GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Ülkemiz  için önemli  bir seçim

Biz de geçtiğimiz haftalarda ülkemizdeki yetenekleri keşfetmek adına sanat için önemli bir seçim yaptık.  

Bundan üç ay önce “Seni tanımamıza izin verir misin?” sorusunu sormuştuk engelli arkadaşlarımıza.

Demiştik ki: “Yaşın kaç olursa olsun, ister A4’e, ister tuvale, ister tahta parçasına imkânın neye elveriyorsa, içinden ne geçiyorsa çiz ve bize gönder.” Her ne kadar “Resim Yarışması” olarak tanımlasak da aslında tanışma ve keşfetme daveti idi çağrımız.

İlk ses veren Mersin oldu, ardından Türkiye’nin dört köşesinden 5 yaşından 45 yaşa kadar her yaştan vatandaşlarımız eserlerini gönderdiler. Tam 700 resim geldi Bağcılar Engelliler Sarayı’na. Vakit kısalığından şikâyetçi oldular ama üzülmesinler, önümüzdeki yıl tekrarını yapmaya gayret edeceğiz. 

Ülkemizin ismi kadar yüreği büyük sanatçısı Ahmet Güneştekin’in önderlik ve jürilik için tek şartı yetenekli görülen tüm eser sahiplerinin ödüllendirilmesi,  ilk üçle sınırlı kalmamasıydı.

20 sahibinin ödüllendirilmesini planlıyorduk.  Ahmet Bey gelen eserleri görünce  “Ayşe, biz bu sayıyı 50 yapalım.” dedi. “50 kişi refakatçileriyle birlikte 100 kişi olacaklar. Acaba altından kalkabilir miyiz?” derken sponsorlarımız ve jürilerimizden Fatoş Sarıgül Altınbaş’tan sıcacık bir kucaklama daveti geldi; “Biz Altınbaş Üniversitesi olarak konaklama ve ulaşım ücretlerini karşılarız.”

Demet Sabancı Çetindoğan, ödül töreni ve eserlerin sergilenme kısmını üstlendi. Bağcılar Belediyesi ve Türkiye Beyazay Derneği Genel Merkezi ödül kısmını üstlendi.

Bize de muhteşem bir karşılama yapabilmek adına organizasyon görevi düştü. Dereceye giren eser sahibi 50 adayı İstanbul’a davet ettik. 12-13 Mayıs tarihlerinde misafirimiz olacaklar, İstanbul’u gezecekler ve Ahmet Güneştekin’in atölyesini ziyaret edip, kendisiyle sohbet etme imkânı bulacaklar.

 14 Mayıs tarihinde de Pera Palas Hotel’de eserlerini sergileyecek ve ödüllerini alacaklar. Kendilerini büyük bir sürpriz bekliyor olacak…

Organizasyonunun en keyifli kısmı siz değerli okurlara kalıyor, 14 Mayıs’ta 13.00’de Pera Palas’ta programı keyif ile izleyip birbirinden güzel ve farklı hikâyeleri olan eserleri görebilirsiniz.

Bu fırsatı kaçırmayın derim.

Yarışmamızın duyurusunda emeği geçen Türkiye Beyazay Derneği Şubeleri’ne ve Milli Eğitim Bakanlığı’na teşekkür ederim.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteği bizim için çok özeldi. Bu vesileyle bir kez daha ülkemizdeki öğretmenlerle gurur duyduğumuzu ifade etmek isterim. Ailelerin farkında olamadığı, yokluk veya yoğunluk sebebiyle ilgilenemedikleri çocuklar için öğretmenlerimizin gayretleri bizleri hem gururlandırdı hem de gelecek adına umutlarımızı yeşertti.  

Resim sahiplerinin hikâyelerini kimi zaman hüzünlenerek kimi zaman tebessüm ederek okuduk. Bazıları ile yaptığımız söyleşileri önümüzdeki günlerde paylaşacağım, eminim sizler de severek okuyacaksınız. Hep birlikte, takdir etmenin ötesinde yapmamız gerekenlerin farkına varacağımızı umuyorum.

Proje Koordinatörü olarak, Bağcılar Belediyesi Başkanı Lokman Çağrıcı’ya, Türkiye Beyazay Derneği Başkanı Lokman Ayva’ya teşekkür ederim. Sponsorlarımız olan PTT – İSKİ – Altınbaş Üniversiteleri yöneticilerine teşekkür ediyorum. Jürilerimiz Ahmet Güneştekin, Demet Çetindoğan Sabancı, Ertuğrul Özkök, Fatih Altaylı ve Fatoş Altınbaş Sarıgül’e  teşekkür ediyorum. Ve bize ulaşan, emek veren tüm arkadaşlarımıza canı gönülden teşekkür ediyorum.  Kendilerini tanıma fırsatını bize verdikleri için çok mutlu olduk.

Dereceye giren arkadaşlarımızın listesi aşağıdadır. Detaylı bilgi için Bağcılar Belediyesi ve Türkiye Beyazay Derneği web sitelerine bakabilirsiniz.

“BU TUVAL SENİN” Resim Yarışmasında dereceye girenlerin listesi;








Yazının devamı...

Erbakan Hoca yaşasaydı…

Zira ne Saadet Partisi’nin yükselişi beni rahatsız eder, ne de Ak Parti’nin zayıflamasından mutlu olurum. İttifak yapmaları durumunda mutlu olurum, lâkin yapmamaları durumunda da bir suçlu aramam. Sonuçta ikisi de bağımsız iki partidir, belirli ilkeleri vardır.

Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi dönemlerinde Kadın Kolları alanında uzun yıllar görev yapmam dolayısıyla gerek Ak Parti’den gerek Saadet Partisi’nden çok sevdiğim ve değer verdiğim arkadaşlarım vardır. Zaman zaman bir araya geliriz, bugüne kadar hiç birinden Saadet’i ihanetle suçlayan bir tavır görmedim. Ama nedense bazı yazarlar inatla Saadet Partisi’ni ihanetle suçlamaktadır. Hatta Ak Parti ile ittifak yapmamaları durumunda Temel Bey’i Erbakan Hoca’nın kemiklerini sızlatmakla dahi suçlayabilmekte, Erbakan Hoca yaşasaydı Temel Bey’e parmak sallayacağını dahi iddia edebilmektedir.

