GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Yasemin Açık, Elazığ’da en büyük özel sektör yatırımını gerçekleştirdi! Çimento fabrikası kuran kadın

Kadın girişimcileri yazma günüm.

Yürünmemiş yollarda yürüyen kadınları yazma günüm.

Huzurlarınızda Prof. Dr. Yasemin Açık.

O müthiş bir kadın: hem akademisyen, hem sivil toplumcu hem de iş kadını. Çimento fabrikası kuran bir girişimci.

Soyadı gibi vizyonu da, yolu da açık.

Sizi onun şahane hikâyesiyle baş başa bırakıyorum...

Sizi tanıyalım...

- Elazığlıyım. 5 çocuklu bir ailenin tek kızıyım. Çocukluğumdan itibaren bölgeler arasındaki dengesizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlik, kadın-erkek arasındaki fırsat eşitsizliğine karşı duyarlıydım. Toplumsal meseleler beni hep ilgilendirdi. Bu yüzden hiçbir zaman yaşadığım bölgeden uzaklaşma fikrine kapılmadım. Burada kalıp buranın ekonomisine katkıda bulunmak istedim. Kendimi yetiştirmeyi de dünyayı tanımayı da yine bu topraklara fayda sağlamak için bir araç olarak gördüm. Bu yüzden de hem akademik hem sivil toplum hem de iş dünyasındaki çalışmalarımı doğup büyüdüğüm bölgede yapmayı tercih ettim.

Evet. Yaklaşık 25 yıldır hem akademisyen, hem halk sağlığı profesörü hem de sivil toplumcu olarak son derece aktifsiniz...

- Doğru, ben sosyal fayda peşinde bir kadınım. Her günümü de dolu dolu geçirmeye çalışıyorum. Mesela 2008’de bir grup arkadaşımla birlikte kadın girişimci sayısını arttırmak, güç birliği oluşturmak ve kadınların iş dünyasındaki statülerini iyileştirmek amacıyla Elazığ İş Kadınları Derneği (ELİKAD)’ı kurduk. ELİKAD bünyesinde kadınlara yönelik eğitim ve girişimcilik kurslarıyla taş işçiliği, tespih yapımı, dokumacılık ve şapka yapımı kursları verdik. Ayrıca hiçbir geliri olmayan kadınların evde ürettikleri ürünleri pazarladıkları “Hanım Eli Göz Nuru” projesini hayata geçirdik. O projede yer alan kadınlar bir araya gelip güç ve sermaye birliği oluşturarak yaklaşık 10 ayrı işyeri açtılar. Hâlen de faaliyette. Tüm bu çalışmalar sonucunda Elazığ’da kadınlar yaşamın her alanında daha fazla yer almaya, daha görünür olmaya başladılar!

Şahane, tebrik ediyorum sizi...

- Beni en çok mutlu eden de halkın güvenini giderek daha fazla kazanmaya başlamış olmamız. Babalar kız çocuklarına, erkekler de eşlerine “Yasemin Hoca’nın yerine gidip evde ürettiğin ürünü satabilirsin” diyorlar. Diğer yandan hâlen Fırat Sanayii ve İş Dünyası Federasyonu (FIRATSİFED) başkan yardımcılığı görevini yürütüyorum. Elazığspor Kulübü’nde 3 dönem yöneticilik yaptım. Elazığ Tenis İhtisas Kulübü’nün de kurucu üyesiyim. Yaptığım her işte toplum yararını ön planda tutmaya gayret ediyorum. Dünyayı benim konforum için yaratılmış bir gezegen olarak değil, kendimi dünya için yaratılmış bir insan olarak görüyorum! Çözüm üretilmesi gerektiğini düşündüğüm hemen her alanla ilgileniyorum. Tabii ki kadın olmam olaylara bakış açımı, hızımı, aynı anda birden fazla alanda iş yapabilme gücümü de arttırıyor. Profesör olmak ise analitik düşünme, bilgiye ulaşma, teknolojiyi etkin kullanma gibi alanlarda yolumu açtı. Yıllar içinde pek çok ödül aldım, ama “En güzel ödülünüz, en büyük başarınız neydi?” diye sorarsanız, hiç düşünmeden anne olmam derim. Hayattaki en büyük kazanımım, iki kızım...

KADIN OLMAK ZOR DOĞU’DA KADIN OLMAK DAHA DA ZOR!

Sosyal fayda ve bölgesel katkı sizin için neden bu kadar önemli?

- Çünkü kadın olmak zor, Doğu’da kadın olmak daha da zor! En küçük bir kazanım için bile inanılmaz sabır ve mücadele gerekiyor. Pek çok dış zorluk var. Zaman zaman bu dış zorluklarla cebelleşirken maalesef kadın olarak kendi içimizde olan gücü unutuyoruz. Benim şansım bu gücü hep hatırlamak ve koruyabilmek oldu. Sil baştan her şeye yeniden başlama gücünü ve cesaretini etrafımdaki kadınlarla paylaşmak hayatımın amacı oldu! 

Elazığ İş Kadınları Derneği’ni bu yüzden mi kurdunuz?

- Evet. Toplumun yarısını oluşturan kadınların yetkin bir şekilde hayata katılarak güçlü olmalarını istediğimden! Bunun için kadınlara eğitimler veriyor, işlerini nasıl geliştirebileceklerini anlatıyoruz. İş dünyasında bir kadın olarak ne öğrendiysem paylaşmaya çalışıyorum. Onların dualarını almak, evlerinde ve hayatlarında yaşadıkları değişimi dinlemek benim için müthiş! Ayrıca Doğu’da yaşarken insanların neye ihtiyacı olduğunu çok net görüyorsunuz. İş ve eğitim... Ben da katkı sağlayabileceğimi düşündüğüm her alanda onlara destek oldum, oluyorum. Ben başardıysam herkes başarabilir diyerek onlara güç vermeye devam ediyorum.

ELAZIĞ’DA YAPILAN EN BÜYÜK ÖZEL SEKTÖR YATIRIMINI GERÇEKLEŞTİRDİM!


Bir de ortada dillere destan bir çimento fabrikası var. Ona kurmaya nasıl karar verdiniz?

- Hayatım boyunca üniversitede, sivil toplum kuruluşlarında ve aile şirketimizde aktif olarak çalıştım. Ama hayalim baştan sona ve yalnızca bana ait bir proje yapmaktı. Ne ailemden ne eşimden destek almadan, her şeyiyle benim kurduğum bir işimin olması... Bu da öyle bir iş olmalıydı ki yerel kalkınmaya katkı sağlayabilmeliydi. Sadece istihdamı artırmakla kalmayıp bütün halka dokunabilmeliydi. Bu da ancak sanayiyle mümkündü! 2011’de çimento sektörüne girmeye karar verdim. Yatırımla ilgili fizibilite, piyasa araştırması, kendini amorti etme süresi gibi altyapı çalışmalarını yatırım öncesi hazırlık döneminde tamamlamıştım. Uygun yer seçimi ve finansal kaynak oluşturma işlemleri de tamamlanınca yatırımı 2014-2016 yılları arasında gerçekleştirdim. Bu fabrikayı kurma kararını aldığım zaman aslında fabrikayı başka bir ilde, liman içerisinde kurma imkânım da vardı. Ama ben doğup büyüdüğüm topraklara vefa borcumu ödemek için Elazığ’ı seçtim. Cumhuriyet tarihi boyunca Elazığ’da yapılan en büyük özel sektör yatırımını gerçekleştirdim!

Müthişsiniz! Gerçekten büyük alkış! Bu deli bir iş!

- Öyle de diyebiliriz. Üniversiteden 3 yıl ücretsiz izin aldım. O 3 yıllık süreçte hammadde bulmak, fizibilitesini yaptırmak ve izin almak derken epey bir koşturdum. Neredeyse her gün şantiyedeydim. Yorucu bir süreçti. Her taşında, her aşamasında alın terim ve emeğim var. Ama oldu.

Erkek egemen sektör olan bu sektörde şu anda yatırım yapan tek kadın patron sizsiniz. Zorlanmıyor musunuz?

- Hayır, çünkü sektörleri de işleri de cinsiyetsiz olarak tanımlıyorum. Önce kendi kafamızda bu algıyı değiştirmemiz gerekiyor. Şantiyede çalışırken işçiler önce şaşırdılar ama sonra onlar da alıştılar. Şantiyenin de ticaretin de cinsiyeti yok. Bence sektörlere erkekler ya da kadınlar değil, başarı egemen! Başardığınız anda o sektörün egemeni sizsiniz! Bu yılın nisan ayında üniversitedeki görevimden de emekli olunca tüm odağımı işime verdim. Üretmeye ve istihdam sağlayacak yeni işler yapmaya devam edeceğim... 

YALNIZ YÜRÜRSEM DAHA HIZLI GİDERİM BERABER YÜRÜRSEK DAHA UZAĞA GİDERİZ

Siz sanayide kadın-erkek ayrımı olmaz yargısına inanıyorsunuz... Harika da, ülkemizin gerçeği bu mu?

