GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Mağdur kadınlar anlatıyor 2

İki gün yayınlandı röportaj.

Ben Sevilen’in ismini vermekle suçlandım. Oysa bu haberi ilk ben yapmadım, üç gazete ve anahaberde verilmişti. Ama Hürriyet farkı işte, biz yazınca daha çok görünür oldu.

Sonra iki kadın daha çıktı. Onlar da suç duyurusunda bulunmuş. Başlarına geleni bana anlattılar. Ama bu suçlamalar karşısında Sevilen’in itirazlarını dinlemeden bu iki kadın hastanın anlattıklarını yayınlamak haksızlık olur diye, cumartesi yazı günüm olmamasına rağmen Fecri Sevilen’in anlattıklarını yayınladım.

Kesinlikle suçlamaları reddediyor. Komplo olduğunu söylüyor. Birilerinin eşini aradığını ve para istediğini belirtiyor ama internet ortamında aradıkları için kanıtlayamayacağını ekliyor. Saygın bir profesör olduğu için, düzgün bir aile hayatı ve başarılı bir kariyeri olduğu için asla böyle şeylere yeltenmeyeceğini anlatıyor.

Suç duyurusunda bulunan şikâyetçilerden birinin dövmeci olduğunu söylüyor. “Neden hemşire yok muayene sırasında?” sorusuna, “Hastalarımın talebi bu yönde, benimle özel şeyler konuşmak istiyorlar, hemşire yanında rahatsız oluyorlar!” diyor. Oysa kural, muayene sırasında bir hemşire olması. Kısacası hoca, tüm suçlamalara “Olacak şey mi? Zırva!” diyor.

Onu suçlayan bir diğer kadına, “Oğlumun flörtüydü, evlenmek istedi onunla. Oğlum istemeyince bu iftirayı attı. Ailemizden intikamını böyle aldı!” diyor. Bugün, işte oğlunun sevgilisi olan o kadın hastasının anlattıklarını okuyacaksınız...

CİNSEL SALDIRIDA BULUNDU! 

Fecri Sevilen’in oğlunun eski flörtü olduğum doğrudur. Bunu şikâyet dilekçemde de belirtmiş bulunuyorum.

O dönemde henüz üniversite öğrencisiydim. Evlenmek aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Fecri Sevilen, şu anda elinde benimle ilgili herhangi bir karalama bahanesi bulunmadığından dolayı oğluyla evlenme amacında olmam gibi asılsız bir iddiada bulunmuştur.

Ailesine karşı hiçbir kinim bulunmamaktadır. Eşi Şule Hanım ile sevgi ve saygı çerçevesinde seviyeli ve sıcak bir iletişimimiz vardı. Hatta Şule Hanım, yurt dışına oğullarıyla yapacağı seyahate benim de katılmam yönünde ısrarcı olmuştu ve o tatile oğulları, kendisi ve ben birlikte gitmiştik.”

YILLARCA TRAVMAYLA YAŞADIM PSİKOLOJİK DESTEK DE ALDIM

Fecri Sevilen’in oğluyla olan ilişkimiz, taciz olayı gerçekleştikten sonra sona erdi. Ben yaşadığım travmayı o zaman erkek arkadaşım olan oğluyla, bana inanmayacağı ve zor durumda kalacağım düşüncesiyle hiçbir şekilde paylaşamadım. Yıllarca bu korkunç travmayla yaşadım ve bunu psikolojik destek de alarak atlatmaya çalıştım. Fecri Sevilen’le ilgili medyada çıkan tutuklama haberini gördüğümde, zamanında karşısında sessiz kalmış olduğum bu korkunç olayın yargıya taşınmış olmasını öğrenmek beni ‘İlahi Adalet’ notuyla bu haberi sosyal medyada paylaşmaya sevk etti.”

ÖNEMLİ BİR DOKTOR OLDUĞUNDAN GÜVENDİM

“Dilekçemde anlatmış olduğum taciz olayı şöyle gerçekleşti: Daha önceden olan jinekolojik bir rahatsızlık nedeniyle doktora gitmem gerekiyordu, Fecri Sevilen’in oğlu, yani o zamanki erkek arkadaşım da bu durumu biliyordu. Bir gün onunla Nişantaşı’ndayken babasının muayenehanesine uğraması gerektiğini söyledi. Gittiğimizde bir anda babasına muayene olabileceğimi belirtti. Erkek arkadaşımın babası olduğu için çekindim. Her ne kadar kendimi rahat hissetmesem de Fecri Sevilen mesleğini saygın bir şekilde icra eden önemli bir doktor olduğundan güvendim. İlk muayene sırasında olağandışı bir durum olmadı. Kısa bir zaman sonra Fecri Sevilen beni arayıp yeniden muayene etmesi gerektiğini söyleyerek tekrar muayenehanesine çağırdı. Tıbbi bilgiye sahip olmadığımdan ve kendisi de net bir açıklama yapmadığından rahatsızlığımın ne olduğunu tam olarak anlamadım. Bu arada ilk muayeneden sonraki dönemde oğlu yurtdışına dönmüştü.”

AYAĞA KALKIP YÜZÜM DUVARA DÖNÜK OLACAK ŞEKİLDE DURMAMI İSTEDİ

“Fecri Sevilen’in muayenehanesine yeni bir tetkik ve kontrol için gittiğim bu son seferde, hasta yatağına uzandırdı, altımda herhangi bir kıyafet ya da örtü yoktu. Çıplak eliyle cinsel organıma dokundu, daha sonra bu şekilde tam muayene edemediğini söyleyerek ayağa kalkmamı ve yüzüm duvara dönük olacak şekilde durmamı, ellerimi duvara koymamı istedi. Tanınan saygın bir profesör doktor olduğundan güvenip söylediğini yaptım. Arkamda durdu, eliyle cinsel saldırıda bulundu ve tüm vücudunu bana dayadı, sürtünmeye başladı. Normal bir doktor muayenesi olmadığını fark edip Fecri Sevilen’e durmasını söyledim, fakat devam etti. Korku ve şok içindeydim, ben de kendisini itip, aceleyle giyinip oradan panikle ayrıldım. Cinsel bir saldırıya uğradığımı anlamıştım. Kendi konumunu ve itibarını kullanarak ve benim tıbbi bilgisizliğimden faydalanarak bana cinsel saldırıda bulunduğunu fark etmiştim. Daha sonra kendisini arayıp benim rahatsızlığımla ilgili bütün raporları göndermesini istedim ancak panikleyerek neden bu raporları istediğimi ve ne yapacağımı sordu, ben de başka bir doktora göstereceğimi söyledim ancak bana hiçbir zaman raporları göndermedi. Kendisiyle tüm irtibatımı kestim. Daha sonra başka bir doktora gittiğimde odada mutlaka hemşire bulunması gerektiğini de öğrendim. Halbuki yanında çalışan bir hemşire bile yoktu, sadece sekreter vardı. Bu olayı yaşadığımda savcılığa gidip şikâyetçi olmak istedim ama yapamadım, cesaret edemedim, korktum. Beni tehdit edebileceğini düşündüm ve dava açamadım. Durumdan haberi olup konuşan ben ve diğer kadınlar dışında da daha birçok kadının Fecri Sevilen’in tacizine uğramış olabileceğini, ancak korktuklarından dolayı sessiz kaldıklarını düşünüyorum...”

 

Yazının devamı...

Dünyaca ünlü fotoğrafçı Mert Alaş: Ben bir Atatürk çocuğuyum!

Ve Atatürk’e saygısı sonsuz. Türk gençleri için de elinden geldiği kadar destek vermeye çalışıyor.

- Cesaret, kendin gibi olma, yaratıcılık, çalışkanlık... Seni tanımlayan sıfatlar bunlar mı?


Çalışkanlık çok önemli, evet. Kendine, kendi yaratıcılığına güvenmek de önemli. Mesela pek çok genç insanla tanışıyorum, bir sorun var ortada benim tespit ettiğim...

- Nedir o?

Sosyal medyanın yol açtığı bir şey var ki bana üzücü geliyor. Herkes bir şeyleri takip ediyor. Herkes birileri gibi olmaya çalışıyor. Benim için mesela gençken tam tersiydi. “Ben n’apabilirim de kimse gibi olmam, kimselere benzemem” diyordum. Benim hayalim buydu. Çünkü biliyordum ki o zaman dikkat çekeceğim! Kendi yolunu bulmak çok önemli hayatta. Hem kişiliğinde hem de mesleğinde. Biz mesela 90’larda bir çekim yapıyorduk değil mi, bir fikir geliyordu aklımıza, 60’lı tarzları canlandırmak... Londra’da British Library’e gidip orada günlerce araştırma yapıyorduk. Hatta küçük kâğıtlara saç şekilleri, kaş şekilleri, duruş şekilleri çiziyorduk. Şimdi ne yazık ki her şey gençlerin elinin altında! Google’a bir giriyorlar, 60’lı yıllar yazıyorlar; araba modelleri, kıyafet, sinema ne varsa çıkıyor...

- Neden “ne yazık ki?”

Çünkü kendi beyinlerindeki yaratıcılık kutusunu ulaşamıyorlar! Gençlerin sorunu bu. Her şey hazır, pasta gibi önlerine geliyor. Ben o yüzden ben hep diyorum ki asistanlarıma, fotoğrafçı olduğunuz zaman 6 ay internetle ilişkinizi kesin. Sosyal medyaya bakmayın, kitap bakın, kitapçıya gidin... Çekim yapacaksanız referansı kendi beyninizde bulun! Sizin hayatınız bir hafıza hazinesi. Çocukluğunuz, gördüğünüz filmler, sizi etkileyen kokular, hepsi eğer yaratıcıysanız sizin için anahtar oluyorlar! Ben bunu yıllar sonra anladım.

INSTAGRAM’A ALDANMAYIN, İŞADAMI GİBİ CİDDİ BİR HAYATIM VAR

- Sen askılı tişört giyiyorsun, birçok erkek askılı tişört giyiyor, senin şortlarını giyiyor... Nasıl hisler uyandırıyor bunlar sende?

Hoşuma gidiyor. Instagram’ı keşfettiğimde çok eğlendim. Çok sıkı bir tempoyla çalışıyorum ben. Verimli olabilmek için iş hayatında ciddiyet gerekiyor. Üzerimdeki sorumluluk da çok fazla. İşte Instagram, benim çocuksu hatta deli yanımı yansıtan yer. Ama menajerlerim, “Sakın yapma! Böyle şortlarla çıkma!” ya da “Niye dudağını büzüyorsun?” dediler. Hatta durdurmaya çalıştılar. Ben de dedim ki “Ya size ne? Bu da benim çocuksu yanım...”

- Kendi özgürlük alanın yani...

Aynen! Instagram’da tekrar Ankaralı Mert oldum.

- Ben senin bohem bir artist gibi yaşadığını zannediyordum...

Sorumluluklar üst üste geldiği zaman her şeyi düzgün yapabilmek için kendine bir rota çizmen gerekiyor. 18 kişi çalışıyor bizim ofiste. Hepsinden sorumluyum. Gençken çok daha kolaydı. Üç tane çekim yapıyorduk, sonra 3 hafta dans ediyorduk kulüplerde. Şimdi öyle değil, hep işinin başında olmak zorundasın. Ama Instagram’a bakınca farklı bir hayatım varmış gibi duruyor. Çok da umurumda değil, kim ne zannederse zannetsin!