Ortada Saadet Partisi’nin yükselişinden kaynaklanan bir tehlike varsa işte bu durumdur. Ak Parti, Refah Partisi’nin içinden çıkmış bir partidir. Kaldı ki, ne dün gidenlerin ne de bugün kalanların ihanetle suçlanmasını asla ve asla kabul etmedim, etmiyorum. Böyle davrananların da siyasi parti mantığını ve dava insanlığı mantığını anlamamış insanlar olarak görüyorum.  Saadet Partisi’nin tabanından birçok insan seçimlerde Ak Parti’yi desteklemiştir. Ben de dâhilim buna. Çok açık söyleyeyim; bugüne kadar Tayyip Bey’den Saadet Partisi’ni kötüleyen tek bir söz duysaydım, oy vermezdim.

Saadet Partisi’nin yükselmesinin ve güçlü muhalefetinin Ak Parti’yi zayıflatacağına inananların zerre kadar siyasetten anlamadığını iddia ediyorum. Bu şekilde davranmakla sadece tabanı birbirine uzaklaştırırsınız. Sonra da “Dış güçler bizi bölüyor.” diye ağlarsınız.

“Erbakan Hoca yaşasaydı…” diye yorum yapanların bir zahmet oturup Erbakan Hoca’nın videolarını izlemelerini tavsiye ediyorum.

Bu arada ne hikmetse dün Erbakan Hoca’yı sol görüşte olanlar anlamıyordu bugün ise sağ görüşte olanlar anlamıyor.

Ahmet Kekeç’e naçizane bir öneri…

Sevgili Ahmet Kekeç; ben, bundan yıllar önce sizin iyi bir okuyucunuzdum. Ne zamanki sadece destek olduğunuz veya köstek olduğunuz kişilerle ilgili tekrara düştünüz, işte ben de o zaman sıkıldım ve bıraktım takip etmeyi.

Aydın Doğan’la ilgili yazılarınızda tekrara düştüğünüzü yazmamın nedeni Aydın Bey’in şahsını korumamdan kaynaklanmıyor. Kendisi de benim korumama ihtiyacı olan bir insan değil ama siz bunu anlamayacak kadar hedefinize kilitlenmişsiniz, bu nedenle ne desem fayda etmeyecek.

AK Partili bazı arkadaşlar sizin yazılarınızdan mutlu oluyorlar, biliyorum. Siz de bu mutluluk gazıyla beraber rüzgâra göre hareket ediyorsunuz, bunu da anlıyorum. Lâkin bir gün onlar da tekrardan sıkılırsa sizin deyiminizle “Hürriyet’in Başörtülüsü” olarak (dün başörtülüler olarak simgeydik bugün yazdığımız gazeteye veya bulunduğumuz siyasi duruşa göre sınıflandırılıp, ayrıştılırılıyoruz) bir önerim olacak;

Kendi kariyeriniz için arada kamu yararına bir şeyler karalayın, vatandaşın sorunlarını kaleme alın. Alın ki yarın sövecek düşman bittiğinde, harcayacak dost kalmadığında ortada kalmayın…

Yazının devamı...

Türk Gençleri  “İZM” lere kayamaz mı?

Fazlıoğlu, konunun ilgilisi olarak bir sorunu, daha doğrusu bir gerçeği gündeme getirdi lâkin biz her zamanki gibi düzgünce konuşup, tartışmak yerine cepheler arası savaş konusu yaptık. Konunun öznesi olan Deizme kayan gençleri değil, iddianın kendisini konuşuyoruz.

Adeta çocuklarının sorunlarıyla yüzleşmekten korkan ve birbirini suçlayan anne-baba kavgası yapıyoruz.

Son olarak Bahçeli’nin “Türk Gençliğinin deizme kaydığını söylemek densiz bir uydurmadır. Türk gençliğinin itham edilmesi ayıp ve ahlaksız bir komplodur. Deizm ile uğraşanlar önce haram yiyenlere baksınlar.” sözleri ise sorunu sahiplenip çözüm arayışına girmek yerine inkârı seçip “Elalem ne der?” kaygısı taşıyor adeta.

Öncelikle bir profesörün (art niyet olmaksızın) yaşadığı bir gerçeği anlatmasını bir siyasi liderin “komplo” olarak tanımlaması hoş bir davranış değil.

Deizme kayan gençlerin varlığını itham olarak kabul ederek ahlaksızlık olarak değerlendirmek de şık değil.

İster siyasi, ister yazar, ister bilim insanı olsun, kendi inanç ve görüşü dışındaki gerçekleri kabul etmeyen davranışlar günümüz Türkiye’sine yakışmıyor artık. Ülkemizde yaşayan genç insanların düşünce dünyası ve bakış açısı çok daha geniş büyüklerinden. Doğruyu veya yanlışı kendilerine öğretildiği gibi direkt olarak kabul etmiyor, sorguluyorlar. Bizim, onların doğrularımızı sorgulamalarından korkmamız bir şeyleri değiştirmez. Korkunun ecele faydası yok.

Çocuklarımızı ve gençlerimizi mükemmeliyetçilik kalıbına sokmaktan vazgeçmeliyiz.  Gençler bizim geleceğimiz; onların sorunlarını yok saymak, sorunlarını gündeme getirenleri aşağılamak, toplumun geleceğini ilgilendiren meseleleri sadece bir siyasi partinin meselesi olarak görmek bize bir şey kazandırmaz. Aksine, ikiyüzlü bir yaşam sürmeye mecbur kalırlar ve özgürlüklerini başka diyarlarda ararlar.

Deizm veya ateist gençlerle ilgili açıklamaları sebebiyle İhsan Fazlıoğlu’yla söyleşi yapmak istedim lâkin talebimi kabul etmedi. Kendince haklı gerekçelerinin olduğunu düşünüyorum ve kendisine bu konuda saygı duyuyorum.

Çevremde deist veya ateist başörtülü tanıdığım yok.  Eğer olsaydı, onları anlayabilmek için hangi düşüncelerle inanç kayması yaşadıklarını sormak isterdim. 

İster bireysel ister tüzel olsun, inançlar ve ideolojiler sınavlarını en güçlü olduğu zamanlarda verir. Yoklukta görülmeyen eksiklikler varlıkta gün yüzüne çıkar. Ülkemizdeki gençlik, Müslümanların varlıklı olduğu zaman diliminde yaşıyor. Bizim eksik bıraktıklarımızı onlar görüyor.

Onları yargılamak yerine lütfen dinleyelim, ciddiye alalım.

 

 

 

 

Yazının devamı...

AK Partili siyasetçileri bekleyen tehlike

İkisi de hem şahsını hem partisini zor durumda bırakacak türden. Benim üzerinde durmak istediğim ilk açıklaması olacak, zira seçimler yaklaşırken özellikle AK Partili siyasetçilerin başını ağrıtacak söylemlerin devamı gelecek gibi görünüyor.


