GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Sevgisini kanıtlamak için BALKONDAN ATLADI

BUGÜN o gün...

Yürünmemiş yollardan yürüyen cesur kadınların günü.

Gaye Dağdelen de onlardan biri.

Gücüyle, azmiyle, pes etmeyişiyle benim rol modellerimden biri.

Müthiş acılı yollarda yürüdü, hâlâ yürüyor.

Onun mücadelesine şapka çıkarıyorum.

Ve hepimizi ona destek olmaya davet ediyorum.

Gaye’nin oğlu Sayhan 14 yaşındayken, ayrılmak isteyen kız arkadaşına sevgisini ispat etmek için 4. kattan atladı. Betona çarptı. Beyin kanaması geçirdi. Konuşma merkezi zedelendi. Artık yürüyemiyor ve konuşamıyor. Tam 9 senedir ana-oğul hayata tutunmak için mücadele veriyorlar. Gaye ve Sayhan çok zor şartlarda yaşıyor. Sürekli oğluna bakması gerektiği için Gaye artık çalışamıyor, röportajda da detaylı anlattı.

GAYE DAĞDELEN, 57. YARIM KALAN HAYATLAR


İstanbul Obezite Akademisi Başkanı Doçent Doktor Bora Koç ile obezite cerrahisi üzerine çok ayrıntılı bir röportaj yaptım. Konu üzerine pek çok soru sordum. http://www.hurriyet.com.tr/yarim-kalan-hayatlar  adresinden okuyabilirsiniz.

Bora Koç, Gaye Dağdelen’e destek oldu, kendisine çok çok teşekkür ederim. Siz de bu zorlu hayat mücadelesi veren ana-oğula destek olabilirsiniz. Gaye, evde Hatay mutfağının örneklerinden güzel yemekler yapıyor. Yeni yeni başladı. İzmir civarında yaşıyorsanız sipariş verebilirsiniz...

BİR ANLIK YANLIŞ KARAR HAYATIMIZI BİTİRDİ

- Oğlun Sayhan, 9 yıl önce kız arkadaşı onu terk etmesin diye, ona kendini kanıtlayabilmek için korkunç bir şey yapıyor... Nedir o? 4. kattan atlıyor!

- Neden yapıyor bunu?

Kız “Ayrılmak istiyorum” deyince çocukluk ve ergenlik psikolojisiyle sevgisini ona ispatlamak istiyor. Kızın da tahrikleri var, “Yapamazsın ki! Hadi delikanlıysan yap...” gibi. O da atlıyor! Bir anlık yanlış karar. Bütün hayatımız bitti. Onunki de benimki de...

- Sen o sırada evde miydin?


Evet. Çay içiyordum. Sayhan da bilgisayardaydı. Telefonla konuşmak için balkona çıkacağını söyledi. Biriyle hararetle konuşuyordu. Bir süre sonra baktım, yoktu. Telefonu pervazda duruyordu. “Allah Allah, nereye kayboldu?” dedim, ama aklıma bile gelmedi böyle bir şeye kalkışabileceği. Meğer atlamış o sırada. Topukları patlamış, kemikleri kırılmış, başını betona çarpmış, beyin kanaması geçirmiş...

- Aman Allahım...

Evet. Yan binadaki bir komşu yerde yatan bir genç görüyor. Ambulans çağırıp hastaneye götürüyor. Ben olan biteni öğrenip hastaneye gittiğimde doktor, “Annesi kim?” dedi, “Benim” dedim. “İzninizi almaya bile vakit yok, ağır bir beyin kanaması geçiriyor, ölmek üzere, oğlunuzu ameliyata alıyorum!” dedi.

- Neler hissettin?

Kendimden geçtim. Yer ayağımın altından kaydı. Bittim.

- Peki, sana “Bir daha oğlun eskisi gibi olmayacak!” dediklerinde neler geçti aklından?

Ben daha önce abimin, ablamın ve babamın canlı bedenlerini ölü teslim almıştım. Zaten çok ağır travmalar yaşamıştım. Beni yaşama bağlayan tek varlık Sayhan’dı. Onun da başına bunların gelmesi beni mahvetti. Ama yine de toparladım kendimi. Ben toparlamazsam oğluma kim bakacaktı? Güçlü olmaya ve umudumu kaybetmemeye çalıştım...

- Sen ne müthiş bir annesin! Kızı da suçlamıyorsun. Oysa onun da tahrikleri var bu işte. “O da çocuk!” deyip geçebiliyorsun...

Kızsam kaç yazar. Olan olmuş. Bir kere geldi ziyarete. O da pişman. “Onu böyle görmeye dayanamıyorum!” dedi, kaçtı gitti. Bir daha da hiçbir şekilde haber almadık.

- Peki 4. kattan atlayan, topukları patlayan ve kafasını betona vuran Sayhan’dan geriye ne kaldı?

Beyin kanaması geçirdiği ve konuşma merkezi hasar gördüğü için ne tam olarak yürüyebiliyor ne de konuşabiliyor. Bana bağımlı yaşıyor. Her şeyi anlıyor, esprili, pratik zekâsı yerinde. Ama tabii eski Sayhan değil, çocuklaştı...

BÜTÜN HAYALİM OĞLUMUN KENDİ KENDİNE YETEBİLMESİ


- Nasıl geçindiniz, geçiniyorsunuz?

Olaydan önce perde sattığım bir dükkânım vardı. Engelli bir çocuğunuz varsa ve bırakacağınız biri yoksa çalışamıyorsunuz. İş hayatım bitti. Sayhan’ın engelli maaşı var. Bir de babamdan kalan 500 lira emekli maaşı. Bu kadar parayla idare etmeye çalışıyoruz. Tabii çok zor...

- Sana destek olan yok. Bir başınasın. Gece gündüz berabersiniz. Çıldıracak gibi olmuyor musun peki?

Bunaldığım zamanlar oluyor. 9 yıldır her anlamda yalnız mücadele ediyorum. Artık 46 yaşındayım, her geçen gün daha yorulduğumu, tükendiğimi hissediyorum. Ve Sayhan’a yetememekten korkuyorum. Bana nefes aldıracak, “Hadi çık bir kahve iç, mola ver!” diyecek, Sayhan’ı bırakacak kimsem yok. Bel fıtığım var. Sayhan’ı kucaklayıp kaldırıyorum. Midem rahatsız, doktora gitmiyorum. Bir şey çıkar da yıkılırım diye... Çoğu zaman da kendime kızıyorum. “İmkânları daha iyi bir anne olsaydım Sayhan şu anda daha iyi durumda olurdu!” diye. Ama yapacak bir şey yok. Bugünlere imkânsızı zorlaya zorlaya geldik. Devam edeceğim...

- Ne aşamalar kaydettiniz bu 9 yılda?

Ayağa bile kalkamıyordu. Ama fizik tedaviye gide gide sağ bacağı kazandık. Az mesafe olsa da destekli yürüyebiliyor. Suyunu şırıngayla içerken artık bardakla içiyor ve yemeğini kendisi yiyebiliyor. Bazı sesleri de çıkarmaya başladı. Birkaç kelime söyleyebiliyor artık...

- Amaç Sayhan’ı nasıl bir seviyeye ulaştırmak?

İhtiyaçlarını kendi başına karşılayabilecek hale gelmesini sağlamak. Bütün hayalim bu...

- Allah geçinden versin, sen ölürsen ona kim bakacak?

Maalesef kendime sürekli sorduğum ama cevabını bulamadığım tek soru bu. Bana bir şey olmaması için dua ediyorum...

ENGELLİLER İÇİN ULAŞIM EZİYET


- Engellilerin hayatını kolaylaştıracak bir ülkede mi yaşıyoruz?

Tabii ki hayır!

- Siz ne tür zorluklar yaşıyorsunuz?

Liste bir hayli uzun! Ulaşım sorunu yaşıyoruz. Tekerlekli sandalyeyle bu ülkede hayat zor. Engelli rampası yok, olan yerlere de araçlar park ediyor. Bir yere gitmek eziyet! Engelli indirimiyle araç almak istiyoruz. Ama tek geçim kaynağımız engelli maaşı kesilecek o zaman. Yeşil kartlı olduğumuz için özel hastaneler bakmıyor. Avrupa’da engellinin anne-babası emekli edilirken benim hiçbir sosyal güvencem yok. Haftada üç gün fizik tedaviye 50 km yol yapıyorum. Ablamın arabasını ödünç alıyorum, Sayhan’ın maaşı benzine gidiyor. “Yüzme iyi gelir kaslarına” diyorlar ama imkânsızlıklardan yazdıramıyorum. Kumandalı yatağa ihtiyacımız var. Ama bir türlü temin edemedik.

- Yine de yılmıyorsun! Evden üretmek, çalışmak istiyorsun. Hadi anlat bize, neler yapma niyetindesin...

Cuma günleri bu köşede yazdığın girişimci kadınlar bana ilham verdi. Madem dışarıda çalışamıyorum, evden bir şeyler yapıp girişimci olayım dedim. Hatay mutfağından içli köfte, yaprak sarma, biberli ekmek, cevizli biber, domates salçası gibi şeyler yapıp evden satmaya başladım. Yemeklerimi düzenli olarak alacak birilerinin desteğine ihtiyacım var. Yemek konusunda kendime çok güveniyorum. Daha yeni içli köfte siparişlerimi teslim ettim, müthiş övgüler aldım...

Yazının devamı...

Hayatın mücevheri: Tohum

Lalehan Uysal. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda grafik tasarım eğitimi aldı. Yıllarca dergicilik yaptı. Şahane dergiler tasarladı.

