GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Çocuklarımız vardı bizim...


İçime sokasım var her birini, hepsini...
Geçen gün yürüyüş yapıyorum.
Bebek’te karşıma çıktı 4 çocuk, nasıl tatlılar nasıl...
“Abla” dediler, para vermeye kalktım.
“Yok be abla para verme, bize hamburger al” dediler.
İçim yandı, cebimdeki parayla alabildiğim kadarını aldım.
Suratlarındaki gülümsemeyi, o hazzı izledim onlar hamburgerlerini yerken.
Sonra çak çak yaptık, ben yürüyüşe devam ettim.
Sonra bir kafede bir kahve içtim.
Aklıma annesi tarafından içki ve sigara içirilen 5 yaşındaki çocukcağız geldi.
O nasıl bir şeydi?
Allah’tan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Dr. Fatma Betül Sayan Kaya sahip çıktı, çocuğu aileden aldı.
Birisi camiye girdi, namaz kılan bütün çocuklara tekme tokat daldı!
Bir baba 5 yaşındaki oğlunu kaburgaları kırılıncaya kadar dövdü.
Neymiş, çocuk uyumuyormuş!
Vicdansız çocuk bakıcılarının dehşetini izlerken kanımız donuyor!
Öldürülen, tecavüze uğrayan çocukları yazamıyorum bile, yüreğim el vermiyor...
Çocuğa yapılan kötü muameleyi duyunca kalbim yerinden çıkıyor, nefesim kesiliyor.
Bunlar basına yansıyan, gazetelerde okuduğumuz, televizyonda izlerken sinir harbi yaşadığımız çocukların haberleri.
Peki ya hiç duymadığımız, bilmediklerimiz, kimsenin aklına gelmeyen, unutulan çocuklarımız yok mu?
Ne demek mi bu?
Hapishanede yaşayan, büyüyen çocuklar.
Anneleriyle birlikte cezaevinde yaşayan çocuklarımız.
Annelerinin cezasını birlikte çeken minik bedenler.
Kaçımızın haberi var bunlardan ya da hangimiz merak ediyoruz oradaki çocukları?
Soğuk duvarların arasında, son derece sağlıksız ortamda büyümeye çalışanlar...
Kendi çocuğunuzu nasıl büyüttüğünüzü düşünün lütfen.
Mamasını hazırlarken nasıl özeniyorsunuz, ek gıdaya başlayınca ne yedirsem diye şaşırıyorsunuz değil mi?
Hapishanedeki çocuklar ise büyükler ne yerse onu yemek zorundalar biliyor musunuz?
Siz çocuğunuza özel ağzını dişini acıtmayacak plastik kaşık çatal alırken, onların öyle bir lüksü yok maalesef.
Bebeğinizin gaz sancısı tuttuğunda eliniz ayağınıza karışıyor, onu sakinleştirebilmek için belki de arabayla tur atıyorsunuz.
İçerideki bebekli annelerin durumunu hiç düşündünüz mü peki?
Çocuğunuza özel oda, yatak hazırlarken siz, oradaki çocuklar anneleriyle birlikte
yatıyor.
Oyuncaksız büyüyor o çocuklar, hangimiz biliyor bunu?
Bunlar bizim çocuklarımız.
İlla bizim bedenimizden dünyaya gelmesi gerekmiyor!
Kendi doğurduğumuz çocuk gibi sevmezsek, sahip çıkmazsak onlara, nasıl güzel bir geleceğimiz olabilir ki?

Yazının devamı...

Instagram’da neler var neler...