Ne demek istediğimi izah edeyim. Uysal’ın "Bizim şu anda birinci önceliğimiz metro. Metroda da birinci önceliğimiz en fazla oy aldığımız yerler olacak inşallah." sözleri bir kongrede söylenmişti.

Tam Uysal’ın sözleri unutulmaya yüz tutuyordu ki, Esenyurt Belediye Başkanı Ali Murat Alatepe’nin  “Esenyurt’u kaybedersek Kudüs’ü kaybederiz, İslam’ı kaybederiz, Mekke’yi kaybederiz.” sözleri gündeme damgasını vurdu. Alatepe, bu sözleri “Şehitleri Anma Programı”nda söylemişti. Elbette her iki başkanın da sözlerini tasvip etmek mümkün değil. Benim dikkat çekmek istediğim husus sözlerden ziyade söylendiği mekânlar.

Kongre, salon toplantıları, anma gibi partililerin yoğun olduğu programlarda siyasetçiler bir şehrin, bir ülkenin başkanı veya vekili olduğunu unutuyorlar. Anın coşkusuna kapılıp kendilerini ve partilerini tehlikeye sokacak söylemlerde bulunabiliyorlar.

Bununla birlikte seçim öncesi ve sonrası OY oranına göre şehirlerin sınıflandırılmasını doğru bulmadığımı da belirtmek isterim; hangi siyasi parti olursa olsun, en çok oy aldığı bölgeye özel teşekkür edilmesinin de ayrıştırıcı bir tutum olarak gördüğümü ekleyerek. Seçimi kazanan ister Başbakan ister Belediye Başkanı olsun ayrım gözetmeden kendisine oy veren ve vermeyen herkesin yöneticisidir. Bu tarz söylemler (seçim çalışmalarında aksini söyleseniz dahi)  size oy vermeyen insanların kafasındaki soru işareti bırakır ve samimiyetinizin sorgulanmasına yol açar. Kudüs ve Mekke gibi, inançlı olan tüm insanlara ait olan kutsal ve değeri bir siyasi partinin belediye seçim sonucuna bağlanmasını ise ne Yaradan ne de yaratılan kabul edebilir.

Medya lakap takma özgürlüğüne sahip mi?

Çiftlik Bank'ın sahibi Mehmet Aydın’ın milleti mağdur etmesinin ardından sık sık medyada haberlerine rastlıyoruz.

Bana ilginç gelen son günlerde Mehmet Aydın yerine “Tosun” şeklinde hitap edilmesi. Kim ortaya attı, nereden çıktı bilmiyorum ama Google’a “Tosun” yazın Mehmet Aydın çıkıyor. O kadar yani.

Aydın, kilolu olduğu ve insanları hayvanlar üzerinde dolandırdığı için “Tosun” deniliyor anladığım kadarıyla fakat benim anlamadığım bu durumun kimseyi rahatsız etmediği. Sizi bir dakikalık düşünmeye davet ediyorum. Aydın’ın boyu kısa olsaydı cüce, uzun olsaydı sırık diye mi hitap edecektik?

Yıllardır çocuklarımıza “İnsanlara lakap takmak ayıptır.” diyoruz sonra gidiyoruz dediğimizin aksini medya yoluyla biz yapıyoruz. Mehmet Aydın’ın dolandırıcı olması bizi haklı kılıyorsa o vakit lütfen çocuklarımıza karışmayalım. Onların da kendilerince haklı sebepleri olabilir zira. Merak ettiğim ise Google’dan “Tosun” hakkında bilgi almak istediğinde Mehmet Aydın’la karşılaşan çocuklara biz büyükler, ne cevap vereceğimiz.

Bu millete bir özür de Cübbeli Ahmet Hoca borçludur.

Çiftlik Bank’ın reklam yüzü olması sebebiyle eleştirilen sanatçı Mehmet Çevik “Ben sadece reklam yüzü oldum, arka planını araştırmadım.” diyerek Türkiye’den özür diledi.

Şahsen bir özür de, Fadıl Akgündüz’ün Caprice Gold projesine katkı sağlamak için vatandaşı destek olmaya çağıran ve açılışına bizzat katılan Cübbeli Ahmet Hoca’dan bekliyorum. Ki Cübbeli Ahmet’in bir hoca olarak ticari bir olaya fetva vermesi çok daha vahim bir durumdur. Hem de milleti daha önce de zarara uğratmış bir kişi için.

 

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Content Video - Son 24 saatte ne oldu? (08.04.2018) - 2

Yazının devamı...

Temel Karamollaoğlu dünden farklı ne söylüyor?

İtiraf etmeliyim ki Temel Bey, Saadet Partisi Genel Başkanı olduğunda “Neden daha genç bir insanı Genel Başkan yapmadılar?” demiş ve partinin sessiz sedasız yerinde sayacağını düşünmüştüm.

Ama Temel Bey, beni ve Türkiye’yi şaşırtacak bir çıkış yaptı. Söylemleriyle partisini gündemin üst sıralarına taşıdı.

“Yıllardır sessiz sakin giden Saadet Partisi nasıl oldu da gündemde fırtınalar estiriyor? Temel Bey ne diyor da sosyal medya yıkılıyor?” diye kendisine sormak istedim.

Dün iktidara gelmesinden korkan kesimin bugün alkışladığı, muhafazakâr kesimin bir bölümünün ise yükselişinden rahatsız olduğu bir parti hâline geldi Saadet Partisi. Bunun nedenini merak ettim.

Erbakan Hoca’nın kurduğu partide neden Fatih Erbakan yok; öğrenmek istedim.

Ak Parti ile ittifak konusunda kapıyı açık bırakmasının sebebi ilkeler mi, pazarlık mı; bilelim istedim. Velhasıl ben sordum Temel Bey cevapladı, biraz uzun bir söyleşi oldu ama ancak bu kadar özetleyebildim.

Temel Bey, sosyal medyayı takip ediyor musunuz bilmiyorum ama fırtınalar estiriyorsunuz.  Dünden farklı ne söylüyorsunuz?

Aslında biz hep aynı şeyi söylüyoruz, sadece insanlar bizi dinlemeye yeni başladı. Sosyal medyayı sürekli takip edemiyorum, arada bakıyorum. Beni en çok memnun eden bir tweet oldu geçenlerde onu paylaşayım.  Bir vatandaşımız yazmış “Yahu ben İslam’ı neredeyse tümüyle reddeder hâle gelmiştim, şimdi siz geldiniz ben tekrar lise çağlarında öğrendiğim İslam’a dönme kararı aldım.” Bir insana bunu söyletebilmek bizim için çok değerli.