Şimdilerde ise ‘Hayatın Mücevherleri’ adında sergiler açıyor, çektiği o müthiş tohum fotoğraflarını sergiliyor. Her biri sanat eseri olan fotoğrafları çok ilgi görüyor. Oxford Üniversitesi’nde sergiledi, sonra Türkiye turuna çıktı. Gaziantep’te ve son olarak geçen hafta gerçekleşen Adana Lezzet Festivali’nde sergilendi. Yakaladım, sordum...

BİZLER DE TOHUMUZ!

- Seni tanıyabilir miyiz?

Ben Lalehan. Herkes gibi bir tohumum. Ama genetiğimle oynanmamasına dikkat ediyorum!

- Hayatta olmak istediğin insan oldun mu?

Olmadım daha... Bence insan dünyada hep ham!

- Kaç yıl basında çalıştın?

Kurumsal yayınları da sayarsak tam 30 yıl! 

- Şimdi neler yapıyorsun?

“Buğday Derneği”nde aktifim. Ekolojik pazarın kurucularından biriyim. Kitap editörlüğü yapıyorum, fotoğraf çekiyorum. Son numaram da şu: Hayatımda önemli bulduğum iki şeyi birleştirdim. Tohumlar ve fotoğraf...

- Ya, evet... Olağanüstü fotoğraflar çekiyorsun. Ve “Hayatın Mücevherleri” adı altında sergiler açıyorsun. İnsan büyüleniyor...

Olağanüstü bulduysan ve büyülendiysen yaşasın! Amacıma ulaştım demektir! Benim hayalim, farklı açılardan bakarak “tohum”u görünür kılmaktı. Uzun zaman önce anladım ki ancak çok estetik fotoğraflarını çekersem yaşamın özünü taşıyan bu küçücük tohumlar fark edilir olacak. İşte o zaman sadece botanikçiler değil, herkes onların adlarını bilecek. Kayda alınacaklar, korunacaklar. Azalanlar fark edilecek. Çeşitliliği, güzelliği ortaya çıkacak...

- Bütün bunları niye yapıyorsun peki? Nihai hedef ne?

İnsanlar her şeyden bihaber Ayşecim! Ne yediklerinin tohumunu biliyorlar, ne de gölgelerinde oturdukları ağacın rüzgârla bir coğrafyadan diğerine uçan tohumlarının farkındalar... Doğanın bir parçası olduklarını da unutmuş durumdalar. Ama büyük bir kibirle boş zamanlarında bir “hobi” gibi doğayı korumayı planlıyorlar! Oysa dünya doğanın döngüleriyle ahenk içinde dönüyor, tohum da... Hayatın özü tohum! İnsanoğlu fark etse de fark etmese de bu gezegende hayat var olduğu sürece tohum toprakla buluşacak, yeşerecek. Yeter ki tohum olsun...

 

BEN SERGİ AÇMIYORUM, GÖZÜMÜZÜ AÇIYORUM! ONLARI GÖREBİLELİM DİYE. ÇÜNKÜ HER TOHUM BİR ‘MÜCEVHER’

- Peki tohumu stilize etmek, ondan sanat yapmak nereden aklına geldi?

Tohum da fotoğraf da benim hayatımda hep vardı. İkisini birleştirmem zaman aldı. Amacım asla teknik açıdan şahane bir fotoğraf çekmek, sanat yapmak değil. Fotoğraflarımda filtre, rötuş, photoshop yok. Tohumlara müdahale etmediğim gibi onları güzel göstermeye de çalışmıyorum. Tek yaptığım çok yakından bakmak. Artık onları görüyorum. Ve nasıl çekilirlerse daha iyi görüneceklerini bana tohumların kendileri söylüyor. Güzel yanlarını ele veriyorlar. Ama kaprisli olanları da var, yerinde duramayanları da var. Çabuk bozulanlar var. En zoru acı olanlar! Antep biberlerini çekerken hayli gözyaşı döktüm. Taze antepfıstığı gibi lezzetli olan tohumları çekmek de zor. Bir bakıyorsun çekecek tohum kalmamış!

- Styling’i sen mi yapıyorsun?

Evet. Her şeyi kendim yapıyorum. Yardım almıyorum. Hangi tohumu nasıl, nerede, hangi ışıkta, hangi açıdan çekmeliyim sorularını soran da cevaplayan da benim. Müthiş bir keyifle çalışıyorum. Çekeceğim şeyin etrafında dönüp duruyorum, dans ediyorum...

- İnsanlar nasıl tepki veriyor bu fotoğrafları görünce?

İlk bakışta hayranlık var. İkinci bakışta merak var. “Bu ne?” diye soran çok.

- Nerelere götürdün şimdiye kadar bu sergiyi?

Temmuz ayında Oxford Üniversitesi’nde gerçekleşen sempozyumdaki sergi bir ilkti. Ardından eylül ayında gerçekleşen Gaziantep Uluslararası Gastronomi Festivali’ne davet edildim. Gaziantep’e has tohumlardan ilhamla yeniden bir sergi hazırladım. Antep sergisinin açılışında belirttiğim gibi: “Ben sergi açmıyorum, gözümüzü açıyorum! Onları görebilelim diye. Çünkü her tohum değerli bir mücevher...”

- Sonuncu sergini Adana Lezzet Festivali’nde açtın. Nasıl tepkiler aldın?

Adanalılar bayıldı! Acayip tezahürat gösterdilerÇocukluğundan kalma bir tohumu görenlerin bir kısmının gözü doldu. “Bu ne, bu ne, bu ne?” diye sorular soran çocuklar oldu. Süs biberi çok ilgi çekti. Acıyı çok seven Adanalılar süs biberine hayran hayran baktılar. Bütün tohum fotoğraflarım alıcı buldu. İlgi çok yoğundu yani...

 

ANADOLU’DA GELİN KIZA ÇEYİZ OLARAK TOHUM VERİLİRMİŞ

- Tohum senin için ne ifade ediyor?

Hayatı! Anadolu’da gelin kıza çeyiz olarak tohum verilirmiş. Ölen kişinin avucuna bir ağacın tohumu konur, öyle toprağa verilirmiş. Bir ağaç olarak yaşama dönmesi beklenirmiş. Yörük kadınları boyunlarında bahçesini taşırmış. Geride bıraktığı toprağından bir meyvenin çekirdeğini ve onu besleyecek tohumu alır, bir ipe dizer, boynunda göç ettiği coğrafyalara götürürmüş. Kız istemeye gider gibi tohum istemeye gidilirmiş. Bugün hâlâ tohum alışverişinde paranın geçmediği, takas geleneğinin sürdüğü topraklarda yaşıyoruz. Şükür hâlâ “atalık tohumu”nu nemden korumak için küllerin arasında saklayan yaşlılarımız var! Tohum hayatın kaynağı. Ama ne tuhaftır ki insan kendinin de bir tohum olduğunu unutarak yaşıyor! Tohumu sadece ekilen, filizlenen, yemek için önümüze gelen şeylerin kaynağı sayıyor... Oysa bizler de tohumuz! Tıpkı gölgesinde oturduğumuz ağaçlar gibi...

Yazının devamı...

Yaşasın kız çocukları!

Aydın Doğan Vakfı’na kocaman bir alkış. Emeği geçen herkesi bütün kalbimle kutluyorum. Bu sene dördüncüsü düzenlendi. Gerçekten müthişti. Enerjik, dinamik, cıvıl cıvıl... Daha salona girer girmez o enerjiyi hissediyordunuz...

Barış için Müzik’ orkestrası müzik yaptı. İnsanın kendini o konferansta, o atmosferde iyi hissetmemesi mümkün değil...

Eğer seneye ola ki davet ederlerse koşa koşa gidin, izleyici olarak gidin, konuşmacı olarak gidin, sponsor olarak gidin, mutlaka bir yerinden dahil olun...

Sahnede olmak da şahaneydi, lütfen beni seneye yine davet etsinler!

Biliyorsunuz, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü, Aydın Doğan Vakfı’nın girişimleriyle, Türkiye’de konferanslarla, panellerle kutlanıyor.

Bunu çok önemsiyorum ben.

Zaten konferansın teması da kız çocuklarının eğitiminin önemiydi. “Eğitim”in bilim, sanat ve sporla desteklenerek kızların güçlendirilmesi. Açılış konuşmasını Vuslat Doğan Sabancı yaptı. “Bugünün kız çocukları, geleceğin güçlü kadınları olacak. Onların eşit haklara sahip bireyler olmaları için elimizden geleni yapmalıyız. Aydın Doğan Vakfı’nın ana misyonu da bu!” dedi. Kısa, öz ve on numara bir mesaj. Konferansa çok sıkı rol modelleri davet edilmişti. O kadar çok isim var ki ilk çırpıda aklıma gelenleri yazıyorum. Eskrim Avrupa Şampiyonu Deniz Selin Ünlüdağ, görme engelli paralimpik atlet Öznur Alumur, Azra Akın, Songül Öden...

Katıldıkları samimi oturumda kendi yaşadıkları zorlukları anlattılar ve o zorlukların nasıl üstesinden geldiklerini de... Salondaki gençlere müthiş ilham verdiler. Başarısızlığın da başarmak kadar önemli olduğunun altını çizdiler. “Cesur olun, sevdiğiniz işi yapın, başarısızlıktan korkmayın ama yılmadan çalışın, çalışmadan hiçbir şey olmuyor!” dediler.

Bir de “Ben İstersem” kitabı vardı bu konferansın sürprizlerinden biri olarak. Türkiye’nin ünlü kadın yazarlarının hikâyelerini bir araya getirildiği bir kitap...

