceğinden filan korkuyor ve Amerika’ya hesaplaşmaya gitti.

Söyler misiniz;  Gündeş,  Zarrab’ın yanına ister hesaplaşmak, ister sevişmek için gitmiş olsun bizim onu yargılamaya hakkımız  var mı?

Yazının devamı...

Türbanlı fenomenler günah keçisi mi? Tesettürün modası var mı?

Arkadaşlarım, sosyal medyada fenomenleşen muhafazakar modasıyla ilgili bir şeyler yazmamı isteyince girdiğim bu dünyada büyük şaşkınlık yaşadığımı itiraf etmeliyim.  Zira medyada var olmayan kocaman bir dünya vardı.

Konuyu kaleme almaya karar verdikten sonra fenomen olarak adlandırılan kişilerin hesaplarını bir süre takip ettim... Ve birkaçıyla  söyleşi yaparak bir yazı dizisi hazırladım.

Türbanlı fenomenlere tepki o günlerde de vardı. O tepkiyi sorduğumda aldığım ortak cevap şuydu:

Muhafazakâr fenomenler genellikle kendilerini “Ölçülü giyinen”  kişiler olarak tanımlıyor. Bence sorulması gereken başörtülü genç kızların neden ölçülü giyinenleri takip ettiği sorusudur.

 Zira yazı dizim bittiğince başörtülü genç kızlardan “Ayşe Hanım, söyleşi yaptığınız fenomene rica eder misiniz, ben de onun gibi olmak istiyorum, yardımcı olur mu?” sorusu çok geldi.

Emeğe saygı duyan biri olarak asla yadırgıyor değilim. Sadece durum değerlendirmesi yapmak niyetim.

Türbanlı fenomenler kendilerini ölçülü giyinen kişiler olarak tanımlasa da hitap ettikleri kesim muhafazakar yaşam tarzında olan kadınlar. Bu kadar rağbet görmelerinin nedenlerinden biri ihtiyaca cevap vermeleri. Zira özellikle genç kızlar için sosyal medya dışında başörtüsünü nasıl farklı yapabileceğini, kıyafetini nasıl kombinleyeceğini öğrenebileceği mecra yok.

Birileri bir boşluğu fark edip kendince doğruları ve imkanları doğrultusunda doldurdu ve doldurmaya da devam edecek.  Eleştirme veya kızma hakkına sahip değiliz.  Şikayet yerine çözüm üretmek durumundayız. Nihayetinde herkes istediğini giymekte ve sunmakta serbesttir.

Biz, başörtülü ablalar olarak bir mücadele verdik, tamam da sonra ne yaptık? Hızla ilerleyen ve kalıpları yıkan bir çağda, gençlere geçmişte yaşanan başörtü mağduriyetlerini hatırlatmak dışında bir şey verebildik mi? Siyah beyaz hayatımızın onları cezbetmesini beklemenin bir hata olduğunun ispatıdır bugün yaşadıklarımız. Onlara renkli bir yaşam sunamadığımız müddetçe kendilerine yakın hissettikleri mecralara gideceklerdir. Eğitimciler, sosyologlar, yazarlar vs. olarak bizler fikir üretmeliyiz ve sunmalıyız ki, yaşam tarzlarını taklit üzerine kurmasınlar.

Muhafazakar aileler olarak kız çocuklarına  ölçü olarak başörtüsünü koymaktan vazgeçmemiz gerekiyor. “Kızım yeter ki başını örtsün nasıl isterse öyle giyinsin” diyen bir çok aile biliyorum. Emin olun bugün garip bir örtü anlayışının çoğalmasının bir nedeni de bu düşüncedir. Başını örtmeyi istediği her şeyi giyebilme ve davranışı sergileyebilme özgürlüğü olarak algılayan bir nesil yetişiyor.

Ve var olduklarını kabul etmeliyiz. Bakınız bugün medya, sosyal medya fenomen olan başörtüsüz bir kadına yer veriyor ama türbanlı kadına yer vermiyor, yok sayıyor. Türk kadınlarının uluslararası alanda yaptığı  muhafazakâr bir defile  dahi Türk medyasında yer alamıyor. Gençlerin farklı  ve şık olma isteğine saygı duymamız ve onları desteklememiz gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta muhafazakar bir festivalle ilgili Ertuğrul Özkök’ün “Modası olmazsa  niye festival yapıyorsunuz?” başlıklı bir yazısı vardı.

Tesettürün modası olmaz deyip düzenlenen festivallere dikkat çektiği yazısına katılmakla birlikte “Tesettürün modası vardır” diyorum. Sadece bununla yüzleşmeye cesaret edemeyen muhafazakar ve laik kesim var.

Yazının devamı...

Nagehan Hanımcığım baltayı vuran ben değilim

Konu hakkında itirazımı yazmıştım. Bu sebeple tekrar etmeyeceğim, fakat kendisine sadece şunu soracağım.

