GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Bu yıl daha da muhteşemsin ADANA!

5-7 Nisan’da Adana’dayız. Her sene 1.5 milyon kişinin katıldığı Portakal Çiçeği Karnavalı’nın 7’ncisi kutlanacak.

Neeeee? Siz yer ayırtmadınız mı? Biletlerini ayarlamadınız mı? Hemen! Ne duruyorsunuz?! Her sene daha da güzel oluyor.

Her sene Adana’dan tüm yurda “milli birlik” mesajı veriyoruz. Hoşgörü içinde geçiyor, herkes kucaklaşıyor, eğleniyor...

Kortej en şahanesi, geçen sene “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırıyorlardı. Helal olsun. Gözlerim yaşarıyor. Adana’yı çok seviyorum. Muhteşemsin Adana... Yine muhteşem olacak. Bu sene daha da çok ağlayacağım! Çünkü 14 yaşındaki kızım Alya ve Hindistan’da devam ettiği dans topluluğu, arkadaşları ve hocaları da gelip dans edecek. Alya, Dubai’de doğdu, Mumbai’de yaşıyor, seneye Londra’da müzikal dans eğitimi alacak, orada yaşayacak ama ona sorun “Nerelisin?” diye, “Adanalıyım!” diyor. Bu da çok hoşuma gidiyor. Ben yine ağlıyorum!

Çok önemsiyorum bu karnavalı. Örnek teşkil ettiğini düşünüyorum. Hepimize umut, neşe, enerji ve devam etme gücü verdiğine inanıyorum. Valiliği, belediyeleri, katkı veren, emeği geçen herkesi, karnaval komitesini, bütün Adana halkını ve en çok Ali Haydar Bozkurt’u kutluyorum.

Toyota Türkiye’nin CEO’su Ali Haydar Bozkurt, biliyorsunuz, bu karnavalın yaratıcısı. O her ne kadar kabul etmek istemese de gerçek bu, onun gönlünden geçen bir şeydi. Ve oldu. Şimdi tüm Adana halkının. Ama o yine her sene deliler gibi uğraşıyor. Ve uğraşırken tek bir sıfatı var: Adanalı. Bir “Adana sevdalısı” olarak uğraşıyor. Yine her sene olduğu gibi Edirne’den Karsa tüm Türkiye’den ve hatta yurtdışından birçok katılımcı olacak. Siz de gelin, birlikte olalım.

Benim ‘Madame Tussauds’ balmumu figürüm de geliyor. Bir tane bana tahammül etmek zor, bakalım iki tane benle ne yapacaksınız! “İyilik kolyeleri” standları da olacak, “Kız çocukları okusun” diye. Yeliz Doğramacılar açılış gecesini sunacak, Saffet Emre Tonguç da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği için iyilik kolyesi açık arttırması gerçekleştirecek. Yine kız çocuklarının eğitimi için. Otellerde yer bulamazsanız bir Adanalı arkadaşınızı arayın, “Beni evinde misafir et!” deyin. Adana insanı merttir, misafirine nasıl sahip çıkar... Geçen sene Kanada, Brezilya, Kore, Rusya, Japonya’dan; Afrika’dan, Avrupa ülkelerinden konuklar vardı. Karnavalda tanışıp evlenenler oldu bu 6 sene içerisinde! Evlilik yıldönümlerini yine gelip karnavalda kutluyorlar. Ali Haydar Bozkurt’un dediği gibi, “Portakal çiçeği kokusu büyülüdür. Yolda gördüğü ilk kişiye âşık eder insanı! Ben uyarayım da, âşık değilseniz Adana’da âşık olabilirsiniz bu yıl!” Sizi Ali Haydar Bozkurt röportajı Salı günü bu köşede olacak.

Yazının devamı...

Çocuk en büyük ihtiyacı olan koşulsuz sevgiyi, değer görmeyi, onaylanmayı ailesinden alamazsa ömür boyu aç gezer!

Son kitabı ‘Camdaki Kız’, bir haftada 25 baskı yaptı. O yayınevlerinin transfer etmek için birbiriyle yarıştığı bir yazar. Dr. Gülseren Budayıcıoğlu gerçek bir fenomen yani. Bence ‘gerçek’ olduğu için fenomen. Son kitabını okuyun, hak vereceksiniz. Bu söyleşide bile kendisinden pek çok şey öğrendim, teşekkür ederim.

- “Çocukken ‘kader motifi’ size ne yaşattıysa, ne hissettirdiyse, çevreniz değişir, insanlar değişir ama motif değişmez!” diyorsunuz...

Evet, bırakırsak ömür boyu aynı duyguları yaşamanın bir yolunu buluyoruz. Çünkü çocukken hissetmeye alışkın olduğumuz duygular artık bizim ruhumuzun kendini en rahat ve güvende hissettiği duygular oluyor, tanıdık duygular oluyor. Onlarla nasıl başa çıkacağımızı biliyoruz. İşte bu yüzden, aynı duyguları bize yaşatma potansiyeli yüksek olan kişileri, ruhumuz, gözünden tanıyor. Gidip gidip onları buluyoruz! Bir lastik düşünün, onu gerin, sonra da bırakın. Lastiğin doğal, yani gerilmemiş hali gibidir “kader motifi.” Bıraktığınız anda yine aynı duygulara geri döner...

- Peki n’apmak lazım, çözüm ne?

Bu işin çözümü, kişinin kendi “kader motifi”ni tanımaya ve anlamaya çalışmasıdır. Kendini hoş görmeye ve affetmeye başlamasıdır. Ancak bunu yapabilirsek, alacağımız kararların gerçek sahibi olabilir ve kadere “Dur!” diyebiliriz. Ve o zaman, sürekli tekrar eden bu motifi durdurabiliriz. Bir insanın “kader motifi”ni değiştirebilmesi, sadece kişiyi kurtarmakla kalmaz, gelecek nesillerin de yolunu aydınlatır. Çünkü yeni neslin kaderini de büyük ölçüde eski nesiller yazıyor...

DİKKAT! DİKKAT! AİLELERE TAVSİYELER


- “Küçükken çekilen acıların ateşi kolay sönmüyor, izlerini hayatımız boyunca üstümüzde taşıyoruz!” diyorsunuz. Çocuk yetiştirirken en çok nelere dikkat etmek gerekiyor?

Bir çocuğun en büyük ihtiyacı, koşulsuz sevgi, şefkat, değer görmek ve onaylanmaktır. Çocuk ailesinden bunu alamazsa, ömür boyu aç gezer! Çocuklarınızı aşağılamayın. Onlara kusur bulmayın. Asla fiziksel ya da duygusal şiddet uygulamayın ve önceliği her zaman çocuklarınıza verin. Çocuk evden duygusal olarak aç çıkmasın. Aksi halde, bu açlığı, yani doyumsuzluğu bazen madde kullanımı, bazen obezite, bazen de alışveriş çılgınlıklarıyla doyurmaya çalışabilir. Annelere en önemli tavsiyem, hiçbir konuda aşırıya kaçmamaları. Hiç vermemek kadar, gereğinden çok vermek de kişiyi yok eder. Özellikle çocuklar için yapılan aşırı fedakârlıklar sonradan o çocukların sırtında bir türlü ödenemeyen borçlar olarak kalır. Evlerinde prens ya da prenses gibi büyüyen ama hayalleri bile olmayan pek çok genç tanıyorum!

EŞİNİZİN SİZİ ALDATTIĞI KADINLA İYİ İLİŞKİLER KURABİLİR MİSİNİZ?


- Kitabınızda dikkatimi çekti... Eşinin kendisini aldattığını bilen bir kadın, karşı çıkmak şöyle dursun, rakibesiyle iyi ilişkiler nasıl kurabilir?