Kim mi o yazarlar? Gülten Dayıoğlu, İpek Ongun, Canan Tan, Deniz Erbulak, Karin Karakaşlı, Feyza Hepçilingirler, Şebnem İşigüzel ve Şermin Yaşar...

Ne mutlu bana ki benden de iyilik kolyeleriyle başlayan iyilik hareketini sahnede anlatmamı istediler. Anlattım ve demin adını saydığım yazarların ve konferansta emeği geçen herkesin boynuna sahnede iyilik kolyesi taktım. Teşekkür ediyorum. Sizi seviyorum...

ŞAHANESİN SAFFET!


BİLİYORSUNUZ, ekim ayı, meme kanseri farkındalık ayı. Kadın kanserlerine dikkat çekmek için pek çok etkinliğe katıldım. Bu etkinliklerden birinde Bursa’daydık Saffet Emre Tonguç’la...

Sahnede ben ona sorular sordum, o da bana sordu. Tabii ki “iyilik kolyeleri”ni de sordu. Nasıl başladı, bir yılda hangi noktadayız, kaç sivil toplum örgütü için ne kadar para topladık filan... Derken, birden yanımda getirdiğim kolyeleri eline aldı veeee sahnede açık arttırmaya kolyeleri satmaya başladı.

İnanmayacaksınız ama o gece sahnede, benim iyilik kolyeleri sayesinde Pembe İzler Derneği’ne tam 70 bin lira para toplandı.

Vay anam vay!!!

Ben şaştım kaldım.

Saffet sadece müthiş bir rehber, İstanbul uzmanı ve İstanbul elçisi değil; kadın kanserlerini engellemek için çalışan müthiş bir gönüllü de aynı zamanda. Ona da, tüm yüce gönüllü Bursalılara da teşekkür ediyorum. Tam 500 kadının ücretsiz kanser taraması bu parayla karşılanmış oldu!

BU DA OLDU! BAKAN’IN ELİNDEN ÖDÜL ALDIM

BİR yanlış olmasın?” dedim.

“Hayır, yanlışlık yok!” dediler.

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan bana niye ödül versin ki?” dedim.

“Ticaret Bakanlığı’nın himayesinde, TİM-TEB Girişim Evleri Projesi’siyle belirlenen 10 başarılı girişimciye ödül verilecek...”

“Harikaymış da... Benimle ne alakası var?”

“İyilik kolyelerinizle sağladığınız katkılardan ötürü size de ‘ilham veren girişimci ödülü’ verilecek!”

E ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti.

Uçarak Çırağan’a gittim!

Ödülü bakanın elinden aldım, onun da boynuna kolye taktım. Salon çok kalabalıktı ama ne yalan söyleyeyim az kadın vardı. Kabinenin iki bakanından birinin elinden ödül almadan kocaman bir masaya oturttular beni. Sadece bakan hanım ve ben vardık kadın olarak. O tabii “Kadın girişimcilerin iş dünyasında çoğalması lazım!” filan dedi, çok sıkı bir konuşma yaptı ama salonun gerçeği, kadın nüfusunun az olmasıydı...

Yine de salondaki bütün kadınlar birbirimizi bulduk, selfie’ler çektik, hatta bakanı da dahil ettik.

Tabii ki girişimci filan değilim, ama Alya’yla birlikte başlattığımız bir iyilik hareketinin birileri tarafından takdir edilmesi çok mutluluk verici...

YÜZDE 100 TÜRK

DUYDUK duymadık demeyin. Tasarım Tomtom Sokakta başlıyooor. Bu beşincisi. Kesinlikle kaçmaz! Kaçmasın! Orada olun, o atmosferi yaşayın, hissedin, üç gün sürecek. Sonra bit-tiiiii...

5’inci Tasarım Tomtom Sokakta’nın teması “Bir yolculuk masalı”. Sanat, tasarım ve alışveriş dünyası, büyülü bir masalda buluşuyor. Ve Tomtom Kırmızı, Tomtom Kaptan Sokak, İtalyan Lisesi ve Tomtom Gardens’da sizleri birbirinden farklı sürprizler bekliyor.

Ekip yine aynı şahane ekip! Hakan Kodal, Bahar Korçan, Serra Arıkök ve Ayşegül Temel. Beyin takımı onlar. Yine gece gündüz canla başla çalıştılar. Birbirinden ilginç söyleşiler, atölye çalışmaları ve canlı müzik performansları olacak.

Tasarım Tomtom Sokakta’nın kurucuları, yüzde 100 Türk bir festival olmasından gurur duyuyorlar. Çok sayıda genç Türk sanatçı, ürettikleri özgün eserleri sizin beğeninize sunacaklar. Kaçmaz dedim, kaçırmayın...

Yazının devamı...

Hayatta en önemli şey hayatın kendisi

O kadar renkli iki kadın ki anlattıkları bir güne, bir sayfaya sığmadı, bugün de devam ediyorum. Huzurlarınızdan ayrılmadan hatırlatıyorum: ‘Şimdilik Bu Kadar’ okumaya değer bir kitap...

KANSER GEÇİREN KADINLAR ‘KIZ KARDEŞ’ OLUR

- Bir başka ortak noktanız da kanser. İkiniz de kanser atlattınız. Kanser geçirmiş iki kişi birbirine “kız kardeş” gibi mi bakar?

Serra: Elbette! Kanser ister istemez bir başka “bakış” ve “farkındalık” getiriyor insana. Öyle bir tecrübe yaşadığım için ben artık geçmişle uğraşmıyorum. Çünkü geçmişte değiştirebileceğim bir şey yok. Geçmiş oldu, bitti. Yanlışıyla doğrusuyla. Artık andayım. Kanser en çok bunu öğretti bana.

Emine: Ve bizim abarttığımız, kafamıza taktığımız birçok şeyin aslında hiç ciddi olmadığını, ciddiye de alınmaması gerektiğini...

‘ŞİMDİ’NİN GÜCÜ


- Hayatta en önemli şey ne sizce?

Emine: Hayat... Hayatın kendisi...

Serra: Yani “an”... Şu an!

Emine: Evet... Kesinlikle öyle! Şimdinin gücünü ve kıymetini bilelim.


2 DÜNYA VATANDAŞI

- Kendinizi dünya vatandaşı gibi hissediyor musunuz?

Serra: Evet. Üç ülkede de ben kendimi evimde hissediyorum. İtalya, Fransa, Türkiye... Hiçbir zaman tek bir yerde oturamıyorum. İstanbul’daki evim hep duruyor. Ama diğer iki ülke de benim için özel. Fransa’da yaşadım, üniversiteyi okudum, son dönemde de oturdum. İtalya desen, orda kariyer yaptım kendime. Hem ailem hem de çok yakın dostlarım var. Bir yıldır da evim var. İtalya’da sokağa çıktığımda insanlar müthiş sevgi gösterisinde bulunuyorlar.

Emine: Ama öyle böyle değil... Floransa’da yürüyemiyorsun Serra ile. Herkes fotoğraf çektirmek istiyor... Bana gelince, benim evim bir yerde, Türkiye’de. Ama kendimi ben de dünya vatandaşı hissediyorum. Fransa, İtalya ve Portekiz kendimi sanki evimdeymiş gibi hissettiğim yerler...

HEM ÖZGÜR HEM TERBİYELİ ÇOCUKLAR YETİŞTİRMELİYİZ!

- Kitapta çocuk eğitiminde özgürlük konusunda kafa karışıklığı olduğunu anlatıyorsunuz...

Serra: Evet. Terbiye vermekle çocuğu özgür bırakmak misyonlarını karıştırdığımızı düşünüyorum. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada. Onun için çok terbiyesiz çocuklar çıktı ortaya! Bir de şöyle bir durum var: Şimdiki çocuklar her şeyi eleştiriyorlar. En ufak bir şey söylediğinizde de “Ben dünyaya gelmek istemedim ki!” diyorlar. “Sen getirdin beni dünyaya, o zaman ceremesini çekeceksin!”. Bu ne saçma bir bakış açısı. Ne çocuğa, ne anneye-babaya faydası var. Anne-babalar, günümüzde çocukları her şekilde tatmin etmek derdine düştüler. Çocuklar onları her şekilde sevsin istiyorlar, onların resmen kölesi oluyorlar. Bizim zamanımızda öyle değil. Annemin “Kızım beni çok sevecek mi?” ya da “Beni çok sevsin diye şunu şunu yapayım!” diye bir derdi yoktu. Koyduğu kural neyse o kurala benim uymam gerekiyordu. Uymazsam, sorumluluğumu yerine getirmezsem ceza verirdi. Bence günümüz dünyasında çocuklara sınır koymuyorlar. Oysa bu gerekli. Disiplin de gerekli. Çocukların iyiliği için de gerekli. Yani “çocuk beni sevsin” kaygısı, “aman ne isterse yapayım” kaygısı yanlış. Sınır koyulmayan çocuklar kendilerini güvende hissetmiyorlar. O sınırı korumak için de zorluyorlar aileyi. Ve en olmadık şeyleri yapıyorlar. Bir çocuk hem özgür hem de terbiyeli olabilir. Öyle çocuklar yetiştirmeliyiz!

OYUNCU OLMAK İÇİN KONSERVATUVAR EĞİTİMİ GEREKMEZ!

- Siz konservatuvara gitmeden oyuncu olan birisiniz...