İttifak meselelerine girmeden Fatih Erbakan’ın Ak parti bünyesinde siyasete gireceğine dair iddialar var. Neden babasının kurucusu olduğu partide değil Fatih Erbakan?

Fatih Erbakan’ın bizimle birlikte hareket etmesi icap eder. Kendisi bizim kurucu üyemiz. Genel İdare Kurulu üyemiz değil ama bunun sebebi de kendisinin ayrı bir liste çıkarması ve seçilememesidir.  Ben, kendisini ısrarla bizimle birlikte çalışmaya davet ettim ama başarılı olamadım. Umarım yanlış bir tarafa kaymaz.

Saadet Partisi’nin yükselişinden veya gündemde olmasından rahatsız olan muhafazakâr bir grup var.  Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Bizim söylemlerimiz eski seçmenlerin bir kısmında itibar gördü, bir de bizim dışımızda kalan bizi bu güne kadar hiç dinlemeyen vatandaşlar ilk defa  “Allah Allah, bu adamlar bizimle bir araya gelmezlerdi ama ne oldu da bizden daha çok bazı mefhumlara sahip çıkıyorlar?” diye düşünmeye başladı. Bizim sözlerimiz onların tasvibini kazandı ama biz bu sözleri yeni söylemiyoruz eskiden beri söylüyoruz, Gelişme bundan ibaret.  Bizim yükselmemizden rahatsız olanlar hükümetin propagandasının etkisinde olanlardır.

Saadet Partisi, dün Batı’nın ve Amerika’nın karşı olduğu Refah Partisi’nin devamı niteliğinde. Dün sizin güçlenmesinden rahatsız olanlar bugün olmayacak mı?

Refah Partisi iktidarında Batı bizden endişe etti. Yanlış anlaşılan tavırlarımız olmuş olabilir, belki biz o dönem daha keskindik. Ama Batı bize karşı hep önyargılı davrandı, bizi anlamaya çalışmadı. Bizim temel değerlerimiz üzerinde durmadı. Batı eskiden beri bir haçlı ruhuyla bize karşı mesafeli durdu. Biz “değerlerimiz” deyince onlar kendi değerleriyle çatışacağımızı düşündü. Hâlbuki bizim medeniyet anlayışlarımız farklı olabilir ama birlikte yaşama konusunda biz onlardan çok daha ileriyiz. Ben Avrupa Birliği üyeleriyle konuşuyorum. Biz sizinle aynı medeniyetin ürünüyüz diyemeyiz. Siz farklı inançlara sahipsiniz farklı kültürlere sahipsiniz biz farklı inanç ve kültüre sahibiz. Bunların dışında hukukun üstünlüğü mü? Biz varız. Sizin özellikle laiklik diye tarif ettiğiniz bir kavram var. Laiklik bizim ürettiğimiz bir kavram değil. Zaten Avrupa karışık, bir tarafta sekülerler diğer bir tarafta laikler var. Sizin burada istediğiniz din, herhangi bir müessese üzerinde baskı yapmasın; biz de onu diyoruz. Sizin yeni bulduğunuzu zannettiğiniz mefhum biz de eskiden beri var. 

İttifak konusunda Saadet Partisi olarak Ak Parti’ye kapıyı ne tam kapatıyorsunuz ne de tam açıyorsunuz.  Bu durum kilit parti olmanızı pazarlık konusu edeceğinizle ilgili yorumlanıyor.

İttifak konusuna gelince eskiden bu koalisyondu, seçimden önce yapılan ittifaklar ise barajı açmak için yapılırdı. Seçimden sonra herkes kendi yoluna giderdi. Şimdi öyle bir durum yok ki, bir kişi seçilecek. Neyin ittifakı olacak? İttifak ancak bugünkü değerler üzerinden ilkeler üzerinden yapılabilir. Bizim ilkelerimiz çok net, başından beri aynı şeyi söylüyoruz. Ak Parti bizim ilkelerimizi kabul etmiyor ki, Biz iktidar olursak öncelikle kamplaşmanın önüne geçeceğiz diyoruz. Ama Ak Parti “Benimle olursan millisin değilsen gayri millisin” diyor.  

Biz çok açık ve net bir şekilde kuvvetler ayrılığını olmazsa olmaz olarak görüyoruz. Bir ülkede iktidar gerek meclis tarafında sorgulanamıyorsa, gerek adalet mekanizması iktidarın etkisi altındaysa biz buna rıza gösteremeyiz. Çünkü orası ister istemez diktatörlüğe gider.

Ekonomiye gelirsek, yolsuzlukla ve israfla mücadele etmek bizim olmazsa olmazımız. Bugün kimse bu mücadeleyi yapamıyor. İstediklerimiz imkânsız şeyler değil, açık kapı bırakıyor olmamızın sebebi bu, belki bizim söylediğimiz aşırı gidiyor. Yani siz yönetimi bize devredin manasına geliyor ama bunlar olmadan da olmaz.

İlkelerimiz dışında hiçbir şey söz konusu değildir.

Sizin istediğiniz şeyler olması gereken zaten. Tayyip Bey’le görüştüğünüzde ve bu taleplerinizi ilettiğinizde karşı mı çıktı?

Tayyip Bey’le görüşmemiz bizim talebimizle gerçekleşti bildiğiniz gibi. Biz uyum yasalarıyla ilgili düşüncelerimiz aktarmak için gittik. Bunları da uyum yasalarındaki tekliflerimizin arasına koyduk ama biz o zaman bu meselelerin detaylarına girmedik. Ama ben genel manada düşüncelerimizi hukukun üstünlüğünü yani bugün tereddütleri ortadan kaldıracak tavırlara ihtiyaç olduğunu, olağan üstü hâlin böyle devam etmemesi gerektiğini, yarın seçime giderken bunun muhakkak kaldırılması gerektiğini söyledim. Biz bu hususlarda anlaşamıyoruz. Bunlar olmadığı zaman da günaha ortaklık etmiş oluruz. Bugün hukuka öyle müdahaleler var ki insanlar kendini savunamıyorlar. Bir insan düşünün görevinden alınıyor, ne ile suçlandığını bilmiyor, vatan haini damgası yiyor ve masum olduğunu kendisinin ispat etmesi isteniyor.

Peki, yeni sistem içinde başkan yardımcısı olarak yönetimde olsanız, ilkelerinizi gerçekleştiremez misiniz?