Ama son günlerde kendimi bayağı Instagram’lık görüyorum.
Her halimi çekip koymasam da epey bir paylaşım yapıyorum.
Bu da nasıl mı oluyor?
Öncelikle yemekçileri takip ediyorum, özellikle yurtdışı hesaplarını.
Eee ne de olsa ben bir gurmeyim, yemek için yaşayan bir tipim.
Sonra çantacıların (çanta delisiyim) fotoğraflarını beğendim, paylaştım...
Neyse uzun sürse de epey yol kat ettim, kendimi geliştirdim...
Şimdilerde hafiften Instagram’cı oldum ya, bir sürü sepet insanı takip ediyorum.
Benim takip ettiklerimin azı ünlü... Sadece arkadaşım olanlar ve beni takip edenler.
Mesela takip ettiğim bir ünlüyü size diyeyim.
Adı Adalia Rose...
Fenomen dediklerinden olmuş Instagram’da, ne çalıyor ne de söylüyor ama o çok farklı, çok sevilesi biri.
Adelia farklı doğmuş birtakım hastalıklarla. 10 yaşında bir kız çocuğu.
Ama kendini seviyor, ailesi ona destek, o bir can ya...
Ben de takip ediyorum, her paylaştığı fotoğraf ya da videonun altına yorum yazıyorum. Yüzbinlerce takipçisinin yaptığı gibi...
İyi ki var Adale, adalia06 kullanıcı adıyla Instagram’da 95 bin küsur takipçisi var.
Bakıyorum benzer kişilere, hemen takibe alıyorum.
Güzel insanlar var Instagram’da.
Bir işi becermeye çalışanlar, bir işin ucundan tutanlar...
Hastayım onlara... Takip takip!
Arada saçma sapan insanlar da seni takip ediyorlar, kadınlara mutluluk vaat edenler gibi!
İlk başlarda takipçim oldu diye seviniyordum, aman aman artık her takipçime pür dikkat bakıyorum!
Böyle Instagram’la haşır neşir olsam mı olmasam mı diye lay lay lom ederken, dün arkadaşım Aşkım Kapışmak bir video paylaştı.
Algılamakta zorlandım, izlemek ise canımı acıttı.
Ben diyeyim 6, siz deyin 7 yaşlarında bir erkek çocuğu.
Yanında anası olacak kadın var.
Veriyor çocuğa bir bira şişesi “iç oğlum” diyor, çocukcağız içiyor.
Bu duruma hatun kişi de çok gülüyor.
Ha bitmedi!
Sonra oğlana dönüp bir de “Sigara yakayım mı” diyor, zavallı çocuk boş gözlerle bakıyor.
Anası sigarayı yakıp veriyor ve zavallım o sigaradan soluklanıyor.
Sinirimden parçalayacaktım ekranı! Hele bir elime geçirseydim o kadını...
Aşkım paylaştı videoyu, sonra ben ve daha bir sürü insan...
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Dr.Fatma Betül Sayan Kara’ya mention’ladım olayı, yani videoya bakanı da ekleyerek sesimizi duyurdum.
Ve oley!
Bakandan cevap geldi Aşkım’a.
“Videoyu izledim üzüntüyle, gereken yapılacak” diye cevap geldi.
Alkış...
Bekliyorum, bu olayın takipçisi olacağım.
Artık çanta manta, ayakkabı mayakkabı takip etmeyeceğim!
Her eline çanta alan, her ayağına pahalı ayakkabı takan, mücevherlerle ve saatlerle gözümü boyayanları takip etmeyeceğim, (zaten pek de etmezdim).
Şaka tabii... İnsanlık adına iyi kötü neyse onları takibe alacağım. Hayvanlar adına da her şeye varım. Bence siz de öyle yapın.
Instagram’da geçirdiğiniz zamandan zevk alın.
Bu arada benim Instagram adresim aysearal1...

Heee şok notu:

Biri bana Instagram’dan mesaj atmış.
Orada bir mesaj olduğunu kavrayıp görebilmek bir ayımı almış, bir ay sonra aydım duruma.
“Ayşe Hanım merhaba, ben.... Siz de isterseniz sizin hesabınıza da mavi tik atalım.”
Mavi tik ünlülerin ve kurumsal şirketlerin kullandığı “onaylı hesap” demek. Aradım.
Ve cevap: “Instagram için 2 bin 500 TL, Twitter için bin TL, Facebook için 2 bin TL...”
Tabii ben kaşındım!
Bir tek Instagram desene salak Ayşe! Hazır ayağıma geldi ya toptan fiyat istedim.
Sonuç: Bana indirim yaptı Ayşe Aral’ım diye!
“3 bin TL’ye hepsini yaparım size” dedi. Tek şartla: “Adınızı referans listemde yazarsam!”
Cevap: “Ben o 3 bin TL ile 300 çocuğu doyururum!”
Hesaplarımın yanında mavi tik olsa ne olur, olmasa ne olur?
Bırak kalsın hesaplarım tiksiz!
Ben koskocaman Ayşe Aral’ım nam-ı diğer Yetiş Ayşe’yim, arayan beni bulur!