Serra: Evet, çünkü ben içtenlik ve sahiciliğinizle oyunculuğun üstesinden gelinebileceğini düşünüyorum. Benim kendimi en iyi hissettiğim zaman “oynadığım” zaman. Ben oynamanın aslında çok öğrenilebilir bir şey olduğunu da düşünmüyorum. “Oynamak” aslında bir sürü birikimin neticesinde insanın edindiği bir şey. Ama aynı zamanda çocukluktan gelen bir şey. Mesela bana bir sürü anne-baba diyor ki “Kızımız çok yetenekli, aynanın önünde şöyle böyle yapıyor!” İyi ama bütün çocuklar yapıyor bunu! Bunun hiç olağanüstü tarafı yok ki! Bütün çocuklar her an oynamaya hazır, bütün çocuklar olmayan şeylerin var olduğunu varsaymaya hazır! Tıpkı bizim tiyatroda yaptığımız gibi! Bence o rahatlığı kaybetmemek gerekiyor. Çok fazla yapılandırıldığında en azından beni çok ikna eden bir şey çıkmıyor ortaya. Konservatuvar eğitimine tümden karşı değilim, ama bir kalıba sokmaya çalışıyor. Ondan sonra da o kalıptan çıkmak için uğraşmak gerekiyor!

40 YAŞINDAN SONRA MEŞHUR OLDUM!

- Kaç yaşından sonra herkesin bildiği Serra Yılmaz oldunuz?

Serra: (Gülüyor) Ne zaman meşhur oldun diye soruyorsun... Cahil Periler’den sonra...

- Kaç yaşındaydınız? 40 mı?

Daha bile fazla!

- Bu sizi şaşırttı mı? “Keşke daha önce meşhur olsaydım!” dediniz mi?

Yok canım. Hayatım boyunca yaptığım işten keyif almayı sevdim, keyif almadığım işi de yapmamayı ilke edindim. Ben sette oynarken ya da tiyatroda sahneye çıktığımda çok mutluyum. Küçük yaştan itibaren hep oyuncu olmak istedim. Gayet de kararlıydım. 12 yaşında Francesca’ya bir küçük vesikalık fotoğraf imzalamışım, “Serra... Ünlü Türk oyuncusu” diye imza atmışım. Çok istiyorsanız bir şeyi, sonunda oluyor. “Ün daha önce gelseydi” hiç demiyorum. Zaten ün mün de palavra, yaptığı işi seveceksin, sevdiğin işi yapacaksın ve her daim ileri bakacaksın...

 

Yazının devamı...

‘Şimdilik Bu Kadar’ çıktı… Emine Uşaklıgil ve Serra Yılmaz aynı kitapta

Pek çok benzerlikleri var. İkisi de çok dilli. Bu çok dillilik, hayatlarına farklı boyutlar katmış. İkisi de dünya vatandaşı. İkisi de çok renkli. İkisinin de eski İstanbul üzerine çok güzel anıları var. “Biz bu kitabı yapmaya özellikle kendi gençliğimizdeki İstanbul’u hatırlamak için başladık. İstanbul eskisi gibi değil. İstanbulluların soyu da neredeyse tükendi!” diyorlar. Emine Uşaklıgil’in ‘Bir Şehri Yok Etmek’ isimli bir kitabı da var. ‘Şimdilik Bu Kadar’da İstanbul’u, ailelerini, o zamanki özgür yaşam tarzını anlatıyorlar. Tabii ki aşk, evlilikler ve hayata dair tespitleri de var. Kolay okunan, güzel bir kitap. Semih Tuğrul’ın kızıyla, Halit Ziya Uşaklıgil ve Yunus Nadi’nin torununun yazdığı kitap okunur haliyle. Çok tatlı ve alçakgönüllülerdi, fotoğraflar çekilirken de çok eğlendik.

İkinizin de hayatı roman kahramanları gibi.  Birbirinden renkli, hareketli ve heyecan verici. Nerede, nasıl tanıştınız?

Serra: O kadar eski arkadaşız ki, ikimiz de ilk nerede tanıştığımızı hatırlamıyoruz bile…

Emine: Ama hep çok iyi arkadaştık ve hep çok iyi anlaştık...

Serra’nın hangi özelliği sizi etkiliyor?


Emine: O kadar çok ki! Hangi birini sayayım? Bir kere çok renkli. Tiyatrocu, sinemacı, yönetmen, aşçı, tercüman…  Çok yönlü. Ama sanırım beni en çok etkileyen espri anlayışımızın benzen olması. Birlikte çok gülüyoruz…

Serra: Seneler evvel, bir gün Beyoğlu’nda karşılaştık. Benim bankada işim vardı. Birlikte bankaya girdik, o kadar çok gülüyorduk ki, neredeyse bizi bankadan kovacaklardı! Güvenlik görevlisi kötü kötü bakmaya başladı. Pek çok şeyle dalga geçebiliyoruz, en çok da kendimizle…

Emine: Biri sürü ortak dilimiz var sonra…

Serra: Evet. Bazen bir dilden, diğerine atlayarak iletişim kuruyoruz. Ben Türkçe’den sonra en rahat Fransızca’dayım, Emine’nin de Fransızcası mükemmel…

Emine: Zaten dil konusunda da beraber çok çalıştık.

Serra: İkimiz de simültane tercümanız aynı zamanda. Emine’nin en çok hoşuma giden özelliği ise, sorunlara, her zaman iyimser yaklaşması. Benim “İyi mi olacak acaba?” türünden endişelerim olur. O ise hep pozitiftir, “Dur bakalım, şimdi onu şöyle yaparız, bunu böyle” der ve üst üste bir sürü şeyin çözümünü sıralar.

Bu kitabı yaparken eğlendiniz mi peki?

Serra: Hem çok eğlendik hem çok yemek yedik! Aslında yapıp yediğimiz yemekleri de kaydedecektik ama beceremedik. Genelde Emine bana geliyordu, yakın oturuyoruz zaten. Ben de yemek pişiriyordum. Her sohbetimizde bize ayrı bir yemek eşlik etti…

Ne kadar sürdü kitabı oluşturmak?

Emine: Neredeyse 2 yıl. Serra’yı yakalamak kolay değildi çünkü, çok yoğundu.

İkiniz de İstanbul'un eski halini biliyorsunuz. Kitapta da anlatıyorsunuz. Moda'da, Florya'da denize girmeler, baleler, folklorlar, eskrimler, özgür kızlar dönemi… Eski İstanbul'a ne oldu, o İstanbullular nerede?

Serra: Biz İstanbul’u yok ettik! Büyük bir fütursuzlukla yok etmeye de devam ediyoruz! İstanbul’a yapılan çok büyük haksızlıklar var…

Emine: Hem de nasıl! Yetmezmiş gibi şimdi bu son yıllarda ekonomi de inşaat üzerine kuruldu. Sonunda bu yüksek binaların çoğu hayalete dönecek, içinde yaşanmayacak ve yavaş yavaş çürüyecek! Bilimkurgu filmleri gibi. Havaalanına giderken sağınıza solunuza bakın. Bitip bitmeyeceği bilinmeyen tonlarca inşaat var…

Serra: Ne kadar satılacağı da meçhul. Ama zaten bütün bunların intikamını deprem alacak! Biliyorsunuz bu şehirde bir deprem bekleniyor. O beton binalar yıkılacak, pek çok insan da yok olup gidecek. Ah biz gençken, Boğaz’ın tepeleri nasıl güzeldi. Şimdi bakıyorsun, tıraşlanmış, her yer gri, her yer beton.

SERRA: ESKRİM BANA ZAMANLAMAYI ÖĞRETTİ!

Eskrim size ne öğretti?

Serra: Eskrime gençken İstanbul’da başladım. Çok güzel bir ortamdı. Eskrim müsabakaları için Türkiye’yi dolaştık, o yolculuklar o dostluklar ben de çok güzel anılar bıraktı. Eskrim, insana zamanlama öğretiyor. Hangi anda kılıcı uzatacaksınız, tiyatroda da hangi anda lafınızı söyleyeceksiniz. Fransızların “Takotak” dedikleri şey, yani “pat pat” lafların oturması…  Tabii bir de vücudumla rahat olmayı öğretti. Ve esneklik sağladı. Ben spor yapmaya hâlâ devam ediyorum. 35 yıldır bir jimnastik hocam var: Adı Sevinç. Haftada birkaç kere onunla çalışırım. Floransa’da da bir hocam var. Onun adı da Salvatore. Oradaki kurtarıcı, buradaki hayat sevinci!

EMİNE: AT BİNMEK, BAŞKA CANLIYLA İLETİŞİMİ KURABİLMEYİ ÖĞRETTİ

Peki size at binmek neler öğretti?

Emine: Reflekslerimi kontrol edebilmeyi. Düşmeyi ama kendini koruyarak düşmeyi. Bedenime hakim olabilmeyi. Bir başka canlıyla iletişim kurmayı. Onunla beraber güzel bir şeyler yapabilmeyi, kısacası takım oyununu öğretti.

HAFIZA, İŞİNE GELMEYENLERİ UNUTUYOR

Biriniz hatırlayan, biriniz iyileşmek için unutansınız. Serra, gerçekten bir yaşında bile giydiğiniz kıyafeti hatırlıyor musunuz?

Serra: Evet. O evi de hatırlıyorum, perdeleri de… O perdeleri yemiştim de bir gün. Evet, hafızam çok güçlü. Ama bu demek değil ki, iyileşmek için unutmuyorum. Ben de unutuyorum…

Serra: Bence bize iyi gelmeyen şeyleri muhtemelen hepimiz unutuyoruz.

Emine: Hafıza seçici. İşine gelmeyen şeyleri unutuyor.

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL’İN TORUNU BÖYLE Mİ TÜRKÇE KONUŞUR?!