Olamaz ki. Külli irade var, bir kişi karar verecek. Tayyip Bey bu hususta güven veriyor mu? Bugüne kadar yola çıktığı arkadaşlardan yanında kimse kaldı mı?

Tayyip Bey’in tutumu farklı olsa karşı çıkar mısınız yine?

Biz ‘Başkanlık Sistemi’yle ilgili düşüncelerimizi söyledik. Dedik ki; bu sistem baskıya götürür, yanlışa götürür. Biz prensip olarak ‘Başkanlık Sistemi’ne karşı değiliz. Ancak ‘denetlemeyen bir Başkanlık Sistemi’ne’ karşıyız ve biz meclisin mutlaka güçlü olmasını, bunun yanında adalet mekanizmasının yürütmenin emrinde olmamasını istiyoruz.

Sisteme değil uygulamaya güvenmiyorsunuz.

Biz bir şeylerin değişeceğine dair bir işaret göremiyoruz ki. Bakın Tayyip Bey’in bir özelliği var. Arada vatandaşa “Allah beni affetsin, şurada yanlış yaptım.” diyor ama sonrasında bir şey değişmiyor. Mesela “Eğitimi başaramadık.” diyor ama devamında bir şey değişmiyor.  “İstanbul’u mahvettik, benim de vebalim var.” diyor ama bir şey değişmiyor. “Bu FETÖ’cüler beni de aldattı. Bunların altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanettir.” diyor ama gidiyor ibadet dediği kesimle ihanet dediği kesimi aynı kefeye koyuyor.

Ak Parti’nin iyi yaptığı hiç bir şey yok mu sizce?

Var. Başörtü sorununu çözdü.  Mühim bir sorundu ama sanki bu sorun çözülünce her şey tamam oldu. Adalet dediğimiz mefhum başörtüsünün çok ötesinde. Başörtüyü isteyenin takması bir hak, adaletin bir gereğidir, insan hakkı aynı zamanda. Ama öyle bir duruma geldi ki bu sorun çözülünce herkes meftun oldu. Yani ne adalet, ne insan hakkı ne ekonomi, ne dış politikadaki yanlışlıklar hiç biri gözükmüyor.  Bugün asgari ücretin açlık düzeyinde olması kabul edilebilir bir şey mi Allah aşkına? Hükümet bunu başarı olarak gösteriyor. Vatandaş da kabulleniyor bu  durumu.

Neden kabulleniyor sizce?

Çünkü Hükümet algı operasyonunu çok iyi yönetiyor.  Bugün yolsuzluklar almış başını gidiyor, hatta buna fetva veriliyor.  İnançlı insanlarda hep “Biz iktidar olduğumuzda adalet olacak, ekonomi iyi olacak, güzel bir Türkiye olacağız.” düşüncesi vardı. Bugün gördüler ki her şey eskisinden daha kötüye gidiyor.  Peygamberimiz döneminde sahabe İslam’ı yaymak için dünyanın dört yanına gitmiş, ticaret yapmıştır. Gittikleri yerde öyle örnek bir hayat sürmüşler ki, onları görenler “Siz neye inanıyorsunuz?” diyerek Müslüman olmuşlar. İslam, savaşla kılıçla yayılmadı. Bugün namaz kılmayan birine “Gel, birlikte namaz kılalım.” dediğinizde  “Aman, benden uzak dur da…” diyor. Güvenmiyor çünkü.

Yakın siyasi tarihimizde aynı çizgide olmayan siyasi partilerin ittifak ve koalisyonlarının tanığıyız ama bugün bu tarz girişimler sert tepkiyle karşılanıyor.  Neden?

Bu tamamen algı.  Bakın, bugün Tayyip Bey söylemini değiştirsin, tabandaki insanlar aynı saatte “Hakikaten doğru diyor.” deyip anında yüz seksen derece dönüş yaparlar.

Size göre kutuplaşmayı bitirecek tek isim Tayyip Bey mi?

Evet, şu anda kutuplaşmayı bitirecek tek kişi Tayyip  Erdoğan’ dır.

Yazının devamı...

“Detoks, botokstan farklı bir şeydir.” açıklamasını yaptığımız günler geride kaldı

İlgili ilgisiz, bilgili bilgisiz kişiler tarafından online olarak detoks tavsiyeleri verilmekte sosyal medyada. Detoks gün geçtikçe “ödem atmak ve toksinlerden arınmak”tan “kısa yoldan kilo verme”ye doğru evrilmekte.

 

Elbette bu işi hakkıyla yapanlar var. Lâkin vatandaş, kimin iyi kimin kötü olduğunu ayıracak bilgiye sahip olmayabilir. Özellikle kadınların ilgi gösterdiği detokslar bilinçsiz yapıldığı takdirde sağlık sorunlarına neden olabilir.

 

Ben bugün sizlere bir detoks merkezinden bahsedeceğim. Günümüzde detoks merkezleri bir hayli revaçta ve gitgide sayısı artmakta. Hem tatil hem detoks yapmak isteyenler için bir alternatif olması açısından güzel bir gelişme.

 

Yetkili kişilerce uygulanan detoks merkezlerinde hem sağlıklı beslenmeyi öğrenebilir hem dinlenebilirsiniz. Fakat bir sorun var; detoks merkezlerinin fiyatları orta gelir gurubu için yüksek. Zamanla bunun da aşılacağını düşünüyorum. Bugün sizler için ülkemizde hizmet veren ilk detoks merkezlerinden biri olan The LifeCo’nun Genel Müdürü Figen Tuncsav’la bir söyleşi yaptık. The LifeCo, ünlüleri sık sık ağırlayan bir merkez. Tahmin edeceğiniz üzere kendilerine “Fiyatlar neden yüksek?” diye de sordum. 

 

Figen Hanım, öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?

 

Ben Figen Tuncsav. Kurucusu olduğum bir dış ticaret şirketinde yönetici olarak çalışırken The LifeCo’nun kurucusu Ersin Pamuksüzer tarafından gelen teklifle birlikte dokuz sene önce The LifeCo ailesine katılmış ve hayatı değişmiş bir kişiyim. “Neymiş bu sağlıklı yaşam? Bir bakayım…” diye başladığım hikâyenin son beş yılında şirketin genel müdürlüğü görevini yapıyorum.

 

Sağlıklı beslenme ve detoks sistemiyle ilgili merkezlerinizle ülkemizde ilklerdensiniz.  Yola çıktığınız günle bugün arasında talep açısından nasıl bir değerlendirme yapıyorsunuz?