İçinde yaşadığımız dünyada, “Olamaz!” diye bir şey yok! Biz insanlar, zorda kaldığımızda kendimize mutlaka bir çıkış yolu arar ve buluruz. “Camdaki Kız”daki Türkan, yani Hayri’nin eşi, çıkış yolunu burada bulmuş. Bu hikâyeyi yazmamdaki en önemli nedenlerden biri Türkan karakteri. Bize hayatın bambaşka bir yüzünü gösteriyor...

- Siz böyle bir şey yapabilir miydiniz?

Artık “Ben olsam asla yapamazdım!” gibi atıp tutmaktan vazgeçeli çok oldu. İnsanların “Asla yapmam!” dedikleri şeyleri nasıl da kolayca yaptıklarını görüyorum. Eskilerin ünlü bir sözü vardır, “Büyük konuşma” derler. Aynen öyle. Hepimiz her şeyi yapabiliriz. Kendimize bile kefil olmamalıyız...

ASIL TEHLİKE İNSANIN KENDİ GÖZÜNDEN DÜŞMESİ!

- Taciz, tecavüz ve ensest konusunda ne diyeceksiniz? Felaket şeyler yaşanıyor ülkede...

Evet. Taciz ve tecavüz aslında şiddetin bir başka biçimde gösterilmesi. Son yıllarda, şiddet tüm dünyada kol geziyor. Barışı çok özledik ama insanlar çok öfkeli. Şiddet önce kişinin kendisine duyduğu öfke ve suçluluk duygularıyla başlar. İnsanlar kendilerine kızdıkça, kendilerini aşağıladıkça, kendilerini beğenmedikçe daha hırçın ve öfkeli olurlar. Özellikle sosyal medyanın insanların bu duygularını körüklediğini düşünüyorum. Instagram’da başkalarının hayatlarını, neler yaşadıklarını görmek, çoğu insanda çok zararlı bir tutku haline geldi. Orada gördükleri üzerinden kendileriyle ilgili olumsuz yorumlar yapmak kişiyi kendi gözünden düşürüyor. İşte asıl tehlike de burada. Kendi gözünden düşen biri için, başkalarına şu ya da bu şekilde şiddet uygulamak çok kolay!

- Size bu konularla gelenlerde artış var mı?

Artık insanlar bu konuları daha rahat, utanmadan, sıkılmadan paylaşabiliyorlar. Yani yeraltından yüzeye çıktı ama toplumdaki öfke de gözle görülür derecede artıyor. Öyle ki incir çekirdeğini doldurmayan konular yüzünden insanlar birbirlerini öldürüyor. Öfkesini dışa vuranlar suç işliyor, öfkeyi bastıran ve kendine yönlendirenler depresyona giriyor. Şiddet kadar depresyon da tüm dünyada kol geziyor...

- Peki nasıl önlenebilir?

Başkalarını kıyasıya eleştiriyorsak, aynı şeyi kendimize de yapıyoruz demektir. Ben en çok da bunun için yazıyorum zaten. Barış için... İnsanlar kendileriyle barıştıkları gün, şiddet de bitecek!

Yazının devamı...

Bâbıâli’den bir Gülden Aydın geldi geçti

Bâbıâli’den bir Gülden Aydın geldi geçti. Savaş alanlarında, dağlarda-tepelerde, Suriye’de, Afganistan’da, Irak’ta, IŞİD tünellerinde, hep en tehlikeli haberlerde ve hep kadınların yanında Gülden Aydın vardı. Harbiden müthiş gazeteciydi. Arkasından methiye düzmek değil yani yaptığım. Vicdanlı, merhametli, hakkaniyetli, komik, esprili, biraz deli ve bu mesleğe âşık bir gazeteciydi. Hep muhalifti, hep mağdurdan yanaydı ve bütün bir dünyayı içine alacak kadar da büyük bir kalbi vardı.

Ama kendi için ölse bir şey istemez, isteyemezdi...

Ne tuhaf... Öldü... Gülden Aydın öldü. Bizim arkadaşımız, çılgın hikâyeleri hiç bitmeyen, 5. kat dip salon arkadaşımız, Neyyire Özkan’ın pazar ilavelerinin şahane Gülden’i gitti...

Bir buçuk yıl önce pankreas kanserine yakalandı. Tedaviye iyi yanıt verdi, morali de iyiydi. Hatta o dönem röportaj yaptık, aşağıda o röportajdan parçalar okuyacaksınız. Ama son iki ay zorlu geçti ve sonunda dün, bu dünyadan uçtu gitti. Tanıyıp tanıyabileceğiniz en renkli kuştu, nereye uçtuysa huzurlu, mutlu olması dileğiyle. Seni seviyoruz Gülden. Hep seveceğiz. Eşsizdin. Seni hep o kimselere benzemeyen halinle hatırlatacağız.

Kızı Ceren’e, ailesine, bütün sevenlerine ve meslektaşlarına sabır diliyorum.

BİRİCİK KUZUMLA NASIL VEDALAŞACAKTIM?


- Babıâli’nin en şahane haberlerini yaptın. Saha gazetecisiydin, savaş muhabiriydin. Olağanüstü önemli haberlere imza attın, manşetlere taşıdın. Peki sağlığına dikkat ediyor muydun?

Yok, hayır. Haber heyecanı ve telaşı açlığımı hep unutturdu mesela. Çantama attığım bir elma, ‘sunta’ bisküvi bana öğün olurdu.

- Kendini düşünecek, kendine bakacak vaktin yoktu yani...

Evet. Kendimi çok ihmal ettim. Ben hayatın acılarına kulak verdim. Sevinçlerimi, refahımı, konforumu çok gördüm.

- Hastalığın belirtileri nasıl başladı?

Şiddetli karın ağrılarıyla. Ama tabii ne olduğunu anlayamadım.

Peki n’aptın?

Doktora gittim. Kolonoskopi yaptılar, bağırsaklarımdan iki polip aldılar. “Miden kötü durumda!” deyip, iki ilaç verip gönderdiler. “Demek ki bir şey yokmuş!” dedim. Ama ağrılar tüm şiddetiyle devam etti. İki ay sonra gittiğim başka bir hastanedeki doçent doktor hanım, şikâyetimi anlatır anlatmaz, “Pankreas olabilir. Tüm batın tomografisi çekelim!” dedi.

- Kesin sonucu nasıl öğrendin?

Mail’le gönderdiler. Evde yalnızdım, herkes bayram tatilindeydi. Daha ikinci satırda, “CA lehine pankreasta 6 cm’lik tümör...” cümlesiyle karşılaştım. Kalbim duracak gibi oldu. Avaz avaz ağlamaya başladım! Aynaya koştum, biricik kuzumla nasıl vedalaşacaktım? “Kuzuum, kuzumm!” çığlığı ağıdım oldu... Hem beni bekleyen üç haber vardı: Tecavüz mağduru Kirazlı E., Diyarbakırlı K. ile Trakya’daki bir üniversitenin öğretim üyesi kadın...

‘NEDEN BEN, NEDEN BENİM BAŞIMA GELDİ!’ DEMEDİM

- “Ben bununla da baş ederim, bunu da halledebilirim” dedin mi?

Yok, “Hastalıkla baş ederim!” demedim. Ne ilk öğrendiğim anda ne da sonraki iki ay. Tam tersine, “Şimdi b.ku yedin! Zaten sana da hayatta böyle korkunç bir dert yakışırdı Gülden” dedim. Ama asla kendime acımadım, “Neden ben? Neden benim başıma geldi” demedim. Hiçbir şeyimi sorgulamadım da. Uysallaştım ben, gerçeğe teslim oldum.

- Ölümü düşündüğün oluyor mu?

Hayır, ama ölümümden sonra biricik kızımın yasını tutuyorum. Bir de yatağa düşmekten, sürüne sürüne uzatmaları oynamaktan korkuyorum.

NE KADAR SEVDİĞİMİ VE SEVİLDİĞİMİ ÖĞRENDİM

- Bu hastalık sana ne öğretti?