Yıllardır ülkemizde eski adıyla Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na kadın bakan getirilir. Bugüne kadar ilgili bakanlığın başında bir kadının olması taciz veya tecavüz olaylarının engellenmesi üzerinde bir etkisi olmuş mudur?

Bir kadın olarak, kanun koyucuların veya uygulayıcıların cinsiyetinin sorunun çözümüne katkısı olacağına inanmıyorum. Sorunu çözebilecek en önemli etken kadın-erkek birlikte en sert tepkiyi gösterebilmemizdedir.

Bırakalım duyarsız erkek ve kadınlar susmaya veya görmezden gelmeye devam etsinler. Duyarlı insanlar olarak hangi görüşten olursak olalım taciz-tecavüz suçlarına karşı vatandaş olarak birlik olabiliyor muyuz? Oy verdiğimiz hükümete gerekli tedbirleri alması için baskı yapabiliyor, savcı ve hakimlere bir insanın “iyi hâl”li olabilmesinin kılık kıyafetle ilgisi olmayacağı tepkisini yüksek sesle gösterebiliyor muyuz? Buna bakalım. Kanunlarımızı tacizcilere nefes aldırmayacak şekilde düzenleyebiliyor muyuz? Bunları konuşalım.

Nagehan Hanım, taciz olaylarıyla ilgili dikkati medya sektörüne çekmiş ve tacize uğrayan kadınları itirafa davet etmişti. Ben de kimse alınmasın diye Hollywood’da yaşanan taciz olaylarını örnek göstererek, zamanında tacize ses çıkarmamış, hemcinslerinin yapamadıklarını yaparak “haksız kariyer” elde etmiş kadın oyuncuları örnek göstererek her taciz itirafına saygı duyamayacağımı yazmıştım. Nagehan Hanım, örneğimin  ülkemizdeki kadınların konuşma sürecine balta vuracağını ifade ederek beni uyarma ihtiyacı hissetmiş. Türkiye’de doğup büyüdüm ve bir kadın için taciz itirafının ne kadar zor olduğunun bilincindeyim. Bu sebeple tacize "hayır" demiş ve gençlere örnek olmuş, güç vermiş şahsiyetlere saygım sonsuz.

Aklı başında kadınlar olarak, kadın hakları konusunda anlaşacağımıza da şüphem yok. Hayat tarzlarımız farklı olsa da sorunlarımız aynı neticede. Habertürk yazarı Esin Övet’in “Kadına tacizi anlamak için gece sokağa çıkın” önerisine katılmıyorum. Şahsen geceleri sokağa çıkmıyor, mini etek veya şort giymiyor olmam tacizi yaşamadığım anlamına gelmiyor. Gündüz vakti Aksaray’da arkadaşımı beklerken “Çalışıyor musun?” diye soran adamı “Çalıştığımı veya izinde olduğumu neden soruyor ki?” düşüncesiyle anlamaya çalışmış sazanlığım vardır.

Belli bir yaşta bekâr olmak arızalı (!) bir durum olduğundan,  iyilik yapmak isteyen (!) erkekleri de gördü gözlerim. Tacizin sektörü yoktur, ister medya, ister siyaset, ister iş dünyası, isterse din alanında olsun her sektörde taciz muhakkak vardır. Üstelik bu durum ülkemize has bir durum da değil, dünya bunun örnekleriyle dolu.

Hiçbir koşulda tacizi yapan suçsuz olamaz elbette, lâkin tacize ses çıkarmayarak bunu meşrulaştıran kadın da masum değildir. 

“Kimse kusura bakmasın, yuvam dağılmasın” diye çocuğuna tacize ses çıkarmayan bir anne veya “Düzenim bozulmasın, kariyerim etkilenmesin” diye tacize göz yuman bir kadın, hemcinslerine en büyük kötülüğü yapan kadındır. Zira tacizci erkeği cesaretlendiren bu bakış açısı tüm kadınlar için tehlike arz etmektedir.

Kaldı ki eğitimli bir kadının kabullendiği taciz, tacizden ziyâde cinsel rüşvettir. Rüşvet veren de alan da suçludur. Cinsel rüşvet, sektörlere veya kişilerin yaşam tarzına göre şekil değiştirebilir. Değişmeyen tek şey rüşvetin her şeklinin suç olmasıdır.

Sakın ola ki, güzel meslektaşım klavye başında ahkâm kestiğimi zannetmesin. Ben de tacize maruz kaldım. Yaşı bir hayli ilerlemiş bir erkek tarafından yapılan iş teklifini değerlendirme aşamasında saygın beyefendinin (!) davranışlarından şüphelenmem üzerine kadın çalışanlarıyla ilişkilerini inceledim. Öyle enteresan ki, ortada büyük bir taciz vardı ama hemcinslerim hâllerinden oldukça memnun görünüyorlardı. İş değil işve önemliydi ve işveli olmak iş yapmaktan daha kolaydı. Böyle bir ortamda bulunmayı sindiremeyeceğim için işi kabul etmedim.