- Önyargıları yıkmak, sağlam bir çimentoyla inşa edilen betonu yıkmaktan daha zor. Ama şu da var: mermeri delen suyun gücü değil, sürekliliği. Eğer biz kadınlar istediğimiz yolda vazgeçmeden çalışırsak önyargıları da yıkar, mermerleri da deleriz...

Kadın girişimci olmanın zorlukları neler?

- Kadın girişimciler, kadın olarak kendilerine biçilmiş olan rollerin dışına çıktıkları anda pek çok sorunla burun buruna geliyorlar ve neredeyse hepsinin üstesinden tek başına gelmek zorunda kalıyorlar. En önemli savaşı ise önce kendi aileleri içinde ataerkil zihniyete karşı veriyorlar. Ama ben şanslı azınlıktanım. En büyük desteği eşimden ve kızlarımdan gördüm. Aklımda da hep bir Afrika atasözü vardı: “Yalnız yürürsem daha hızlı giderim. Beraber yürürsek daha uzağa gideriz.” Ben hep ailemle birlikte yürüdüm...

KADIN GİRİŞİMCİLERE ÖNERİLER

* Hayallerinizi hep kalbinizle besleyin.

* Kendinizi gerçeklikle zinde tutup yeni bilgilerle güncelleyin.

* Sadece başarı değil, başarısızlık hikâyeleri de okuyun.

* Unutmayın: Hiçbir sektörün cinsiyeti yoktur! Doğru kararları kim alırsa o başarılı olur!

* Kadınlığın getirdiği içgüdüleri doğru kararları almak için kullanın.

* Hangi alanda çalışmak istediğinizi saptayın. Yatırım yapmayı planladığınız alanda devlet yardımları ve kredi imkanları var mı araştırın.

* Hayat bazen kumdan kuleler yapmaktır. Küçücük bir rüzgar tüm yaptıklarınızı yıksa bile, başaran bir kişi bile varsa bu devam etmek için yeterli bir sebeptir!

* Asla hayallerinizden vazgeçmeyin!

 

Yazının devamı...

Hey kadınlar! En son ne zaman kanser taramanızı yaptırdınız? Lütfen ihmal etmeyin!

Sadece komşunun başına gelmiyor yani!

Yanımızda, dibimizde...

Bizim de sevdiklerimizin de başına gelebilir.

Hem de hiç beklemediğimiz bir anda...

“Bana bir şey olmaz!” dediğimiz anda...

ERKEN TANI çok önemli.

Hepimiz bu cümleyi biliyoruz.

Hatta ezberledik.

Sadece ben, şu sütunda otuz bin kere yazdım.

“Mamografinizi, meme ultrasonunuzu ve smear testinizi ASLA ihmal etmeyin!” diye.

Ama işte biz kadınlar herkese, her şeye yetişmeye çalıştığımız ve kafası kesik tavuk gibi oradan oraya koşturduğumuz için ihmal edebiliyoruz.

Etmeyelim... Etmeyelim... Etmeyelim...

Mesela senede sadece bir kere, 20 dakikamızı jinekolojik muayeneye ayıralım.

Bu kadar, daha fazla değil.

*

Çünkü kadınlarda görülen jinekolojik kanserlerin görülme sıklığı hızla artıyor.

Ülkemizde her yıl 5 bine yakın kadın rahim kanserine...

3 bine yakın kadın yumurtalık kanserine...

Ve 1500 civarında kadın da rahim ağzı kanserine yakalanıyor.

Oysa bu kanser türlerinde erken tanı, tedavi başarısını yükseltiyor ve hayat kurtarıyor!

Bu yüzden, sihirli sözcük erken tanı.

Bu yüzden, kanser taramalarımızı ihmal etmeden, düzenli yaptırmamız gerekiyor.

Kadın kanserleri alanında çalışmalar yürüten Pembe İzler Derneği çok değerli bir şey yapıyor. “Pembe Rota” diye bir projesi var. Geçtiğimiz Mayıs ayında başlattılar. Amaçları yumurtalık, rahim ve rahim ağzı kanserlerine dikkat çekmek ve ülke çapında 10 bin kadının ücretsiz kanser taramasını gerçekleştirmek.

Bravo onlara!

*

İstanbul’la başladılar.

600 kadını taradılar, 15 kadını ameliyat ettirdiler, İstanbul devam ediyor, hâlâ müracaatlar var.

Şu anda da Bodrum ayağındalar, 350 kişi müracaat etmiş durumda.

Önümüzdeki zamanlarda da Bursa, Adana ve Mardin var.

Pembe İzler Derneği’nin başkanı Arzu Karataş beni aradı.

“Konuya dikkat çekmek için çok sayıda Bodrumlu kadının izleyeceği bir söyleşi yapıyoruz. İstanbul’dan değerli hocalarımız geliyor. Sen de Bodrum’dasın. Söyleşinin gönüllü moderatörlüğünü yapar mısın?” dedi.

“Seve seve!” dedim.

Ekledi:

“Sizin köyün, yani Gürece’nin bütün kadınları da gelebilir. Ve onlar da bu ücretsiz kanser taramasından faydalanabilir!”

Ben tabii naptım?

Arzu’yla telefonu kapatır kapatmaz bizim atölyeyi de yapan Kilink Mehmet Usta’nın annesi Ayşe’yi aradım. O, köyün kadınlarının saygı duyduğu biri.

“Topla bütün kadınları gidiyoruz!” dedim.

“Tamam, dur haber vereyim hepsine!” dedi. Gerçekten verdi. Bizim köye Peksimet köyü de dahil oldu. Hepimiz topluca Pembe İzler Derneği’nin düzenlediği söyleşinin yolunu tuttuk. Gündoğan’dan, Turgutreis’ten ve daha birçok yerden pek çok kadın vardı.

Belediye Başkanı Mehmet Kocadon da söyleşiyi izlemeye gelenler arasındaydı.

O da “Pembe Rota”ya destek veriyor ve bütün Bodrumlu kadınlara çağrıda bulunuyor.

Sahnedeki konuklarım ise dernek başkanı Arzu Karataş, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Jinekolog Onkolog Prof. Dr. İlkkan Dünder, Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir ve Uzman Klinik Psikolog Seren Öztoprak’tı...

*

Söyleşi çok kalabalıktı.

Ben değerli hocalarımızı sahneye davet etmeden “Erken tanı çok önemli. Biz kadınlar zaman zaman kendimizi ihmal ediyoruz. Aman etmeyelim, smear testimizi yaptıralım.” dedim. Sonra ekledim:

“Şu son bir yıl içinde smear’ini yaptıran kimler var bu salonda?”

O kadar emindim ki çok az parmağın kalkacağından...

Tam “Hah işte!” deyip ukalalık etmeye hazırlanırken...

Şiştim kaldım!

O söyleşiyi izlemeye gelen kesim çok bilinçli bir kesimdi.

O yüzden salonunun yüzde 70’inin parmakları havadaydı!

Ben utanç içinde itiraf ettim: “Benim bir yıl oldu arkadaşlar. Eşeklik ettim, kendimi ihmal ettim!”

Ve ertesi gün gittim, hemen Pembe İzler Derneği’nin “Pembe Rota”sından faydalandım ve bütün jinekolojik testlerimi yaptırdım. Hatta hızımı alamadım, mamografimi de çektirdim ve meme ultrasonu da yaptırdım.

Çok şükür her şey temiz çıktı.

Tüm bunlara vesile için Pembe İzler’e teşekkür ediyorum.

Başkanı Arzu Karataş, kendisi de kanser geçirmiş bir kadın. Derneği için canla başla çalışıyor ve sağlıkta fırsat eşitliğine inanıyor, konusuna da çok hâkim. Ona da teşekkür ediyorum.

Lütfen, siz de kendinize ihmal etmeyin...

Kanser taramalarınızı yaptırın!

Tekrar o sihirli cümleyi kuruyorum:

Erken tanı, hayat kurtarır!

HAMİŞ:

Pembe İzler Derneği, kadınları kanser taramalarını yaptırmak için teşvik ediyor. Onların ücretsiz taramalarını gerçekleştiriyor. Ayrıca kadın kanseri tanısı alan kadınların ve yakınlarının omzundaki el olmayı hedefliyor. Dernekle ilgili ayrıntılı bilgiyi www.pembeizler.org adresinde bulabilirsiniz.

 

Yazının devamı...

İyiliğe yelken açıyorlar!

Meğer yelken de erkeklerin tekelinde bir spormuş.

Ne acı değil mi?

Her yerde erkekler önde.

Her yeri onlar doldurmuş vaziyette.

Tamam, kadınlar da yelken yapıyor, ama benim sandığım kadar çok değilmiş.

Hele kadınlar için ulusal yelken kupası diye bir şey yokmuş!