İki şey: Ailemin ve arkadaşlarımın ne kadar özel ve kıymetli olduğunu, onları ne kadar çok sevdiğimi, onların da beni ne çok sevdiğini... Doktor abim, “İyileşmende tedavinin rolü yüzde 40 ise arkadaşlarının rolü yüzde 60” dedi. Çok eskiye dayanan ve çoğunluğu kadın 30 gazeteci arkadaşım ve kızım WhatsApp grubu kurdu. Kemoterapi günlerim ve ihtiyaç durumlarım için alarmdalar. Bu grupta ben yokum ama 7/24 çalışan çok aktif bir grup olduğunu biliyorum. İkinci öğrendiğim şey de Türkmen atalarımdan devraldığım genler. Gen belleğime işleyen direnç ve savaşçı ruh. Mücadele ediyorum. Bakalım. Aylardır dostluğun, arkadaşlığın, hayatın keyfini doya doya yaşıyorum. Gerisi vız geliyor bana...

HAMİŞ: Dün başlayan fenomen psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu röportajı, ölümün hayatı kesintiye uğratması yüzünden yarına kaldı.

 

Yazının devamı...

Yeni Zelanda’daki vahşete terör diyemeyenlere YUH OLSUN!

KADERİMİZ, DOĞDUĞUMUZ EVLERDE YAZILIYOR!

O, fenomen bir psikiyatrist: Dr. Gülseren Budayıcıoğlu.

Bugüne kadar üç kitap yazdı, bir kitabı da ‘İstanbullu Gelin’ dizisi oldu. Dördüncü kitabı ‘Camdaki Kız’ ise yeni çıktı. Denk gelirse mutlaka okuyun. Budayıcıoğlu, danışanlarından izin alarak, tanık olduğu vakaları hikâyeleştiriyor. Tabii okuduğunuz her satırın gerçek olduğunu bilerek okuyorsunuz. Müthiş ayrıntılar, ruh çözümlemeleri var. Çok anlaşılır ve akıcı bir dille yazıyor. Terapi koltuğundakilerin bilinçaltı, ‘Camdaki Kız’da olduğu gibi çözüle çözüle, acıta incite su yüzüne çıkıyor.

Çok çarpıcı bir kitap, insan pek çok şey öğreniyor, tonlarca satırın altını çizdim. Hepsi sığmadı, yarın bu röportaj devam edecek...

Siz bir psikiyatristsiniz. Ama aynı zamanında medyanın ve edebiyat çevrelerinin yakından tanıdığı bir isimsiniz. Pek çok kitabınız var. Şimdi de son kitabınız “Camdaki Kız” çıktı. Üç sezondur devam eden ve çok izlenen bir dizinin, İstanbullu Gelin’in de eser sahibisiniz. Dizi, sizin kitabınızdan yapıldı...

Doğru, hekimim, yazarım, sosyal medyada da aktifim. Evet, İstanbullu Gelin de benim kitabımdan. Hâlâ bazı sahnelerinin yazılmasında senariste destek oluyorum...

Siz tek bir şeyle yetinemiyor musunuz? Tıp okurken de TRT’de spikerlik ve sunuculuk yapmışsınız. Neden?

E çünkü çok severek yaptım. Ben hayata aşkla bağlı biriyim. Kendimi bildim bileli öyleyim. Klinikte akşama kadar insanları dinlerken de bir gün olsun sıkılmadım. Hatta çalıştığım odaları bir mabet gibi görürüm. Bunu bilen bazı meslektaşlarım halime gülerler, ama ne yapayım ben böyleyim işte. Aşkla yapılan şeyler de insanı yormuyor, enerjiniz de bitmiyor.

Siz bir psikiyatrist olarak vakalarınızı da hikâyeleştiriyorsunuz...

Evet, öyle yapıyorum.

Ne zaman aklınıza geldi bu?

Mesleğe başladığım ilk yıllarda, psikiyatri benim çok severek yaptığım bir “iş”ti. Ama zamanla, işin rengi değişti. Ne kadar çok insan tanırsam, iç dünyamın o kadar zenginleştiğini gördüm. İnsanlar çok şey öğrettiler bana. Kitaplarda yazmayan şeyler...

Mesela?

Hayatı, hayatın gizemini, rengini, anlamını ve kaderi öğrettiler. Hâlâ öğretiyorlar.

Sizi terapi odasında dinlediklerinizi yazmaya iten bu mu oldu?

Evet. Zamanla, insanları doktor olarak değil, onları anlamaya çalışan çok yakın bir dost olarak dinlemeyi, acılarını paylaşmayı öğrendim. Odama ağlayarak giren insanların o odadan gülümseyerek ayrıldıklarını görmek, benim için neredeyse hayatın anlamı haline geldi. Şimdi de öğrenmek için yıllarımı verdiğim bu çok değerli bilgileri, mezara götürmek yerine, herkesle paylaşmak istiyorum!

Peki hastalarınızdan izin alarak mı yapıyorsunuz?

Elbette! Hastalarım onları yazmamı çok istiyor. Hatta yazmadım diye bana kırılanlar bile oluyor. Ama bugüne kadar kimseyi afişe etmedim. Bu konuda ne kadar titiz davrandığımı hepsi biliyor. Keşke mümkün olsa da her birini yazabilsem çünkü her hayat hikâyesinin içinde öğrenilecek çok şey var. Bu kitapları yazmadan önce, bunları hangi sırayla yazmam gerektiğini çok düşündüm. Önce psikiyatride en sık görülen hastalıklardan mustarip insanların kısa hikâyelerini yazdım. İlk kitabım “Madalyonun İçi” psikiyatrinin alfabesi gibiydi. Sonra daha uzun üç hikâye yazdım: “Günahın Üç Rengi.” Bu kitapta biraz daha derinleştim. Üçüncü kitap, “Hayata Dön” (yani “İstanbullu Gelin”) dördüncü kitap “Kral Kaybederse” ve en son çıkan “Camdaki Kız”da tek bir hayat hikâyesini ayrıntılarıyla yazmaya başladım. Zaten insan ruhunda asıl sır, ayrıntılardadır. Ne mutlu bana ki okurlarım, bu kitapların bir yerlerinde kendilerini bulmayı başardılar. Böylece doğru yolda olduğumu görmüş oldum. “Terapi” denilen şey de tam budur. Kişinin kendini görmesi, anlaması. Bu kitaplar yoluyla bir kişiye değil, büyük bir kitleye ulaşabilmek, ruhlarının bir yerlerine dokunabilmek, bir psikiyatrist için öyle değerli ki...

KADER MOTİFİ

Son kitabınız “Camdaki Kız’da “Bize çocukluk acılarını tekrar yaşatacak kişileri gözünden tanır, başkasına değil ona âşık oluruz. Hayat onu kendi ellerimizle buldurur bize” diyorsunuz. Bu gerçekten doğru mu?

Evet, doğru.

Peki doğruysa nasıl bir mekanizma işliyor da bize acı çektirecek adamlara/kadınlara vuruluyoruz?

Son yıllarda okuyucularımla “kader motifi” adını verdiğim bir konuyu çalışıyoruz. Zaten baştan beri asıl amacım, insanlara bu motifi anlatabilmekti. Bizim kaderimiz, doğduğumuz evlerde yazılır. Tanrı bize kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazdırıyor aslında. Kader, doğduğumuz an, annemizle kurduğumuz ilk ilişkiyle başlar yazılmaya: Sevildik mi, onaylandık mı, kendimizi güvende hissedebildik mi? Bize öncelik tanındı mı? Dünyayı bizler o evlerde tanır, o evlerde yaralanır ve çocukluk acılarımızın bizi götürdüğü yere gideriz. Duyguları yara almadan büyüyen birinin var olduğunu sanmıyorum. Şifacılar da aslında yaralıdır. O yaralar bize önce şekil verir, sonra da o yaraların peşinden gideriz. Sürekli kendini tekrar eden bir motiftir bu. Bizi kâşif de katil de kahraman da korkak da iyi de kötü de yapan aslında çocukluk acılarımızdır!