Dün  gözlerimin içine baka baka tacizden menfaat elde etmiş hemcinsimi bugün itiraflarından dolayı alkışlamam, takdir etmem mi gerekiyor?

Nagehan Hanım yazısını  “konuya devam edeceğim” diyerek sonlandırmış. Balta vuracak değilim. Arzu eden kadın yaşadığı tacizi itiraf edebilir.

Kendisine sadece medya dünyasını değil, siyaset, sanat ve iş dünyasındaki kadınları da itirafa davet etmesini ve tacizcilerini ifşa etmeleri hususunda cesaretlendirmesini öneriyorum. Neticede onlar da toplumun önünde olan kadınlar ve cesur olmalılar.

Yazının devamı...

Taciz…

Talat Bulut’la ilgili taciz iddialarına takipsizlik kararı veren erkek savcıya itiraz eden Alçı, "taciz iddiasının bulunduğu dosya, onca şahit varken, bir kadın savcıya verilse, takipsizlik alır mıydı?" diye sordu ve Batıyı örnek göstererek, ülkemizdeki taciz ve tecavüz davalarının kadın savcı ve hakimlere verilmesini önerdi.

Şahsi görüşümü yazarak mevzuya dahil olmak istedim. Anladığım kadarıyla Nagehan Hanım,  Talat Bulut davasının takibini yapan savcının kadın olması durumunda  takipsizlik kararı çıkmayacağından emin. Hemcinsim olan meslektaşımın sorusunu anlamlı bulmakla birlikte kendisine katılmadığımı söylemek isterim. Zira maalesef ülkemizde özellikle taciz ve tecavüz olaylarında erkeği koruyan ve kollayan bir anlayış var. Ve bu anlayışı zaman zaman kadınlar erkeklerden daha hararetli savunuyor.

İster geleneksel, ister dini olsun katı bir kültürde yetişmiş bir kadın savcı veya hakimin taciz  olaylarında kadının lehine karar verebileceğine inanmayacağım gibi özgür, eşit, adil kültürde  yetişen bir erkek savcı veya hakimin de kadının aleyhine karar verebileceğine inanmıyorum. Eğitim şart... Lakin adaleti sağlayan bir alanda hukukun üstünlüğünü kavrayamamış bir insanın cinsiyetinin çok önemli olmayacağı kanaatindeyim.

Dönüp dönüp bizi yaralayan ve öldüren   taciz-tecavüz sorununu ortadan kaldırmak için öncelikle biz kadınlar birlik olmalıyız ve dik durmalıyız ama erkekleri çözümün dışına itemeyiz.

Farkındaysanız biz daha tacize karşı tepkilerimizde birlik sağlayamıyoruz. Tacizcinin kimliğinden önce hangi cemaat veya hangi parti mensubu olduğunu  konuşuyoruz. Sosyal medyada taciz haberlerini takip ederseniz takipçilerin tacizciye değil de birbirine hakaret ettiğine tanık olacaksınız. Bazen durum öyle bir trajikomik hale geliyor ki, sırf yaşam tarzından dolayı tacizci bir grubun veya tarafın sorumluluğunda kalabiliyor. Birkaç gün sonra karşı grubun yaşam tarzına sahip bir erkeğin taciz haberi oluyor. Garip anlamsız ve yorucu bir kısır döngünün içine girmişiz.

Birlikte bir şeyler yapmamız için önce ivedilikle bu durumdan kurtulmamız gerektiğini hatırlatmak isterim.

Sırf hemcinsimiz diye her şeyi tacizden mi sayacağız?

Nagehan Hanım ülkemizin aydın sınıfı olarak kadın köşe yazarlarımızı yaşadıkları tacizi anlatmaya davet ediyor. Hangi sektörden olursa olsun yaşadığı tacizi anlatan kadınlara saygım sonsuz, hiçbir itirazım yok lâkin her taciz itirafına saygı gösteremeyeceğim.

Hatırlarsanız 2017 yılında Amerikalı ünlü yapımcı  Harvey Weinstein’in tacizci olduğu ortaya çıkmıştı. Sonrasında kadın oyunculardan itiraflar da geldi. Kimi tacize boyun eğdiğini kimi kariyeri uğruna tacize karşı çıktığını söyledi.

Bir tarafta hak ettiği rolü veya ödülü sadece tacize  HAYIR dediği için alamayan bir kadın, diğer tarafta o kadının HAYIR’ına EVET diyerek  şöhret sağlamış bir kadın.  İki kadın profilini aynı kefede değerlendirmek adil olabilir mi?

Tacize DUR diyememiş  yetişkin bir kadının geçmişe dair yaşadıkları taciz değil uygunsuz bir alış veriştir.

Yazının devamı...