GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Okyanusun ortasında dikili ağacım var

Maldivler’in ‘Gaafu Dhaalu Atolü’ndeki (Atol mercan adası demek) Maguhdhuvaa Adası’na ulaştık. 28 atol var Hint Okyanusu’nda. Atoller kolye şeklinde yan dizilmiş adalar grubu, yani 28 kolyeli bir mücevher sergisi. Nitekim ‘Maala Divaina’ Tamil dilinde kolye demekmiş. Dünyanın en çok yer kaplayan en ufak ülkesi bu Maldivler.



Ortalama yüksekliği deniz seviyesinden sadece bir buçuk metre yükseklik ile aynı zamanda dünyanın en alçak irtifalı ülkesi. 12’nci yüzyılda da İslam’ı seçen adalar, ilk önceleri sultanlık imiş. 1887’de İngilizler buralarda da boy göstermiş. İngiliz boyunduruğu 1965’e kadar devam etmiş. Şimdi bir ‘Majlis’ (Meclis) var ama pek verimli değilmiş. Balıkçılık halkın bir numaralı gelir kaynağı, ama turizm arayı hızla kapatıyor.



Saz damlı ultra lüks dairem çok etkileyici. Tüm ziyaretim boyunda bana tahsis edilen 'Butler'ım (özel hızmetkarım) valizlerimi  açıp dolabımı düzenlerken ben okyanus üstünde kalın direkler üzerine oturtulmuş evimi inceliyorum. Yaşama odamın döşemesi şeffaf. Geniş koltuğuma yayıldığım zaman altımda azgın okyanusu ve tropikal balıkların oynayışını görüyorum. Evimin hemen önünde özel yüzme havuzum var ama esas havuzum tüm Hint Okyanusu.



Banyo kısmıyla tamamen denize açılıyor. Banyo küvetim okyanusa nazır.





Tesadüfen adada bir düğün var, davetlendik. Brezilyalı çift Rio de Jenerio'dan gelmişler. Gelin hanım tanınmış bir moda tasarımcı ve imalatçı. Enişte ise doktormuş. Bu estetik doktorlar Brezilya’da bizdeki eczaneler gibi her sokakta bir iki tane... Yalnız enişte çok tanınmış bir estetik cerrahmış. Paslanmış Carioca’m (Rio aksanlı Portekizce) ile şampanya eşliğinde sohbet ettik. Sazlı sözlü bir de düğün yaptık. Onlar ermiş muradına, biz devam edelim yazımıza.




Ada adetiymiş, bir ağaç dikeceğim ve törenini yapacağız. Tüm ada İdarecileri toplandı. Adımın verileceği bir palmiye ağacı diktik. Öylesine verimli bir toprak ki, yanlışlıkla yere meyve düşürürseniz çekirdeğinden hemen ağaç bitiyor. Şimdi, işin kötüsü! Her yıl ağacıma bakmaya en az bir kez gitmem lazımmış Maguhdhuvaa Adası'na... Bu adanın da adını telaffuz etmek, gitmekten daha zor sanki…



Ertesi gün sualtıyla tanıştık. Ilık sularda ince bir neopren elbise yetiyor. Köpekbalığı aradı gözlerimiz. Zararsız köpekler bunlar ama panik yapmamak lazım. Senden daha iri bir hayvan görünce ister istemez irkiliyorsunuz. Köpek göremedik ama kaplumbağanın hastasıyım...



Yaşlı kaplumbağalarla usulca dolandık. 'Melek Balıkları'nın tüllerini seyre daldık. Dev kafalı insan gözlü Napolyon balıkları, “Bunlar da kim ola?” bakışı attı bize. Palyaço balıklarının rengârenk resmi geçidini izledik. İri kanatlı, kurgu bilim filmlerindeki uzay gemilerine benzeyen Mantra Vatoz’larını derinlere kadar takip ettik. Rengârenk bir sualtı deneyiminden sonra okyanusta güneş batışı izlerken, odamızdaki ılık küvetimizde köpüklü banyomuzu aldık.