Yazının devamı...

Evlerin kokusu


İstediği kadar parfüm sıksın, istediği kadar yıkansın, her insan kendine özel kokar.
Peki ya evler?
Esas evlerin de kokuları vardır kendine özgü.
Hiçbir evin kokusu bir başkasına benzemez.
İçinde yaşayan insanlardan mı, evde yapılan temizlikten mi ya da pişen yemekten midir bilinmez...
Mesela benim anneannemin evi bir başka kokar.
Evini değiştirdiği halde yeni evi de aynı kokuya sahip.
Çocukluğumu hatırlarım o kokuda hep.
Güven hissi verir bana.
Bazen ise hüzün verir, dedemi hatırlarım.
O koku aidiyet duygusu hissettirir.
Geçmişe götürür, çocukluğa götürür.
İyi ya da kötü, sayısız anıyı hatırlatır.
Üzerine ince bir battaniye alıp, kanepenin üzerine kıvrılıp huzurla uyumak istersin o kokuda.
Ama kendi evinizin kokusunu alamazsınız, ne tuhaf değil mi?
O kokuyu bir başkası alır ama size gelmez nedense o koku.
Siz de o bir başkasının evinin kokusunu duyarsınız.
Benim annemin evi bir başka kokar.
Babam kokar, annem kokar, bazen Begüm’ün bile kokusunu alırım annemin evinde.
Dedim ya, kendi evimin kokusunu bilemiyorum.
Bir geldiğinizde misafirliğe, söylersiniz bana.
Her parfüm bile bir anıyı hatırlatır insana.
Başka bir kişiyi fi tarihine götürür, kişilerle ilgili olayları hatırlatır.
Bunun için çok parfümüm vardır, hayatımın farklı değerlerine dair.
Ama annemin evi farklı kokuyor artık, çünkü her odaya ayrı ayrı pof pof eden kokular koyuyor.
Şaka bir yana, ne olursa olsun anne evi bir başka kokuyor.

Yazının devamı...