 

Biz 2006 yılında Bodrum merkezimizle işe başladık. O zamanlar detoksun, beslenme programlarının ve bunların sağlığımıza yansımalarının neler olduğu ve neden gerekli olduğu pek bilinmiyordu. “Botoks mu yapıyorsunuz siz orada?” gibi sorularla karşılaşıyorduk, misafirlerimizin tereddütleri vardı.

Geçtiğimiz on yıl içinde bize dayatılan toksik yaşam tarzına karşı nasıl sağlıklı yaşanabileceğini bilmek ve sağlığımıza yatırım yapmak bir mecburiyet hâline geldi ve bu konudaki farkındalık her geçen gün artıyor.

Ocak ayı bizim için en düşük sezon olmasına rağmen Ocak 2018’i Bodrum merkezimizde 98% dolulukla kapattık, pek çok misafirimize yer bulamadık. Dolayısı ile fark çok net;  “Detoks, botokstan farklı bir şeydir.” açıklaması yaptığımız günlerden, misafirimize yer bulamadığımız yoğunluklara geldik.

Antalya, Bodrum ve Phuket tesislerinizde sağlıklı beslenmenin yanı sıra onkoloji, kalp damar sağlığı, diyabet gibi rahatsızlıklarla ilgili terapi hizmetleri de bulunuyor. Detayları biraz anlatır mısınız?

 

Sağlıklı beslenmek ve bunu dengeli olarak hayatımıza yayabilmek aslında sağlıklı yaşayabilmenin ilk şartı. Bizim yan etki dediğimiz ama programlarımızın bir parçası olan kilo vermek de işin önemli bir kısmı. Bunlara ilave olarak kişisel rahatsızlıklara dönük doktorların kontrolünde yapılan destekleyici pek çok terapi var. Bunlar ozon terapi, bemer, elekro lenfatik terapi, ewot, infrared sauna, sonic table vb. pekçok farklı ekipmanla uygulanan terapiler.

 

Merkezlerinize gelen kişiler sağlıklı yeme konusunda hayatlarında kalıcı olarak neleri değiştiriyor?

 

Biz merkezlerimizde açık büfe bilgileri ortaya koyuyoruz. Bunun ne kadarını kullanacakları, hayatlarına katıp fark yaratacakları misafirimize kalmış.

Herkesin yaşam tarzına göre farklı seçimleri veya uygulamaları olabiliyor ama çok kısaca beslenme ile ilgili önerilerimiz şu şekilde;

- Eti mümkün olduğunca azaltın, süt ve süt ürünleri de aynı şekilde,

- Şeker zaten başlı başına toksik,

- Bolca koyu yeşil sebzelerden alkali beslenin,

- Su içmek şart, mümkünse alkali oranı yüksek bir su tercih edin,

- İşlenmiş, paketlenmiş gıdalardan kaçının, mümkün olduğunca her gıdayı doğada olduğu şekilde tüketmeye çalışın.

- Akşamları yemeyi ne kadar erken keserseniz o kadar iyi.

 

Detoks yaparken kadınlar mı daha çok zorlanıyor yoksa erkekler mi?

 

Kadın veya erkek pek fark etmiyor aslında. Vücudunuzun ne kadar toksik olduğu bu süreci zorlaştırıp kolaylaştıran faktör. Zaten sağlıklı bir yaşam tarzınız varsa hiç zorlanmıyorsunuz ama sigara, alkol, bol kahve, stres, işlenmiş gıdalar, hareketsiz bir yaşam sizi özetliyorsa ilk birkaç gün zorlanabilirsiniz ancak sonrasında faydalarını da çok daha fazla hissedeceğiniz bir gerçek.

Merkezlerinizde birçok ünlü ismi ağırlıyorsunuz. Zor müşteri midir ünlüler?

 

Tam tersi. Pek çok ünlü misafirimiz bizim için çok daha kolay, kaprissiz ve keyifli misafirler oluyor. Daha bilinçli olarak geliyorlar, ne istediklerini biliyor ve sağlıklarını önemsiyorlar. Bizim için en kolay misafir bilinçli misafirdir. Ünlü isimlerin pek çoğu beden ve zihin sağlıklarının öneminin farkındalar, zira onların başarılarına direkt etki eden önemli bir faktör beden, zihin ve ruh sağlığı.

 

Konaklamalı detoks mu daha başarılı, evde yapılan detoks mu?

 

Kesinlikle konaklamalı detoks, insan bulunduğu fiziksel ortamın dışına çıkmakla bile hayatında bir fark yaratıyor. Biz The LifeCo olarak holistik sağlık felsefesi ile hizmet veriyor; misafirlerimize birbirinden etkin ve farklı amaçlar için hazırlandığımız 6 farklı beslenme programını master detoks, ketojenik beslenme, anti-aging beslenme (fasılalı oruç), yoga, meditasyon, medikal veya rahatlatıcı çeşitli terapiler, hamam, sauna, masajlar ve bakımlarla tamamlayıp kendisine özel bir program hazırlıyoruz.

 

Tüm The LifeCo tesislerimizde aynı kapsam ve kalitede hizmeti sağlıklı yaşam takipçileri ile buluşturuyoruz. Doğa yürüyüşleri, nefes terapileri, mindfullnes çalışmaları, seminerler, sağlıklı mutfak workshopları ile programlarımızın daha keyifli ve etkili olmasını sağlıyoruz.

Günün sonunda elbette evde detoks programı yapmak, haftanın belli günlerinde sıvı beslenmek vb. programlar da son derece faydalı ama köklü ve 180 derece bir değişim istiyorsanız bir merkeze gitmekte fayda var.

 

Ücretlerinizi biraz yüksek bulduğumu söylemeliyim. Orta gelir grubundan vatandaşlarımız için ileriye dönük alternatif çözüm düşünüyor musunuz? 

 

Bu bizim sık duyduğumuz bir söz, “Üstelik yemek bile vermiyorsunuz.” diye de yakınıyor misafirlerimiz.

Aslında fiyatlarımız Türkiye için biraz pahalı olsa da yurt dışındaki muadillerimizin yarısından daha düşük.

Biz, söyle düşünüyoruz; bu sağlığınıza yaptığınız bir yatırım ve program sırasında öğrendikleriniz hayatınız boyunca size ve ailenize uygulayabileceğiniz sağlıklı yaşam kuralları. Bir hastalıkla uğraşmaya başladığınızda harcadığınız bedeller bundan çok çok daha yüksek, dolayısı ile sağlığımızı kaybetmemek için yapacağımız harcamalar çok daha önemli yatırımlar.