Yazının devamı...

Şahika'nın şahane Antartika çıkarması

Antarktika deyince aklına gelen ilk şey?

- Soğuk... Dondurucu bir soğuk! Bakir, vahşi... Ama müthiş bir yer Antarktika. Bugüne kadar gördüğüm hiçbir yere benzemiyor. Orada şunu fark ediyorsun: Sen aslında acizsin. Şehirdeki apoletlerin palavra! Hiçbir şeye aslında sen karar vermiyorsun. Doğa veriyor. Sen sadece doğaya itaat ediyorsun! Feci bir fırtına çıktı biz oradayken. Bir hafta dışarı çıkamadık. Balıkçı teknesine benzeyen bir araştırma gemisindeydik, güverteye dahi adım atamadık.

Of çok fena... Fırtınada bir teknede olmak korkunç değil mi? Ceviz kabuğu gibi sallanmıyor mu?

- Hem de nasıl...

ŞİİRSEL BİR BEYAZLIK VE TATLI PENGUENLER GELMESİN AKLINA


E niye karaya çıkmadınız?

- Çıkacak yer yok ki! ‘Kara’ dediğin buz... Buzun üstüne mi çıkacağız? Antarktika deyince şiirsel bir beyazlık ve tatlı penguenler gelmesin aklına, aynı zamanda hiçbir insanın yaşamadığı, hiçbir hava tahmininin yapılmadığı, dünyanın en uç noktası. Kendini koruyabileceğin bir yer de yok.

Peki ölmeden mutlaka görülmesi gereken yerlerden mi?

- Valla ne diyeyim, benim gibi ekstrem sporları, zor doğa koşullarını seven biri için bile zorlayıcı. “Seyahat maksadıyla dünyanın değişik bir yerine gideyim” diyen, hapı yutar orada! Zaten sadece üç ay gidilebiliyor. Biz yaz mevsiminde gittik. Eksi 15 derece ve rüzgârlıydı. Ama eksi 30 gibi hissediliyordu. Delip geçen bir rüzgâr. Dünyanın en rüzgârlı kıtası.

BİLİMLE İLGİLİ PEK ÇOK ŞEYİN CEVABI BU KITADA


Seni en çok nesi çarptı?

- Biz insanlar, kendimizi gereğinden fazla ciddiye alıyoruz. Mesela bir balina orada yaşamını nasıl sürdüreceğini biliyor ama sen orada suya düşsen bir saat içinde ölürsün. Hipotermiden... Yani vücut sıcaklığın düşer ve hayati fonksiyonların riske girer, sonunda da durur. Hastane filan da hak getire, söylememe gerek yok herhalde.

Yanınızda doktor yok muydu?

- Bir tür ilkyardım uzmanı vardı. Helikopterimiz de vardı ama tabii sisli bir havada ne kadar uçabilecek? Uçsa da nereye gideceksin? İnsan yok ki orada.

Vay canına... Oraya nasıl ulaştınız peki?

- Beş uçakla. Önce Brezilya. Sonra Şili, Santiago. Santiago’dan dünyanın en güney şehri olan Porto Williams. Oradan da Antarktika’nın başlangıç adası olan King George Adası’na uçtuk.

King George’da yaşayan var mı?

- Sadece bilim üstleri var. Antarktika’nın özelliği, bilim kıtası olması. Orada yaşama izni yok, çünkü insanın yaşamasına uygun koşullar yok. Sadece bilim çalışmalarına izin var.

Ne tür çalışmalar yapılıyor?

- Mesela doğayı ne kadar kirlettiğimiz oradaki araştırmalarda ortaya çıkıyor. Gezegeni nasıl mahvetmişsek, insanın yaşamadığı bir kıta olan Antarktika bile etkilenmiş! Buzun içindeki hava kabarcıkları, bilim insanlarına binlerce yıl öncesiyle ilgili bilgi veriyor. Atmosferle, havayla ilgili bilgiler... O zamanlar havada ne vardı? Nasıl bakteriler yaşıyordu? Bunlar nasıl canlı kalabildi? Hem geçmişle ilgili bilgiler hem de geleceğin öngörüsünü yapabilmelerini sağlayacak bilgiler... Ve her şeyden önemlisi, o mikroorganizmalar nasıl bu kadar dayanıklı kalabilmiş? Ne geliştirmişler de hâlâ orada kalabilmişler? Bilimle ilgili pek çok şeyin cevabı Antarktika’da aslında. Ülkeler bunları araştırıyor.

ELİMİ, AYAĞIMI, AĞZIMI HİSSETMİYORDUM


Kaç ülkenin üssü var?

- 29. Biz de 30’uncu ülke olabilmek için gittik oraya. Cumhurbaşkanlığı gözetiminde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı olarak... Orada uzun süreli üs kurma hakkı kazanabilmek için önce geçici bir üs kurmak gerekiyor. Antarktika Antlaşmalar Sistemi’ne göre böyle...

Peki uzun süreli üs kurma kararını veren kim?

- Antarktika Antlaşmalar Sistemi’ne dahil olan danışman ülkeler bizim için karar verecek. Biz de bu basamaklardan birini gerçekleştirmiş olduk oraya giderek.

Kampınız toplam kaç gün sürdü?

- Gemiye binip indiğimiz andan itibaren 30 gün.

Peki senin hiç üşüdüğün olmaz mı? Antarktika’larda dalıyorsun, biyonik kadın mısın nesin?

- Üşümek ne kelime, dondum! Ama “Hava patlar da üç-beş gün yine gemiden çıkamayız!” diye her dalış fırsatını bulduğum anda üşümeyi falan bir kenara bırakıp suya atladım. Zihnimden ‘soğuk’ kelimesini çıkardım ve suda kalabildiğim kadar kaldım. En son bir saatten fazla kalmışım. Ama elimi, ayağımı, ağzımı,  hiçbir yerimi hissetmiyordum. Konuşamıyordum bile. Felç geçirecek kadar üşüdüm.

Hangi şartlarda dalış yaptın? Üzerinde ne vardı?

- Valla, Türkiye’de 15 derece sularda giydiğim bir dalış elbisem vardı. Daha kalın bir elbise giysem, dalmam zorlaşacaktı. Bir de bir-iki ay önce netleşti gidişim. Yeterli ekipmanı, koordinasyonu falan oluşturamadım. “Ben yaparım, ne olacak, ne soğuk sularda daldım” dedim ama Antarktika başkaymış! Okyanusun ortasındasın, dalıyorsun, sonra 15-20 dakika botla gemiye geri dönüyorsun... Islak ıslak... Soğuğu tarifsiz! Üzerine tanımam!

Peki nasıl beslendin?

- Bak o ilginç. Özellikle birkaç kilo aldım. Yağlı beslendim. Bedenimi yağlandırmaya uğraştım. Fokları ve balinaları da koruyan yağ tabakaları. Ben de biraz olsun korunabilmek için yağlandım. Bol bol kuruyemiş, zeytinyağı, avokado, balıkyağı yedim. Yağ oranımı sağlıklı bir şekilde artırdım. Şimdi tekrar normale dönüyorum.

ANTARKTİKA’DA DALIŞ YAPAN İLK TÜRK KADINI


Sana eşlik eden Yeni Zelandalı bir serbest dalgıç da varmış...

- Evet. Hiçbir zaman yalnız dalınmıyor. Hem güvenliğimi sağladı hem de o da yetenekli bir dalgıç. Onun da dünya çapında dereceleri var. Sualtında görüntüleme yaptı.

Bu muhteşem fotoğrafları o mu çekti?

- Evet. Videolar da var. Bundan bir dokümantasyon hazırlamak istiyoruz. Çünkü Antarktika’da serbest dalış yapmış çok az insan var dünyada.

Türkiye’den de dalış yapan ilk kadınım. Oraları, yaşananları anlatmak istiyorum. ◊ Kimse kusmuyor mu ayıptır sorması? O fırtınada, kimseye bir şey olmuyor mu?