ÖNEMLİ OLAN İÇİNİ ZENGİNLEŞTİRMEN!


- Bu şahane vücutlu, kaslı, güzel gözlü, güzel bakan bronz adam senin yeniden doğuşun mu?

Yeniden doğuş değil ama zayıflayınca tatmadığım hisleri tatmaya başladım...

- O kadar etkili mi? Zayıf olmak, fit olmak bu kadar değiştiriyor mu her şeyi?

İnsanın kendini görmek istediği bir “hal” var. İnsanın kendi gözünün aynası var. Benim için önemli olan buydu. Ben istediğim şeyi giyebileyim, istediğim gibi koşabileyim, arkadaşlarımla beraber bir buçuk saat yorulmadan spor yapabileyim istiyordum. Kendim için zayıfladım yani.

- Hayatında ne değişti bu seksi adam olunca?

Teşekkür ederim ama kendimi o kadar seksi görmüyorum. Yine de hoşuna gidiyor insanlar gelip, imza alıp öpmek istediği zaman. Güzel bir his. Ama fit olmayı, bakımlı olmayı bu kadar abartmamak lazım. Bunlar geçici. Kısa süreli bir tema. Gül gibi solup gidiyor. Geçtikten sonra ne olacak? Gülün solunca, işte o zaman kendini nasıl beslediğin önem kazanacak. Sana gösterilen ilgi bittiği zaman ne gelecek? O önemli. İçini nasıl zenginleştirdiğin...

PROVOKASYONU SEVİYORUM

- Fotoğraflarına bakan der ki “Bu adamın hayatı seks!” Öyle mi?

Yok, alakası yok! Provokasyon benim sanatımda çok önplanda. Provokasyon beni heyecanlandırıyor. Bazı insanların kızması, bazı insanların “Yuh artık, bu ne ya!” demesi çok hoşuma gidiyor. Sıradışılığı seviyorum yaptığım işlerde...

- Sence bir gün baba olacak mısın? İstiyor musun?

Kesinlikle evet. Çok istiyorum. Ciddi ciddi düşünüyorum. Arkadaşlarımın hepsinin çocukları oldu. Bambaşka bir dünyaya daldılar. Onların çocuklarını görüyorum. Bence her insan hak ediyor. Çünkü gerçekten sana ait bir şey çocuk. Büyüse de, gitse de... Ben de insana ait o ölümsüz sevginin bir parçası olmak istiyorum. Ama tabii oturup matematiğe vurduğun zaman harcayacağın emek, alacağın sorumluluk... Korkutucu... Bunun okulu var, hastalığı var, var da var... Ama yine de şahane olsa gerek.

TÜRKİYE’DEN YUFKA İSTİYORUM


- Zaman zaman Türk bayraklı tişörtlerle poz veriyorsun, Atatürk fotoğrafları koyuyorsun... 

Çünkü ben bir Atatürk çocuğuyum! DNA’ma yazılmış onun adı. Benim için çok değerli. 10 Kasım sabahı uyandım ve BBC’deki Atatürk belgeselini seyrettim gözlerim dolarak. Sadece bizim için değil, tüm dünyanın saygı ve hayranlık duyduğu bir lider o. Ben de elimden geldiğince onu anıyorum...

- Türkiye’yle ilgili en çok neyi özlüyorsun?

Ruhunu özlüyorum en çok. Yemeklerimiz, müziklerimiz, kokularımız, şivelerimiz, aksanlarımız, deyimlerimiz, dostluklarımız, misafirperverliğimiz... Hepsi bizim kültürümüz. O da ülkemizin ruhunu oluşturuyor! Birileri Türkiye’ye gidiyor, “Ne getireyim?” diyor. “Yufka” diyorum.

- Hadi ya! Börek mörek yapabiliyor musun?

Evde var çalışanlarımız ama yemeklerin hepsini ben yaparım. En büyük meditasyonum yemek yapmak. Öyle uyduruk yemekler de değil, gayet detaylı şeyler pişiririm. 

TÜRKİYE’DE DE GENÇ SANATÇILARA ÖNEM VERİLSİN


“Türkiye’deki kıvılcımları görüyorum. Gençlerdeki heyecanı fark ediyorum. Ben istiyorum ki sanata daha çok önem verelim, Türkiye’yi ilerletelim. İngiltere’de öğrendiğim en önemli şey, burada genç yeteneğe, genç görüş açısına çok saygı duyuyorlar. Ben bunun Türkiye’de de olmasını istiyorum. Türkiye de genç sanatçıya, genç fotoğrafçıya saygı duymalı. Benim kafamda birkaç fikir var buna dair. Türkiye’nin dört bir yanındaki fotoğrafçı olmak isteyen gençleri bulmak istiyorum. Devletle ya da özel sektörle işbirliği yapıp Türk gençlerini, sanatçılarını dünyaya tanıtmak istiyorum. Bu benim en büyük hayalim. Umarım gerçekleştirebilirim...”

“PROGRAM YAP, TALK SHOW’A ÇIK!” DEDİLER, İSTEMEDİM

- Pek çok celebrity’le arkadaşsın... Neyini seviyorlar?

Dostluk bir alışverişle başlıyor. Ben sana bir şey vereceğim, sen bana bir şey vereceksin! Birbirimize verdiğimiz şeylerden mutlu olacağız... Bir adım daha ilerleyeceğiz. Ondan sonra bir şeyler daha vereceğiz, bir şeyler daha alacağız. O zaman öne çıkan duygu güven. Önce yaptığımız işe saygıları oluyor. Sonra bu güzel iş, dostluğa dönüşüyor. Ondan sonrası kişiliğe bağlı. Ben her çekim yaptığım insanla arkadaş olmuyorum. Ama o celebrity’lerden çok yakın dostum olanlar var. Bana hep televizyon programı teklifinde bulunuldu. “Program yap, talk show’a çık!” Kardashian’lar bile teklif etti, “Bir serimizde bizimle ol!” diye. Ben her zaman kendimi uzak tuttum öyle şeylerden. Çünkü bu iki türlü bir dünya. Hem avantajları var hem dezavantajları. Ben çok fazla açık ve herkesle hayatımı paylaşmak isteyen bir kişi değilim. Şöhret tamam da bir yere kadar, insan özel hayatını da özgürce yaşayabilmeli...

FOTOĞRAFINI ÇEKTİĞİM İNSANLA ASLA YATMAM!


- Fotoğraflarından tutku, şehvet, enerji ve illüzyon fışkırıyor... Ben bayılıyorum! Nasıl geliyor o fikirler aklına?

Ben çekime hep hayalimdeki bir karakterle başlıyorum. O karaktere bir rol veriyorum. Diyorum ki “Bu kişi böyle yaşar, böyle kahve içer, böyle giyinir, böyle bakar!” Onun oturacağı, duracağı yeri, ışığı kafamda bir film sahnesi gibi canlandırıyorum. Ondan sonrası, çekim günü karşımdaki kişinin bu rolü üstlenebilmesi veya üstlenememesine kalıyor. Ortaya çıkan şey de fotoğraf oluyor.

- Ona anlatıyor musun kafandakini?

Elbette, ki o Madonna bile olsa... Mesela “Kafanda bir tane karga olacak. Sen yana bakacaksın!” diyorum, “Ve bir sarı ışık yayılacak kafandan!” Zihnimde planladığım kare değil, bir dünya var. O dünyaya o kişiyi oturtuyorum...

- İnsan fotoğrafını çektiği biriyle yatmak ister mi?

İyi bir soruymuş! Benim için asla! Neden biliyor musun, ben o yarattığım karakterleri kafamda oynuyorum aslında. Mesela birinin fotoğrafını çekerken aslında yarattığım o karakter benim. “Parmağını şöyle kaldır, bacağını şöyle yap!” diyorum. Sanki ben kendimi yönetiyormuşum gibi olduğu için de karşımdakine duygusal ya da seksüel hiçbir şey hissetmiyorum.

RESSAM GÖKYÜZÜNÜ KIRMIZI YAPTIĞI ZAMAN KIZMIYORUZ. FOTOĞRAFÇIYA NİYE KIZIYORUZ?

- Photoshop’a karşı olanlar, “Gerçeği yansıtmayan fotoğraf, fotoğraf değildir!” diyenler var, sen nasıl diyorsun?

Photoshop ve dijital manipülasyon, fotoğrafı kafamda yarattığım dünyaya bir adım daha yaklaştırmaya hizmet ediyor. Mesela bir kız elbiseyle sokakta yürüyor, “Keşke gökyüzü kırmızı olsa!” diyorum. Bir ressam gökyüzünü kırmızıya boyadığı zaman biz ona “resim” diyoruz. Fotoğraf sanatçısı gökyüzünü kırmızıya boyadığı zaman neden kızıyoruz? Şunu unutmayalım ki bir sürü fotoğraf türü var var. Belgesel fotoğrafçılığı, haber fotoğrafçılığı var. Ben hiçbir zaman kendimi haber ya da belgesel fotoğrafçısı olarak görmedim. Ben kafamda bir dünya yaratıyorum ve bir şekilde fotoğraf sanatıyla kâğıda bir şeyler koymaya çalışıyorum. Bazen üzerine gerçek boya sürüyorum, bazen bilgisayarla çalışıyorum. Yani benim için photoshop hiçbir zaman “Aman kızın belini incelteyim, cildi pürüzsüz olsun!” değildi. Benim yapmaya çalıştığım daha farklı. Fotoğraf biraz gerçek, biraz gerçeküstü olduğu zaman beni heyecanlandırıyor. Mesela kızın gözlerini biraz büyütüyorum... Bakıyorsun aynı kız ama bir gariplik var. İşte o soru işareti beni heyecanlandırıyor. Yoksa güzel bir kızı, güzel bir kıyafetle, güzel bir ışıkta çekmek beni hiçbir zaman heyecanlandırmadı. 

MERT ALAŞ VE MARCUS PİGOTT ORTAKLIĞININ 25. YILI


- Bir sürü fotoğrafçı var sizin gibi ikili olup ilerlemek ve öne çıkmak isteyen... Siz birbirinizin hangi eksikleri tamamlıyorsunuz?

En önemli nokta güven. Ve biz birbirimizin vizyonuna, yaptığımız işlere saygı duyuyoruz. Zaten saygı duymadığım birisiyle asla birlikte iş yaratamam. Biz aynı sanatçıları beğeniyorduk, aynı filmlerden etkileniyorduk ve bu vizyona sahip olduk. Ama bu arada çok ayrı insanlarız aslında. Ben mesela daha agresif, daha içinden geldiği gibi davranan, anlık hislerle değişen bir adamım. Marcus ise benim tam tersim. Daha pragmatik, daha temkinli, daha planlı. Ben mesela çekime gidiyorum, kırmızı bir koltukta beyaz bir köpek, elbiseli bir kadın çekeceğiz. Kırmızı koltuğu beğenmedim diyelim, sokağa çıkıyorum, “Elbiseli kadını köpekle birlikte ağacın önünde çekeceğim!” diyorum. Bu tabii büyük prodüksiyonlu müşteriler için çok büyük bir problem. Ama demek ki ben de deli cesareti var ki devam ediyorum. Böyle zamanlarda işi toparlayan, dengeleyen Marcus oluyor. Ama deli yanım onun işine de yarıyor çünkü ortaya yaratıcı, heyecan verici işler çıkıyor.