Çok şaşırdım bunu duyunca...

Ta ki fotoğrafını gördüğünüz bu üç kadın (Arzu Çekirge Paksoy, Serap Gökçebay, Diana Misim) bu işe gönül verip canla başla çalışıp organize edene kadar.

Onlar, Türkiye’nin ilk ulusal kadın yelken yarışını yapıyorlar.

Hem de üç yıldır!

Onlara kocaman bir alkış.

Deniz Kızı Ulusal Kadın Yelken Kupası bu yıl, 7-8-9 Eylül’de Caddebostan-Adalar parkurunda gerçekleştirilecek.

Muazzam heyecanlılar.

Ve gururlular.

Çünkü her geçen gün daha fazla kurum bu kupaya dahil oluyor.

Kurumsal olarak da katılabiliyorsunuz, bireysel olarak da...

Arzu, Serap ve Diana sayesinde 70 tane yelkenci kadınla bir araya geldim.

Kalamış’ta buluştuk.

Eğlenceli, dinamik, zımba gibi bir ekip. Hepsi eylülün başında birbiriyle yarışacak.

Bir kısmı çok iyi yelkenci, bir kısmı böyle bir kupanın varlığından sonra yelken öğrenmeye ve yarışmaya karar vermiş.

Hepsinin de bütün kadınlara bir çağrısı var:

“Yelken seviyorsanız bu fırsatı kaçırmayın, hadi gelin, siz de bizimle yelken yapın!”

Sizi, bu kupanın yaratıcılarıyla baş başa bırakmadan bir önemli detayı daha belirtmek istiyorum. Onlar, her kupada “İyiliğe yelken açıyorlar”, çünkü elde ettikleri gelirin bir kısmı her yıl AÇEV’e gidiyor.

İçinde sosyal fayda olan her şey de beni inanılmaz mutlu ediyor!

Yaşasın kadınlar!

Yaşasın iyilik hareketi!

Yaşasın kadın yelkenciler!

Sizi tebrik ediyorum! Türkiye’nin ilk Ulusal Kadın Yelken Kupası’nı düzenliyorsunuz. Bu işe nasıl kalkıştınız? Bir hikayesi var mı?

ARZU: Olmaz mı? Diana, çok sıkı bir yelkenci. 2 senedir yelken yapıyor. Biz Serap’la kurumsal hayattan geldik, Diana da öyle. Profesyonel kariyerinden sonra danışmanlık şirketi kurdu ama yelkene hep devam etti. Fikir ondan çıktı. “Sadece kadın yelkencilerin katılacağı bir kupa düzenleyelim!” dedi. Biz de Türkiye’nin ilk sosyal sorumluluk danışmanlık şirketini kurmuştuk Serap’la. Türkiye’de ilk kez kadın çalışanların hem yarışıp hem de “iyilik yapacağı” bir ulusal yelken yarışması düzenleme fikri bize çok heyecan verici geldi. Hayata geçirdik! Bu yıl da üçüncüsünü yapıyoruz. 7-8-9 Eylül’de...

Amaç ne?

SERAP: Tabii ki Deniz Kızı Kupası’yla kadınların yelken sporuna ilgisini arttırmayı hedefliyoruz. Ama aynı zamanda iş hayatındaki kadının takım olma, hedefe ulaşma, zor koşullarla mücadele gibi kişisel yetkinliklerini geliştirmesine de destek olmayı amaçlıyoruz.

KADIN SPORCU SAYISI ÇOK AZ

Peki sadece kurumlar mı yarışabiliyor?

DIANA: Hayır. Kurumsal takımların yanında, bireysel kadın yelken takımları da yarışabiliyor. Yelken tutkunu en az 5 kadın, bir araya gelip bireysel takımlar oluşturuyor ve yarışmaya katılabiliyor. Bu sene ayrıca Deniz Kuvvetleri’nin kadın yelkencileri de yarışımıza katılacak. Bu da bize hem büyük bir gurur, hem de mutluluk veriyor...

Ben bu kadar az kadın yelkenci olduğunu bilmiyordum...

DIANA: Ne yazık ki öyle. Yelkene ilgi hızla artıyor ama kadın sporcu sayısı çok az. Zaten bizi Kupa’yı yapmaya yönlendiren de bu. 50 yıldır faaliyet gösteren Yelken Federasyonu’na kayıtlı 6 bin lisanslı yelkencinin yüzde onu bile kadın değil! Öte yandan Türkiye’de pek çok yelken yarışı düzenleniyor ve bunlara pek çok kurumsal takım katılıyor. Yani şirketlerin yelken sporuna ilgisi artıyor. Ama şirket takımları içinde de kadın sayısı çok kısıtlı. Ya sadece erkek takımları var, ya da 1-2 kadın yelkencinin olduğu karma takımlar var.

ARZU: Deniz Kızı Ulusal Kadın Yelken Kupası’yla yelkenci kadın sayısını yükseltmeyi ve mevcut kadın yelkencileri motive etmeyi hedefliyoruz. İlk 2 yılda 150 kadın sporcuya ulaştık! Bu sayının yüzde sekseni ilk kez yelken ile tanıştı ve ilk kez yarışa katıldı...

Süpermiş!

SERAP: Evet. 16 kadın yelken takımının oluşmasına vesile olduk. Bu rakamları önemsiyoruz. Her sene bu kupayı müthiş bir heyecanla organize ediyoruz. Kapımız da bütün kadınlara açık!

HİÇ BİLMEYENLER 18 SAATLİK EĞİTİMDEN SONRA YARIŞIYORLAR

Türkiye Yelken Federasyonu’nun himayesinde mi gerçekleşiyor?

DIANA: Evet. İstanbul Yelken Kulübü’nün işbirliğiyle. Yarışlara tüm IRC sınıfında olan tekneler ile gezi sınıfı tekneler katılabiliyor. 

E peki yelken eğitimi olmayan kurumlar Kupa’ya nasıl katılabilir?

SERAP: Kupaya kurumsal olarak katılmak isteyen takımlar, yelken eğitimleri varsa direkt olarak kayıt yaptırıp katılabilirler. Yelken eğitimi olmayan takımlarsa minimum 18 saatlik eğitim programından geçerek Kupa’da yarışabilirler. Aynı durum bireysel takımlar için de geçerli. Kupayla ilgili katılım koşulları ve eğitim alınabilecek uzman yelken okullarıyla ilgilenen kurumlar ve kadınlar www.denizkiziyelkenkupasi.com sitemizden ulaşabilirler.

HEDEF ULUSLARARASI

Gelelim iyilik kısmına... Bu kupadan elde edilen gelirin bir bölümüyle AÇEV’e destek oluyorsunuz...

ARZU: Evet. Kadınları yelken sporuyla tanıştırmak ve kadın yelkenci sayısını arttırmak hedefiyle yola çıktığımız bu projede, sosyal sorumluluk boyutuyla da fark yaratmak istedik. Sadece kadınların yarıştığı bu kupanın gelirinin bir bölümüyle, yine kadınlar için çalışan sivil toplum kuruluşlarına destek olmaya karar verdik. 3 yıldır Anne-Çocuk Eğitim Vakfı-AÇEV’e katkı sağlıyoruz. Özetle, Deniz Kızı Ulusal Kadın Yelken Kupası ile “İyiliğe Yelken Açıyoruz!” Hayallerimiz büyük! Önümüzdeki yıllarda Kupa’yı uluslararası boyuta taşımayı ve farklı yerlerde de düzenlemeyi arzu ediyoruz.

Yazının devamı...

Kadınların Türkiye’de yaşadığı kısıtlamalar... Ayıp, yasak ve günah üçgeni

Bazı isimler üzerine çoğunlukla hem fikir oluyoruz.

Seviyoruz, sayıyoruz, hayranlık duyuyoruz.

Her şeyden önemlisi: Samimi ve sahici buluyoruz.

İşte Ezgi Mola onlardan biri.

İlk ismi de Mercan.

Mercan Ezgi Mola, bana bir röportaj boyunca 4 mevsimi yaşattı; hem hüzünlendim, hem de çok çok eğlendim.

Ezgi’nin hep güzel işler
üretmesi ve mutlu olması dileğiyle...

Kadınların Türkiye’de yaşadığı kısıtlamalar sence ne?

- Ayıp, yasak ve günah üçgeni! O yüzden bir türlü özgür olamıyoruz. Her şeyde bunların arkasına sığınılıyor. Niye “ayıp” mesela pek çok şey? Oturup konuşalım. Hem de ayıplayan insanlarla konuşalım. O yasak, bu yasak? Neden “yasak”? Mantıklı bir sebebi var mı? Bizi hayati bir tehlikeye mi sürüklüyor, nedir? Yanlış anlaşılmasın, saygı duyuyorum ama her şeyin bir sebebi, bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum. “Yasak” ve “ayıp” yetmiyorsa bu sefer dinin arkasına sığınılıyor! Karşımıza “günah” duvarı çıkıyor! Oysa bu ülke çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülke, birbirimize dinimizi öğretmeye ihtiyacımız yok yani. Birbirimize karşı saygılı değiliz. Çok acı ki insanlar sosyal medyada da saygı sınırını aşıyor, işleri hakarete vardırıyor, birbirini yargılıyor, hatta birbirini parçalıyor...