“İtiraf ediyorum” yazısına gelen okur cevabı


Yalnız e-postalardan biri beni hem çok etkiledi hem de çok güldürdü. Erkan Altaca isimli okurumun bana yazdıklarını aynen yayınlıyorum.
Erkan Amca siz çok yaşayın e mi, yazdıklarınızla beni çok güldürdünüz, özellikle de sütlü çay olayı süper. Sağ olun var olun...
¡¡¡
Sevgili Ayşe Aral kızım... Siz bana evvelce “Amca” diye hitap etmiştiniz. Bundan cesaret alarak ben de size “Kızım” diye hitap ediyorum. Zaten sizin yaşınızda ikiz kızım var.
“İtiraflarım” yazınızı, her zamanki gibi keyifle, zevkle okudum. Ve size yazmaya karar verdim.
Geçen pazar bizim Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi’nin pilav günü vardı. 1955 mezunuyum ya, dinozor (!) sıfatım dolayısıyla bana da söz verildi.
Ama ben kendimden değil, bir başka okuldaşımdan söz ettim.
“O”nun “huysuz ihtiyar” başlığıyla 17 Ocak 1999 tarihli Hürriyet’te yazdıklarını anlattım.
Anladınız tabii; çok değerli sanatkar, yazar, karikatürist ve (nurlar içinde yatsın) sizin de amcanız Oğuz Aral...
Mektebe yetişmek için acelesi var. Tramvayda birinci mevki paso 5, ikinci mevki 3 kuruş. Ama tramvay gelmiyor. Mecburen otobüse biniyor. Otobüs 25 kuruş. Paso geçmiyor. 25 kuruş ise üstünde yok...
Şoför bilet deyince (çok değerli merhume İngilizce hocalarımız Sabiha ve Firuzan Demirden kardeşlere gönderme yaparak) “Did ay go? Did yu go? Did hi/şi/it go?” diyor. Oturanlardan biri şoföre “Bırak geçsin. Baksana bu herif turist. Türk’ün konukseverliğini göster” diyor.
Çakma turist devam ediyor: “Ay hev gon. Yu hev gon. Şi, hi, it hev gone.” Şoför “Geç bakalım mister. Bu da bizden olsun” diyor.
Bizimki devam ediyor: “Vi vent. Yu vent. Dey vent.”
Yazınızı okuyunca, merhum amcanızın yukarıdaki satırlarını bir kez daha anımsadım.
O, beleş gitmek için (tabirimi lütfen mazur görün) yaptığı hergeleliği açıkça anlatmıştı. Hiçbir mecburiyeti olmadığı halde... Kimse sormadığı halde.
Bu davranış ise kesinlikle özgüven, beton gibi karakter ve kişilik sahibi insanlara özgü bir haslettir. Öyle herkeslerde kolay kolay pek rastlanmaz...
“İşte” dedim kendi kendime... “Yeğen Ayşe de amcasına çekmiş. O da kişilik ve özgüven sahibi... Nasıl da anlatıyor hiçbir mecburiyeti olmadığı halde (tekrar tabirimi mazur görünüz) yediği haltları... Helal olsun...”
Bu vesile ile hem şoföre İngilizce döktüreni ve hem de “Salacak Öyküleri”nin sahibi, onun çok değerli sanatkar merhum kardeşini biz kez daha saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum. Onlar yattıkça yüce Yaradan size sağlıklı, mutlu, uzun ömürler versin.
Ve sonra aklıma bir şey daha geldi. (Kendimden bahsedeceğim için peşinen özür dilerim)... Evliliğim sırasında (sonradan boşanmış olduğum) eşime sık sık şöyle derdim:
“Ben varım ya ben. İşte kendi kusurlarımı açıkça söylemeyi, hatta kendi kendimle dalga geçmeyi İngilizlerden öğrendim...”
Kim bilir kaç kez dinlediği bu laflara karşı da saygıdeğer ve sevgili eski eşim şöyle derdi: “Öff be öff. Bıktım senin kendi kendimle dalga geçmeyi İngilizlerden öğrendim demenden. İyi ki üç sene Londra’da kalmışsın. 30 senedir anlatıyorsun... İllallah yahu...”
Sizin de uzun süre İngiltere’de kaldığınızı biliyorum. Genetik özellikler elbette etkili de... Bunun yanı sıra bu huyunuz bir miktar İngilizlerden mi geçti acaba? Malum, bir arada yaşayan insanlar birbirlerini çok etkiler, hatta neredeyse asimile eder. Sonra o iki grup, bir bakarsınız neredeyse homojen olmuş. Neredeyse aralarında hemen hemen hiçbir fark kalmamış. (Tıpkı bizimle Yunanlılar gibi...)
Ancak asla etkilenmediğim, kabullenmediğim, benimseyemediğim özellikleri de var tabii.
Bilmem siz de katılır mısınız... O güzelim çayın içine o billur gibi sütü katarak yaratmayı başardıkları (!) o iğrenç sıvıyı nasıl içerler yarabbi? Öööğğğğğ!
WC’de su kullanmaktan bihaberler. O işi tuvalet kağıdı ile nasıl yaparlar? Öööğğğğğ!
“Continental breakfast” deyince nasıl da burun kıvırırlar ve o vıcık vıcık yağ yığını “bacon” denen evlerden ırak şeyi kahvaltıda nasıl yerler? Öööğğğğğ!
Ve de Shakespeare lafı telaffuz etmedikleri, “Victorian age” demedikleri bir tek günleri olabilir mi acaba, Allah rızası için?
Ama... Yine de...
Ölmeden önce bir kerecik daha “Ne yapmak istersin? Neleri yaşamak istersin?” diye sorsalar, cevabım nedir bilir misiniz?
- Richmond Park’taki geyiklerin kafasını okşamak. Keza Richmond’da nehir kenarındaki Three Pigeons Inn adlı teraslı kafede, bir taraftan Tom Jones’un “The green green green grass of home” şarkısını dinlerken, bir taraftan da önümde uzanan o eşsiz, o uçsuz bucaksız yeşili seyretmek.
- East End’in en ucundaki Wapping Station’daki William Shakespeare’in dahi bira içtiği rivayet edilen Prospect of Whitby’de şöyle kocaman bir pint “Double Diamond” höpürdetmek!
- Hyde Park’taki havuzda nazlı nazlı yüzen kuğulara, ördeklere ekmek ufalayıp atmak.
- Covent Garden’da bir kez daha “My Fair Lady”yi seyretmek.
Hey gidi günler hey... Çok uzattım. Kusura bakmayın. Gözlerinizden öperim...