Emine Hanım, Halit Ziya Uşaklıgil ve Yunus Nadi'nin torun olduğunuz için, size bakan herkes onları da mı görüyor?

Emine: Alıştım ben bu duruma. Ben Türkiye’de doğmadım, Fransız mektebine gittim. Hep Türkçe konuşabiliyordum ama telaffuzum biraz Fransızca’ya çalıyordu. “Kimlerdensin?” diye sorulduğunda söylemeyi pek sevmezdim. Ama onlar bir süre sonra keşfederlerdi. Öğrenediklerinde de, “Yok artık Halit Ziya Uşaklıgil’in torunu Türkçe’yi aksanla konuşması ne korkunç!” Hele ki öbür taraftan Yunus Nadi’yi duyduklarında iyice mahvolurlardı! “Bu iki efsaneden nasıl böyle bir torun çıkar!” diye hayret ederlerdi…

Peki bu soyadların ağırlığını taşımak zorunda kaldınız mı?

Emine: Hayır. Sonradan Türkçe’yi çok iyi öğrendiğim için ağırlık filan hissetmedim. Onlarla hep gurur duydum. Ama maalesef ikisini de tanıyamadım. Ben doğduktan hemen sonra vefat etmişler. Keşke tanıma şansım olsaydı. Halit Ziya, ablamı çok severmiş, kuzenimi de. Yunus Nadi de, çocukların eğitimine müthiş önem verirmiş. Böyle büyükbabalara sahibi olmak çok hoş bir şey olurdu. Ama işte olamadı…

ÇATAL BIÇAK KULLANMADAN KARPUZ YEMEK

Peki babanızla ilişkiniz nasıldı?

Emine: Babam çok çekti benden! Çünkü küçük yaştan itibaren siyasete meraklıydım. Karşısına dikilip, ciddi ciddi sorular sorardım. O da cevap verirdi. Küçükken komünizmi çok merak ederdim, hiç tepki göstermezdi, saatlerce sohbet ederdi benim. Ciddi şeyler konuşuyorduk biz baba-kız.

Siz öyle değilmişsiniz ama… Kitapta anlattığınız babanızla azma sahneleri çok eğlenceli! Çatal, bıçak kullanmadan karpuz yeme, evi batırma anneyi deli etme halleri...

Serra: Evet, öyleydik biz! Babam Semih Tuğrul’u az görüyordum ben. Hep çalışıyordu. Ama bana zaman ayırdığında tam ayırırdı. O zaman tüm gün benimle oynardı. Çatal bıçak kullanmadan karpuz yeme de en sevdiğimiz oyunlardan biriydi. Babamın benimle böyle bir suç ortaklığı durumu vardı…

Siz de kendi kızınızla bunu benzer yoğunlukta bir ilişki kurdunuz mu?

Serra: Kurdum ama netice de baba-kız ilişkisi, anne- kız ilişkisinden çok farklı. Kızlar, babalarına çok düşkün oluyorlar. Babalarını kendi hayatlarında hep kahraman gibi görme eğiliminde oluyorlar. Oysa, anne- kızlar boğuşuyorlar bir yaştan itibaren. Ama o boğuşma aynı zamanda sevgi dolu bir boğuşma. Bir yandan da, ben,, taşınması biraz zor bir anneyim. Kız, boşuna Avustralyalara gitmiyor!

Bir star hep stardır ya, anne olsa da… Öyle misiniz?

Serra: Yoo hayır, ben bir antistarım! Anladım ne demek istediğinizi. Ama benim kızım da, benim gibi güçlü. Maşallah inadım inat, benim altımda ezilecek bir karakter değil yani!

FRANSA’DA KALACAKTIM TÜRKİYE’YE Mİ DÖNECEKTİM?

Siz Türkiye’de yaşama kararını nasıl aldınız? Ve bu sizi ne kadar zorladı…

Emine: Ben hiç Türkiye’de yaşamamıştım. Tüm eğitimimi Fransa’da tamamladım ve Paris’te siyasal bilgileri bitirdim. İşte o zaman bir karar vermem gerekiyordu: Orada mı kalacaktım, yoksa Türkiye’yi deneyecek miydim? Denemeden hiçbir zaman rahat etmeyeceğime karar verdim. Ve geldim… O gün, bu gün buradayım. Evet, ilk başlarda zorlandım. Çünkü Türkiye’de yaşama tecrübem yoktu, hiç arkadaşım da yoktu. Annem ve babam da biraz tuhaftı. Beni akrabalarımla filan tanıştırmadılar. Ben yılda en az 3 akraba bulup, gidip tanışıyordum. Onların öyle bir şeyleri vardı, Emine nasıl olsa kendiliğinden çözer diye. Annem ve babam pek sosyal değillerdi. Neticede o cepheden hiç destek almamış olmama rağmen, kendi çevremi oluşturdum…

BAKANIN TAKMA DİŞLERİ BABAMI GÖREVİNDEN ETTİ

Kitapta babanızın yaşadığı bir takma diş skandalı var ki, evlere şenlik... Anlatır mısınız?

Emine: Hala benim için esrarengizliğini koruyan bir olay! Feridun Cemal Erkin, dönemin Dış İşleri Bakanı. Babam da Fransa Büyük Elçisi. Erken, Paris’a geliyor, elçilikte kalıyor. Sonra gidiyor. Giderken de takma dişlerini unutuyor. Babam da buluyor, demek ki getirip gösteriyorlar, o da “İğrenç bir şey! Atın bunları!” diyorlar. Babamın talimatıyla takma dişler atılıyor.

Komik bir hikaye bu…

Emine: Ama sonu komik bitmiyor! Takma diş çöpe gidiyor. Ama Dışişleri’nden mesaj geliyor: “Bakanın takma dişlerini gönderin!” diyor. Onun üzerine babam sert bir cevap veriyor. Yanındakiler, “Aman efendim böyle demesek!” filan diyor, yumuşatmaya çalışıyor.

Ne diyor babanız?

Emine: “Attım o pis şeyleri!” demiyor ama benzeri bir şey söylüyor! Neticede Feridun Cemal Erkin kuduruyor ve babamı görevden alıyor! Ve bunu babama değil, Fransız hükümetine bildiriyor! Babam 62 yaşında emekli oluyor. Komik olan şu, o arada hükümet düşüyor. Tabii bakan da… Muhtemelen bu sadece bir takma diş meselesi değildi, altında başka bir şey vardı. Ama babam bize söylemedi.

MANEVİ AİLEM MİLANİLER!

Tek çocuksunuz ama aynı zamanda Milani Ailesinin manevi kızı’ydınız… Nasıl oldu?

Serra: Milani Ailesi, Cihangir’de komşumuzdu. 7 çocuklu bir aileydiler ama en büyük 2 kardeş Floransa’da üniversiteye başlamıştı. İstanbul’a taşındıklarında yanlarında 5 çocuk vardı. Müthiş eğlenceli bir aile. Anneleri pencereden sesleniyor. “Sofraya” diye bağırıyor. Her köşeden bir çocuk çıkıyor, koşarak eve gidiyor. Bu da annemle babam yeni ayrılmıştı. O kalabalık ve hengame çok hoşuma gitti. Hurrraaa, ben de onlarla birlikte sızdım aileye! Ve hala o aile bağı devam ediyor. Her sene Noel buluşması yaptık, yıllarca. Her sene eylül ayında da aile buluşması yapıyoruz.  Toscana’da ev kiralıyoruz.

Büyük aşklar da yaşadınız. Levend Yılmaz'la, Hür Yumer'le... Kitaptan anlıyor ki, büyük acılar da yaşanmış. Levend Yılmaz Ziverbey Köşkü’nde işkence görmüş. Bu durum sizi ne kadar etkiledi?

Serra: Ben Levend’i tanıdığımda zaten bu olay olup bitmişti. Ve Levend ‘Sabotaj’ oyununda oynuyordu. Bence o oyunun yazılması ve oynanması bile bir tedaviydi. Tabii o dönem farklı bir dönemdi, siyasi ideallerinin çok canlı olduğu bir dönem. Levend benim hayatımda hala çok sevdiğim ve saydığım biri. Onunla birbirimize bir tek kötü laf bile etmedik. Hâlâ buluşur, yemek yeriz. İlişkim hiçbir zaman bozulmadı. Çünkü şöyle düşünüyorum ben. İnsanlar birbirlerine âşık oluyorlar. Birbirlerini arzu ediyorlar. Birlikte yaşıyorlar. Sonra bir aşamada, bazen o arzu yok olabiliyor. İşin aşki tarafı körelebiliyor. Ayrılmak zaten iki tarafa da acı veren bir şey. Ben Levend’ten ayrıldığımda, öyle şen şakrak ayrılmadım. Hemen hemen bir yıl boyunca müthiş üzüntülü uyandım. Dolayısıyla ona olan sevgim ve saygımda hiçbir bir eksilme yok. Aynı şekilde mesela babam öldüğünde de, annem gelip bize haber verdi ve dedi ki “Evli olsaydık da daha fazla üzülmezdim!” Yani ayrılmış olması bir şeyi değiştirmiyor. Onlar da çocukluktan birbirlerini tanıyorlar. Onların da ilişkisi hiçbir zaman kötü olmadı. Babam boşanmayı talep ettiği andan itibaren, annem ananeme, babam hakkında konuşma yasağı getirdi. Çünkü ananem, babamı sevmiyordu ve sürekli birtakım laflar ederdi. O nedenle de yasağı getirdi. Hakikaten ananem de buna uydu, hiçbir zaman benim yanımda babamı kötüleyecek bir laf etmedi…

Peki ya Hür Yumer? Onun da babasıyla mı sorunları vardı?