Kadınlar mı daha çok erkekler mi?

- Valla, kadının kadına yaptığını kimse yapmıyor bence! Çünkü aslında kadın, ülkede bir şekilde “gizli lider” de. Erkeklerin egosu bunu söylemeye müsaade etmiyor olabilir ama gerçek bu. Bunu idrak edemeyen erkek de çok fazla ama onu doğuran da ana... Büyüten da ana... Ama o çocuğu “Oğlum, paşam, yavrum!” diye o kıvama getiren de aynı ana! Dünyadaki tüm liderleri büyüten de anaları... Onlar da bir kadının gözlerinin içindeki merhametle büyüyorlar. Dolayısıyla kadının rolü çok çok önemli. Biz kadınlar, bunun farkına varmalıyız...

Tamamen katılıyorum... Hiç tacize uğradın mı?

- Elbette. Hayır diyecek bir kadın var mıdır? Hem de sıkı tacize uğradım. Çocuğu yakalasaydım öldürecektim ama yakalayamadım!

Nasıl oldu?

- Dört-beş yıl önceydi. Yaz ayları. Gece 4’te bir yerden çıkmışız, İstiklal’de yürüyoruz. Bir grup insanız, kızlı erkekli bir grup. Cıvıl cıvıl İstiklal. O sırada bana biri pandik attı! Ben de çocuğu kovalamaya başladım. Ama dur, hikayeyi anlatmadan, eğer bu röportajı okuyup “İyi de senin gecenin 4’ünde İstiklal’da ne işin vardı?” diyen biri varsa ona “Kardeşim, senin bu yaptığın psikolojik şiddet!” demek istiyorum. Bu tiplerden de bıktım ben! İstediğim saatte dışarı çıkarım, ki o yıllarda dediğim gibi İstiklal cıvıl cıvıldı... Ben çeşitli gerekçelerin arkasına sığınan insanların olduğunu biliyorum. Onlar bu düşüncelerinin yanlış olduğunu anlamalılar. “Sen de orada olmasaydın!” “O saatte çıkmasaydın!” “Onu giymeseydin!” dememeleri gerekiyor. Tacizin, istismarın gerekçesi olamaz!

Sen tacizcinin arkasından mı koştun?

- Evet. Çok karanlık, kimsenin olmadığı bir sokağa girdi. Ben de inanılmaz küfürler ederek çocuğun çıkması için onu tahrik etmeye başladım. Ama hiç kimsenin hazmedemeyeceği küfürleri sarf ediyorum... Fakat çıkmadı. Sonra ben burnumdan soluyarak İstiklal’de yürümeye başladım. Bir adam geldi, “Hanımefendi, az önce yaşadığınız şey...” dedi. Ben adamı ciddiye bile almadım, “Lütfen işinize gidin!” dedim. Dedi ki “Ben sivil polisim!” “Hadi şu kimliği sok cebine! Ben de onu ozalitçide yaptırırım!” dedim ve yürüdüm gittim. Biraz sonra aynı adamla bir kadın geldi. “Biz gerçekten sivil polisiz!” dediler. Biraz konuştuk. İkna oldum. Dedim ki “Çok özür dilerim!” Dediler ki “Lütfen davacı olun! Olmazsanız, bu insanlar özgür bir şekilde bu tacizleri yapmaya devam edecek!” Kafamı çevirdim, çocuk elleri kelepçeli, yerde bağıra bağıra yatıyor. Yakalamışlar! “Gelin emniyete, şikâyetçi olun!” dediler. Oldum. Dava açtık. Çocuk hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Bu ülkede yaşayıp da tacize uğramamış bir kadın varsa, hatta sadece bu ülkede değil bu dünyada... Kıymetini bilsin, çünkü neredeyse imkansız! Bu tür rezilliklere maruz kalanlar da susup oturmamalı, seslerini çıkarıp haklarını aramalı.

 

EN İSTEDİĞİM ŞEY BİR AN EVVEL ÇOCUĞUMUN OLMASI

Bu kadar genç yaşta mesleğe girmenin artıları ne, eksileri ne?

- Çok kontrol manyağı oluyorsun. Kimse sana bir şey yutturamıyor. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilmiyorum. Bir de çocuk yaşta sorumluluk alıyor olmak ikili ilişkilerde zorluklar yaşatıyor...

Kimseye ihtiyacın mı olmuyor?

- Evet olmuyor. Hiçbir şekilde...

Müdanan da yok...

- Yok. En büyük hayranlığım başarıya oluyor. Bu çakmağı yap ama iyi yap, sana hayranlıkla bakıyorum...

Ama günün birinde de şöyle diyorlar, “Mesleğinde çok başarılı ama özel hayatında değil! Yuva kuramadı... Anne olamadı...”

- Evet ya, böyle de acımasızlar! Yuva kurulacak birisi olduğunda hemen kuracağım, merak etmesinler! En istediğim şey bir an önce çocuklarımın olması. Bayılıyorum! Hatta mümkünse 3-5 tane birden olsun...

 

YENİ FİLMİM “AYDEDE” EKİM’DE VİZYONA GİRİYOR

“Aydede” yakında vizyona giriyor,

- Evet, Ekim’de. Heyecanlıyım. Farklı bir iş oldu... Son işlerim hep komedi olduğu için “Sadece komedi oynar” gibi bir algı oluştu. Oysa “Hayatımın Kadınısın” dramatik bir işti. Uğur Yücel, Türkan Şoray’la oynadığım “Canım Ailem” hem çok komik hem çok dramatik bir işti. “Hırsız Polis” de öyleydi. 2002’de “Sultan Makamı”nda oynamıştım, o da dramatik sahneleri olan bir işti. Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları”nda da... Ama tabii komedi de çok sevdiğim bir tür...

Komedi dalında kadınlar kafadan mı kaybediyor, mesela belden aşağı espri yapmadıkları için...

- Yapamadıkları için değil, yaptıklarında kabul edilmediği için! Çünkü hemen ayıplanıyoruz! “Aa bir saniye, sen kadınsın!” deniyor. Ee ben de insanım. Benim de aklıma bazen bunlar geliyor. Söylemeyeyim mi? Amerika’da stand uplarıyla meşhur bir kadın komedyen, sadece “kuku”sundan bahsediyor mesela. Onunla olan ilişkisinden. Ben burada yapsam yakın arkadaşlarım bile “Yakışıyor mu?” der, burun kıvırır. Ülkenin kültürüyle de alakalı bir şey bu...

Senin bu ülkede hayran oldun stand up’çı kim?

- Türkiye’de bu işin babası Cem Yılmaz. Yılmaz Erdoğan da harikadır. Arkadaş ortamında ben de çok iyiyim ama anlattıklarımı kurup bir hikâye haline getirmek başka bir şey. Ben bunun üzerine çalışmadım hiç. Belki de çalışmak, kafa yormak lazım...

Kadınlardan?

- Pelin Su Pir vardı, o çok iyiydi...

Kıskançlık oluyor mu kadın komedyenler arasında?

- Yok ya. Benim sevdiğim, bayıldığım Binnur Kaya var mesela. Hayranlıkla izliyorum. Gupse’yi çok seviyorum. Demet Evgar’a bayılıyorum. Hepsiyle arkadaş olarak da çok tatlıyız. Her görüştüğümüzde sarılıp öpüşürüz. Hiç öyle hırs ve çekemezlik olmadı aramızda, ne yalan söyleyeyim...

Yazının devamı...

Yavruları ölünce depresyona giren köpeği evlat edinen Ezgi Mola: Ölür müyüz biraz daha merhametli olsak?

Var ya hepimizi ihya ettin... Yavruları yanında ölmüş, depresyona girmiş, kimsenin istemediği, yemek yemeyi bile reddeden bir anne köpeği evlat edindin. Üşenmedin, gittin aldın. Helal olsun sana! Hadi bize o köpeğin hikâyesini anlat...

- İnsanlar, hayvanları çok sevdiğimi bildikleri için sokağa atılmış, yardıma muhtaç, sahipsiz köpekleri bana haber veriyorlar. Ben de Instagram’da elimden geldiğince duyurmaya çalışıyorum. Belki birileri alır diye. Ve inanır mısın, hep güzel kalpli insanlardan geri dönüş aldım. Yurtdışından bile benden görüp köpek sahiplenenler oldu. En son bu köpeğin fotoğrafını attılar bana. Çok fena oldum görünce. Altında ölü yavruları vardı. Çok kötü durumdaydı. Sahibi bile diyemeyeceğim ciğersiz, “İki-üç yıldır benimleydi, kaç yaşında bilmiyorum!” demiş. Umurunda değil yani, mal gibi atmış! Pislik! Artık nasıl travmalar yaşamak zorunda kaldıysa, her şeyden aşırı korkuyordu.