- Egolarınız hiç çarpışmadı mı yani?

Bu ego meselesi işe yaradı aslında. Onun yaptığı güzel bir şey beni heyecanlandırdı, hatta belki kıskandırdı. Onu kamufle edebilmek için ben iki adım daha ileri attım. Ondan sonra o attı. Tabii ki egolarımız çarpıştı, kavga da ettik ama hep bu sayede ileride de gittik. Zaten 25 yaşında çocuklar değiliz. İkimiz de artık ayrı dünyalarda, evlerde yaşayan insanlarız. Onun da yaptığı özel projeler var, benim de. Ben mesela sinema yapmak istiyorum. Onun içinden böyle bir şey gelmiyor. Ben mesela iki sene önce Berlin’de ve Rusya’da underground çocuklarının portrelerini çekmek için sanat projesi yaptım. Tek başıma gittim. Hâlâ pek çok şeyi birlikte yapıyoruz ama ayrı ayrı yaptığımız şeyler de var...

Yazının devamı...

115 kiloydum, 44 kilo verdim

Sen, bu ülkenin medarı iftarlarından birisin! 20’li yaşlarında Ankara’dan Londra’ya gidiyorsun ve orada kendine müthiş bir kariyer yapıyorsun. Dünya çapında bir fotoğrafçı oluyorsun. Yarın da Londra Moda Konseyi’nin verdiği moda dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olan Isabella Blow Ödülü’nü alıyorsun. Tebrikler. Hakkında tonla şey okudum. Ama bir türlü, bunca şeyi nasıl başardığını anlamadım. Şimdi filmi geriye saralım…

- Aa güzelmiş saralım… Olay, Ankara’da geçiyor. Babam asker. Türk Hava Kuvvetleri’nde binbaşı. Annem babamla tanıştığı zaman manken. 60’ların sonu. Siyah-beyaz şahane yıllar. Bana hamile olduğunu öğrendiğinde annem podyumdan iniyor…

Sen bir Ankara çocuğusun…

- Elbette! Ankara müthiş o yıllarda! Ben babama benziyorum. Babam asker ama sanatçı bir kişiliği var, hatırlıyorum, ben çocukken grubu filan vardı. Diğer askerlerle geceler yapılırdı, babam, İspanyolca şarkılar söylerdi. Ama ben 13 iken ayrıldılar. Annemle, anneannemden kalma evimize çıktık. Babam genç emekli yaptı kendini ve Bodrum’da bir restoran ve küçük bir küçük motel açtı. Ben yazları okul kapanır kapanmaz babamın yanında giderdim. Garsonluk yapardım, motelde çalışırdım…

Okul?

- Aslında TED Ankara Koleji’ni kazandım. Tam gittik, kaydımı yaptırdık. Annem dedi ki, “Yarın seni bir yere götüreceğim.” “Nereye gideceğiz anne”, “Konservatuvara!”, “Orası neresi?”, “Sanat, müzik, tiyatro okulu.” Ve annem beni Ankara Devlet Konservatuvarı’na götürdü. Ben hayatımda bu kadar çok müzik aleti filan görmüş bir çocuk değildim. Çok etkilendim. Acayip bir yerdi. Birkaç hoca kulağımı test etti. “İki hafta sonra sınav var, gelsin bakalım!” dediler. Ben girdim sınava ve ikincilikle kazandım. Birincisi de çok meşhur bir müzisyenin kızıydı. Kazandıktan sonra hocalar anneme, “Çocuğunuz çok kabiliyetli!” demişler. Babam TED kolejini istiyordu ama annemle oturduk, konuştuk. Babamdan gizli, kolej kağıdımı iptal edip yırttığımızı hatırlıyorum. Ve ben konservatuvara başladım.

Ne eğitimi alıyordun?

- Çello ve piyano. Sekiz sene eğitim aldım. Sen beni fotoğrafçı sanıyorsun ama ben aslında müzisyenim! Hâlâ evimde çellom ve piyanom vardır, efkarlanınca çalarım.

Annenle nasıl bir ilişkin vardı? Ne kadar yakındınız?

- Çoooook! Hâlâ öyle. Annem enteresan kadındır. Benim hayattaki ilhamım. Ergenliğimde çok zor zamanlar yaşadım. Anneme de yaşattım tabii. Her şeyim aykırıydı. “Küpe takacağım, okula yırtık kotla gideceğim...” Daha bir sürü şey. Kan kusturdum kadına! Başa çıkabilmek, beni koruyabilmek için -şimdi anlıyorum ki- benimle arkadaş olma yolunu seçti. Her şeyi ona söyleyeyim diye benimle suç ortağı oldu. O günden beri de çok yakınız.

O, aslında kendi ayakları üzerinde duran bir Cumhuriyet kadını, değil mi?

- Hem de nasıl! Tanıdığım birçok erkekten daha erkek bir annem vardır! Müthiştir! Türkiye’de yaşıyor ama Londra’da çok yakınımda bir yer yaptım ona. Artık yılın bir kısmını burada geçirecek.

Kaç yaşında?

- Fıstık bir 70’lik.

Seninle ne kadar gurur duyuyor?

- Çooook. Ama kritiklerini de asla esirgemez. Çektiğim fotoğraflara bakıp, “Bu iyi, bu iyi… Bu olmamış!” der mesela. Çok severim o huyunu.

Baba?

- Hâlâ hayatta, hâlâ Bodrum’da. Gittiğimde görüşüyoruz.

Ama annenle daha yakınsın değil mi?

- Tabii çünkü onunla çok şeyler atlattık beraber.

Sen gençken hayallerin neydi, rol modelin kimdi? Ankara’ya sıkışmış kalmış gibi mi hissediyordun?

- Bak ilginç, düşününce şimdi, şunu fark ediyorum: Çocukluğumdan beri hayali bir dünya yaratmışım kendime. İhtiyacım olduğunda, hooop oraya geçiyorum. O yüzden de mesela aile sorunları, boşanma sorunları, Ankara’da olmak, sıkışıp kalmak gibi dertlerim hiç olmadı. Ben hep kafamdaki dünyada yaşadım. Bir de Pollyanna gibi karakterim var. Müthiş pozitifim. Ve neredeysem, oraya adapte oluyorum, üstelik orada mutlu oluyorum. Rol değil, gerçek. Ankara’da da mutluydum, hatta en güzel zamanlarımı orada geçirdim. Ankara’daki arkadaşlarım hâlâ en sağlam, en samimi arkadaşlarım.

Çocukluğundan beri öne çıkan özelliklerin?

- Herhalde tek çocuk olmamdan ötürü böyle hep kalabalıklar olsun etrafımda istiyordum. Beni beğensinler, yaptığım şeyi alkışlasınlar. Giydiğim pantolonu sevsinler. Piyano çalayım, etkilensinler. Böyle bir karakterim varmış. Tabii ancak şimdi yorumlayabiliyorum bunları.

Peki bir rol model var mıydı kafanda? Bir akraba ya da herhangi bir aile büyüğü?

- Annem! Rol modelim de, ilham kaynağım da annemdi! Ben çocukken annem, aynanın karşısında hazırlanırdı. Sol gözüne başka makyaj, sağ gözüne başka bir makyaj yapardı. Sonra tek eliyle bir gözünü kapayıp aynaya gülümserdi ve ondan sonra karar verirdi hangi makyaj daha iyi diye. Ve ben onu hayranlıkla seyrederdim. Korkunç güzel giyinen, tepeden tırnağa bakımlı bir kadındı.

Babanla ayrıldıktan sonra peşine adamlar düşmemiş mi? Yeniden âşık olmadı mı?

- Peşine çok adam düştü. Ama annem o kadar kuralcı, o kadar gururluydu ki istemedi kimseyle beraber olmayı. Adamlar da karşılarında erkek gibi kadın bulunca korktular. Benimle mutluydu annem. Bir şeyleri becermem, başarmam onu hep mutlu etti.

Sen onun eseri oldun yani…

- İlginç bu kelimeyi kullanman. Çünkü biz annemle oturur bir kadeh bir şey içeriz. Bana, “Hayatımdaki tek eserim var, o da sensin!” der. Evet, onun da mutluluğu; köpeği, evi ve benim. Onun hayatıyız. Ama ben annemle, onun benden gurur duyduğundan çok daha fazla gurur duyuyorum. Hiç kimselere değişmem…


CESARET ONUN GÖBEK ADI

Sen çok cesur bir adamsın. Mert Alaş’ı bir kelimeyle tarif et deseler, “Cesaret” derim. O Ankara yıllarında da öyle miydin?

- Evet.

Peki bu özgüven nereden geliyor?

- Benim kendime güvenim her zaman vardı. Sebebini bilmiyorum. İstediğim kıyafeti de hep giydim, kimseden utanmadan. Saçımı mesela, 80’lerin sonunda platin yaptım. Ankara’da olacak iş değil. Öyle kendime özgü bir cesaretim vardı. Ben hep kimselere benzememeye çalıştım.

Hep mi kendin gibi davranan bir adam oldun?

- Evet. Sonradan olan bir şey değil yani. Hiçbir zaman rol yapmadım, başka birisi gibi olmak istemedim. Herhalde DNA’mda, “Ben farklı olmalıyım!” gibi bir şey yazılı. Şimdiki genç jenerasyon hep birilerine benzemek istiyor, benimse en büyük korkumdu bu. Ben hep benzeriz olmak istedim.

Peki konservatuarı nasıl bitirdin?

- Bitiremedim! 17-18 yaşındayken başka şeylere merak salmaya başladım. Sanata, modaya, daha bireysel şeylere… “Ben bir gruba ait olmamalıyım” hissi kapladı tüm benliğimi. Bir orkestrada çello çalarak yaşlanmaktan korktum. Böyle bir gelecek benim için kabus gibiydi. Ondan sonra okulu astım. Tabii annem, “N’apıyorsun oğlum, okula gitmen lazım” dedi. Hocalar aradı annemi. “Mert çok kabiliyetli aman bırakmasın okulu!” dediler. Ama ben kararımı vermiştim, bıraktım.  “Ben bir orkestra piyanisti olmak istemiyorum. Başka şeyler yapacağım!” dedim. “Ne yapacaksın” dediler. “Şu anda bilmiyorum ama çok büyük şeyler yapacağım!” dedim.

Ve Londra’ya mı gittin?

- Evet, deli cesareti! Dört aylık İngilizce kursu için gittim. Çünkü en samimi arkadaşlarım Londra’ya kapağı atmıştı, ben de peşlerinden gittim! Sonra tesadüfen moda dünyasından, sanat dünyasından insanlarla tanıştım. Yaşam tarzları, hayata bakışları, vizyonları, kıyafetleri, dinledikleri müzikler her şey beni çok etkiledi. Bir anda fark ettim ki ben kendimi Türkiye’de çok büyük bir şey zannediyormuşum, oysa bir halt değilmişim. Bu, benim için bir dönüm noktası oldu. Ondan sonraki yıllarda kendimi eğittim, kendi açımdan bir kültür devrimi yaşadım.