Her gelir grubuna hitap edebilmek için ise bir app (uygulama) hazırlıyoruz, içinde pek çok bilgi dolu içerik olan. Ayrıca sağlıklı beslenme, kansersiz yaşam, önleyici tedbirler vb. konularda online kurslar hazırladık. Birkaç ay içerisinde bunları aktif olarak kullanıma sunacağız.

 

Her insanın vücudunun detoksa ihtiyacı var mıdır?

 

Vücudunuz bazı belirtilerle sizinle konuşmaya çalışıyor ancak siz onu duymuyor olabilirsiniz.

Aşağıdaki belirtilerin çoğuna sahipseniz; vücudunuz, sizin için iyi bir detoks programına katılma zamanının geldiğini söylüyor… 

- Sabahları yorgun uyanma ve geceleri derin uyuyamama

- Bazı içecek ve gıdalardan vazgeçememe; kahve, şarap, asitli içecekler, çikolata vb.

- Enerji düşüklüğü; sürekli yorgun ve sinirli hissetme

- Konsantre olmada zorlanma ve zihinsel bulanıklık

- Doğal cilt renginde matlaşma, renk değişimi ve sivilcelenme

- Vücutta nedeni bilinmeyen ve sık tekrar eden eklem ağrıları

- Kötü kokan nefes

- Ağrılı, duygusal ve hassas geçen regl dönemleri

- Sık sık hastalanma ve soğuk algınlığına yakalanma

- Kronik hâle gelen solunum yolları problemleri ile sık karşılaşma; sinuzit, nezle, vb.

Yazının devamı...

Cem Yılmaz’ı alkışlıyorsunuz da bize niye tepki gösteriyorsunuz?

Birçok itiraz maili geldi; “Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Hüseyin Başaran’ın kadın mürettebata güvenmesi çok mu anormal? Birçok başarılı kadın pilot var.” diye.

Bu itirazları okuyunca aklıma Sevgili Cem Yılmaz’a sorulan  “Bu esprileri nereden buluyorsunuz?” cümlesi geldi aklıma.

Nedendir bilmiyorum; Cem Yılmaz bizi bize anlatınca alkışlıyoruz lâkin bunu yazarlar kaleme aldıklarında tepki gösteriyoruz. Lafım kesinlikle Cem Yılmaz’a değil, onu da özellikle belirteyim. İzlemekten ve dinlemekten zevk aldığım bir insandır.

Fakat biz hayatın esprili tarafını kabul ediyoruz, ciddi tarafını reddediyoruz. Hâlbuki sanatçı da olsa yazar da olsa herkes bu ülkenin insanının hikâyelerinden besleniyor.

İster pilot ister kaptan ister şoför olsun, kadınların yaptığı her işte başarılı olduğundan zerre kadar şüphem yok.  Gurur da duyarım. 

Biz de kız kıza gittiğimiz seyahatlerde erkek olmasını istemeyiz.  Mina ve arkadaşlarının özel tercihi miydi yoksa rastlantı mıydı, bilmiyorum. Sebep ne olursa olsun erkeğin varlığını, kadının yanında güvence olarak görülmemesi takdir ettiğim husustur.   

“Böyle bir şey var mı?” diye hayret edilmesini de anlamış değilim. Var ki takdir ediyorum. Tam bu olayın üzerine iki gün önce yaşadığım bir olayı aktarayım.

Katıldığım bir toplantıda yanımda olan iki kadın, umre ziyaretiyle ilgili konuşuyor. Biri başörtülü diğeri değil. Başörtülü olan umreye gitmek istediğini söylüyor, diğer kadın “Ben hocalara sordum mahrem bir erkek (baba, abi vs.) olmadan gidemezmişsin. Gidersen umren olmazmış, turistik ziyaret yapmış olurmuşsun.” diyor. Konuşmayı yapan iki arkadaş da güzel işlerde çalışan ve yurt içi - yurt dışı seyahatlere giden aktif kadınlar.

Dayanamadım, konunun bu bölümünde araya girdim. “Neden böyle söylüyorsunuz? Bakın, ben de dini bilgisi olan bir insanım. Kadının mahremsiz seyahat etmesi hususu mezheplere göre farklı değerlendirilmiş bir husustur. ‘Umren olmaz.’ diye kesin bir hüküm vermek yanlıştır.” dedim. 

Kadın ısrarla “Ben hocalara sordum, olmaz.” dedi. “Fıkıh okudum.” dedim, olmadı. “Babam da hocaydı.” dedim, olmadı. Ne dediysem ikna edemedim.

İkna edemememin sebebini de biliyorum aslında. Çünkü bir acı gerçektir.  Toplumumuzun büyük bir çoğunluğu, bilgi sahibi olsa dahi kadına itimat etmez. Bu iddiamı sadece bu olaya istinaden söylemiyorum.  Zira bugüne kadar bir hocanın söylediği yanlış bir şey için (ispat etmeme rağmen) kimseyi ikna edebilmiş değilim. 

Yaşanmış bir olayı daha paylaşmak istiyorum sizlerle.

Yakın bir arkadaşımın ailesi bazı hususları danışmak için bir erkek hocayı evlerine davet etmişler. Eve gelen hoca (!), arkadaşıma “Okuduğumun size şifa olması için elinizi tutmam gerekiyor.” demiş. Arkadaşım “Böyle bir gerekçeyle kadınlara dokunmanız doğru değil.” diyerek elini tutmayı kabul etmemiş.  Ki arkadaşım fıkıh, tefsir gibi İslami ilimlere vakıf biri.  Hoca, aileye “Ne kadar kibirli bir kızınız var.” Diye tepki gösterince aile de kızlarına hocanın elini tutmasına izin vermediği için tepki göstermiş.  Hani şu kendini cinci hoca ilan edip insanları taciz eden adamlar var ya işte onlar sorgusuz sualsiz inanmanın bedeli.

Yani diyeceğim o ki,  kaleme aldığım konuları bir yerlerden uydurmuyorum. Kimseyi küçümsemek için de yazmıyorum. Yanlışlarımızı, tezatlarımızı gündeme getiriyorum.

Hep birlikte, daha iyi olalım diye…

 

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Content Video - Son 24 saatte ne oldu? (19.03.2018)

Yazının devamı...

Tayyip Bey’in tepkisini dindar insanlar nasıl değerlendirdi?

Erkek hocaların gerek güncel gerekse yıllar öncesinde dile getirmiş oldukları kadına dair sözlerinin gündeme getirilmesini ya da cımbızlanarak sunulmasını masum bulmuyorum.  Yalnız, bu durum hocalarının kadınlarla ilgili sözlerini de masum yapmıyor. 