Neredeydi?

- Sakarya’da. Kimse de sahiplenmek istememiş. Videosunu gördüm, içim parçalandı. “Ben alacağım” dedim. Sağ olsun, ‘Organize İşler’den yapımcımız Selim, Sakaryalıymış, dedi ki, “Benim kardeşim orada”, Adapazarı’na kadar kardeşi getirdi. Ben de setim bitince atladım Adapazarı’ndan gittim, aldım. Yürüyemiyordu, o kadar ürkekti. Şimdi çok daha iyi. Benim üçüncü kızım oldu.

BEN HAYALLER KURAN KÜÇÜK BİR ÇOCUĞUM HÂLÂ


Seni en çok nesi etkiledi?

- O boş ve tedirgin bakışları, ölü yavrularının üstünden kalmak istemeyişi, depresif halleri... Her şeyi aslında... İnsanların bu kadar kötü olmalarına inanamıyorum. Ve gözlerime uyku girmiyor. İnan barınaklardaki o sahipsiz, korku içindeki canları düşündükçe ağlıyorum. İmkânım olsa hepsini alacağım, hepsine bakacağım...

Duyguların hep böyle tavan olarak yaşayan biri misin?

- Evet. Ben başkalarının üzüntüsünü de kalbimde yaşıyorum. Yedi kat yabancı bana bir şey söylese benim içime işliyor.

“İki köpeğim zaten var. Bir tane daha iyice zor olur...” demedin mi?

- Annem ve kardeşimle birlikte yaşıyorum. Heyet olarak toplandık. Bugüne kadar hiç başkasına bırakmadık köpeklerimizi. Ne pansiyona ne de başka bir yere. Dedik ki, “İkiye bakıyorsak, üçe de bakarız!” Yani karar, ortak. Bir köpeğimiz daha vardı aslında. Rahmetli oldu. Adı Dede’ydi. 10-11 yaşında sanıyorduk, 15’miş. Sağırdı. Sahibi ölünce vicdansız evlatları mirasa konuyor, köpeği de sokağa atıyorlar. Biz ona da bakıyorduk. Elimizle işaret edince yanımıza geliyordu. Dünya tatlısı bir şeydi. Meğer bütün vücudu kitle doluymuş. Bir yıl bizimle harika bir hayat yaşadı, sonra vefat etti. Terrier’ler bence çok akıllılar. Çiş konusunda da eğitimliler. Yeni kızımız mesela, sehpanın altından kalkmıyordu. İki-üç gün sonra çişini yapmak için kalktı. Ama gidip pede yaptı.

Herkes birbirine soruyordu, “Çıkmış mı sehpanın altından”, “Çişini yapmış mı?” Bu yoğun ilgiyi görünce neler hissettin?

- Valla şaşırdım! Çünkü yüzlerce mesaj geldi, öyle böyle değil. “Ağlamaktan gözlerim şişti” diyenler, “Beni mahvettin Ezgi!” diyenler. “Demek, insanlar beni duyuyorlarmış” diye düşündüm. Bir de tabii duyarlılıkları beni mutlu etti. Çünkü o kadar kötülük ve acımasızlık var ki, biraz şefkat hepimize iyi geliyor. Ben hayaller kuran küçük bir çocuğum hâlâ...

KÖPEKLERİ İNSANLARDAN DAHA İYİ TANIYORUM


Ne hayallerin var?

- Uzun zamandır arsa bakıyorum mesela kendime. Önce kendim için bakıyordum. Sonra, “Keşke atı, öküzü, eşeği, köpeği, tavuğu, kedisi, hepsi benimle orada olsa ve mutlu mutlu yaşasak” demeye başladım. Sonra, “Okuduğum haberlerdeki o feci travmalar yaşayan çocuklar da benimle orada olsa keşke” demeye başladım. Sonra hayalimi, bir eğitim vakfı kurmaya kadar götürdüm. İçinde, atanamayan öğretmenlerin, korunamayan çocukların, yemek verilemeyen köpeklerin, hayvanların olduğu bir eğitim vakfı...  Boşuna hiç büyümeyen çocuğum demiyorum. Ama inan, bir gün yapacağım. Yaşayamayan ağaç, orada yaşasın. Açamayan çiçek, orada açsın. Okuyamayan çocuk, orada okusun. Sevilemeyen hayvanı, oradaki çocuk sevsin, o da kendi çocuğuna bu değerleri verebilsin...

Hayvanlara kötü davrananlar için dere tepe düz gidiyorsun. Ağır küfürler ediyorsun. Hani, “Ben oyuncuyum, kanaat önderiyim, biraz daha kibar olayım” demiyor musun?

- Bir tarafım diyor. “Ezgi, Allah kahretsin, o da hiç sevilmemiş. Hayatı boyunca küfür yemiş, şiddete maruz kalmış. O yüzden yapıyor bunları” diyorum. Ama bir tarafım da, “Allah belasını versin, ciğersiz herif!” diyor. Pişman mıyım? Hayır.

Peki yeni kızında son durum ne?

- Hâlâ çok depresif. Ama geçecek, biliyorum. Hepimizin yaraları var ama geçiyor. Onunkiler de geçecek. Sevildikçe, bana güvenmeye başladıkça, onu asla yarı yolda bırakmayacağımı kavradıkça her şey yoluna girecek.

İnsanlara bu konuda vermek istediğin bir mesaj var mı?

- Var ya... Biraz daha merhametli ve vicdanlı çocuklar yetiştirsek... Hani diyoruz ya, “Herkes kapısının önünü temizlese, dünya tertemiz olur” diye. Bu pisliği yapan da biziz, dengeyi bozan biziz ama tekrar temizleyecek olan da biziz. Ölür müyüz biraz daha merhametli olsak?

Birlikte olacağın adam hayvan sevmiyorsa ne yaparsın?

- Öyle bir adam benimle birlikte olamaz.

Peki bir adama çok âşıksın ama o adamın köpeği seni sevmiyor. Ne yaparsın?

- O adamın köpeği beni sever. Mümkün değil öyle bir şey! Ben köpekleri insanlardan daha iyi tanıyorum. Yüzüne sevgiyle bakılan en acımasız köpek bile değişiveriyor. Hemen o kuyruk iniyor, tatlişko bir şeye dönüşüyor!

KOŞULSUZ SEVGİ VE KOŞULSUZ TEMİZLİK...


Hayatta en iyi yaptığın şey ne?

- Şüphe duymadan en iyi yaptığım şey temizlik! Sonra oyunculuk.

Komikmiş! Obsesif misin?

- Değilim ama çok iyi temizlik yaparım!

Dağınık bir evde yaşayamaz mısın? İlle de köşe bucak temizleyeceksin öyle mi?

- Evet. Bayılırım. Koşulsuz sevgi ve koşulsuz temizlik beni açıklayan en iyi cümle!

Pis bir herifle de beraber olamazsın o zaman...

- Ay, hayır! Adamı duşa sokup konuşmaya ve temizlik dersi vermeye başlarım. Benim için bu, bir nevi sosyal sorumluluk projesi gibi. İnsanlar zannediyorlar ki kaba bir yerden söyleyeceğim, “Fakir pistir!” gibi bir algı var. Arkadaşlar, öyle değil. Benim çok arkadaşım var, varlıklının Allah’ı ama ter kokuyor! Benim, zamanında “Diş fırçalamayı hiç sevmiyorum!” diyen bir arkadaşım oldu. Nasıl olur da böyle bir şey söyler diye cinnet geçirdim. Ben “Hadi kuzular, bir duş alın, üzerinize bir şeyler sıkın. Bugün giydiğinizi ertesi gün giymeyin ki kokmayın!” türünden story’ler çekiyorum, sen ne diyorsun, o kadar hassasım...

KOD ADI 59!

74’TEN İLKOKULDAKİ  KİLOMA İNDİM

Sen, gelmiş geçmiş en komik kadınlardan birisin...

- Gerçekten öyle mi düşünüyorsun, çok teşekkür ederim.

Bu kadar komik olmak, doğuştan gelen bir şey mi? Çocukken de böyle miydin?

- Bela bir çocuktum ben. Belki de evdeki huzursuzluktan öyleydim.

Ne zaman ayrıldı annen ve baban?

- 20 yıl önce. Ben 15 yaşındayken. Dolayısıyla küçükken hep, “Bu iki insan birbirini sevmiyor, keşke yan yana olmasalar” dediğimi çok hatırlıyorum. Ve tüm bunlar yüzünden küçükken bende bir şiddet enerjisi vardı.

Nasıl yani?