- (Gülüyor) Kimi bulantı haplarıyla ayakta duruyordu, kimisine bir şey olmuyordu. Benim de midemde çalkantılar oldu. Bir ara çok kötü oldum. Ama yapacak bir şey yok. Mide sakinleştirici ilaç alıp 24 saat uykuya gömüldük. O çalkantılar günlerce sürdü ama dayanılıyor bir şekilde.

BAŞARISIZ OLMA CESARETİ KAZANDIM


Bir zamanlar “İyi yüzme bilmeyen bir sevgili istemem” demiştin...

- Zaman içinde insan değişiyor tabii. Şu anda benim için en önemlisi bir tutkusunun olması ve o tutkunun peşinden koşması. Öyle de biriyle ne mutlu bana ki beraberim zaten.

Herkesin bildiği biri mi?

- Yok, bilinen biri değil. Bir mühendis, bir şirketin yöneticisi, ama aynı zamanda çok iyi bir sporcu.

O endişelenmedi mi senin için, “Gitti Antarktika’lara bir başına” filan demedi mi?

- Alıştı artık. Gerçi ben de giderken kendime, “Yine iş çıkardın başına” dedim. Ama sonra düşündüm, “Evde otursam daha mı iyi olacak?” Hayır! Evde oturunca aşağı yukarı nelerle karşılaşacağımı biliyorum. Bir kitap okuyacağım, filme gideceğim, bir davete gideceğim, arkadaşlarımla görüşeceğim, toplantılar olacak yani rutin hayat... Ama orada neler yaşayacaksın bilmiyorsun, karşına neler çıkacak bilmiyorsun. Güzel olan, yaşadığını hissettiren de bu: Yeni maceralar... Ben konfor alanından çıktıkça öğreniyorum. Tokatlandıkça, düştükçe öğreniyorum. O yüzden artık başarısızlıktan da korkmuyorum. Birkaç sene önce bir rekorda başarısız oldum. O kadar güzel ders oldu ki bana. Artık kimin ne düşündüğü umurumda değil. Başarısız olma cesaretini başarısızlıktan sonra kazandım!

EŞSİZ BİR DENEYİMDİ

İnsan neden bu kadar büyük bir zorluğa katlanır?

- Çünkü çok sıradışı bir şey. Çünkü eşsiz bir deneyim. Bir insan kaç kere hayatında Antarktika’da dalış yapabilir ki? Bir dalgıç için bulunmaz fırsat. Bir de ülkeyi temsilen oraya davet edildim. “Bilim çalışmalarımızı duyurmak istiyoruz. Önemli şeyler yapılıyor ama kimsenin haberi yok” dendi. Ülkem adına böyle bir teklif gelince memnuniyetle kabul ettim. Evet, herhangi bir iletişim yok. Evet, dünyanın en uç noktasındasın. Tokat gibi bir tecrübe. İnsanı sarsıyor. Ama çok güzel şeyler de öğretiyor.
Bir kere sabrı öğretiyor...

TÜRKİYE’NİN HEDEFİ DANIŞMAN ÜLKE OLMAK


Ekibimiz, 17 Türk ve 7 yabancı araştırmacıdan oluşuyordu. İklim değişikliği, biyoloji, jeoloji gibi pek çok alanda çalışmalar yaptılar. Mesela bilim üssümüzün kurulduğu Horseshoe Adası’nın derinlik haritası çıkarıldı ve meteoroloji istasyonu kuruldu.

Antarktika’da araştırmacılar genel olarak buzun metrelerce altından örnekler alıyor ve binlerce yıl önce orada olan biyolojik yaşamı araştırıyorlar.

Biz bu kıtada gözetmen ülkeyiz. Türkiye’nin hedefi danışman ülke olmak. Şu anda 29 danışman ülke var. Danışman ülke olma koşullarından biri de orada geçici bilim
kampı kurmak.

Dikkat... Dikkat...

Aldığımız nefesi, ormanlardan daha çok filtreleyen denizler. Denizleri bu hızla kirletmeye devam edersek soluyacak havamız kalmayacak!

ASTIM HASTASINDAN DÜNYA ŞAMPİYONUNA

İyi de sen dünya şampiyonu olmuş birisin. Hâlâ kendine neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?

- Ben astım hastasıydım biliyorsun. Aşırı alerjik bünyesi olan, evden dışarı bile çıkamayan çocuktum. Spora başlayınca bambaşka bir Şahika oldum. Bu değişimi yaşayan biri olarak sanki bir misyonum varmış gibi hissediyorum: Hayatta en heyecan duyduğum şey, başka insanların da yaşamlarının; tıpkı benim gibi sporla, sanatla, bilimle ya da neyse tutkuları, o tutkularıyla değişebilmesi. Bunu onlara anlatabilmem... Mesela ilham verdiğim bir kız çocuğunun yüzmeye başlaması beni çok mutlu ediyor. Ben aslında sıradışı dalış yaparak hem çevreme mesaj verebiliyorum hem de çocuklara rol model olabiliyorum. İlle de dalgıç olmaları gerekmiyor. Deniz canlıları da benim için çok önemli. Su da öyle... Suya minnet duyuyorum. Ama içilebilir su kaynaklarımız gittikçe azalıyor, denizler kirleniyor. Antarktika gibi insan yaşamayan bir yerde bile yabancı araştırmacılar kirlilik bulduysa, dünya nereye gidiyor? Bunları düşünmemiz lazım. Şu an soluduğumuz hava belki de 20 sene sonra kalmayacak. Bunun en büyük sebebi de şimdi yarattığımız kirlilik. Bugün değişmezse bunlar, artık önlem alınamayacak hale gelecek. Bir de ben bizzat tanık oluyorum...



BALİNALARLA YÜZMEK ŞAHANEYDİ!

34 yaşındasın... Çocuk düşünüyor musun?

- Bu tempoyla çok zor. Ama çocukları çok seviyorum. Hatta Antarktika’da bir çocuk hikâye kitabı yazdım. Yıllardır kafamda olan bir şeydi. Sonunda yaptım. Çocuklara sualtını tanıtıp oradaki canlıların korunmasını gerektiğini anlatıyorum. Didaktik olmasın diye de bunu bir hikâye üzerinden yapıyorum. Yunusların kapatılmamasıyla ilgili... Antarktika da çok uygundu deniz canlılarıyla ilgili hikâye yazmaya. Çünkü dışarı çıkıyordum, balina görüyordum, penguen görüyordum, fok görüyordum. Onları gördükçe daha da ilham geliyordu. Dolayısıyla kitap bitti. İki ay içinde hazır.

En çok hangi su hayvanından etkilendin?

- Hepsi şahane ama balina efsane! TIR büyüklüğünde falan. Ağzı bile bir araba kadar. Gerçekten devasa. Hele bir balinayla yüzmek dünyanın en güzel şeyi! Antarktika bana dijital detoks da oldu; telefon, sosyal medya, iletişim filan yoktu ya, ben yeniden rüya görmeye başladım. Ayrılmadan önceki akşam bütün gece rüyamda balinalarla yüzdüm. Sonra sabah çok erken kalktık, dalışa gittim. Daldığım yerin beş-on metre önünde üç-dört balina su püskürtmeye başladı. Sonra yanımda yüzmeye başladılar. Birlikte o kadar güzeldik ki... Müthişti, müthiş!
Ben biraz daha yaklaşsam
onlar benden kaçardı

Korkmuyor musun “O koca ağzıyla beni yerse” diye ya da “Bir tarafıma filan yanlışlıkla çarparsa” diye...

- Hiç korkmadım! Onlar zaten etobur değil. Ben ona biraz daha yaklaşsam, o benden ürker, kaçardı. Bu köpekbalıkları için de geçerli. Her yıl insanlar tarafından yüzlerce, binlerce köpekbalığı katlediliyor. İnsanlarsa yılda belki bir-iki köpekbalığı saldırısına uğruyor ve büyük tantana kopuyor. Ben mesela hiç balina saldırısı duymadım. Seaworld gibi kapatıldıkları havuzlardan dolayı işkenceye maruz kalanlar dışında... Yani onlarla yüzerken içim gayet rahattı.