Serra: Babası beni hiç beğenmiyordu. Oğlundan yaşlı olduğumu düşünüyordu ve şişman olduğumu söylüyordu… Ama o, kendi oğlunu da hiç onaylamıyordu. Hür’ün zaten öyle bir sorunu oldu hep. Ve sonunda da intihar etti. Aile, böyle bir şey. Her zaman da, laylay lom bir şey değil, çok zarar da verebiliyor insana…

ÇOCUK SAHİBİ OLMAK İSTEMEDİM

Birkaç evlilik yaptınız ama çocuk yapmadınız. Özel bir sebebi var mı?

Emine: Mesleki hayatım çocuk yetiştirmeye ne kadar uygundu, ben hep düşündüm, istediğim şekilde bakabilecek miydim?  Bir de aileden beğenmediğim, sevmediğim birinin tıpkısı çıksa ben ne yaparım diye de düşündüm. Ve hiçbir zaman anne olmak istemedim. Bunun pişmanlığını da hissetmedim…

CUMHURİYET’TE YAŞANANLAR BENİ DEHŞETE DÜŞÜRÜYOR!

Yurtdışından gelince Cumhuriyet'te çalışmaya başladınız. Önce muhasebede, sonra dış haberlerde, sonra araştırmacı gazeteci olarak... Evlenince ayrıldınız... Sonra tekrar döndünüz, sonra yine ayrıldınız.  Bölünmelere tanık oldunuz. Şimdi Cumhuriyet'te yine bir bölünme yaşanıyor, ne hissediyorsunuz?

Emine: Dehşete kapılıyorum! Çok çok üzülüyorum. O daha önceki bölünmeler gazeteyi inanılmaz derecede sarstı. Kavga başlamadan önce 120 bin satan gazete, 50 binin üzerine bir türlü çıkamadı. Okur şaşkına döndü. Bir kere daha nasıl olabilir böyle bir şey! Hele böyle bir dönemde. Çok üzülüyorum. Tabii ki insan tamamen kopamıyor. Zaten kopmam için bir neden yok. İzliyorum ve içim kan ağlıyor. Genetiğin de bir sorun mu var bu gazetenin, sürekli kavgaların çıkması çok anlamsız…

 

 

Yazının devamı...

Bize ne mi oldu? hayatımızdan merhamet ve şefkat eksildi!

Son romanı ‘Misafir’i konuştuk. Mutlaka okuyun, çok seveceksiniz. Toplumu çok iyi gözlemleyen bir yazar o. Tespitlerine katılıyorum. Buyurun buradan okuyun...


 - Bize anlatmaya çalıştığın, doğru iletişim kurmayı unutmuş olmamız mı?
- Evet Ayşe, unuttuk. Nezaketi, zarafeti, bir günaydının gücünü, elimizi birbirimizin omzuna koymanın büyüsünü unuttuk. Birbirimizin gözlerinin ta içine bakmayı, hatır sormayı, iki tatlı söz etmeyi unuttuk. Dostluklarımızın, aşklarımızın içine bile öfkeli, haset, mukayeseli, kötücül duygular girdi. Çok bencilleştik bir kere... Mutluluğun tek başına yaşanabilir bir şey olduğuna inandırdılar bizi. Satın alınabilir bir şey olduğuna da. Hayır, değil! Hiçbir şey, başkasını mutlu etmek, onun yüzünde bir gülücük açtırdığımızı görmek kadar mutlu edemez bizi. Pek minik ama çok kocaman bir şeyden bahsediyorum...

- Ne eksildi hayatımızda en çok?
- Galiba merhamet ve şefkat! Biliyor musun, ben artık sosyal medyaya bakamıyorum. Oradakilerin birbirine davranış biçimine dayanamıyorum. Bizzat bana bir şey denmesine gerek yok, birbirlerine yaptıklarından da inciniyorum. Artık normalleşen, sıradanlaşan o zehirli dile katlanamıyorum. İnsanların kendi zekâsını başkalarının aptallığı, kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü, kendi güzelliğini başkalarının çirkinliği üzerinden tarif edişini, kendini başkaları üzerinden temize çekişini izlemekten yoruldum. Yaygın bir alaycı dil var, bunu zekâ pırıltısı sanıyoruz, ama değil. Sadece muhatabına değil, sahibine de zarar veren kötücül bir ses o. Bu kadar öfkeyle, hırsla, telaşla yaşanmaz. Durmadan içeride fokurdayan o zehirli duygular sahibine yük olur en çok...

- Ne kadar şahane anlattın içinde olduğumuz durumu... Peki, ne yapılabilir?
- Birbirimize karşı daha merhametli, hoşgörülü olmayı öğrenmemiz, daha doğrusu hatırlamamız gerekiyor bence. İnsanı en çok birinin yarasına merhem olmak iyileştirir. Hiç değilse bir merhabayı, günaydını, tebessümü esirgememeliyiz birbirimizden. Pasif agresif tavırlarımızdan, iyi bir şey diyor gibi davranıp bir araba kötü laf etme merakımızdan, her konuda haklı olduğumuza kanaat getirip habire etrafımızı eleştirme sevdamızdan, saldırgan ve sabırsız hallerimizden biraz sıyrılsak, hep beraber sakinleşsek biraz ferahlayacağız sanki...

 KURTULUŞ BİRBİRİMİZİ SEVMEMİZ
- Sana en son kim şifa verdi?
- Arkadaşlarım Özlem ve Murat. Biraz tatsız bir yaz geçirdim. Sesime bir parça neşe katmak için koca bir yaz boyu her gün beni aradılar. Havadan sudan konuştuk hep. Ama onlar mesela “Bugün İstanbul’da yağmur var” dediğinde ya da “Şu filmi izlesene” filan, bunun mealinin “Bak ben buradayım, yanındayım” demek olduğunu hep hissettim ben. Şifa budur zaten, birinin çeşitli biçimlerde “Bak ben buradayım, yanında” diye fısıldaması.

- Kurtuluş bu mu? Birbirimizi sevmemiz, birbirimizi iyileştirmemiz mi? Ancak böyle mi bu kaostan kurtulabiliriz?
- Büyük hikâyeler anlatabilirim, görkemli ideallerden bahsedebilirim şimdi, ama yapmayacağım. Birbirine inanmayan, birbirini sevmeyen, gözetmeyen insanlar, hiçbir ideolojiyle ya da inançla kurtaramaz kendini. Yolları birlikte yürümeye inanıyorum ben. Ve o yolları katlanılır kılmak, hatta güzelleştirmek için de el ele tutuşmaya...

 AĞIZ DOLUSU ‘YAŞADIM!’ DİYEBİLMEK
- Romandaki iki kadın karakterin yaşadıkları kendi içimizdeki tutsaklığı gösteriyor. Nedir bu tutsaklık?
- Hayatımızı yaşarken kendi arzularımızdan çok daha başka şeylere takılıyoruz. Bir yığın engelle mücadele etmemiz gerekiyor. Çoğu zaman kendimizi dilediğimiz gibi gerçekleştiremiyoruz. Sadece fiziksel alanlara değil, toplumsal yargılara, normlara, bazen de kendi kendimize tutsak oluyoruz. Oysa başımıza gelebilecek en fena şeylerden biri, bir ömrün sonunda geriye bakıp “Boşa geçti” ya da “İstediğim bu değildi” diye düşünmek. Her şeyi doğru yapmak zorunda değiliz ama bütün bu tutsaklıklardan kurtulup şöyle bir ağız dolusu “Yaşadım” diyebilmeliyiz...

- İçimizdeki tutsaklıktan nasıl kurtuluruz?
- Kaybetmekten korkmayarak belki. Gerekirse konfor alanlarımızdan vazgeçerek. “Tüh”, “keşke”den iyidir. Yeri geldiğinde, atlamak da düşmekten... 

MUTLULUK DEDİĞİN
Mutluluk dediğimiz öyle kesintisiz bir duygu hali değil, anlık sıçrayışlardan ibaret. İhtişamlı bir ebabil kuşu değil, kuşun kanadı bile değil, sadece bir anlık nefes. Ama işte o derin, ferah bir nefes olmalı. Altından bile olsa kafes kafestir çünkü...

 SEVGİLİMDEN ÖĞRENDİĞİM EN ÖNEMLİ ŞEY
- Hâlâ Barselona-İstanbul hattında mı yaşıyorsun?
- Evet, sekiz yıl oldu, hep yollardayım.

- İspanyoluna hâlâ çok âşık mısın?
- Evet, ve bu yollarda olma hali araya hep bir parça özlem serpiştiriyor. Bu da iyi bir şey.

- Ondan öğrendiğin en önemli şey?
- Minik anlardan büyük mutluluklar çıkarmanın en büyük maharetlerden biri olduğu...

- Senin en çok neyin İspanyol oldu?
- Çok dakik, hatta günlük hayatımda bunu bir gerginlik vesilesi yapacak kadar telaşlı bir insandım. Geç kalmaktan korkup her yere yarım saat önce giderdim. Zamanla siesta’cı, fiesta’cı bir rehavet çöktü üstüme, artık daha rahat hareket ediyorum.

- Türkiye’ye geldiğinde seni en çok ne şaşırtıyor?
- Her şeyin hızla değişmesi. Bir ay içinde bile değişmiş buluyorum insanları, sokakları, alışkanlıkları. Bunu her şeyi bıraktığı gibi bulmak isteyenlerin bencilliğiyle değil, sahip olduğu güzellikleri koruyamayan birinin kırıklığıyla söylüyorum.