- Yerinde duramayan hiperaktif bir çocuk. Her şeyim şiddetliydi. Şakam da... Hırsız-polis oynarken mesela, birini itiyordum yanlışlıkla ama biraz güçlü itiyordum, çocuk hastaneye filan kaldırılıyordu. Bir de hep iri bir çocuktum. Elimin ayarı yoktu. Öğretmenler benim yüzümden yere düşüyor, insanlar merdivenlerden yuvarlanıyordu. Hani böyle talihsiz çocuklar vardır ya, gerçekten istemeden her şeyi mahvederler. Öyle bir çocuktum. Bir şeylere kanalize olmaya çalışan bir çocuk... Liseye başlarken dedim ki, “Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gitmek istiyorum!” Kayıt olmaya sırtımda gitarla gittim ama “Ben tiyatroya yazılmak istiyorum!” diyerek çıktım. O yapı o kadar etkiledi beni.

Sonra?

- Sonra hep öyle devam etti. 15 yaşında çalışmaya da başladım. Hayat, beni biraz oraya itti. Evet, sevdiğim işi yapıyordum ama hali vakti çok yerinde bir ailenin çocuğu da değildim...

18’inde iyi para kazanıp evi geçindirecek durumda mıydın?

- İyi para kazanmak diyemeyiz ama evimizin mutfak alışverişini yapabilecek durumdaydım. Çünkü eve yiyecek alamadığımız zamanlar da oluyordu.

Oyunculuğun nesi seni büyüledi?

- Ben sürekli kendinden şüphe duyan bir insanım. Oyunculuk şu hayatta, fena olmadığımı düşündüğüm nadir şeylerden biri. Kendimden şüpheye düşmeyebiliyorum. O kadar severek yapıyorum...

Hocaların hep çok yetenekli olduğunu söyledi mi sana?

- “Bu sınıfta, bu işi meslek olarak yapabilecek insanların başında geliyorsun Ezgi!” diyorlardı. Ama hep ekliyorlardı, “Fiziğine dikkat etmen lazım! Kilo vermen lazım...”

Sen, öfkesini yiyerek çıkaranlardan mısın?

- Hem de nasıl. Hâlâ öyle. Öfkemi, kızgınlığımı, kırgınlığımı, acımı... Ben mutsuzsam, karnım tok olsa bile dolabı açıp, “Kim takar tokluğu. Yerim var! Ne yesem” diye bakardım. Hep tombiktim. Yağız bir evlattım. Toraman bir çocuktum. Hep şu lafı duydum: “Çok iyisin ama...” Ya da “Yüzün ne kadar güzel ama...”

Şu anda hayatının en zayıf döneminde misin?

- Evet, bu ilkokul kilom! Kod adım 59! Valla 74’ten bu kiloya inmiş biri olarak kendimi çok iyi hissettiğimi söylemem gerekiyor. Hafiflemiş olmak, bir kere sağlığıma iyi geliyor. Artık zıplayarak yürüyorum...

Nasıl verdin peki?

- Yemeyince veriyorsun! Ama yemeyince derken, aç kalınca değil. Yemek istediğin şeyi yemeyince, onun yerine başka bir şey koyunca...

İLİŞKİMİ GİZLİ YAŞAMIYORUM

Neden sevgilin yok? Vaktin mi yok, kafana göre adam mı yok?

- İkisi de değil. Benim de sevgilim oluyor ama kimse bilmiyor...

E pek niye gizli yaşaman gerekiyor?

- Gizli yaşamıyorum, sadece görmüyorlar. Yan yana olduğum da çok oldu ama görmüyorlar.

Belki de onu ‘sevgilim’ diye takdim etmeye layık bulmuyorsundur, olabilir mi?

- Layık görmemek değil de... Her şeyinden emin olayım da sonra insanlar görsün diyorum...

Ama emin olana kadar da ilişki mi bitiyor...

- Galiba öyle oluyor. Zaten bir şeylerden tam emin olursam, sevgiliyi de görürsünüz, çocuğu da...

Nasıl bir adam keser seni?

- Vasıflı!

Nasıl yani?

- Her şeyiyle vasıflı. Bir de yaptığı işe hayranlık duymak istiyorum...

Ama senin de çıtan çok yüksek...

- Yok ya. Paşa çocuğu değil, ayakları üzerinde duran, sağlam, kendinden emin bir erkek istiyorum. Hayattaki, ‘tutucu bağları’yla göbek bağını kesmiş bir birey istiyorum. Çünkü ben, bunu yapabildiğime inanıyorum. İnsanın özgürleşme süreci, olgunlaşmayla başlıyor. Olgunlaşabilmek için de, hayatta tek başına var olabilmen gerekiyor. Böyle bir insanın kompleksleri olmaz. Kendini sever. Hatalarıyla da sevaplarıyla da yüzleşir. “Yaptım, olmadı” demeyi becerir. Benim de her yaptığım iyi değil, başarısızlıklarım da var, yenilgilerim de. Ama bu cümleleri kurabiliyorum ben. Kuramayan adamlar istemiyorum.

BEN BİR ‘UYURYER’İM!

Kendini seksi buluyor musun?

- Buluyorum.

En sevdiğin yemek?

- Kıymalı patates, turşu, yoğurt...

Bir haftada en çok kaç kilo alabilirsin?

- Aaa uzmanlık alanım, dört-beşi zorlarım!

Ne kadar verebilirsin?

- Yine dört-beşi zorlarım!

“Ulan bir bıraksam kendimi de, her şeyi yesem!” dediğin oluyor mu?

- Zaten hep öyle yaptım. Canım istediğimde, canımın istediğini yedim. Ben ‘uyuryer’im biliyor musun!

Nasıl yani?

- ‘Uyurgezer’in, ‘uyuryer’ versiyonu. Bir gün uyandığımda, kendimi şöyle buldum: Salonun ortasında yerde yatıyorum, elimde bir kupa var. Kupanın içindeki son çikolata kalıntılarından anladım ki... Çikolatalı süt yapmışım. Yani süte, çikolata karıştırıp içmişim! Bakar mısın? Yapılacak iş mi?

Peki ‘Esas Kız’ olabilmek için zayıf mı olmak gerekiyor? Onlardan daha iyi oynadığını gördüğün ama zayıf olmadığın için o rolü alamadığın ve sinir yaptığın oldumu?

- Bir dönem oldu. Sonra denedim de esas kız olmayı. Ve gördüm ki, bu esas kızlık, çok da esaslı bir şey değilmiş. Öyle duruyor, gözlerini dolduruyor ve bakıyor. “Bunu, oyuncu olmayan biri de yapabilir galiba. Ben biraz daha oynayabileceğim rollerde olmak istiyorum!” dedim.

 

HERKES HERKESİ SEVECEK DİYE BİR ŞEY YOK

Hakkındaki bütün röportajları, sözlükleri, yorumları okudum... Önce çok çok seviliyorsun, parlatılıyorsun, yere göğe koyamıyorlar seni, sonra günün birinde iki milyon takipçiyi geçince, linç etmeye başlıyorlar... Ne iş?

- (Gülüyor) “Bunu da bir şey sanıyor!” diyorlar di’ mi? Çok normal. O, arkada, daha küçük rollerde gördükleri kızı sevmeyi seviyorlar. Çünkü o, onların keşfi oluyor. Ama o, küçük kız, herkesin keşfettiği biri olduğunda sinir oluyorlar, “Aman canım, bu geri zekâlının da bir tarafı kalktı!” diyorlar.

Üzülüyor musun peki “Ezgi Mola ‘mış’ gibi yapıyor, aslında samimiyetsiz!” diyenlere?

- Yok ya. İnanamamış bana. Olabilir. Ne kendimde suç buluyorum ne onda. Herkes herkesi sevecek diye bir şey yok.

 

Yazının devamı...

Canan Karatay: Tek öğün beslenmeye karşı değilim

60’tan fazla tezi yayımlanan, kitapları Türkçe dahil pek çok dile çevrilen “Japonların Kadim Beslenme Sırrı”nı anlatan ünlü profesör günde tek öğün beslenmeyi öneriyordu. Kendisi 20 yaş daha genç gösteriyordu. Sırrı, günde bir öğün yemek. Sadece akşamları yiyor. Sabahları tereyağlı kahve içiyor, öğlen tuzsuz ve yağsız fındık-badem, akşam da canı ne isterse...

Böylece açlık geninin sürekli aktif halde olmasını sağlıyordu. Ben de Canan Karatay Hoca’ya bu beslenme tarzı hakkındaki görüşlerini ve yazın neler yiyip içmemiz gerektiği konusundaki fikirlerini sordum...