Yazının devamı...

Travis ve tabii ki ben


İnsan çeşnisi biriktiriyorum hayatımda.
Falcı malcı değil gittiklerim.
Bir amaç uğruna, canla başla öğrenenler ve insanlara öğretmeye niyet edenlere gidiyorum.
Metin Hara’yı yazmıştım daha önce sizlere.
Geçenlerde Onur Baştürk de yazdı Metin’i.
Biri varmış, Metin demiş ki Onur’a “Elini tutman hipnotize olmana yeter. Travis, hipnotize ediyormuş insanı.”
Tabi ki ben hemen atladım olaya, Onur’dan önce ben elini tuttum Travis Fox’un.
Çok değişik bir deneyimdi benim için ve şunu öğrendim, bizi kimse hipnotize etmiyor biz kendimizi ediyoruz.
Ve hepimizin bildiği üzere o da bu sözü defalarca tekrarladı, “hepimiz bir gün öleceğiz.”
Travis, psikoloji okuyor okulda. “Psikoloji okumak bende bir fark yaratmadı” diyor.
Sonra mentor dediği (yol gösterici, öğretici) klinik hipnozla tanışıyor. “Bunu herkes yaşamalı” diye düşünüyor.
Hipnozu uyur hale geçmek, birinin saati önünde sallamasıyla gerçekleşir sanırdım. Ama öyle değilmiş işte.
Aşağıda ona sorduklarımı yazdım, buyurun okuyun.

Nasıl başladı bu yolculuğun?

- 19 yaşıma girdiğim zaman çıktım bu yolculuğa. Babam profesyonel bir golfçu olmamı istiyordu. Beş yaşımdan itibaren golf oynamaya başladım, sonra profesyonel golfçu oldum ama bitti. Aklım başka yerlerdeydi, sanki başka bir şey beni çağırıyordu. Babam dedi ki, “git ve seni ne çağırıyorsa onu bul.”
Hipnoza nasıl başladın?
- İlk hastam kendimdim. Golf kariyerim sebebiyle başladım. 18-19 yaşlarımda başarılı bir golf oyuncusundan, kötü bir oyuncuya dönüştüm. Psikoloji eğitimi almaya başladım. Üstadım beni hipnoza yönlendirdi ve beni hipnotize etti, gerçeği gösterdi. 15 sene ondan eğitim aldım. Daha sonra beni hazır olduğum için kendi başıma bıraktı. Ve o saatten sonra hipnozu kullanarak kendi yolculuğumda insanlara yardım etmeye başladım.
Zihnimize “hipnotist”, kalbimize “mühendis” diyorsunuz. Bunun sebebi ne?
- Kariyerimin ilk 15 senesini zihne odaklanarak, bilinçli zihin ve bilinçaltını inceleyerek geçirdim. Gerçekten güzel sonuçlar da aldım ancak hep bir şey eksik gibi hissettim. Ve dünyayı sezmeye, farklı üstatlarla tanışmaya başladım. Bu süreçte mühendis ile yani kalp ile tanıştım. İşte o noktada içeriden dışarıya değişimle ilgili her şey netleşti. “Varoluşun mühendisi” çalışması başladı.
Birebir seanslarda insanlarla ne yapıyorsunuz?
- Öncelikle onların mühendislerini uyandırmaya çalışıyorum. Bunu bazen nefes egzersizleriyle, bazen meditasyon, bazen süreci için gerekli yöntem her ne ise onu yaparak sağlıyorum. Onları işbirliği yapmaya ve dinginleşmeye başladığımızda hipnoterapiye geçip, tekrar otoprogramlamaya çalışıyorum.

Yazının devamı...