Yazının devamı...

Güle güle Zafer Çika

“Kalanlar” evet, hayata devam ediyor ama içlerinde bir delik açılıyor. O delikle devam ediyorlar hayata ve hep sızlıyor. Asla o eski insan olamıyorlar bir daha. Yine sabahları o giden sevdikleriyle uyanıyorlar, yine her gün kalplerinde. Ama nefes alıp verdikleri sürece onları görmeyeceklerini bilmek, onlara dokunamayacağını bilmek çok korkunç bir şey!

Allah kimseyi sevdiklerinden ayırmasın! Demet Akbağ ve oğlu Ali’ye sabır diliyorum.

Hiçbir işe yaramadığını da biliyorum. Bütün o taziyelerin, baş sağlıklarının... Ateş ne yazık ki düştüğü yeri yakıyor, bizler de evet, çok üzülüyoruz ama üç-beş gün sonra normale dönüyoruz, ta ki bizim sevdiğimiz birinin de başına gelene kadar...

Ölüm böyle bir şey. Kısa çubuğu çekmek gibi, öyle ya da böyle geliyor başa. Belki de yaşamın tek adaletli yanı bu, bir gün herkesin ölecek olması. Öleceğini bilerek hayata asılabilmek de tuhaf bir şey. Hepimiz öyleyiz. Diyecek bir şey yok. Umarım bir gün kavuşurlar.

Güle güle Zafer Çika.

HAMİŞ: Bana verdiği röportajda Demet Akbağ, sevgili eşini bakın nasıl anlatmıştı: “Zafer benim abim, kocam, sevgilim, aşkım ama en önemlisi en yakın arkadaşım! Benim için gerçekten vazgeçilmez. Biz kaşımızla gözümüzle anlaşırız. İnsanlar sıradışı insanlara ilgi duyuyor ama sonra başlarda çok tatlı gelen şeyler, onlara batmaya başlıyor. Oysa biz Zafer’le biraz da aynı familyadanız. Ailelerimiz de denk. Eğlenceli, komik ve zeki bir adam. 35’imde tanıştım ve 39’umda evlendim. Onsuz bir hayat düşünemiyorum!”

YUH OLSUN SANA ‘BIYIKLI ADALET’!

‘KADIN ÇİRKİN, TECAVÜZE UĞRAMIŞ OLAMAZ!’

OLAY, İtalya’da geçiyor, Adriyatik kıyısındaki Ancona kentinde. 22 yaşında Peru asıllı bir kadının başından geçiyor. Parkta dolaşırken iki erkek bozuntusu tarafından tecavüze uğruyor. Daha doğrusu, biri etrafı kolaçan edip nöbet tutarken diğeri tecavüz ediyor. Kadıncağız haliyle davacı oluyor. Yerel mahkeme gözetleyene üç yıl, tecavüzcüye de beş yıl ceza veriyor. Suçlular karara itiraz ediyor ve dava istinaf mahkemesine gidiyor.

Şimdi sıkı durun!

İstinaf mahkemesi kararı bozuyor ve sanıkları serbest bırakıyor! Sinirlendiniz, değil mi? “Gerekçe neymiş?” diye soruyorsunuz değil mi? Gerekçe, tüm kadınlara okkalı bir hakaretten ibaret. Gerekçe şu: “Kadın çirkin ve erkeksi! O yüzden tecavüze uğramış olamaz!”

Oha yani! Adaletin temsilcisi bir mahkeme, böyle bir yargıda bulunabilir mi? Erkek egemen adaletin geldiği noktaya bakar mısınız? Kadınları “tecavüze uğrayabilecek kadınlar” ve “tecavüze uğrayamayacak kadınlar” diye sınıflandırıyor! Kararı mararı boş verip, doğrudan kadınlara küfretseydiniz bari! Yuh olsun size!

Allah’tan dava burada sona ermiyor. İstinaf mahkemesinin bu “adalete tecavüz” olarak nitelendirilen kararı, itirazlar üzerine bozuluyor. Çünkü İtalya’da kıyamet kopuyor, kadınlar yürüyüş düzenliyor, bu kararını lanetliyorlar. Evet, protestolar, ses çıkarmalar işe yarıyor ama gördüğünüz gibi sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde kadın olmak zor. Ve dünyanın birçok yerinde adalet bıyıklı!

Ey kadınlar! Şiddeti, tecavüzü ve hatta cinayeti yok saymaya çalışan “eril adalet anlayışı” yerine gerçek ve eşitlikçi adalet anlayışını yerleştirmek ahdimiz ve andımız olsun!

KARISINI ÖLDÜRMÜŞ AMA KALBİ VARMIŞ, TAHLİYE EDİLMELİYMİŞ!

HÜRRİYET’in haberiydi.

Olay, Bursa’da geçiyor. Erkek 45 yaşında. İşine gitmek üzere evden çıkan -dikkatinizi çekerim- eşini değil, “eski eşi”ni bir süre takip ediyor. Sonra yolunu kesiyor. Kasten yanında getirdiği ve belinde sakladığı bıçağı çıkarıyor. Veee 23 -yanlış okumadınız- tam 23 kez bıçağı eski eşine saplıyor. Kadıncağız ölüyor. Çantasını alıp kaçıyor. Kısa bir süre sonra yakalanıyor. Kasten öldürmek ve başka suçlardan yargılaması sürüyor.

Şimdi sıkı durun...

Duruşma sırasında avukatı, 45 yaşındaki katil için şöyle bir talepte bulunuyor:

“Müvekkilim kalp ameliyatı olmuştur. Doktorlar, iki yıl ömrünün kaldığını belirtmişlerdir. Kalbi yüzde 20 çalışmaktadır. Rahatsızlığından dolayı psikolojik tedavi de görmektedir. Cezaevi şartları ona kesinlikle uygun değildir. Sağlık raporu alınmasını ve tahliyesini istiyoruz!” Bu talebe de bir “Yuh artık!” denmez mi?

Ve sormazlar mı insana, eski eşini acımasızca ve kasten 23 yerinden bıçaklayarak öldürürken kalbi sapasağlamdı da ufukta cezaevi görününce mi o kalp birdenbire ölümcül oldu!!!

Böyle bir gerekçe olabilir mi? Böyle bir rezillik olur mu! Kadıncağız öldü ya, katil de yırtmaya çalışıyor. Bakalım bu dava nasıl sonuçlanacak? İnşallah yırtamaz... İnşallah adalet ensesinde olur!

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE... CİNSEL İSTİSMARLARDAN İSTİSMAR BEĞEN!

BU da Aydın’da yaşanıyor. 26 yaşında bir erkek, İncirliova’da bir çiftliğe gidiyor ve orada çiftlik sahibinin ve bir başka erkeğin tecavüzüne uğruyor. “Tecavüzcü”, olayı kameraya kaydediyor ve şantaj yaparak, tecavüzlerine devam ediyor. Cinsel saldırıya uğrayan 26 yaşındaki erkek, uğradığı felaketi sonlandırmak için jandarmaya başvuruyor. Sanıklar hakkında 30’ar yıl istemiyle dava açılıyor. Ama mahkeme, iki sanığın da beraatına karar veriyor. Karar temyize gidiyor ve bozuluyor, yeniden yargılamada sanıklara 28 yıl 9’ar ay hapis cezası veriliyor.

Bu arada tecavüzcünün eşi, jandarmaya giderek davacının erkek kardeşinin ve babasının 10 yaşındaki kızlarına cinsel istismarda bulunduğunu söylüyor. Baba-oğul tutuklanıyor ama iftira atıldığı kesin delillerle kanıtlanıyor ve serbest kalıyorlar.

Bitmiyor...