-Günde bir öğün yemeğe ne diyorsunuz? Geçenlerde bir Japon profesörle röportaj yaptım. Aslında sizin tavsiye ettiklerinize benzer şeyler söylüyordu. “Sadece sabahları tereyağlı kahve, öğlen badem- ceviz akşam da ne istersen ye” diyordu... Siz bu formülü nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Hakikaten ileri yaşlarda bir öğün yeterli olabilir. Ama herkesin yaşına başına göre farklı miktarda öğün yemesi gerekir. Kimine göre iki öğün sağlıklıdır. İbni Sina bunu seneler önce söylemiş. “3 öğün hastalıktır!” diyor. Ben yeni bir şey de söylemiyorum. Ama şimdiye kadar ara öğün - mara öğün derken 6 öğüne kadar çıkardılar! Milleti enine genişlettiler! Hz. Muhammed de 2 öğün yerdi. “Hatta 2 öğün yiyin, ama az yiyin!” derdi sünnet olarak. Japon profesör, “Kahvenize, çayınıza tereyağ koyun!” diyor. Doğru. Ben de demiştim, ona da tepki göstermişlerdi. Oysa tereyağı, kremadır. Biliyorsunuz Kuzey ülkelerinde krema konur çaya da kahveye de. Bizde de eskiden konulurmuş... Eğer vücudunuz kaldırıyorsa bir öğünle de tabii ki idare edebilirsiniz. Ama 2 öğüne ihtiyacı olanlar da olabilir. Ama eğer hamileyseniz, bebek besliyorsanız ya da lohusaysanız daha sık yiyebilirsiniz. Yani vücudunuzun fizyolojik durumuna, vücudunuzun ihtiyacına göre... Ben bunu şöyle formüle ediyorum: Acıktığınız zaman yiyeceksiniz! Fizyolojik olarak mide sularının, mide enzimlerinin ve diğer hormonların kendini toparlaması için vakte ihtiyacı var. Yani hücrelerin tekrar şarj olması gerekiyor. Ona fırsat vermemiz lazım. Ara öğün yediğimiz zaman buna fırsat vermeden tekrar tekrar vücudumuzu yüklüyoruz. Ne hazım oluyor ne bir şey. Onun için şişkinlik, gaz, ishal ya kabızlık sorunları başlıyor...


SEKS HORMONLARININ ANA MADDESİ D VİTAMİNİDİR
-Günde ne kadar yüzüyorsunuz?
-Her sabah 2 saat mutlaka yüzüyorum. Ama yüzmek derken pata pata yüzmek değil. Suya giriyorum, su cimnastiği gibi yere basmadan yürüyorum. Derinde yürüyorum yani. Şarkı söylüyoruz kardeşimle, şiir okuyoruz. Kuşlara, balıklara bakıyoruz. O sırada güneş doğuyor.

-Kaçta kalkıyorsunuz?
-5 buçukta kalkıyorum, hazırlanıyorum, 6’da sudayım. 8’e kadar yüzüyorum, sonra geliyorum biraz dinleniyorum, bir kahve içiyorum. Sonra tekrar eşimle gidiyoruz, 1-1.5 saat de eşimle yüzüyoruz. Sonra misafir ya da arkadaşlar gelirse bir kere daha gidiyoruz. Toplarsanız 3.5-4 saat sürüyor suda geçirdiğim günlük süre.

-Yazın en çok ne yemeli? Ve neleri asla yememeli?
-Yazın tabii ki su çok önemli. Tuzlu su önemli. Kaya tuzlu su yani. Yoğurt ve tuzlu ayran. Çok sıcak olduğu zaman zaten aşırı yenmiyor, ama peynir, yoğurt, süt, yoğurtlu semizotu, cacık gibi şeyler bol bol yenebilir. Kızartmalar tabii ki yenmeyecek. Hafif ızgaralar yapılabilir. Menemen çok güzel. En sağlıklı besin. Hem yumurta var hem tereyağ hem sebze. Bol bol menemen yenebilir. Yanında peynir olabilir. Tabii ki zeytin, zeytinyağı, tereyağı, bunlar çok önemli, salatalık, domates...

-D vitamini neden bu kadar önemli?
-Neden mi bu kadar önemli? Aslında D vitamini, vitamin değil. Vücudun ürettiği önemli bir hormon. 1900’lerin başında A,B,C bulununca, bunu da keşfedince, ne ürettiği bilinmiyor ama bir madde olarak çıkıyor ortaya, “Buna da D diyelim!” diyorlar. Vücudumuzda elzem olan en önemli hormonların ana maddesi D vitaminidir. Hangi hormonların? Başta seks hormonları, üreme hormonları, östrojen, progestron, testosteron... Bütün bunların ana maddesinde D vitamini vardır. Bilhassa cildimizde daha çok ürüyor güneş ışığıyla. D vitamininin yüksek olması vücudun bağışıklık sistemini de güçlendiriyor. Bu yüzden önemli ve gerekli.

Yazının devamı...

Canan Karatay Hoca: Artık alıştım Her adli tatilde meslekten men ediliyorum

- Hocam yine n’oldu? Tabipler Birliği, sizin kesinlikle ceza aldığınızı, meslekten men edildiğinizi iddia ediyor. Siz ise, “Öyle değil! Henüz itiraz hakkımız var. İtirazın sonucu belli olmadan bu kesin ifadeleri kullanamazlar. Hukuksuzluk yapıyorlar!” diyorsunuz... İki taraf da birbirini suçluyor. Biz kimin doğru söylediğini nereden bilelim...

Tabii çok haklısınız, nereden bileceksiniz. En son Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk. Hukuk süreci devam ediyor yani, bitmedi. Zaten eğer ortada kesinleşmiş bir ceza var ise bu niye şimdiye kadar uygulanmadı? 3 sene oldu. Her sene bu zamanlar aynı şey oluyor, adli tatile giriliyor, hoooop bunlar başlıyor köpürdetmeye. Bu da biraz manipülasyon gibi geliyor bana...

- Siz Tabipler Birliği’nin nasıl bir oyun peşinde olduğunu iddia ediyorsunuz?

Akıllarınca beni hekimliği elinden alınmış biri olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Böyle bir algı yaratmaya uğraşıyorlar. Her şey gebelere şeker yüklemesi olayıyla başladı. O zaman bana yüklendiler. “Bu kadını meslekten men edin!” duyurusunda bulundular. Çağlayan’daki adliyeye gittiler. Ama savcılık takipsizlik kararı verdi. “Böyle bir şey suç unsuru olamaz!” dedi, dosyayı kapattı. Bunun üzerine tabiri caizse dellendiler. “Vay, hukuk vermiyorsa biz onun cezasını veririz!” dediler. İstanbul Tabipler Odası’nın onur kurulu veya yönetim yüksek kurulu, neyse adı, kendince ceza kesti. Her seferinde biz itiraz ettik. Tekrar itiraz ettik. Hala devam ediyor...

- Devletin mahkemeleri bir ceza verdi mi?

Bakın, biz itiraz ettik. Hukuk süreci böyle bir şey. Onlar da itirazımıza itiraz ettiler, üst üste müracaatlar oldu. İdare Mahkemesi okumadan, gerekçe göstermeden, “Bu ceza uygulanacak!” dedi. Biz de Anayasa Mahkemesi’nde itiraz hakkımızı kullandık, neticeyi bekliyoruz. Şubat 2018’de müracaat etmişiz. Anayasa Mahkemesi de 13 Mart’ta bizim müracaatımızı kabul etmiş. Sonucu bekliyoruz. Henüz “Cezası kesinleşti!” diye bir şey yok yani. Ama bunlar adli tatil başlar başlamaz bunu yapıyorlar. Bu haberi, temcit pilavı gibi basına servis ediyorlar. E çünkü yazın bu sıcakta okunuyor bu haberler!

- Sizin tatile gitmenizi mi bekliyorlar?

Hayır efendim, beni değil, adli tatili bekliyorlar! Ben de senelerdir Bodrum’daki devremülküme geliyorum, balkonumda her yaz “Karatay Hoca meslekten men edildi!” haberlerini okuyorum!

ARTIK HUSUMETE DÖNÜŞTÜ


- Peki niye sizinle uğraşsınlar hocam? Ortada nasıl bir “çıkar çatışması” var?

Artık çıkar çatışmasını geçti, ‘husumete’ dönüştü. Biliyorsunuz, ben şeker yüklemesi yapılmasın gebelere dedim. Hala diyorum. Bakın, şeker yüklemesi normal bir kişiyi bile bayıltır. Bir hamilenin bayıltılması doğru değil, hepimiz hamile kaldık biliyoruz. Yanlış bu! Sadece düz mantık yetiyor bunu kavramaya. Bundan yola çıkarak “Ona gerek yok, şöyle şöyle de yapılabilir!” dedim diye çılgına döndüler. Ama asıl sebep, zaten beni öyle suçluyorlar, “Halk onu çok seviyor, onu dinliyor, onu susturalım!”

- Kızıyor musunuz, gülüyor musunuz? Yoksa alıştınız mı?