Biraz aç bunu…

- Özgürlüğü, sanatın özgürlüğünü fark ettim. Duvara çekiç vurarak bir sanat eseri yaratıyorsun ve o eserin müzede sergileniyor. Sanatına, yaratıcılığına saygı duyuluyor. Gençler itilip kakılmıyor, genç enerjisine itibar ediliyor. Bu çok etkiledi. Dedim ki, “Benim burada bir şey yapmam lazım!” Çünkü odaklanmak istediğim şey, içinde var olmak istediğim böyle bir dünya. Annemi aradım. “Ben burada kalacağım!” dedim. O da dedi ki, “Bak, durumumuz belli. Eğer orada kalacaksan, çalışman lazım. Ben Türk lirasıyla İngiliz pound’una yetişemem, seni orada yıllarca oturtamam” Çok da haklıydı. “Tamam” dedim, “Ben burada bir şeyler yapacağım” Tanıştığım insanların birkaçı fotoğrafçıydı. Ondan sonra proje asistanlığı yapmaya ve çekimlere gitmeye başladım. Onlar bir şey çekiyorlar mesela, ben oradan atlıyorum, “Aa orasını neden şöyle yapmıyorsunuz?” Bende de varmış demek ki  öyle bir göz. Sonra dediler ki, “Sen niye gelip bizimle çalışmıyorsun?” Ve sonra stüdyolarda çalışmaya başladım. Tuvalet temizledim, yemek yaptım. Çay yaptım. Getir götür işleri yaptım. 22 yaşındaydım.

EVRİM GEÇİRDİM, VE SONUNDA BU ADAM OLDUM

Şu anda kadınların da erkeklerin de arzu nesnesi halindesin. Sadece çektiğin insanlar değil, sen, de öylesin. James Dean’in yaşayanı gibisin. Serseri, seksi, kimseyi dinlemeyen, özgüvenli… Ama kendini sanki yeniden inşa etmişsin. Geçmiş fotoğrafların bayağı patates! Şişman, heyecan verici bir fiziği olmayan bir adam…

- (Gülüyor) Aynen! Ben bir proje gibiyim. İnsanoğlunun evrimi gibi bir evrim geçirdim. Baktım Londra’da herkes zayıf, “Ben şişkolukla dikkat çekmek istemiyorum, zayıflamam lazım!” dedim. Zayıfladım ama baktım vücudumda hiç kas yok. Hiç spor yapmamışım çocukken. Dedim  ki, “Benim spor da yapmam lazım” Ne bileyim saçımın rengi şöyle, “Şöyle olması lazım” Kendimle oynadım çok. Daha doğrusu evrim geçirdim ve sonunda bu adam oldum.

Vayyy be!

- Gerçekten öyle. 2005 yılında 115 kiloydum. Ve dedim ki kendi kendime, “Benim artık buna bir çözüm bulmam lazım çünkü mutsuzum. İstediğim kıyafeti giyemiyorum, rahat hareket edemiyorum” Öyle doktorlara filan da gitmedim, ameliyat da olmadım. Kendi kendime 44 kilo verdim.

Nasıl yaptın?

- Uyduruk bir kitap var, ‘Southbeach diet’ diye. Onu aldım. Okudum. Sonuna kadar dediklerini yaptım. Aa bir baktım 10 kilo vermişim, şaka gibi. Kitaba başladım tekrar. Üç defa aynı kitapla, aynı rejimi yaptım. Ondan sonra baktım, spor yapmak, hareket etmek istiyorum. Spora başladım. Ben hayat boyu, kafamdaki tilkileri durdurabilecek bir şey arıyordum çünkü kafam her zaman dolu benim. Yattığım zaman da dolu, uyandığım zaman da dolu. İşte o tilkileri durduracak şeyi sporda buldum. Çünkü spora gidiyorsun, bir saat, 1.5 saat kulağına müziğini takıyorsun, ohhh başka bir dünyaya geçiyorsun. Sporla hem medite oldum hem de aynı karşısında çok daha iyi hissettim kendimi.

STÜDYO DA BOYADIM, ÇAY DA YAPTIM… ÇOK PARASIZ DA KALDIM

Tamam kapağı İngiltere’ye attın ama doğru network’u nasıl kurdun?

- O dönemde tanıştığım insanlardan biri de Marcus’tu, ortağım. Beraber nefis fotoğraflar çekmeye başladık. Tamamen sanatsal... Modayla filan alakası olmayan. Gece yarısı bir kız arkadaşımız vardı Luna, onu arıyorduk, “Luna ne yapıyorsun? Bir fikrimiz var, hadi bizim eve gel. N’olur gel. Tamam, taksini biz ödeyeceğiz!” Gelirdi Luna ve biz sabaha kadar çekim yapardık. Böyle tonla çekim yaptım. Sonra bir gün Philip diye bir arkadaşımız vardı. Buldu evin bir yerinda o fotoğrafları, “Bunlar ne” dedi. “Amaaan boş ver, kendi kendimize eğleniyoruz! Bir şey değil onlar!” dedik. “Yok, olur mu, ben onları bir dergiye götürüyorum” dedi.

Yani aslında fotoğraf sizin tutku duyduğunuz şeydi. Sonra başka bir şeye dönüştü?

- Kesinlikle! Dergilerle çalışmaya başladığımız dönemlerde inanılmaz parasız zamanlar geçirdik. Bir kere o yıllarda fotoğraf çekmek çok zordu. Dijital yoktu. Çekiyorsun filmi, yıkatıyorsun, sonra bastırıyorsun... Yani uzun iş. Ama biz hep çok keyif aldık. Çok güldük, çok eğlendik, müthiş yıllardı.

Senin şu anda yaptığın ne? Sen sadece bir fotoğrafçı mısın?

- Ben sanatçıyım. Fotoğrafçı olarak konumlandırmıyorum kendimi. Fotoğraf da çekebilirim, müzikal de yapabilirim. Mesela şimdi bir moda evine kapsül koleksiyon hazırladım. Dünyanın bir numaralı kozmetik markalarından biriyle sürpriz makyaj ürünleri yaratıyorum. Benim renklerim, benim tarzım, benim kadınım. Bu küçük kıvılcımlar beni çok mutlu ediyor. Ben daha çok bir küratör olmak istiyorum. Bir imzam olsun, bu imzayı beğenenler benden ruj da alabilsin, ceket de, kitap da... Ya da benim dizayn ettiğim bir evde oturabilsin, benim dizayn ettiğim arabayı kullansın... Ben bakış açımı insanlarla paylaşmak istiyorum.

Neden senin tarzına özeniyor erkekler? Sen atlet giyiyorsun, pek çok erkek atlet giymeye başlıyor. Eskiden düşük bir şey olarak görülen atlet, sen giyince başka bir şeye dönüyor. Neden?

- Ayşecim hiçbir fikrim yok. Ben sadece burnumun doğrultusunda hareket ediyorum. Yaptığım işleri bazıları beğeniyor, bazıları beğenmiyor. Ben hayatımda hiçbir şeyin planını yapmadım. “Ben fotoğrafçı olacağım, ben modacı olacağım” demedim. Hiçbir şey planlamadım. Ben sadece gelen rüzgara, yelkeni doğru tutmaya çalışıyorum. Eğer rüzgarın kokusu hoşuma gidiyorsa tabii… Gitmiyorsa da döndürüyorum dümeni. Birazcık hayatla barışık olup bir de kendi fikrine kendi vizyonuna saygı duymak... Şimdi diyeceksin ki, “O oturduğun güzel, şık evinde, şefinle, şoförünle bunları söylemek kolay!” Ama inan bana, ben hep öyleydim. Çok parasız dönemlerim oldu. Stüdyoları boyadım, çay yaptım, yapmadığım iş kalmadı. Ama hiçbir zaman yaptığım o işlerden gocunmadım. Çünkü her zaman içimden ses diyordu ki, “Bir gün olacak bu iş!” Ne olacağını bilmiyordum ama o ses hep vardı. “Merak etme, devam et” diyordu içimdeki ses.

SALI : BABA OLMAK İSTİYORUM

- Evet, şu anda beğeniliyorsun, ilgi görüyorsun… Ama bu da bitecek! O zaman ne yapacaksın? O yüzden kendini neyle beslediğin önemli. İşte ben oradayım şu anda…

- O kadar tempolu, programlı ve ciddi bir hayat yaşıyorum ki, Instagram benim deli yanım. Menajerlerim “Aman yapma şortla çıkma, duduğını büzme, seni partilerden partilere koşuyorsun zannedecekler!” diyorlar. Oysa, tam tersi hayatım. Orası eğlendiğim yer. Nasıl isterlerse öyle zannetsinler. Sürekli ofiste çalışan bir adam fotoğrafı görmekten iyidir.

- Baba olmak istiyorum. Ölümsüz bir sevginin parçası olmak istiyorum.

- Ben çekime başlarken hayalimdeki bir karakterle başlıyorum. Çekeceğim kişiye bir rol veriyorum. Madonna olsa da veriyorum… Uzun uzun anlatıyorum. Bak şimdi sen o olacaksın, o böyle oturur, böyle kalkar, böyle ağlar… Sonra o karakter için kafamda bir film sahnesi hazırlıyorum. Çekim günü de karşımdakinin o rolü üstlenip üstlenememesiyle ortaya çıkan şey de fotoğraf oluyor.

- Sezen’in en sevdiğim şarkısı ‘Geçer’.

- Ben bir Atatürk çocuğuyum!

- Türkiye’nin en çok ruhunu özlüyorum.

Yazının devamı...

Bu çirkin suçlamaları reddediyorum. Sonuna kadar da edeceğim!

 

- Hakkınızda cinsel saldırı suçlamaları var. Ne diyeceksiniz?
68 yaşına giriyorum. 44 senelik hekimim, 40 küsur senedir öğretim üyesiyim ve 4-5 ay önce de profesörlükten emekli oldum. Ben etik değerlere, hem inancım hem aldığım terbiye hem de aile prestijim gereği bütün hayatım boyunca riayet ettim. Tabii ki bu suçlamaları reddediyorum, kabul etmem mümkün değil...

- Savcılığa hakkınızda suç duyurusunda bulunan bu iki kadını muayene ettiniz mi?
Elbette! Bu iki hanımefendi, benim yakinen tanıdığım ve dürüstlüğünden hiç şüphe etmediğim Duygu Hanım isimli bir hastamız tarafından önerildi. Dendi ki “Dövmelerimi yapan bir hanımefendi var, ona da yardımcı olur musunuz?” Ben de “Memnuniyetle” dedim. Benim hasta ayırmam mümkün değil. Günde birkaç hastaya meccanen bakan bir hekimim. Agresif bir para politikası güden bir hekim de asla değilim. Daha sonra bu iki hanımefendi, Duygu Hanım’la birlikte geldiler...

- Sonra?
Hastalar geldiklerinde -bu bir rutindir- hastabakıcım mutlak suretle, her hastanın steril bir örtüsü vardır, onu yayar, hastaya nasıl soyunacağını anlatır. Ve hasta hazır olduktan sonra bana haber verir. Ben hiçbir şekilde hasta hazır olmadan hasta odasına girmem...