- İspanya’da da insanlar telefonlarına bu kadar yapışık yaşıyor mu?
- Hayır. Mesela Twitter kullanan pek arkadaşım yok orada.

- Oradaki merhamet durumu nedir?
- İnsanlar birbirine daha saygılı diyeyim. Bu da beraberinde asgari bir davranış biçimini getiriyor. Ama merhamet, daha çok bizim topraklarımızın hamurunda var aslında. “Komşun açken tok yatılmaz” diyen de bizdik, vaktiyle yoldakilerin canı çekmesin diye muzu siyah poşetle taşıyan da görülen kusurun söylenmesini ayıp bulan da. Sadece saygıyla açıklanamayacak çok derin incelikler bunlar. Velhasıl bilmediğimiz değil, peyderpey kaybettiğimiz bir duygu merhamet.

- Hayattaki en önemli şey senin için ne?
- Hayatı dolu dolu ama kimsecikleri incitmeden ve tabii incinmeden yaşamayı becermek. İçimizde havai fişekler patlasın ama kuşlar ölmesin. Bunun peşindeyim. 

- Edebiyatla alakası olmayan kitapların çoksatar olması sinirini bozuyor mu? Yoksa her şeyin bir alıcısı var mı diyorsun?
- Bozmuyor. Kimin ne yazacağına ya da okuyacağına karışmak bana düşmez. Bunlara söylenmeye ayıracağımız zamanı okumak istediğimiz kitaplara ayırmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca edebi olma vaadi taşımayan bir kitabı edebi olmadığı için suçlamak bana saçma geliyor. 

NE AYNALARA NE BİRBİRİMİZİN YÜZÜNE BAKACAK HALDEYİZ
- Geçen röportajımızda... “Çocuklarımıza tecavüz edildi, sustuk. İnsanlar öldü, sustuk. Başka insanlar türlü çeşit haksızlığa maruz kaldı, ‘Elimizden ne gelir ki!’ dedik, yine sustuk. Bütün bunları bizzat yapmadık ama her şey olup biterken oradaydık. Bunun ruhta açtığı bir yara var. Derin, zehirli bir yara. Umarım o yara büyüyüp de bizi aynalara bakamayacak hale getirmez...” demiştin. Şimdi sence durum ne? Aynalara bakacak halde miyiz?
- Maalesef ne aynalara ne birbirimizin yüzüne rahatlıkla bakabilecek haldeyiz. Bizi delirten de bu olmadı mı zaten? Aynada görmeyi arzu ettiğimiz kişiyle aynada gördüğümüz kişinin aynı olmayışı. Bu kötü haber. Ama bunu fark etmek, bu yarılmayı tamir etmenin yoludur belki de. Daha iyi biri olmak isteyen, bunun için çabalayan herkes daha iyi biri olmaya başlamıştır bile bence. İyi haber de bu...

Yazının devamı...

Sadece insan insana şifa verebilir

BAYILIYORUM bu kadına: Nermin Yıldırım. Kişiliği de kalemi de fiziği de... Her şeyi güzel. Hem iyi kalpli, hem şahane gözlemci. Ben bazen edebiyat derdi, iddiası ve birikimi olmayan yazarları da paylaşıyorum bu köşede. Ama Nermin öyle değil. O harbi edebiyat yapıyor, damardan edebiyat. Ve müthiş bir Türkçesi var. Göreceksiniz, ismi daha çooook büyüyecek...

Yeni romanı çıktı: ‘Misafir’. Bir tımarhanede geçiyor. Okuyun derim. Bir önceki romanı ‘Dokunmadan’ı da okuyun derim, hatta ondan önceki ‘Unutma Beni Apartmanı’nı da. Pişman olmazsınız, hatta sizi böyle sıkı bir romancıyla tanıştırdığım için bana teşekkür bile edersiniz...

Mutluluk gibi mutsuzluk da

BULAŞICIDIR

- Vayyyy, şimdi bir de “Misafir” çıkarttın başımıza! Yine muhteşem bir roman! Sihirli dilini, sürprizli kurgunu ve güçlü hikâyeciliğini yine konuşturmuşsun... Vınnnnn diye akıp giden, zamanı unutturan ve bize bizi anlatan bir roman daha... “Misafir” en iyi romanın mı?

Her romanımı en iyisi olsun hevesiyle yazıyorum. Umarım öyledir!

- Hangi duyguyla yazdın bu romanı?

Ben romanlarını bir derde binaen yazanlardanım. “Dokunmadan”, nasıl çevremizde olup bitenlere müdahale edememenin, insanların yarasına merhem olamamanın suçluluğuyla yazıldıysa, bu da onun sonraki adımı gibi düşünülebilir. O insanlar acı çekmeye başlayınca ne oldu?

- Ne oldu gerçekten?

Biz de acı çekmeye başladık! Çünkü mutluluk gibi mutsuzluk da bulaşıcıdır. Ve acıdan delirebilir insan! Sadece tek tek bireyler değil, toplumlar da... “Misafir”i bizi çıldırtan, bunca kalabalığın içinde yalnızlaştıran şeyi anlama arzusuyla yazdım. Ağrıyan yeri bulursak uygun merhemi hazırlayabiliriz belki diye...

 

BU DÜNYADA HEPİMİZ MİSAFİRİZ, BİZİMMİŞ GİBİ DAVRANMA CÜRETİNİ GÖSTERSEK DE...


- “Misafir” kim?

Hepimiziz! Bu dünyada hepimiz misafiriz. Bizimmiş gibi davranma cüretini göstersek de dünya bizim değil. Ağaçların, dağların, nehirlerin belki; ama bizim değil. Misafirliğimiz kısacık aslında. Bizden öncekiler gibi şöyle bir uğrayıp vademizi doldurunca da gidiyoruz. Faniyiz yani, minicik adımlarla gelip geçiyoruz.

- “Ev” neresi?

Ev de bu koca âlem işte. Ya da belki ülke. İçinde yaşadığımız yer yani. Romandaki “ev” ise garip kurallarla yönetilen tuhaf bir akıl hastanesi. Hastalara “misafir”, hemşirelere “abla”, başhekime “baba” denen garip bir kurum.

- Romanın bir tımarhanede geçmesinin özel bir sebebi var mı?

Olmaz mı? Hepimiz sık sık herkesin delirdiğinden, dünyanın tımarhaneye döndüğünden bahsetmiyor muyuz? Böyle hissetmiyor muyuz? Romanda “ev”in içini de dışını da görüyoruz. Ve yaşadığımız devirde içeridekiler mi yoksa dışarıdakiler mi daha çok aklını kaçırmış durumda, bundan pek emin olamıyoruz...

 

BAŞIMIZI YASLAYABİLECEĞİMİZ BİR OMUZ ANTİDEPRESANDAN DAHA ETKİLİ

- Romanda ayrıca insanın insana şifa verebileceği konusunu işliyorsun. İnsan insana gerçekten şifa verebilir mi?

Elbette! Belki de insana sadece insan şifa verebilir. Çünkü insanı delirten de insan aslında. Üzen, kıran, kendinden, hayattan soğutan... Terapistlerin sık sık danışanlarının yakınlarıyla görüşmek istemesi boşuna değil. Yani, derdimiz de devamız da aynı: İnsan. Bu yüzden tam da çürümeye başladığımız yerden iyileşeceğiz. Başımızı yaslamamız için uzatılmış bir omuz, yahut omzumuza dokunan şefkatli bir el, bir eczane dolusu antidepresandan daha kuvvetli olabilir bazen. Kalın yorganların altında daha huzurlu uyumamızın sebebi birinin bize sarıldığı yanılsaması yaşamamızmış, biliyor musun? Biri bize sarıldığında dünya bir süre için huzurlu ve güvenli bir yere dönüşüveriyor. Bu böyle...

 

AKLIMIZA FESAT DİLİMİZE ZEHİR BULAŞTI!

- Biz topluca delirdik mi?

Evet, teker teker delirmekten vazgeçip sonunda elbirliğiyle aklımızı kaçırdık. Eskiden dünyanın koca bir yetimhane olduğuna inanıyordum, artık koca bir tımarhane olduğunu düşünüyorum.

- Peki, nasıl bu hale geldik?

Elbette zaman içinde. Hiçbir şey dünden bugüne değişmiyor. Zaten dün dediğimiz o kadar uzun bir zaman dilimi ki... Ama özellikle son yıllarda çok travmatik şeyler yaşadık.

- Bir taraftan da en korkunç olanı, sanki her şey normalmiş gibi yaşıyoruz... Bu da “anormal” değil mi? Çünkü hiçbir şey “normal” değil...

Her şeyin anormalleşmesi son derece normalleşti! Olan bitene rağmen günlük hayatımıza devam etmeye çalıştık. Hayat devam ediyor dedik, öyle de yapmalıydık. Sonra hayat devam etti sahiden de, ama artık o bildiğimiz eski hayata benzemiyordu. Ruhlarımız sakatlanmıştı. Mesela artık hiç de iyimser, hoşgörülü ve merhametli değildik. Kötücülleştik. Aklımıza fesat, dilimize zehir bulaştı. Birbirimizin mutluluğuyla mutlu olmayı unuttuk, aksine başkasının mutsuzluğundan medet ummaya başladık. Rayımızdan çıktık. Birbirimize sığınmak yerine, didişerek, birbirimizi her fırsatta yaralamaya çalışarak her şeyin daha feci olmasına izin verdik. Sonuç bu oldu. Kimse kazanmadı, hep beraber kaybettik. Çünkü savaşların kazananı olmaz.