Otomobiline gösterdiğin özeni karına da gösteriyor musun

Sözleştiğimiz yere gittim oturdum.
Arkadaşımı beklerken boş masa bulamamış bir bey amca benim masama oturdu.
Sohbet etmeyi çok sevdiği anlaşılan bu tontonla muhabbete daldık.
Emekli öğretmenmiş, başladı anlatmaya...
Sonra gözümün içine bakarak, “Kızım sevmek mi istersin sevilmek mi” dedi.
Ne cevap vereceğimi bilemedim.
“İkisini istesem çok şey mi istemiş olurum...”
“İkisi sunulmadı! Sana sadece birini seçme hakkı veriliyor.”
Düşünüyorum düşünüyorum cevapsızım.
Sevilmek, evet çok güzel.
Sen sevmedikten sonra o seni sevse ne olur?
Ya sevmek? Eğer karşındakinin seni sevmediğini anlarsan, o da acı verir.
Ben karşımdakinin beni sevmediğini öğrendiğimdeki acıyı tatmak pahasına da olsa sevmeyi seçtim.
“Evet, cevabım SEVMEK. Bu sorunun cevabını siz de verecek misiniz?” dedim ona.
Merak ettim bu tonton amcanın içindeki filozofu.
O da anlattı:
“Tabii ki kızım. Bundan 35 yıl önce çok yakışıklıydım, bakma şimdi yaşlandım. Hep sevildim. Sonunda beni seven, ileride seveceğimi düşündüğüm biriyle evlendim. Ömrümün yarıdan fazlasını bir gün severim ümidiyle geçirdim. Eşim beni çok sevdi. Bir gün bile saygıda kusur etmedi. Onu sevmediğimi hissetmesin diye çok uğraştım. Geçen gün karımı toprağa verdik. Ölmeden önceki son konuşmamızda ‘Sana çok teşekkür ederim, beni bu hayatta mutlu ettin, anne olmamı sağladın, beni bilerek hiç üzmedin. Senin beni sevmeni sağlayamadım ama seni çok sevdim’ diye kulağıma fısıldadı. Meğer anlamış onu sevmediğimi, aslında sevemediğimi” dedi.
Ben ağzım bir karış açık amcanın anlattıklarını dinliyorum.
“Peki, hiç âşık olmadınız mı?”
“Oldum elbette.”
“Peki, niye onunla evlenmediniz?”
“Çünkü o başkasını seviyordu. Onun için kızlarla hep gönül eğlendirdim. Olmadı, ondan başkasını sevemedim.”
Yaşlı çapkına bak sen diye geçirirken içimden “Ne mutlu size ki sizi çok seven biriyle evlenmişsiniz” dedim.
“Evet, kızım haklısın ama istemeden ona da hak ettiği mutluluğu yaşatamadım. Sevilmeye doydum ama sevmeye hâlâ açım...” dedi ve yan taraftaki boşalan masayı görünce kibarca müsaade istedi ve kalktı yanımdan.
Yaşlı beyefendinin sözlerini hazmetmeye çalışırken arkadaşım geldi.
Gözlerinden alevler çıkıyor bizimkinin “Ayşe kocam öldürecek beni sinirden” dedi.
“Otur, dur sakin ol anlat” dememle başladı dökülmeye.
“Bu adam yeminle arabasına âşık. Benden çok onunla ilgileniyor. Çok sinirliyim” dedi.
Ben bir kahkaha patlattım...
“Anlatayım da sen karar ver artık!” dedi.
- Alo, hayatım neredesin?
- Arabayı servise götürdüm.
- Yine mi? Daha geçen gün götürmedin mi? Senin de bir ayağın serviste. Varsa yoksa araban...
- Senin de bir ayağın alışveriş merkezinde...
“Evet, erkekler arabalarına, kadınlar kendilerine itina gösterir” dediğimde arkadaşım garip halde yüzüme baktı.
Öyle erkekler var ki arabasının sesini dinler.
“Acaba bu ses nereden geliyor? Egzoz mu patladı? Frenler mi boşaldı? Motorun yağı mı bitti? Lastikler mi eskidi? Bu arabanın burası neden çizilmiş?” der dururlar.
Peki, ama kaç erkek ve kadın “Evliliğim nasıl gidiyor?” diye düşünür?
Arabasından gelen her sesi dinleyen erkek, eşinin çıkardığı ufak tefek seslere kulak verip, “Hanımdan bu ses neden çıkıyor? Bir yanlış mı yapıyorum? Ondaki bu memnuniyetsizliği gidereyim” diyor mu?
Arabasını bakıma aldığı gibi evliliğini bakıma alıyor mu?
Eşinin mutluluğu için davranışlarında değişiklik yapıyor mu?
Yoksa hep eşinden gelen serzenişlere “Şu cızırtıyı kes” demekle mi yetiniyor?
Tek görevinin para kazanmak olduğunu düşünüp sonra da eve gelip TV’nin karşısında çayını, kahvesini yudumlayarak eşinin ve çocuklarının bütün sıkıntılarına kulağını mı tıkıyor?
Eşiyle iki çift laf etmeden koltukta uyuya mı kalıyor?
Çalışma odasına çekilip “Beni rahatsız etmeyin” diye hobileriyle mi ilgileniyor?
Peki, ya hanımlar? Bizler ne yapıyoruz?
Evini temiz tutmak için gösterdiğin özeni eşinin gönlünü hoş tutmak için gösteriyor musun?
Yoksa günlerce kalbinde saklayıp sık sık eşinin önüne serip “Filan zaman sen benim kalbime böyle bir kin tohumu atmıştın” mı diyorsun?
Kendini tamamen koyuverip “Boşver, nasıl olsa alan aldı satan sattı” ya da “Beni beğenen beğendi. Artık beğenilmeye gerek yok” mu diyorsun?
Akşam yorgun olarak eve gelen eşiyle ilgilenmek yerine takip ettiği dizilerin karşısında taş mı kesiliyorsun?