- Siz muayene ederken yanınızda bir hemşire olmuyormuş... Doğru mu?
Kapılar açık, ki oradan “gak” deseniz duyulur. Ama doğru, hastalarım arasında muayene sırasında yanlarında sekreterimin olmasını istemeyenler oluyor...

- Bu uygun bir şey mi peki?
Ayşe Hanımcım, hasta diyor ki “Ben sizinle özel bir şeyi paylaşacağım, hemşireyi çıkartır mısınız?”

- Ama bu sizi de zan altında bırakmaz mı? Benim size mesleğinizi öğretecek halim yok, haşa! Fakat bu bir kural: Hemşire, muayene sırasında yanınızda olacak...

Anlıyorum. Bu durumda, sizin bu savınızla ben yalan söylüyor oldum.

- Hayır, ben sadece soruyorum...
Hemşire hep vardır. Ama hasta bazen hemşirenin dışarı çıkmasını talep eder. Cinsel sorunlarını vesaireyi bir başkasının yanında anlatamadığı için. Ben 44 senedir doktorluk yapıyorum. Ve hastalarımın isteklerine saygı duyuyorum. “Siz özel durumunuzu benim sekreterimin yanında anlatmak zorundasınız!” demiyorum. Zaten benim hastalarıma nezaketim bilinen bir şeydir. Bu arada beni tacizle suçlayan bu hastalar, bakınız dört defa geldiler. Tacize uğrayan biri bir hekimin muayenehanesine dört kez gelir mi?

- Sonuncusunda tacize uğradıklarını söylüyorlar. Zaten bir daha da gelmiyorlar. Ve ortada sadece iki değil, 5 kadın var taciz edildiği iddia eden...
Efendim 15 de olabilir, 20 de...

- İkisi birbirini tanıyor ama diğer üçünün birbirinden haberi yok... Bu nasıl olur?
Ben bilemem efendim.

- Bunların hepsi mi sizden para mı talep ediyor? Bunlar çete mi? Kim bunlar?
Siz yıllarca yurtdışında yaşamış bir insansınız. Biliyorsunuz, metoo diye bir sendrom var. Bir problem olduğunda bir takım insanlar “Bana da bana da...” diye ortalığa çıkıyorlar. Bu suçlamalar bana gelen hastaların psikolojik durumuyla da ilgili olabilir!

- Psikolojileri mi yerinde değil? Hepsi yalan mı söylüyor yani bu kadınların? Aynı şehirde bile değiller...
Efendim, siz bizim talebimizden sonra bizimle görüştünüz. Benimle görüşmeden beni bir hükme mahkûm ettiniz. Hakkımda beni karalayan bir yazı yazdınız...

- Fecri Bey, ben taraflarından biriyle görüştüm ve yayınladım. Ama cinsel tacize uğradığını söyleyen üç kişi daha çıktı. Onlarla da röportaj yaptım. Ama yayınlamadan sizinle konuşuyorum. Bu çirkin iddiaların aydınlanması lazım. Bana söyleyin lütfen, neden birbirini tanımayan kadınlar hakkınızda böyle suçlamalarda bulunuyorlar? Ve yalan söylüyorlarsa neden söylüyorlar? Hangi kadın durup dururken itibarının sarsılmasını ister? Biri evli, Bursa’da iki çocuğu var. Neden “Ben de gelip ifade vermek istiyorum” diyor... Sizce nedir bunun sebebi?
Peki neden bu insanlar, iddia ettikleri olayların olduğu zamanlarda ortaya çıkmadılar da şimdi çıktılar? Saçmasapan şeyler! Böyle bir şey yok! Müştereken uydurulmuş ya da yönlendirilmiş suçlamalar bunlar. Dahası çelişkili. Bakın, dava dosyasını inceleyin, o kadar birbirinden farklı ifade var ki. O zaman insan ister istemez “Ben bir komployla mı karşı karşıyayım?” diyor. Altından başka şeyler mi çıkacak?

- Çıktı mı?
Çıktı efendim! Bu olayların hemen akabinde eşime bir telefon geldi. Ama ne yazık ki internet vesaire, tespiti mümkün olmayan şekilde geldi. “10 bin dolar verirseniz biz bu olayı kapatırız!” dediler eşime.

- Eşiniz yanınızda mı?
Elbette. Buyurun eşimi...

- Merhaba Şule Hanım... Size böyle bir telefon mu geldi?
Evet, dört-beş defa geldi. “Parayı getirin. Şuraya getirin, köşeye getirin, biz bunu halledeceğiz, kapatacağız!” dediler. Biz tabii asla böyle bir şeye tevessül etmedik.

- Bir kadın mıydı arayan?

Hayır, erkek. Bu arada eşimin dediği gibi, dosyadaki ifadeler birbirini tutmuyor. Avukatlarımız bunları mahkemeye sunduğu için tutuksuz yargılama kararı verdi mahkeme...

- Şule Hanım, sadece o iki kadın yok, şikâyetçi olan üç kişi daha çıktı...
Avukatımız bizi uyarmıştı. “Delil yetersizliğinden dolayı siz bir salvo ile karşı karşıya kalabilirsiniz!” demişti...

- Sizce mesela Bursa’daki kadının ne alakası var bu olayla?
Ben bilemem, teyzesinin kızıdır, amcasının kızının komşusudur. Ya da Fecri’nin üç sene önce papaz olduğu kiracısının bilmem nesidir. Bir şekilde hepimizden intikam almak isteyecek, tazminat talep edecek, oh olsun diyecek pek çok insan var şu hayatta. Daha önce neredeymiş bunlar, biz de bunu soruyoruz...

- Porno izletme suçlaması da var. Bunların hepsi iftira mı?
Fecri’nin bilgisayarına ve cep telefonuna el kondu, bilişime gitti. Esas oradan gelecek habere güveniyoruz. Böyle bir şeyin olmadığı ortaya çıkacak. Biz o zaman “Oh!” diyeceğiz.

- Tekrar eşinizi, Fecri Bey’i alabilir miyim telefona?
Buradayım Ayşe Hanım.

- Ben bu konuşmadan şunu anlıyorum: Ailenize “On bin dolar ödeyin bu olayı kapatalım!” diye bir telefon geldi...
Evet. Bu rakam daha da yukarılara çıktı. 250 bin dolarlara kadar...

- O zaman siz, bu insanların bir çete olduğunu ve sizden para sızdırmak istediklerini söylüyorsunuz?
Ben bilemiyorum. Hiçbir hastamı, haklı olduğum durumda bile etik değerleri itibariyle suçlamadım, suçlamam. Yarın öbür gün mahkemeye çıktığımızda bile ben bu kişilerin gururlarını, onurları rencide etmeyecek şekilde ifade veririm.

- Peki diğer kadınların suçlamalarını nasıl izah ediyorsunuz Fevzi Bey?
Bir tanesini anlatayım. O hanım, benim oğlumun eski flörtüdür. Oğlum şu anda Kanada’da yaşıyor. Oğlumun flörtüyken bizim evimizde kalıyordu. Kafasında oğlumla evlenmek gibi bir amaç vardı. Hatta oğlumla İsviçre’ye gittiler. Gezdiler tozdular. Kızın annesi, “Babası var evde, babasından çekinmiyor musun?” diye sormuş. Ben sabahları Çapa’ya giderken 6’da çıkıyordum. “O bizi görmüyor ki!” demiş. Daha sonra bu evlilik olayı suya düşünce, oğlum istemeyince bize kinlendi. 9 sene sonra bu taciz suçlamaları gündeme geldiğinde “İlahi adalet” diye bir yazı yazdı, gitti avukatları buldu ve şikâyetçi oldu. Güya ben onu muayenehaneye çağırmışım, “Gel, seni muayene edeceğim!” demişim ve taciz etmişim! Olabilir mi efendim böyle bir şey? Bir aileden bu şekilde intikam aldı! Bu hikâyelerin hepsinin altı var.

- Peki Bursa’daki?
Onu hiç hatırlamıyorum. 100 hastamın 99’u “Allah razı olsun!” demiştir.

- Başına gelenleri ağlaya ağlaya anlatan kadınlar bunlar, bir kadın arıyor, sonra başka bir kadın arıyor... Nasıl olur bu?

Ayşe Hanımcım, karşınızda 68 yaşında kariyer sahibi düzgün ailesi olan bir insan var...

- Fecri Bey, 5 kadın diyorum...

İsterse 15 olsun! Kimi gazete bunu çöpe atar. Kimi gazete gider bunu haber yapar.

- Niye çöpe atayım? 5 farklı kadın böyle bir iddiada bulunuyor...

Ama böyle bir şey olabilir mi? Benim yaşımda, benim konumumda bir insanın böyle bir davranış içinde olması için aklını yitirmesi lazım. Hemşire çıktıktan sonra bana diyor ki “Cinsel sorunlarım var, orgazm olamıyorum!” Ben de doğal olarak “Partneriniz sizinle yeteri kadar alakadar oluyor mu?” diyorum. Bu benim işimin parçası. Ben kulak burun boğazcı değilim ki. Bunun dışında bütün o çirkin suçlamaları reddediyorum. Sonuna kadar da edeceğim!

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff0000;"></div>

SON 24 SAATTE NE OLDU?

Yazının devamı...

Rezaletin daniskası! ‘Jinekolojik test’ adı altında cinsel saldırı

İddialar korkunç. Anlatan 29 yaşında bir kadın. Üniversite mezunu bir kadın. 68 yaşındaki Profesör Sevilen’e birkaç kere muayeneye gidiyor. Smear testi yaptırıyor. Normal rutin kontroller. Ama sonra Fecri Sevilen, ultrasonda bakarken “Bir ödem görüyorum. Sen klitoral boşalma mı yaşıyorsun? Belki de vajinal boşalma yaşamadığın için oluşmuştur bu ödem. Enfeksiyona yol açabilir, kanallarını tıkayabilir. Gidermek lazım. Yoksa çocuğun olmaz. Kanser bile olabilirsin!” gibi manasız laflar ediyor.

Tıpta yeri olmayan, ipe sapa gelmeyen, hiçbir gerçekliği olmayan zırvalar.

Ama tabii karşısındaki genç bir kadın. Bilgili, eğitimli ama cinsel sorular karşısında çekingen, içine kapalı. Öyle aklındakini rahat rahat söyleyemeyen, “Hooop n’oluyoruz!” diyemeyen biri. Daha önce hocanın sorduğu boşalma-moşalma gibi entim (mahrem) sorulardan da rahatsız olmuş. Ama “Bir bildiği vardır! Hocadır! Jinekologdur!” diye sesini çıkarmamış.

Size de belki de bir hoca, “Bu ödemin giderilmesi gerekir. Çocuğun olmayabilir. Kanser bile olabilirsin. Bir test var, onu yaptırırsan ödemin fizyolojik hallolabilir” dese, siz de şüphelenmeyebilirsiniz. Belki sizin de aklınıza karşınızdakinin bir cinsel tacize, saldırıya hazırlık yaptığı gelmeyebilir.

Hoca, sürekli bu testten söz edince...

O da saf saf “Nasıl bir test?” diyor...