 

YARINA İNANIYORUM, GÜZEL GÜNLERE İNANIYORUM

- Kahramanlardan biri geçmişten, biri gelecekten konuşuyor... Biri her şeyi hatırlıyor, biri her şeyi unutmuş... Sen geçmişe nasıl bakıyorsun, geleceği nasıl değerlendiriyorsun? Bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Geçmiş çok kandırmacalı bir yer Ayşe. Maziyi hep bir parça tebessümle anmaz mıyız? Başına gelmiş en kötü şeyleri bile üstünden yeteri kadar zaman geçince sevimli, eğlenceli maceralarmış gibi tebessümle hatırlamaz mısın sen mesela? Ben öyle yaparım. Aslında geçmişi çoğu zaman hatırlamak istediğimiz haliyle baştan inşa ederiz. Bugünden memnun olmayanların sığınağıdır nostalji. O yüzden geçmiş hep olduğundan daha iyi hatırlanacak. Gelecekse her zaman tedirgin edici. Hele de bunun için yeterince sebebiniz varsa. Ama ben umudun dilini seviyorum. Söyleyecek iyi, umutlu bir cümlem yoksa susmayı tercih ediyorum. Hayat zaten yeterince zor. Bir de bizim birbirimizi daha fazla aşağı çekmeye hakkımız yok. Velhasıl, yarına inanıyorum. İnsanlara inanıyorum. Güzel günlere inanıyorum. Her şeye rağmen inanıyorum.

HAMİŞ: Bu röportaj yarın da devam edecek...

 

Yazının devamı...

Yuhhhhh! Zihinsel engelli kıza tecavüz ettiler ama serbestler!

BÖYLE bir rezalet olabilir mi?

Böyle bir iğrençlik olabilir mi?

Kusmak istiyorum ya!

Allah kahretsin ya!

Boyları devrilsin ya...

Havva, 27 yaşında ama 7 yaşında gibi. Yüzde 75 zihinsel engelli. Giresun’un Yağlıdere Hisarcık Köyü’nde yaşıyor. Anne-baba çalışmaya gidiyor, o da evde. 65 yaşındaki komşu fırsattan istifade, silah zoruyla, tehditle, şantajla, zihinsel engelli Havva’ya tecavüz ediyor. Kız, korkusundan kimseye bir şey söyleyemiyor. Adam tecavüzü sistematik hale getiriyor. Buna fark eden akrabadan bir erkek de bu suça dahil oluyor, ikisi birden kıza cinsel istismarda bulunmaya başlıyorlar!

Yuh! Bu insanları bu toplumdan men etmek lazım. Bunlar insan olamaz...

Havva, kimseye bir şey söyleyemiyor. Daha fazla içine kapanmaya başlıyor. Aile doktora götürünce gerçek ortaya çıkıyor. 5.5 aylık hamile! Artık geç olduğu için çocuğu doğurmak zorunda kalıyor. Çocuk kuruma veriliyor.

Ve bu zavallı kıza bütün bunları yaşatan bu cinsel suçlular serbest!

Dahası, üç duruşma yapılmış olmasına rağmen bir sonuç alınamamış durumda. Dördüncü duruşma da bugün...

Ben Havva’nın babası Avni Karagöz’le konuştum. Bütün kalbimle suçluların ceza almasını diliyorum...

 

ÇARESİZ BİR HALDEYİZ

- Nasıl bir felaketle karşı karşıyasınız?!

Sormayın! Çaresiz bir haldeyiz. Yüzde 75 zihin engelli kızımız, iki erkek tarafından tecavüze uğradı. Korktu, bize söyleyemedi. Hamile kalmış. Bizim de geç haberimiz oldu. Kürtaj da olamadı. O bebeğini doğurdu, kuruma verildi... Daha da fenası, suçlular hak ettikleri cezayı almadı. Ellerini kollarını sallaya sallaya serbest dolaşıyorlar. İnsan isyan etmez mi? Kahrolmaz mı? Yardım istiyoruz... Adalet istiyoruz! Suçluların cezalandırılmasını istiyoruz...

- Çok haklısınız. Korkunç bu anlattıklarınız... Tanıyor mu bu iğrenç adamları kızınız?

Evet. Biri 65 yaşındaki komşumuz. Diğeri de babamın halasının torunu. Benim kızım 27 yaşında ama hiçbir şeyin farkında değil. Aklı yerinde değil. Bir çocuk gibi o. “Anneni babanı öldürürüz, evini yakarız demişler!” ve kötü emellerine alet etmişler. Sonra içine kapandı, konuşmaz oldu. Biz de doktora götürdük. 5.5 aylık hamile olduğunu öğrendik!

- Sonra suç duyurusunda mı bulundunuz?

Evet, yasal süreç başladı. Bu arada bütün bu olan biteni yazmadığım, yardım istemediğim yer kalmadı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı... Her yere yazdım ama hiçbir sonuç alamadım. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, “Yanınızdayız!” diyor ama tecavüzcüler halen serbest...

- Nasıl olur?

Oluyor Ayşe Hanım! Durum bu! 65 yaşındaki tecavüzcü bir kere bile mahkemeye gelmedi. Yüzde 75 engelli raporu olan çocuğumun çektiği azap, maruz kaldığı şiddet hiçe sayılıyor! Kadın olmak zor bu ülkede, engelli kadın olmak daha da zor! Bizi en çok üzen de bir rapor daha istendi ve çocuğumun yüzünü dahi görmeden “Engelli değil!” dendi. Gerçekten insan delirir! Bisküvi çalan 6 ay yatıyor ama biz yokken evimize girip çocuğumuzu silahla korkutup tecavüz eden iki adam da serbest. Birini 4 ay tutuklu tuttular, sonra bıraktılar. 65 yaşında olansa “Benim çevrem var, kimse bana bir şey yapamaz!” diye dolanıyor ortalıkta...

- Olay nasıl olmuş?

Her gün bağa, bahçeye gidiyoruz. Biz çalışmaya giderken kızımız evde kalıyor. Bizim evden çıkış saatlerimizi gözetlemiş ve biz evde yokken kapıyı çalıp eve gelmiş ilk tecavüzcü. Bizimki de tanıdık diye açmış kapıyı. Sonra da tehditle, silah zoruyla tecavüz ediyor. Ve sonra bu devam ediyor. Onun bu gidiş-gelişlerini gören akrabamız onu takip ediyor ve bu rezilliğe tanık oluyor. Sonra dahil oluyor. Bir kişiyken iki kişi tecavüz etmeye başlıyorlar. Kızımın hamile kaldığı adam akrabamız olan kişi zaten, genç olanı... 

ADLİ TIP ‘YÜZDE 75 ENGELLİ’ DEDİ

- Rezalet!

Evet, ama adamlar serbest! Engeli ile ilgili rapor istendi, Trabzon Adli Tıp Farabi Hastanesi’nden raporu alındı. “Yüzde 75 engelli” dendi. Sonra İstanbul’dan bir rapor daha aldık,  “Engelli de olabilir, engelsiz de” gibi bir rapordu. İkinci duruşmada avukatı rapora itiraz etti ve üst kurula götüreceğini söyledi. Biz de gün beklemeye başladık kontrol için. Kimse bizi aramadı. Üçüncü duruşma günü karşımıza bir rapor daha çıktı. O raporda evladıma “Engelsizdir, sağlamdır!” deniyor! 11 tane profesörün imzası olan bir rapor bu. “Raporu kim hazırladı?” diyoruz, cevap yok. “Profesörler bir kere bile bizim çocuğu görmedi ki! Nasıl engelsizdir diyorlar?” diye soruyoruz, cevap yok...  Ama biz vazgeçmeyeceğiz, bu işin peşini bırakmayacağız. Suçlular cezalarını alana ve adalet yerini bulana kadar mücadele edeceğiz...

BİRİ KOMŞUMUZ, BİRİ AKRABAMIZ

“DNA testinde bebeğin babasının akrabamız olduğu çıktı. O yüzden yaptığını reddedemiyor ama “Kendi rızasıyla” diyor. Tabii ki saçmalığın daniskası!”

40 KİLOLUK KIZ 90 KİLOLUK ADAMA NASIL KARŞI ÇIKSIN...

“65 yaşındaki adam 90 kiloluk bir insan, benim evladım 40 küsur kilo. Canı mı yeter karşı koymaya, direnmeye...”

ADLİ TIP GÖRMEDEN RAPOR VERİYOR... OLACAK ŞEY Mİ?

- Bugün dördüncü duruşma var. Neler bekliyorsunuz?

AVUKAT SELİN NAKIPOĞLU: Ne yazık ki yargılamanın ilerlediği bir süreçte davaya katılıyorum. Defalarca cinsel şiddete maruz kalmış genç bir kadının avukatı olarak gireceğim. Üniversite hastanelerinin heyetlerince tespit edilmiş olan zekâ geriliği nedense mahkeme tarafından görülmemiş. Silah zoruyla tecavüz edilmiş, müvekkilimin çığlığı duyulmamış. Tecavüz sonucu oluşan hamileliği, “Yasal süre geçti!” denilerek sona erdirilmemiş ve çocuğu doğurmak zorunda kalmış. Bunları size anlatırken bile ürperiyorum ama o genç kadına tüm bu şiddet yaşatılmış ve hâlâ da yaşatılmakta... Bu davada Adli Tıp Kurumu, dosyanın kaderine etki edecek bir rapor veriyor ve bu raporu tanzim ederken suçun mağduru olan kadını görmüyor bile! Böyle bir şey olabilir mi? Bu kabul olacak şey mi? Bir kadının hayatı söz konusu, Adli Tıp Kurumu’nun gösterdiği titizlik bu mu?

 

Yazının devamı...