 Akşama bir yığın lokanta var seçeceğimiz. Kumsalda bir masa kurup balık ızgara yapmaya karar verdik. Ben illaki adalı aşçının "Siz yiyemezsiniz" dediği yerel usulle pişmiş balığı istiyorum. Siz yiyemezsiniz dediği, değişik aromalı otlu ve kırmızı ve turuncu acı biberle oğulmuş ve yarım saatte marine edilmiş acılı orfoz. Aşçının hayret dolu bakışları içerisinde ellerim ile daldım bir buçuk acılıya..

 

Yazının devamı...

Uzun ve mutlu yaşayan sıcak insanların sıcak adası

‘Karate’nin doğum yeri burası...  Adanın tepesindeki karate merkezine gitmek için bir taksi tuttuk. Niyetimiz ‘Karate Okulu’nu görmek, bir müsabakayı kamera ile çekmek ve belki basit kurallarını öğrenmek idi. Ada’nın milli takımı antrenmanı varmış. İzin almaya gittiler. Katiyetle olmaz, bir hafta sonra Türkiye’ye müsabakaya hazırlanıyorlar demezler mi? Bizleri sanırım rakip takımdan casus falan zannettiler, bakar mısınız şansa. Değil antrenman görmek, binanın son derece temiz ve yalın giriş salonundan daha ileri gitmemize izin vermediler. Gelelim karatenin tarihine:



16.yy’da buralarda Ryukyu Krallığı hüküm sürüyor. 1906’da Japonya’dan gelen Satsuma Kabilesi Ryukyu Krallığı’nı boyunduruk altına alır ancak delikanlı savaşçı ‘Samurai’ler ile bir türlü baş edemez. Sonunda soylular hariç tüm halka silah taşıma yasağı getirirler. Bunun üzerine Okinawalılar silahsız ellerini bir bıçak gibi kullanma tekniği geliştirirler ve bu şekilde ‘silahsız boş el’ anlamına gelen ‘Kara-te’ döğüş sanatı ortaya çıkar. ‘Kara’ boş, silahsız, ‘te’ ise el anlamına geliyor.


Dünyanın en uzun yaşayan insanları

Okinawa dünyanın en uzun yaş ortalaması olan ülke olarak bilinir. Kadınlarda 90 ve erkeklerde 84. Ülkemizde ise bu ortalama, son zamanlarda ciddi bir artış göstermiş. Kadınlarda 80 ve erkeklerde 75’i geçmişiz eğer doğru veriler ise. Okinawa’nın bu uzun yaşam sırrı bilim adamlarını çok cezbetmiş. Ortaya bir sürü teori atılmış. Sebebini öğrenmek için ‘İkigaki’ adlı kitabı aldım ama açıkçası hala okuyamadım. İkigaki: Bir şeyler yapmak, verimli olmak, ama bunu tam odaklanarak, neşe ve mutluluk içinde yapma sanatı olarak tanımlanıyor. Bir de ‘Okinawa Diyeti’ ortaya çıktı. Ben onu bunu, o diyetleri bu diyetleri bilmem sevgili dostlar. İşte benim reçetem:
Bir: Genetik bir yapı gerekli... İki: Her ne olursa olsun, o bildiğimiz endişe kaynağı günlük problemlerden, para ve pul derdinden, bilhassa o saçma hırstan, kıskançlık ve fesattan uzak durunuz ama yediğinize içtiğinize de dikkat ediniz tabi, aşırıya kaçmayınız uzun ve mutlu yaşarsınız...