Adam da “Klitoral sıvı alacağımız bir test” diyor.

Türkçesi, hastasını klitoral olarak uyaracak, o sıvıyı da güya laboratuvara yollayacak.

Ama literatürde böyle bir test yok!

Üstelik 12 yıl önce, 21 yaşındayken benzer bir cinsel saldırıya maruz kalmış bir kadın daha aradı beni. Yani bir kadını değil, iki kadını dinledim. Ayrıca Sevilen’in muayeneleri yanında hemşire olmadan ve çıplak elle yapması da kabul edilebilecek şey değil.

Ben röportajı yeteri kadar açık yazamadım. Pornografik bir metne dönmesin diye. Ama kapalı yazınca da neyin ne olduğu anlaşılmıyor. Elimden geleni yaptım. Vakada vahim olan şu: Hoca bilgisini, gücünü ve tıbbı karşısındaki çaresiz bir hastaya karşı kendi emelleri için kullanmış! Evet, her hastaya belki böyle davranmamıştır. Ama en azından ortada cinsel saldırıya uğrayan üç kadın var. Ben taraf filan tutmuyorum.

Cinsel saldırıya uğradım diyen kadınları dinledim. Dilerse Fecri Sevilen’i de dinler, size aktarırım.

Şimdi savcılığa suç duyurusunda bulunan ve Fecri Sevilen’den şikâyetçi olan hastaya kulak verelim...

Hamiş: Haşa! Bu haberlerin bütün jinekologları kapsaması söz konusu değildir. Tabii ki işini çok çok iyi yapan pek çok jinekolog var bu ülkede. Ama bir jinekolog, ‘jinekolojik test’ adı altında ve tıp literatüründe var olmayan bir biçimde cinsel saldırıda bulunursa, bunu da haber yapmak benim boynumun borcudur. Üstelik benden önce anahabere çıktı, üç gazetede haber oldu. Ortada bir dava var, 36 yıl ceza istendi, tutuklandı, her nasılsa serbest kaldı ama dava sürüyor. Ben sadece mağdur kadınlarla konuştum...

Başına gelen o asıl felaket neydi? Sana bir test yapacağını söyledi ve ne oldu?

“Sen hazırlan ben geliyorum!” dedi, odasına geçti. Ben tekrar çamaşırımı çıkardım, muayene masasına geçtim. “Bu işlem orada yapılmıyor. Duvarın önünde ayakta durman gerekiyor!” dedi. “Peki” dedim. Ellerim önümde bağlıydı. “Rahat olman gerekiyor, yoksa yapamayız!” dedi. Sonra yanıma yaklaştı. Sağ yanımda ayakta durdu. Benim elimi alıp, kendi eliyle birlikte özel bölgeme götürdü. Ve baskı uyguladı. Ben öylece duruyordum. Sonra içeri odasına geçti. Bana dedi ki “Bir saniye bakar mısın?” Ben de kapıdan kafamı uzattım, baktım. “Yaklaş” dedi, masasına doğru yaklaştım. Birden bilgisayar ekranını bana çevirdi. Porno açmış. Ben dedim ki “Anlamadım hocam, bunun ne alakası var?” Dedi ki “Etkilenmiyor musun?” “Hayır, etkilenmiyorum!” dedim. Sonra sahneleri ilerletmeye başladı, pozisyonları değiştiriyor. Ben, “Kusura bakmayın ama bana çok hayvani geliyor, ben izlemiyorum böyle şeyler!” dedim. “Tamam sen yerine geç, ben geliyorum!” dedi. Ben tekrar duvar dibine geçtim.

 Niye yapıyorsun bütün bunları?

(Ağlamaya başlıyor) İnan ben de bilmiyorum ki... Sanki hipnoz altındayım, neden itaat ettiğimi bilmiyorum. “Gel” diyor geliyorum, “Git” diyor gidiyorum. Porno açıp bana ekranı çeviriyor. Herhangi biri yapsa kıyameti kopartacağım bir şeyi babam yaşında bir profesör yapınca kilitlendim herhalde! Yine arkamdan yaklaştı. Bu sefer kendi eliyle özel bölgeme dokundu. “Niye gerginsin, benden mi etkilenmiyorsun?” dedi. “Hocam nasıl gergin olmayayım!” dedim. “Ama olmaz, sonucu görmemiz gerekiyor!” dedi. “Hocam bu kadarı yeter! Bence bu testi devam ettirmeyelim!” dedim. “Ona sen karar veremezsin, ancak ben karar verebilirim!” dedi. Sonra daha da ileri gitti. Beni sıkıştırdı, duvarla kendisi arasında. Erekte olduğunu hissettim. Ve o anda bu yaşadıklarımın testle, tedaviyle bir alakası olmadığını anladım. Bir taraftan da öpmeye çalışıyordu, ani bir hamleyle kendimi onun baskısından kurtardım. “Özür diliyorum, ben gidiyorum!” dedim. Halime bakar mısınız, bir de özür diliyorum adamdan! “Laboratuvar sonuçları gelince ben sana haber vereceğim!” dedi. Hızlıca giyindim, dışarı çıktım. Bir de asistanına 320 lira ödedim.

 Yaşadığın felaket üzerine bir de para mı ödedin!

Evet. Zangır zangır titriyordum. O sırada telefon çaldı, sekreteri “Hoca sizi çağırıyor!” dedi. Allak bullak halde odanın kapısından kafamı uzattım. “İyi misin?” dedi “Testten mi etkilendin? Beni yanlış anlamadın değil mi?” gibi laflar geveledi. Ben de sadece “Acelem var, gitmek istiyorum!” dedim. Ben metrodayken yine aramış. İyice sinirlendim. Resmen cinsel saldırıya uğramıştım! Çok yakın bir arkadaşımı aradım, anlattım. “Ne kadar jinekolog varsa onları aramamız ve böyle bir test var mı yok mu sormamız lazım!” dedim. Aradık. Hepsi de aynı şeyi söyledi: Böyle bir jinekolojik test yok! Literatürde böyle bir şey yok! O zaman iyice emin oldum ki kandırılmıştım, jinekolojik test adı altında cinsel saldırıya maruz kalmıştım! Akşam bir avukat arkadaşımla konuştum ve hemen şikâyetçi oldum...

BEN BU ADAMA NASIL İNANDIM?

- “15-20 gün sürekli ağladım. ‘Ben adama nasıl inandım? Onun iğrenç oyununa nasıl geldim?’ diye. Sonra birkaç psikologla görüştüm. Yaptığı teknik, ultra-profesyonel bir sapıklığa giriyormuş. Şöyle ki, size önce eski travmalarınızı soruyor. Bana da sordu. Böyle yaparak sizi o travmayı yaşadığınız güne götürüyor. O günkü çocuk çaresizliğinizi size yeniden yaşatıp ona itaat etmenizi sağlıyor. Bir tür hipnoz yani. Ve aslında bana sorduğu ‘Daha önce hiç tacize uğradın mı? Ses çıkardın mı?’ sorularının hepsi klinik psikolojide yer alan şeylermiş. Bu jinekolog, tıp bilgisiyle benim tacize açık bir insan olduğumu tespit etmiş. Bunları bana psikoloğum açıkladıktan sonra uyuyabilmeye başladım...”

MEĞER ARKADAŞIMA DA AYNI TESTİ YAPMAK İSTEMİŞ

Şu anda nasılsın?

Sinirliyim ve öfkeliyim. Kim bilir bunca yıldır başka kaç kadına cinsel saldırıda bulundu... Sonra muayenehanesine birlikte gittiğimiz arkadaşımla konuştum. Meğer ona da bu testi yapmaya çalışmış! Ona muayene sandalyesinde dokunmuş. Bunların hepsini de eldivensiz ve yanında hemşire olmadan yapıyor! O, ben söyleyene kadar böyle bir test olduğuna inandığı için istismara uğradığını anlamamış bile. Ben söyleyince anladı ve dedi ki “O zaman ben de şikâyetçi olacağım!” Birlikte suç duyurusunda bulunduk. Benimki nitelikli cinsel saldırı, onunki cinsel saldırı... 36 yıla kadar ceza almasını bekliyoruz.

AYNI SALDIRIYA MARUZ KALAN BİR KADIN DAHA ŞİKÂYETÇİ

- “Bir gün sonra tekrar aradı. ‘Aldığımız sıvı yetersiz, tekrar gelmen gerekiyor!’ dedi. Ben de delirdim. Avukatım ‘Gerisini mahkemede halledeceğiz!’ dedi. 19 Ekim’de verdik dilekçeyi. 6 Kasım’da tutuklandı. Yazdığı mesajlar var, benim anlattıklarım var, arkadaşımın anlatımları var, bilgisayarı sibere gitti, orada bana açtığı porno çıkacaktır. Ama bir avukat ordusu tuttu ve salıvermişler. Bir de bize bel altından vurmaya çalışıyor. Serseri bir hayat yaşıyormuşuz. İftira atıyormuşuz, para sızdırmaya çalışıyormuşuz. Güya çok eşli kadınların yaşadığı problemlerle gelmişiz gibi saçma sapan şeyler. Bizim haber televizyonda yayınlanınca, 12 yıl önce aynı cinsel saldırıyı yaşamış bir kadın daha şikâyetçi oldu. Aynı iğrençliği 21 yaşındayken ona da yapmış...”

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Bir bu eksikti! Jinekoloğun cinsel saldırısı

Gerçekten insanın aklı duruyor! “Yok artık daha neler!” diyor. İşini düzgün yapan jinekologları ayrı tutuyorum ama bu vaka resmen sapıklık!

Bu resmen bilgini, gücünü, mesleğini kötüye kullanmak... Ve diğer meslektaşlarına bir ihanet!

Hastana ‘jinekolojik muayene testi’ adı altında cinsel saldırıda bulunmak, onu istismar etmek ne demek... Ama demek ki oluyor!

İki hastası, Profesör Fecri Sevilen hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Ünlü jinekolog nitelikli cinsel saldırıdan tutuklandı ve cezaevine kondu. 36 yıla kadar istendi. Ne var ki geçtiğimiz cuma denetimli serbestlikle salıverildi...

Haber basına yansıdıktan sonra 12 yıl önce hastası olan bir kadın da “Aynı şeyleri bana da yaptı!” dedi. Şu anda toplam üç kadın, Sevilen’i cinsel istismar ve cinsel saldırıyla suçluyor. Ben şikâyetçi iki kadınla da konuştum. Adı bende gizli mağdurlarından biriyle röportaj da yaptım, iki gün boyunca bu köşede okuyacaksınız.

Lütfen aynı doktorun cinsel saldırısına uğramış başka kadınlar varsa bana ulaşsınlar. Hepsinin kimliği bende gizli kalacak...

Başınıza gelen nedir, anlatır mısınız?

Çok ünlü, çok tanınan, 68 yaşında bir jinekoloğun nitelikli cinsel tacizine uğradım...

Aman Allah’ım! Böyle bir şey nasıl olur!