Bu sefer de tecavüzcünün kızı, jandarmaya giderek itiraflarda bulunuyor ve babasının tecavüzcü olduğunu, annesinin de onu cinsel istismara maruz bıraktığını anlatıyor. Neticede anne ve ona yardım eden yengeyle bir uzman çavuş gözaltına alınıyor... Allah aşkına, şu ilişkiler sarmalına bakar mısınız?! Biz ne zaman bu hale geldik? Bu nasıl bir “rezalet zirvesi”! Tecavüz, yalan dolan, kamera kayıtları, tecavüze yardım eden eş, kızının cinsel istismarına göz yuman anne, tecavüzcülere yardım eden bir uzman çavuş! “Şirazesinden çıkmış ilişkiler” diye buna denir...

Allah akıl fikir versin yolunu şaşıranlara!

Yazının devamı...

İklim için okul grevi

Tehlikenin farkında. “Sorun gelecekte değil, şimdi yaşanıyor!” diyor. İklim değişikliği konusunda farkındalık yaratabilmek için yarın grev yapacak, okula gitmeyecek. Bütün arkadaşlarını ve herkesi de saat 12.00-14.00 arasında Bebek Parkı’na çağırıyor. Anlattıkları ve bu konudaki duyarlılığı beni çok etkiledi. Gerçekten de Z kuşağı doğayla, yaşadığımız gezegenle bizden çok daha ilgili. Dünya bu konudaki çabası için Greta’yı alkışladı, biz de Atlas’ı alkışlıyoruz...

Atlas, seni tebrik ediyorum. Müthiş bir şey yapıyorsun. Dünya için çok önemli bir konuda Türkiye’ye öncülük ediyorsun. Önce seni tanıyalım...

Atlas Sarrafoğlu benim adım. 11 yaşındayım. Bilnet Bahçeköy Okulları’nda 7. sınıfta okuyorum. Futbol oynuyorum. Dedem de Galatasaray’da futbol oynamış. Ben de Galatasaraylıyım. Çizgi roman seviyorum. Kendi kendime çizgi roman yapıyorum. Süper kahramanlarım oluyor. Şimdi de bir süper kahramanım var. Ama bu sefer çizgi değil, gerçek: Greta. Ben de ondan ilham aldım, Türkiye’de böyle bir şey başlatmaya karar verdim.

 Peki iklim değişimi” meselesine sen kafayı nasıl taktın? Ne oldu da bu konu üzerine düşünmeye başladın?

Biz evde çok belgesel izliyoruz. İklim değişikliğiyle ilgili birkaç belgesele denk geldim. Annem ve babamla izledik. Eğer önlem alınmazsa olacaklar korku filmi gibiydi! Sonra birkaç kitap okudum. Okulda da bu konuyu işledik. Daha da bilgilendim. Normal olan kafayı takmak sanki. Hiç yokmuş gibi davranmak çok acayip değil mi?

 Haklısın. Sence neden çok önemli bir sorun bu?

Soluduğumuz havadaki karbondioksit parçacıklarının çoğalmasından dolayı dünya ısınıyor. Ve sonrasında peş peşe felaketler oluyor. Türkiye’de de seller, hortumlar var. Annem, eskiden bu kadar yaşanmadığını söylemişti. Sonra havalar da değişti, bütün büyükler söylüyor. Bazı ülkelerde susuzluk var. Ve tabii buzullar eridiği için denizler de yükseliyor. Bütün bunları düşününce çok önemli bir sorun olduğunu anlıyoruz. Aklımızın başına gelmesi için daha büyük felaketlerin mi olması gerekiyor. Greta Thunberg diyor ki “Eviniz yanıyormuş gibi davranın! Çünkü yanıyor...” Evet, çok haklı. Dünya bizim evimiz ve yanıyor. Evimiz yanınca da oturup bekleyemeyiz ki!

 İnsanlar sence neden kayıtsız kalıyor bu konuda?

Bilmiyorum. Bazı ülkeler kurallara uymuyor ve bizler bu felaketleri yaşamak durumunda kalıyoruz. İnsanlar yeterince bilinçli olsalardı, dünyamız daha yaşanır bir yer olurdu. Biz de cuma günleri okula giderdik ve böyle bir greve gitmek zorunda kalmazdık...

 

FELAKET ‘GELECEK’TE DEĞİL, GELDİ BİLE... ŞU AN YAŞIYORUZ!

Hadi bize anlat, bu konuda duyarlı olmazsak başımıza ne belalar gelebilir?

Zaten bir sürü şey şu anda başımıza geliyor. Hep iklim değişikliğinden dolayı. Demin de dediğim gibi, sera gazı havamızı kirletiyor, insanlar hasta olup ölüyorlar. Kuraklık var dünyada. İnsanlar yine ölüyor. Buzullar eriyor, onun üzerinde yaşayan hayvanlar ölüyor. Denizler yükseliyor ve insanlar topraklarını kaybettiği için göçler oluyor. Orman yangınları günlerce, haftalarca sürüyor. Yazık o ağaçlara, hepsi can çekişerek ölüyor. “Başımıza neler gelecek?” diye değil de “Şimdi neler geliyor!” diye düşünmek lazım. Hepsi oluyor şu anda...

 Bu konuyu okulda ve evde ne kadar çok konuşuyorsunuz? Arkadaşların sana “Yeter artık bu iklim değişikliği konusundaki ısrarın” diyorlar mı?

Yok, hayır. Ben kimseyi sıkmıyorum ki. Ben anlatıyorum, onlar konuşmak istemiyorsa susuyorum. Ama onlar da ilgili.

 

SERA GAZI GELECEĞİMİZİ YAKIYOR

Yarın arkadaşlarınla birlikte Bebek Parkı’nda greve gidiyorsun. Amacın ne?

Ben büyüdüğümde ailem olsun istiyorum, çocuklarım olsun istiyorum. Ama iklim değişikliğinin etkileri kuvvetlenince, bir ailem olması çok zor. Bu korku filminin içinde nasıl bir çocuğum olsun ki? Bu cuma arkadaşlarımı çağırdım, ama büyüklere de sosyal medyadan seslendim. Gelsinler, sera gazının etkilerinden geleceğimizin yandığını söyleyelim herkese... Biz çocuklar parkta olunca, belki büyükler bizi görür. Oy veremiyoruz ama gelecek büyüklerden çok daha çok bizim. Öyle değil mi? Ben yine de umutluyum. Pek çok arkadaşım benim gibi düşünüyor. Çoğalacağız biz, inanıyorum...

 Bu grev sadece Türkiye’de mi yapılıyor?

Greta Thunberg geçen Ağustos’ta İsveç’te başlattı. Cuma günleri okula gitmek yerine parlamentonun önünde oturunca, herkesin ilgisini çekti. Başka ülkelerde onun düşündüklerine inanan öğrenciler de cuma günleri okula gitmemeye başladılar. İlk olarak Avusturalya başladı, şimdi onlar çoğaldılar...

 Doğru, Greta bu konuda önemli bir iş başardı ve dünyanın dikkatini “iklim değişimi” konusuna çekti. Sen Türkiye’nin dikkatini bu konuya çekmek için başka neler yapmayı düşünüyorsun?

Geçen cuma okula gitmedim. Yarın da gitmeyeceğim. Bebek Parkı’nda grevde olacağım. Benim için yarın çok önemli. Ne kadar çok olursak o kadar çok çıkar sesimiz. Çevre duyarlılığı olan bütün arkadaşlarımı Bebek Parkı’na davet ediyorum. Bir araya gelip bundan sonraki cumalar için birlikte bir plan yapabiliriz.

 

Yazının devamı...

Baharın sesi Bomsori Kim ilk kez Türkiye’de!

Dünya çapında genç, başarılı bir kemancı.

Toplamadığı ödül yok.

Dünya klasik müzik camiası tarafından “en parlak ve heyecan verici keman virtüözlerinden biri” olarak kabul ediliyor.