Ben tabii ki gülüyorum, hatta dalgamı geçiyorum. Hedefleri benim konuşmamı engellemek. Halbuki biliyorsunuz, Avrupa Biyotik sözleşmesi var. Bu sözleşmede “Herkes, sağlıkla ilgili, her tür bilgiyi öğrenme hakkına sahiptir” diyor. Biz de bunun altında imza atmış durumdayız. Tabii ki konuşacağım, kendi görüşlerimi söyleyeceğim.

- “Biraz daha az konuşsam iyi olacak!” diye düşünüyor musunuz?

Yok canım. Ben size bir şey söyleyeyim mi, ben zaten az konuşuyorum! Konuşsam, yer yerinden oynayacak! Binde birini ancak söylüyorum, bakın neler oluyor. Ama alıştık, bu ülkede meyve veren ağaç taşlanıyor...

- Sizce bu yayınlar, sizinle ilgili kafa karışıklığına yol açıyor mı?

Valla, kafa karışıklığına yol açtığı kesin ama benimle ilgili değil, doktorlarla ilgili. Çünkü hastalar, artık doktorları sorguluyor. Soru soruyor en azından. Bundan da huzursuz ve tedirgin olan hekimler var. Halk uyandı, halk gerçeği gördü. Mesela ben ne dedim? “Yumurta yenebilir!” dedim. E senelerdir “Yumurta yemeyin!” demiş bunlar. Şimdi birisi çıkıyor, “Yumurta yiyin!” diyor. Noluyor? Onlar “Şimdi ben hastama ne diyeceğim?” diyor. Hasta gidiyor sorguluyor. Mesele bu. İktidarlarını sarstım! O yüzden benden hoşlanmıyorlar.

- Sizce en çok neyinize sinir oluyorlar? Kazandığınız paraya mı? Medyatik olmanıza mı? Hiçbir tartışmadan kaçınmayan bir polemikçi olmanıza mı? Ezber bozmanıza mı? İlaç şirketlerini karşınıza almanıza mı?

Bir kere polemikçi değilim, bu konuda anlaşalım. Polemikle alakası yok, ben gerçek bilim anlatıyorum. Mesela diyorum ki “Ekmek yemeyin. Ekmek şekerdir! Şeker hastalarına da verilmemesi lazım...” Fakat senelerce verildi, hâlâ veriliyor. Diyabet hastalarının listesinde 8-10 dilim ekmek var. Ben “Ekmek yemeyin” deyince ve bunlar hala listeye yazmaya devam ettikçe hasta soruyor, çünkü kafası karışıyor. Ben onların işini bozuyorum. O yüzden bana hücum ediyorlar, susturmaya çalışıyorlar. Ama Mustafa Kemal ne diyor? “İdare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamazlar!” Oysa, millet benim devrim yaptığımı görüyor. Bunu ben söylemiyorum, herkes söylüyor.

 

YARIN: TEK ÖĞÜNE KARŞI DEĞİLİM

 

Yazının devamı...

Bu kamyonla 6 ülke, 14 şehir gezdi 20 bin yabancıya Türk kahvesi ikram etti

Namı diğer “Turkish Coffee Lady.” Ama ben ona “Türk kahvesinin prensesi” demeyi tercih ediyorum.

KAGİDER Başkanı Sanem Oktar aracılığıyla tanıştım Gizem’le. Çok mutluyum, çünkü nerede şahane bir kadın girişimci var, yollarımız kesişiyor. Gizem, gönüllü girişimcilerden...

KÜLTÜREL DİPLOMASİ YAPIYOR

13 yıldır Washington’da yaşıyor ve ülkemizin markalaşma sürecine katkıda bulunmak için “kültürel diplomasi” yapıyor.

500 yıllık bir Türk markası olan Türk kahvesini yaygınlaştırmak ve daha çok insana tanıtabilmek için 2012’den beri Gezici Türk Kahvesi Kamyonu’yla dünyayı dolaşıyor.

Ne müthiş, ne şahane bir fikir değil mi?

Düşünün, bugüne kadar 6 ülke, 14 şehir gezdi o sempatik kamyonuyla!

Kurukahveci Mehmet Efendi ve Arzum Okka da bu nefis projeye destek oluyor. Tabii ki ona yardımcı olan gönüllü bir ekibi var. Ama yine de deli işi!

SIRADA LONDRA VAR

2012’de Amerika’da, 2013’de Hollanda, Belçika ve Fransa’da, 2015’de de Kanada’da 20 binden fazla kişiye Türk kahvesi ikram etti ve zengin kahve kültürümüzü tanıtmaya gayret etti.

Projesi ABD Temsilciler Meclisi’nde bir dostluk projesi olarak onurlandırıldı, yurtiçi ve yurtdışında birçok ödüle layık görüldü. Bundan sonraki destinasyon da Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle, Kasım ayında Londra...

Tabii Gizem’i yakalayınca sormadan edemedim...

 

ASIRLARCA ÇOK GÜÇLÜ BİR İLETİŞİM ARACI OLMUŞ

- Tebrik ederim. Hem faydalı hem yaratıcı bir iş yapıyorsun. Kendi kahvemizi ve kültürel mirasımızı dünyaya tanıtıyorsun. Türk kahvesine bayılan biri olarak çok hoşuma gitti. Böyle bir şey yapmak nereden aklına geldi?

Çünkü ben de Türk kahvesine bayılıyorum! Tek geçerim! Ve şurası da gerçek ki Türk kahvesi, asırlar boyu çok güçlü bir iletişim aracı olmuş. Dünya tarihinde çok önemli bir yere sahip. Ama ne yazık ki yurtdışında yeterince tanınmıyor. Ben bunu dert edindim. “Tek başıma ne yapabilirim ki?” demedim, benim gibi Türk kahvesi tutkunlarıyla bu gezici kamyon fikrini hayata geçirmeye karar verdim. 2012’den beri dünyayı dolaşıyoruz. 22 aylık bir kızım var, kamyona onu da atıp dünyayı dolaşmaya devam etmek istiyorum.

- Türk kahvesinin diğer kahvelerden farkı ne?

Aroma, sunum, pişirme yöntemi açısından birçok farkı var, ama galiba en önemli fark şu: Bugün, dünya çapında bilinen tüm kahve geleneklerinin temelinde yatıyor bizim kahvemiz. Dünyanın ilk kahve pişirme yöntemi 16. yüzyılda Türkler tarafından geliştirilmiş. Telvesinden gelen tadı, damakta uzun süre kalıyor. Kendine özgü pişirme ve sunum tarzıyla da eşi benzeri yok. O yüzden de UNESCO 500 yıllık Türk kahvesini kültürünü ‘Kültürel Miras’ listesine aldı. Ayrıca sağlığa fayda açısından diğer kahvelere nazaran doktorların tercih ettiği bir içecek...

- Peki Starbucks kültürünün egemen olduğu dünyada işi zor değil mi?

Zor. Benim de amacım bunun değişmesine katkıda bulunmak. Kamyonumuzla dünyayı gezerken hep yabancı toplumların yoğun ilgisiyle karşılaşıyorum. Türk kahvesinin, eşsiz lezzeti ve geleneksel sunumu doğru şekilde tanıtıldığı takdirde potansiyelinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum!

 

HER GİTTİĞİMİZ YERDE ACAYİP İLGİ GÖRDÜK

- Kamyon fikri nereden doğdu?

2008’de ‘ülke markalaştırma’ konsepti üzerine yüksek lisans eğitimi aldım. Tam da o dönem, dünya mutfaklarını Amerikalıların beğenisine sunan yemek kamyonları Amerika’da çok yaygın bir hale geldi. Bu seyyar araçlar bizim için eşsiz bir tanıtım yolu olabilirdi. Ama ne yazık ki Türk mutfağına dair hiç bir araç yoktu...

- Peki sen ne yaptın?

2012’de tam zamanlı işimden ayrılarak bir bağış kampanyası başlattım. Kurukahveci Mehmet Efendi’nin ve ATA-DC Derneği’nin destekleriyle, kâr gütme amacı olmayan ‘Gezici Türk Kahvesi Evi - Turkish Coffee Truck’ gönüllüleriyle beraber, 5 eyaleti kapsayan bu kamyon projesini kısıtlı bir bütçeyle hayata geçirdim. Washington, Baltimore, New York, New Haven ve Boston şehirlerinde tanıtım turları düzenledik. Sonra bize bir güç geldi, güvenimiz de yerine geldi. Hollanda, Belçika ve Fransa’yı kapsayan bir tur daha organize ettik. Derken ver elini Kanada, Toronto... Her gittiğimiz yerde acayip ilgi gördük, şimdi Kasım’da heyecanla Londra’ya gitmeyi bekliyoruz...

KİMDİR?

- Bilkent Üniversitesi Bankacılık Finans mezunu. Yüksek lisansını küresel pazarlama ve iletişim üzerine Boston Emerson Koleji’nde yaptı. İş alanı aslında halkla ilişkiler ama yaklaşık son 10 senedir ülke markalaştırma ve kültürel diplomasisi alanında uzmanlaştı.

 

Yazının devamı...