Oluyor işte. İstanbul Üniversitesi’nde 40 yıldır hocalık yapan bir adam. Muayene için gittiğin jinekoloğun sapık çıkabileceği aklına gelir mi? Gelmez! Benim de gelmedi. Bir kadının en korunmasız olduğu yerlerden biri orası. Adam profesör ya, hoca ya! O kadar üzgün ve öfkeliyim ki. Kendime de kızıyorum. Nasıl inandım ben söylediklerine? Bir de üniversite mezunu bir kadınım. Cahil değilim. Ama işte güvendim. Bir jinekoloğun hastasına cinsel saldırıda bulunabileceği gerçekten aklıma gelmedi. Benzer şeyleri arkadaşıma da yapmış. Susmadık. Gittik, savcılığa dilekçe verdik. 12 sene önce de oğlunun kız arkadaşına aynı taktikle cinsel saldırıda bulunmuş. Ben eminim daha çok kadın vardır. Keşke onlar da susmasalar. Ben mesleğini kötüye kullanan bu insanın ceza almasını istiyorum. Önce tutuklandı. Ama bir avukat ordusu tuttu ve serbest bırakıldı...

En başa dönelim...

İlkokul arkadaşım çocuk doğurduktan sonra jinekolojik muayenelerini ihmal etmiş. Bir yakını ona bu doktoru tavsiye etmiş. Birlikte gitmişler. “Çok ilgilendi hoca” diye bana da anlattı.

Sonra?

Sonra hoca aramış arkadaşımı: “Enfeksiyon var! Tedaviye başlamamız lazım” demiş. O da bana “Birlikte gidelim” dedi. Ben de “Olur” dedim. Muayenehanesine birlikte gittik.

Bir gariplik var mıydı?

Normalde hemşire de muayene sırasında içeride olur ya, maalesef burada öyle değildi. Muayene sırasında doktorla yalnızsın. Demek ki arkadaşım da huzursuz oldu ki en azından ben yan odada bekleyeyim istedi. Arkadaşıma benim yanımda “Bu enfeksiyonu kurutmamız gerekiyor. 3 doz iğne yapmam icap edecek” dedi. Sonra onu muayene odasına aldı. Arada bir kapı var, ben diğer odada oturuyorum. İğneden sonra arkadaşım çıktı. Gelmişken ben de muayene olayım diye girdim. İlk kez muayene ettiği için ultrasonla baktı. Sonra rahim ağzında bir yara olduğunu, enfeksiyona yol açabileceğini, örnek alıp laboratuvara göndermesi gerektiğini söyledi. “Tamam” dedim. “Yakmak gerekebilir!” dedi. Teşekkür ettim. Arkadaşımla dışarıdaki sekreterine ücreti ödedik, çıktık.

CİNSEL HAYATIMIZLA İLGİLİ SAÇMA SAPAN AYRINTILAR SORDU

Tekrar ne zaman gittiniz?

Bir kaç gün sonra. Benim numaram onda kayıtlı olmadığı için kızlarla haber gönderdi. Rahim ağzındaki yarayı ciddiye almam gerekiyormuş. Bu yakma olayını hastanede, anestezi altında gerçekleştirebilirmiş ama aciliyeti olduğu için “Burada da hemen yapabiliriz!” demiş. Biz yine kalktık gittik. Muayenehanesinde yaptı. Sonra ben ofise geçtim, arkadaşımın 2. iğnesini yaptı. Sonra geldi, yanımıza oturdu. İkimize de cinsel hayatımızla ilgili özel sorular sormaya başladı: “Tek eşli misiniz, değil misiniz?”, “Ne sıklıkla birliktelik yaşıyorsunuz?” Arkadaşım da ben de 29 yaşındayız. Ama yine de huzursuz olduk, utana sıkıla yanıtladık. “Rahim ağzı kanseri aşısı oldunuz mu?” diye sordu. “Olmadık” deyince, “Siz hangi köyden geldiniz?” dedi. Eşlerimizle ilgili soru sordu. İkimiz de boşandığımızı söyledik. “Eşlerinizle cinsel hayatınız şöyle miydi, böyle miydi?” diye saçma sapan ayrıntılara girmek istedi. Cevaplamak istemedik ama tek eşli olduğumuzu belirttik. Ben o günkü yakma operasyonu için bin lira daha ödedim. Ardından yine çıktık ofisinden.

Sonra?

On gün sonra arkadaşım, “Ben gitmek istemiyorum, ikinci iğne canımı çok acıttı, üçüncüyü olmayacağım!” dedi. Ben ise tedavimi tamamlamak için mecbur yalnız gittim. Hoca demesin mi, “Niye hep arkadaşınla geliyorsun, tek gelmiyorsun, benden mi çekiniyorsun?”. “Yo hayır! Olur mu öyle şey? Niye çekineyim hocam?” dedim.

ÇEKİNGEN BİR İNSANIM O YÜZDEN TİTRİYOR BACAKLARIM

Bunları konuşurken muayene sürüyor mu?

Evet. Önce yine ultrasonla kontrol. Sonra smear, bakteri ve enfeksiyon örneği aldı. Sonra ultrasonla tekrar bakarken “Burada bir ödem gözüküyor!” dedi. “Sen” dedi, “Boşalma sorunu mu yaşıyorsun?” Ben de “Anlamadım hocam” dedim. “Sen mastürbasyon yapıyor musun?” dedi. “Yok, yapmıyorum!” dedim. “Normalde nasıl boşalıyorsun? Vajinal mi, klitoral mi?” dedi. Ben de utandım, sıkıldım, “Herhalde klitoral!” dedim. Demek ki bu sorulardan o kadar huzursuz olmuşum ki bacaklarım titremeye başlamış. “Sen hep böyle misin? İlişki sırasında da zorlanıyor musun” dedi. Ben de “Çekingen bir insanım. Muhtemelen o yüzden titriyor bacaklarım!” dedim. “Bu ödem, vajinal boşalma yaşamadığın için olabilir. İncelenmesi gerekir. Enfeksiyon olabilir, bu enfeksiyon kanalları tıkayabilir. Çocuğun olmayabilir. Hatta kansere yol açabilir. Genç yaşta bunları yaşamak istemiyorsan bunu çözmek gerekiyor!” dedi. Ben de saf saf, “Belki de psikolojik bir şeydir. Sonuçta boşanma gibi bir travma yaşadım!” dedim. Aklımın ucuna gelmiyor ki bunun bir cinsel saldırının girizgâhı olduğu. Sonsuz bir güven duyuyorum. Babamdan büyük bir adam...

Sonra ne dedi?

“Bir test var” dedi. “Bu test sonucunda biz bunun fizyolojik kısmını halledebiliriz! Ben bir doktor olarak söyleyebilirim ki bunun çözülmesi gerekiyor. Yoksa bu genç yaşında cinsellikten soğursun!” dedi. Ben de “Tamam hocam, siz ne diyorsanız. Nasıl oluyor bu test?” dedim. “Klitoral uyarı sonucu ortaya çıkan sıvıyı alıp laboratuvara göndereceğiz. Ben uygun ilacı yazacağım ve bir sıkıntı kalmayacak!” dedi.

Şaka yapıyorsunuz değil mi?

Hayır! Tüm bunları en ciddi haliyle anlattı. Tedavi bitti. “Üstümü giyinebilir miyim” diye sordum, “Tabii” dedi. Ama çıkmıyor odadan. Ben örtüyü sardım belime ve alttan giyinmeye çalışıyorum. Ama hâlâ demiyorum ki “Bu adam niye çıkmadı, ben burada niye giyinmeye çalışıyorum?” Aklımın ucundan kötü bir şey geçmiyor. Tam ayakkabılarımı bağlarken “Ben açıkçası yardımcı olmak isterim, hazır olduğunda bunu çözebiliriz!” dedi. “Çok basit bir test zaten!” diye ekledi. Ben de “Tamam, yapalım o zaman dedim. Ve asıl felaket o zaman başıma geldi...

 

Yazının devamı...

Yüzde 99 engelli Rukiye sol işaret parmağıyla kitap yazdı

Biz birlik olunca yapabiliyoruz.

Bir sürü şeyi değiştirebiliyoruz.

Zor durumdaki insanlara yardımcı olabiliyoruz.

Onların hayatlarını kolaylaştırabiliyoruz.

Bunu şimdi hep birlikte Rukiye’ye yapacağız!

Ben inanıyorum, olacak.

Rukiye, üç aylıkken geçirdiği menenjit yüzünden ölümlerden dönmüş ve yüzde 99 engelli kalmış. Yatağa bağımlı yaşıyor. Kendini bildi bileli öyle. Annesi ona bakıyor. Yüzde 99 engelli şu demek: Bedenindeki hiçbir kas tutmuyor, sadece sol işaretparmağını kullanabiliyor.

Ve işte o sol işaretparmağıyla... İki sene uğraşarak... Bir kitap yazdı: ‘Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar’

Yattığı yatakta annesi onu yan çevirdi, o pozisyonda saatlerce kalıp o tek parmakla kitabını yazdı.

Şu anda da çok gururlu.

Helal olsun ona! Seni alkışlıyoruz Rukiye...

Bir de beni ağlatan bir amacı var. Ona 37 yıl boyunca bakan annesine bu kitaptan elde ettiği gelirle ev alabilmek ve annesini umreye gönderebilmek...

Bu kitabı hepimizin alması gerekiyor ama yetmez, bence Rukiye’ye destek olmamız da gerekiyor. Destek olmak isteyenler tureyenrukiye@gmail.com'a mail atsınlar lütfen...

HİÇ OLMADIĞIM KADAR MUTLUYUM

Rukiye, seni tebrik ederim. Müthiş bir şey yaptın. Facebook’ta, sosyal medyada ve pek çok Whatsapp grubunda kitabın konuşuluyor. Herkes birbirine tavsiye ediyor, herkes senin için seferber olmuş durumda. Ne hissediyorsun?

Çok çok mutluyum... Hatta hiç olmadığım kadar mutluyum! Bu kadar büyük bir ilgi beklemiyordum açıkçası. Türkiye’nin her tarafından arıyorlar, kutluyorlar. Beni ziyaret etmek istiyorlar. Yanıma gelenler bile var. Tebrik mesajları atıyorlar. Ah, ne büyük bir sevinç benim için anlatamam...

Yüzde 99 engellisin...

Evet. Üç aylıkken menenjit geçirmişim. Hastaneler, hastaneler, hastaneler... Ölümlerden dönmüşüm. Kendimi bildim bileli böyleyim. Bedeninin sadece sol parmağı hareket edebiliyor. Ama işte güzel şeyler de olabiliyor hayatta. Ben yüzde 99 engelli olmama rağmen sol işaretparmağımla bu kitabı yazdım.

Peki nasıl yaptın? Ne kadar zorlandın?

Elbette kolay olamadı. Tam iki yıl sürdü. İğneyle kuyu kazmak gibi. Ama ben yazmayı sevdiğim için çok severek yaptım. İnsanın uyandığında bir hedefinin olması çok güzel. Ailem, “Çok zor, vazgeç, yoruluyorsun!” dedi ama ben pes etmedim, hedefime ulaşmak için gece gündüz yazdım.

Annen mi seni vazgeçirmeye çalıştı?

Evet, çünkü o sürekli beni düşünüyor. Sağlığımı zorlayan bir şey olduğu fikrine kapıldı. Ama ben onu ikna ettim.

Nasıl bir pozisyona getiriyordu seni yazabilmen için?