İsmi, Korece “baharın sesi” anlamına geliyor...

Kemanı çalışı da aynı bahar gibi taze, berrak ve güçlü!

Klasik müzik sevenlere müjde!

Türkiye’deki ilk konserini Tekfen Filarmoni’yle verecek.

Şef Aziz Shokhakimov yönetimindeki konserler, 20, 21 ve 22 Mart tarihlerinde Ankara ve İstanbul’da gerçekleşecek.

1774 yılı Joannes Baptista Guadagnini yapımı özel bir keman çalıyor...

Denk gelirse kesinlikle kaçırmayın!

Enfes bir şölen olacak.

Hayatınızın tamamı müzik mi?

Aynen öyle! Başta türlüsü mümkün değil! Müzik dışında bir hayatım yok. Benim bir gündelik hayatım yok! Ama şikâyetçi de değilim...

- Ulaşmak istediğiniz hedef peki?

Ooooo... Müzik sınırsız bir okyanus gibi. “Tam ulaştım!” derken bir o kadar mesafe daha olduğunu görüyorsunuz. Çünkü ilerledikçe gelişiyor ve değişiyorsunuz. Dolayısıyla hedef de bitmiyor, hep yukarıda, biraz daha yukarıda... Tam ulaştım derken, yok biraz daha yukarıda...

- Rol modeliniz kimdi? Kime özendiniz de kemanla böyle özel bir ilişki kurdunuz?

Neredeyse müziğin hiç susmadığı bir ailede dünyaya geldim. Evimizde sürekli klasik müzik çalardı ve ilk konserime 7 yaşında gittim. O kadar duygulandım ki ağladığımı hatırlıyorum. 7 yaşında bir çocuk için normal olmasa gerek. Yani ben müzik aşkıyla doğmuşum, ailem de bu aşkı beslemiş. O yüzden de bir kişiyi rol modeli aldım dersem, diğerlerine haksızlık ederim. Ben henüz yeni yeni konuşmaya başlarken dahi, evimizde çalan müziklerin hepsini zihnimin bir yerine kaydeder, onlardan etkilenirdim. Özellikle Beethoven’ın sonatları ve konçertoları...

- Siz mi kemana sahipsiniz, keman mı size?

Kemanım 245 yıldır yaşıyor. Eminim çok daha uzun yaşayacak. Dolayısıyla şu anda o bana aitmiş gibi görünse de aslında ben ona aitim.

- Peki aşkınız ne zaman başladı?

4 yaşında piyanoyla başladım. Kemana 5 yaşında geçtim. Zaten sürekli konserlere gidiyorduk maaile. Hep müzisyenleri hayranlıkla izliyordum. Keman beni tamamlayan parçam. O yoksa ben de yokum. Sürekli çalışıyorum. Ve mental olarak kendimi geliştiriyorum. Yoga yapıyorum, zihnimi temizliyorum. Kendimi kemanıma hazırlıyorum.

- Bu kadar usta olabilmek için ne kadar çok çalışmak ve emek vermek gerekiyor?

Bitmek bilmeyen bir emek! Kemanı çalmaya başladığınızdan, ona veda edene kadar hep aynı tempoda çalışmalısınız. Çünkü geçtiğiniz her kapı, sizi aşılması gereken yeni bir kapının önüne çıkartıyor. Devam, hep devam...

- Birkaç hafta ara verseniz küser mi?

Küsmese bile kırılır. Birbirinizden aynı reaksiyonu alamazsınız. Dolayısıyla böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.

ÖDÜL DEĞİL DİNLEYİCİ KAZANMAK ÖNEMLİ

- Çok genç yaşta olmanıza rağmen şahane ödüller aldınız. “Bunu da almalıyım!” dediğiniz bir başka ödül var mı?

Yok, hayır. Ödül kazanmak çok güzel ama daha önemli olan, kendinizi nasıl geliştirdiğiniz. O yüzden de özgeçmişime herhangi bir ödül eklemektense, daha fazla dinleyici kazanmayı tercih ederim.

- Klasik müzik alanında Doğu Asyalı müzisyenlerin başarısının sırrı nedir?

Koreliler, müziği, dansı ve içmeyi sevmeleriyle bilinirler. Atalarımız, tarlalarını ekip biçtikten sonra sofra kurup şarkılar söyler ve bir arada olmalarını “kutlamaya” çevirirlermiş. Bence bu geçmiş sayesinde Kore’de çok başarılı sanatçılar yetişti.  

 

TÜRK ASKERİ BİRLİKLERİNİN KORE İÇİN SAVAŞMIŞ OLMASINA MÜTEŞEKKİRİM

- Türkiye ve Güney Kore arasında tarihe dayalı güçlü bir bağ var. Bizler hakkında G. Kore’de nasıl bir algı var?

Okulda Türkiye’yi kardeş ülke olarak öğrendik biz. O yüzden Türkiye’ye kendimi gerçekten çok yakın hissediyorum. Seul’daki evimin çok yakınında, “Ankara Parkı” diye bir park var. İki şehir, yani Seul ile Ankara, 1971 yılında “kardeş şehir” ilan edildikten sonra bu park açılmış. İçinde de Türk mimarisinin güzel örneklerinden bir de bağ evi var. O yüzden Ankara’da Türk müzikseverlere çalacak olmak beni çok heyecanlandırıyor. Şimdiden dört gözle bekliyorum. Ayrıca Türk askeri birliklerinin ülkem Kore için savaşmış olmasına müteşekkirim. Pek çok Koreli bunun farkında ve minnettar...

245 YILLIK KEMANIMA ÂŞIĞIM

- 1774 Joannes Baptista Guadagnini yapımı bir keman çalıyorsunuz. 245 yıllık bir enstrüman çalmak nasıl bir duygu?

Valla, kemanımı nereye gidersem yanımda götürüyorum. Hiç yanımdan eksik etmiyorum. Gözüm gibi bakıyorum. Çünkü onun ne kadar değerli olduğunu düşündükçe, birden başına bir şey gelecek diye korkmaya başlıyorum! Müthiş bir keman bu! Her çalışımda ondan ilham alıyorum ve daha önce bilmediğim renklerini keşfediyorum. Beni tek kelimeyle bü-yü-lü-yooor!

- Neredeyse boş hiçbir gününüz yok. Sürekli dünyanın çeşitli yerlerinde turnelerdesiniz. Ama siz çok genç ve güzel bir kadınsınız, hayat dolusunuz... Sürekli çalışıyorsunuz. Aşka vaktiniz oluyor mu?

Hayatımı olabildiğince normal bir şekilde yaşamaya çalışıyorum ama evet, uluslararası bir konser sanatçısı olunca bu pek mümkün olamıyor. Ama yapacak bir şey yok! Bir yandan konserler, bir yandan Polonyalı piyanist dostum Rafal Blechacz ile Deutsche Grammophon’dan çıkan yeni CD’mizin kayıtları ve tanıtım turnesi devam ediyor... Anlayacağınız, benim önceliğim müzik ve ben kemanıma âşığım!

 

TÜRK MÜZİĞİ UNSURLARI BARINDIRAN BİR BESTEM BİLE VAR!

- Hangi büyük müzisyenlerle sahne paylaşmak isterdiniz?  

Efsanevi piyanist Arthur Rubinstein’la, efsanevi Şef Herbert von Karajan yönetiminde çalmak isterdim.  

- Türk müziği hakkında bir bilginiz var mı?

Lisansüstü programı için gittiğim Julliard’da “Dünya Müziği” isminde bir dersimiz vardı, orda Türk müziği ve Türk çalgıları arasında “kemençe”nin nasıl çalındığı hakkında bilgi edinmiştim. Hatta Türk müziği unsurları barındıran bir bestem bile var! Benim gibi keman çalan biri için, bu kadar farklı bir yaylı çalgıyı tanımak oldukça ilginç ve büyüleyici bir deneyim oldu.

 

Yazının devamı...