Yazının devamı...

İtiraf ediyorum...

 
Az manyak değildim, hâlâ da düzelmiş sayılmam. Sadece sınırlarımı biraz daralttım, o kadar...
Bunlar eskiyip zaman aşımına uğradığından yazabildim. Şu sıralar yediğim haltları da üstlerinden biraz geçsin, bir ara yazarım artık...
Babama...
Bir gün bir gençlik dergisi almak için bakkala giderken, sormadan cüzdanından para aldım. Yani Turgut Özal tarafından sana özel imzalanmış o 5 lirayı harcayan bendim, Ayça değil... (Allah’tan çabuk fark etmiştin de gidip geri almıştım.)
İngiliz Hükümeti’ne...
Ülkenizde okuduğum yıllarda ehliyeti olmadığı halde sahte ehliyetle araba kiralayan, kiraladığı arabanın mazotla çalıştığını bilmediğinden yanlışlıkla benzin koyup arabanın içine edip, sonra da ortalıktan sıvışan bendim.
Recebiye Hanım’a...
Lise hayatım boyunca hocası olduğunuz beden eğitimi dersinizden sıvışmamı, dersinizden muaf tutulmamı sağlayan o doktor raporunun altındaki imza bana aitti.
Gül Taksi’ye...
13 ve 15 yaş aralıklarında yaklaşık 3 sene günün gecenin farklı saatlerinde araçlarınızı sahte adreslere gönderen bendim. Çılgınlıktı, affedin...
Cleveland Hastanesi altıncı kat hemşireleri ve Dr. Wilkoff’a...
Pil operasyonum sonrası hastanede yatmaktan afakanlar bastığından, saat başı ağızdan yaptığınız ateş kontrolleri öncesi buz çiğnedim, sizleri kandırdım. (Allah acıdı da başıma bir iş gelmedi.)
Tüm halka açık tuvalet kuyruğunda bekleyen hanımlara...
İç karnım geniş olduğundan, istediğim an karnımı dokuz aylık hamile gibi gösterebiliyordum ve... Her seferinde “ben hamileyim” diye sıranızı aldım, kusuruma bakmayın. (Zaten artık ünlenmeye de başladım, bir süre sonra bu numarayı yapamayacağım.)
Polis memuru Ahmet’e...
Emlak şirketim olduğu günlerde, park yasağı olan bölgeye arabamı park etmeme izin vermiş, beni bir şey sandığından da karşılığında tayininin Zonguldak’a çıkması için benden yardım istemiştin. Nerede bende o güç? Birkaç gün sonra Zonguldak’a tayinin tesadüfen çıktığında elinde çiçeklerle ofisime gelmiştin. O an nedense itiraf edememiştim, şimdi ediyorum. Bunu yapan ben değildim...
Hastane ve ambulans personeline...
Gecenin bir vakti, “Doğuruyorum yetişin” diye aradıktan sonra gaz sancısı olduğunu anlamış, vakitlerini almıştım, özür dilerim...
Mahalledeki süper markete...
Aldığım ürünün aslında istediğim ürün olmadığını eve gelince anlayıp, poşetini biraz yırttıktan sonra “Bu kullanılmış ürün” diye markette çıngar çıkarmıştım...
Not: Sizler de itiraflarınızı yazsanıza bana...

Yazının devamı...