Şöyle: Beni sağ tarafıma çeviriyordu. Yastıklarla karın ve sırt tarafıma destek yapıyordu. Karşımda bilgisayar ekranı, ben sol parmağımla yazıyordum. Yavaş yavaş. Ama tabii, kendi kendime diğer yanıma dönemiyorum bile. Annemin beni bıraktığı pozisyonda kalıyorum. E biraz meşakkatli bir şey. Ama yine de ortada bir kitap var ve beni destekleyen, tebrik eden insanlar... Her şeye değdi!

Bu kitabı yazmanın amacı neydi?

Hayalimdi bu benim... Engellilerin sesi olmak için yazdım. Engellilerin neler yapabileceğini göstermek istedim. Bir de tabii daha özel hayallerim var.

Ne gibi?

Belki kitap çok satar, ben de elde ettiğim gelirle hayatını bana adayan anneme bir ev hediye edebilirim. Belki saçmalıyorum, belki kurmamam gereken bir hayal bu... Ama elinde değil insanın. Annem çok azla yetinen biri. Kendisi için hayal kurduğunu bile görmedim, inanılmaz fedakârdır, sürekli çocuklarını düşünür. Bana hayatını adadı. Biliyorum ki hac görevini de gerçekleştirmek istiyor. Belki annemi umreye de yollayabilirim.

YÜZDE 99 ENGELLİ OLMAM BU DÜNYADA SEVEREK GEÇİRDİĞİM BÜYÜK SINAVIM

Kendi bildin bileli yatağı mı bağımlısın?

Evet.

Nasıl bir çocukluk geçirdin?

Çocukluk yaşadım denemez! Çocukluğunu yaşayanlara bakarak hayaller kurmakla geçti çocukluğum. Ama mutsuz değilim, hayata küsmedim, hiçbir şeye lanet etmedim.

Başına gelenleri nasıl değerlendiriyorsun?

Kader... Bu da benim bu dünyadaki severek geçirdiğim büyük sınavım.

Nasıl bir ailesiniz sizi?

Birbirine bağlı bir aile, sevgi dolu bir aileyiz. Kendi yağında kavrulan...

Baban?

Ah... Babam artık hayatta değil. 2.5 yıl kanserle savaştı ama kaybettik maalesef.

Okula hiç gidemedin. Okumayı, yazmayı nasıl öğrendin?

Okul hayatım olamadı maalesef çünkü oturamıyorum, yatar pozisyonda olmam gerekiyor. Annem bana sadece harfleri öğretti. Kâh televizyon yazılarından, kâh gazetelerden birleştirme yaparak okumayı, yazmayı çözdüm. Zoru başarmayı her zaman sevmişimdir.

Bu ülkede engellilere bakışı nasıl değerlendiriyorsun? Neler değişmeli?

Bize başka bir dünyadan gelmişiz gibi davranıyorlar! Acıyorlar bize. Ama acımaktan öte şeyler yapılmalı. “Engelli” diyorlar, doğru, bedensel engelliyiz. Ama daha önemli bir şey var: Biz bu engelleri bütün olumsuzluklara rağmen aşabiliyoruz, onlarsa aşamıyor. Engeller asıl onların kafasında. Engellileri bir çocuk gibi görüyor ve öyle seviyorlar. Oysa ben 37 yaşında bir kadınım mesela...

SOL İŞARETPARMAĞIM DÜNYAYA AÇILAN PENCEREM

En son dışarı ne zaman çıktın?

En son geçtiğimiz yaz çıkabildim. Tekerlekli sandalyeyle çıkıyorum. Ama oturamadığım için yatay bir şekilde biniyorum. Zor olduğu için çok sık olamıyor maalesef!

Sol işaretparmağın ne ifade ediyor senin için?

O, benim hayat kaynağım... Dünyaya açılan pencerem...

“Ya ona da bir şey olursa!” diye korkuyor musun?

Elbette! Ama korkarak yaşanmıyor. Düşünmemeye çalışıyorum...

Allah korusun, annen vefat etse sana kim bakacak?

Dört kardeşim var, çok şükür ki kardeşlerimin hepsi de vicdanlı insanlar.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

16 yaşında Ayvalık tostçusunda garson, 17 yaşında davetlerde müzik yapıyor, 18 yaşında Best Model, 28 yaşında dünya çapında oyuncu

Yakında onu ‘Hakan: Muhafız’ olarak Netflix’te izleyeceğiz. Sadece biz değil, bütün dünya izleyecek. Bu kadar yabancı hayranı olduğunu bilmiyordum. Sosyal medyada röportajı ve fotoğrafları paylaşınca dünyanın her yerinden, Paraguay’dan, Arjantin’den, İspanya’dan, Meksika’dan, Rusya’dan “Çağataaaaaay!” çığlıkları yükseldi. Ve röportajın alıntıladığım bölümlerini İngilizce’ye çevirmem istendi. Oysa dünya benim pek umurumda değil. Yarı Hindistan’da yaşamama rağmen bugüne kadar hiç İngilizce paylaşım yapmamıştım. O kadar baskı oldu ki İngilizce’ye çevirmek zorunda kaldım. Dünyanın dört bir yanındaki Çağatay fanları okudu ve mutlu oldu. Bütün fotoğrafları paylaşmamı istediler, ilgi öyle böyle değil yani. İnşallah dizisi tutar, Netflix’in ilk Türk dizisi de tüm dünyada izlenir. Bize yarar. Çünkü başrol aynı zamanda İstanbul! Müthiş İstanbul görüntüleri var. Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

HAMİŞ: Ailesi göçmen. Doğaya meraklı. Ben pazar günkü röportajda ‘Bulgar ataları’ diye yazmışım, özür dilerim, dalgınlığıma gelmiş, tabii ki ‘Bulgaristan’daki Türk ataları’ demek istedim...

Orman Fakültesi mezunusun. Özel bir sebebi var mı?

Doğa sevgisi. Toprakla uğraşmayı seviyorum. Beni sakinleştiriyor. Lisede de ziraat ve peyzaj okudum zaten. Bitki çoğaltma filan bayıldığım işler. Zekeriyaköy’deki evimde de sürekli toprakla haşır neşirim. Çimleri biçiyorum. Odun kesiyorum. Ormana gidiyorum. Ok atıyorum...

Niye ok atar bir insan?

(Gülüyor) Bir hedefin var ve onu vuruyorsun. Bir de benim genlerimde var. Atalarım, büyük dedelerim hep avcıymış Bulgaristan’da. O yüzden kanımda var benim, ok atayım, at bineyim, balık tutayım, odun keseyim...

Balığı nerede tutuyorsun?

Her yerde. Karadeniz’de tutuyorum, Boğaz’da tutuyorum. Göllere gidiyorum. 50-60 tane göl var Zekeriyaköy çevresinde. Terkos barajı var, oraya çok gidiyorum.

Balığı sevgilinle mi tutuyorsun yoksa bir erkek grubuyla mı?

Genelde böyle şeyleri ya yalnız ya da erkek muhabbetinde yapmayı tercih ediyorum.

Bir kadın için sıkıcı ve tahammül edilmez olabilirsin sen!

Evet. Doğru tespit. Çok sıkıcı bir hayatım var! ‘Mandıra Filozofu’nu hatırlıyor musunuz, aynen öyle bir tipim!

çok zorlandığım

Delirdiğim dönemler oldu

Resim ve müzik kabiliyetin kimden miras?

Amcam ve babam çok iyi resim yapar. Bir eğitimim yok, tamamen doğuştan. Karakalemde iyiyim. Ödüllerim var. Yağlı boyada da denemelerim var. Bir de çocukluğumdan beri gitar çalıyorum. 16 yaşında aldım gitarımı, Bodrum’da çalışmaya gittim...

Nerede çalıştın?

Ayvalık tostçusunda garsonluk yaptım. Kendi paramı kendi kazanayım, hayatın içine atılayım istedim. Önce Antalya’ya gittim, plajlarda şezlong mezlong taşıyayım diye. Çok sıcak geldi, oradan Bodrum’a geçtim. Ayvalık tostçusuna girdim. 5 garson aynı evde kalıyorduk. Bir gün kendi kendime gitar çalıyordum. Mekân sahibi duydu ve dedi ki “Ya sen niye garsonluk yapıyorsun! Sen gel müzik yap!” Sonra o yaz hep gitar çaldım ve epey iyi para kazandım. Hatta “Ben acaba müzikte mi devam etsem?” diye düşündüm. İstanbul’da davetlerde canlı müzikler yaptım...

Ben doğru mu anlıyorum: 16 yaşında tostçusun, 17’de davetlerde canlı müzik yapıyorsun, 18’inde Best Model’sin. 28 yaşında Neftlix’in dizisinde oynuyorsun. Ve bunları dünyanın en normal şeyi gibi anlatıyorsun! 8-10 yıl içinde ulaştığın yer sence çok acayip değil mi?

Çok da kolay gelmedim bu noktaya! Delirdiğim, çok zorlandığım dönemler de oldu... Çok iyi bir oyuncu değilim henüz. Kendimi beğenmiyorum bir oyuncu olarak. Sürekli gelişmeye, öğrenmeye ve işimi daha iyi yapmaya çalışıyorum. İyi seçimler yaptım bugüne kadar. İyi adımlar attım. Geldiğim nokta bunun sonucu...

ANNEM VE BABAM İPLİK FABRİKASINDA TANIŞIP ÂŞIK OLMUŞLAR

Göçmen bir anne babanın çocuğusun, nasıl tanışmışlar?

Babam Bulgaristan Türklerinden. 10 yaşında Türkiye’ye gelmiş. Annem de Boşnak, Bosna Hersek göçmeni. Aynı işyerinde çalışıyorlarmış. Âşık olmuşlar birbirlerine...

Nerede çalışıyorlarmış?

Sancak Tül iplik fabrikasında. Annem sekretermiş. Babam da torna tesviyedeymiş...

Siz kaç çocuksunuz?

Bir ufak kardeşim var, Londra’da okuyor şu anda...

Sen mi destek oluyorsun?

Evet.

Bütün aileye mi?

Oluyorum tabii. Ama zaten ailem çok mütevazı yaşadığı için ve kendi emekli maaşları olduğu için özel bir şey yapmamı gerektirecek bir durum yok. Köyde yaşıyorlar ve çok mutlular...


FAVORİM KARNIYARIK TAZE FASULYE VE BOŞNAK BÖREĞİ
 

Sen Bulgarca ya da Boşnakça biliyor musun?

Biraz Boşnakça biliyorum.

En çok hangi özelliğin Boşnaklara benzer? Var mı bir huy çekmesi?

Maalesef iştah olabilir! Çok fazla hamur işi seviyorum...

Bugüne kadar en çok kaç kiloya çıktın, en az hangi kiloya indin?

Best Model’e hazırlanırken 77’ye indim. En çok da 95’i gördüm.

Neye asla “Hayır” diyemezsin?

Karnıyarık, taze fasulye ve Boşnak böreğine...

Sevgilinle evde mi yersiniz?

Evet. Evde yemeği seviyoruz. Ben mutfakta vakit geçirmeyi de severim. Her gün aşağı yukarı bir şeyler pişiririm...

 

Yazının devamı...