Hocaların sohbetlerinde ayet, hadis veya fıkıh meselelerini anlatırken kattıkları şahsi yorumlara itiraz edenleri din düşmanı ilan etmek,  başka anlamlar yüklemek, birilerine malzeme veriyor olarak algılamak mantıklı bir yaklaşım değil.  Dinin mi itibar kaybetmesi önemli, şahısların mı?

Din adına birbirimizi terbiye etmeyi bırakırsak daha sağlıklı iletişim kurabiliriz diye düşünüyorum. 

Kadınla ilgili üst üste yapılan yorumların toplumda huzursuzluğa neden olduğu bir gerçek. Nureddin Yıldız’ın son açıklamalarından sonra Tayyip Bey ‘in gösterdiği tepki dindar camiayı ikiye ayırdı. Detaylara geçmeden önce Nureddin Hoca ile ilgili bir iki şey yazmak istiyorum.

Nureddin Hoca’nın açıklamalarına itiraz eden siyasetçi ve yazarlara gösterilen tepkilerin nedeni, birilerinin kendisini korumasından ziyade çevresinde ve camiasında sevilen bir insan olmasıdır. Biliyorum, çünkü kendisiyle aynı semtte oturuyor ve şahsen tanıyorum.

Camiasında kendisini sevmeyen tek kişi Cübbeli Ahmet Hoca’dır.  Nureddin Yıldız’a dair meşhur reddiyeleri vardır.

Kadına dair açıklamaları çok daha sert olan hocalar varken Nureddin Hoca’nın hedef alınmasının, dış güçlerden ziyade iç güçlerin işi olduğunu düşünüyorum.

Yazıyı hazırladığım sıralarda Nureddin Yıldız’ın, aralarında Mahmut Ünlü’nün de olduğu hocalarla Nevzat Çiçek moderatörlüğünde bir araya geldiği haberini okudum.  Çiçek, sorunların ve bundan sonrası için neler yapılması gerektiğinin konuşulduğunu yani bir anlamda barışın sağlandığını ifade etti. Sevindim, zira hocaların görüş ayrılığının adeta muhalefet iktidar savaşına dönmesinin ne kendilerine, ne millete ne de devlete bir faydası vardı.

Geçtiğimiz günlerde Yıldız’ın, özellikle evlilik ve dayakla ilgili sözlerine istinaden sosyal medyada “Bu adam, evinde nasıl bir insandır acaba?” yorumları dikkatimi çekti.  İster cımbızlanmış ister orijinal olsun bu tarz söylemler insanların kafasında hocalara karşı bir önyargı oluşmasına neden oluyor.

Haksız da değiller.

Nureddin Hoca’yı ve eşi Hanife Hanım’ı şahsen tanıyorum. Nureddin Hoca’nın eşine karşı ne kadar naif olduğunu da biliyorum. Eşine değil dayak atmak bir fiske bile vurduğunu zannetmiyorum.

17 yaşındaki kızının kendinden yaşça büyük biriyle evlenmesini istemeyen arkadaşımın ricası üzerine kızı evlilikten vazgeçirmek için gösterdiği gayreti de biliyorum.

Bu iki örneği evlilik ve dayakla ilgili bir hocanın hayatındaki uygulaması için verdim. Derdim Nureddin Hoca’nın sözlerini hafifletmek veya şahsını müdafaa etmek değil.  Zaten mesele şahıslar da değil.

Mesele, Nureddin Hoca veya diğerlerinin fıkıh hususlarındaki açıklamaları; Ayet ve hadis izahlarındaki yorumları…   

Gelelim Tayyip Bey’in “İslam’ın güncellenmesi gerekiyor” sözlerine. Kadına dair söylemlere yaptığı sert çıkışı, bir kısım dindarlar “Hocalar, Kur’an da olanları söylüyor. Bir iki yanlış yorum yapmış olabilirler ama Tayyip Bey laikleri memnun etmek için hocaları harcıyor.” olarak değerlendiriyorlar.  Kadınla ilgili söylemleri nedeniyle görevlerine son verilen bazı öğretmen ve hocaların da bu düşüncede etkisi var.

Bunun yanında her gün yeni bir fetva ve yorumla karşılaşmaktan yorulan insanlar da, Tayyip Bey’in bu çıkışını doğru buluyor ve takdir ediyor.

Ben, ne düşündüğümü yazayım. Dindar bir ailede doğdum, karma bir mahallede büyüdüm, sosyal bir hayatım oldu. Hayatım, (ailem dâhil) toplumda kadının yeri ile ilgili mücadeleyle geçti ve hâlen geçmekte.

Genel kanaatim şudur; dini baskılayan, katı bir geleneksel “kadın” anlayışımız var.  En büyük sorun da kadının birey olarak görülmemesi;  kendi sorumluluğunu alamayacağına inanılması. Bekârken, babası ve erkek kardeşleri; evliyken de kocasının sorumluluğunda kabul edilmesi.  Mütemadiyen uyarılması ve kontrol altında tutulması gereken bir canlı.   

Bu düşünce sadece kadına değil Allah’a da haksızlıktır. Zira her birey yaptığından sorumludur, inanan bir kadın da, hayatındaki erkeğe değil Allah’a karşı sorumludur. Kadın, erkeğe zimmetlenmiş bir varlık değildir.

İçinde bulunduğumuz durumda başörtülü bir kadın olarak ben bile kadın söylemlerden endişe ediyorsam, rahatsız oluyorsam, kendimi aşağılanmış hissediyorsam, yaşam tarzı farklı kadınların endişe etmesi kadar doğal bir şey yok.  Üstelik iktidardaki parti muhafazakâr olunca bu söylemlerin ilerleyen günlerde bir kural hâline geleceğini düşünmeleri çok doğal. “Neden böyle düşünüyorlar?”dan ziyade “Neden böyle düşünülmesine izin veriyoruz?”u konuşmamız gerekir. 

Nasıl ki Tayyip Bey’in bu endişeyi görmemesi yanlış bir yaklaşım olacaksa; “Aman hocalar alınmasın, yoksa dindar insanlar bana oy vermez.” diye düşünüp ‘görmezden gelmesini beklemek’ de yanlış bir yaklaşımdır.

“Din, elden gidiyor!” yaygarasını mantıksız buluyorum. Dinin sahibi Allah’tır. İktidarın görevi ise vatandaşların güven ve adalet içinde yaşamalarını sağlamaktır.

 

Yazının devamı...