Nüfusunun yarısı savaşta ölmüş

110 km. boyunda ve 11 km. eninde, Japonya anakara ve Tayvan’a aynı mesafede Pasifik okyanusunda stratejik olarak çok önemli bir ada. Yakın tarihi çok acıklı. ABD tarafından çok kanlı ve acıklı saldırılar sonucu ele geçirilmiş. 1 Nisan 1945’te ABD, ‘Operation Iceberg’ ile adaya saldırmış. ‘Japon Hükümdarlık Ordusu’ ve Amerika arasındaki Pasifik denizinin en kanlı savaş ve bombardımanı burada gerçekleşmiş. Japonların kamikaze dalışları (İntihar uçakları) birbiri ardına Amerikan gemilerine saldırmış. Amerikalıların her zamanki beceriksizliği ve Japonların “Bu dünyada tek bir Japon kalıncaya kadar bu savaş devam eder” anlayışı sonucu, adanın 300 bin kişilik nüfusunun yarısı, tam olarak 149 bin 225 kişi öldürülmüş veya intihar etmiş.

Okinawa

Yazının devamı...

En iyi suşiyi ben yaptım, sumo güreşçilerine yakından baktım

Şimdilerde çok moda olan ‘suşi’ ile tanışıklığım Yenidünya’nın da yeni yeni tanımaya başladığı, 1980 başlarının New York’una kadar geri gider. Tüm garsonlarının Japon ‘gay’ olduğu 7. Cadde’deki ‘Meriken’ adeta özel kulübümüzdü... Tüm ‘Funky New York’ orada. Garsonumuz Angel kısa ve dişi adımları, kimonosu ve yüksek topuklu tahta takunyaları ile kelebekler gibi uçuşarak servis yapıyordu. Köşe masa hep bizim... Rolling Stones’dan Keith Richards bile bulutların üstünden uçuşarak geliyor ve masamıza konuyor. New York’un o çılgın senelerinde çiğ balık bile yiyoruz!

İncelikleri için Japon mutfağındayım; önümüzde kesme tahtalarımız, özel bıçağımız, suşi pirincimiz, bir kâse ‘el ıslatma’ suyumuz, çiğ balıklarımız, ‘nori’ (kurutulmuş yosun yaprakları), wasabi (yeşil hardal), ginger (zencefil turşusu), soya sosu, ıslak ve kuru bezlerimiz hazır. Maki yani sarma yapacağız. Yalnız ustanın İngilizcesi maki sarması kadar akıcı değil, zor anlıyorum. Japonların dili bizimki kadar yumuşak değil, kolay dönmüyor. İlk önce ‘chop stick’lerimizi ellerimiz arasına aldık, ellerimizi birbirine yapıştırıp alnımıza götürerek duamızı ettik. Önümüzdeki ‘makisu’ (suşi sarma hasırı) üzerine yarım yaprak noriyi parlak tarafı alta gelecek şekilde yerleştirdik. Ellerimizi, pirinç yapışmasın diye güzelce ıslattık. Evvelden hazırlanmış, pirinç sirkesi, şeker ve tuz ile dinlendirilmiş haşlanmış pirinçten bir top alıp nori üzerine yaydık. Ortasına bir çizgi wasabi, üzerine tarifine göre çiğ balık dilimleri, salatalık, krem peynir, balık yumurtası vesaire yerleştirdik. Sıkı durun, zor kısmı şimdi başlıyor... Sarma hasırının altına başparmaklarımızı soktuk ve ortasındaki malzemeyi dışarı taşırmadan yuvarlak silindir şeklinde sardık. Sonra havalı bıçak darbeleri atarak dilimledik. Övünmek gibi varsın olsun, benim maki mükemmel çıktı. Sonra külah şeklinde sarılan ‘temaki’, top top yapılan ‘temari’ ve benim favorim ‘nigiri’...

Suşiden gıda zehirlenmesi çok olası, aman dikkat! Çiğ yediğiniz deniz mahsulü çok ama çok taze olmalı. Japonya’da her yıl bir düzine insan ölüyormuş suşiden, ama bayat balıktan değil ‘fugu’ veya İngilizcesi ile ‘blow fish’, yani balon balığından. Fugu çok pahalı bir balık... Porsiyonu 100 dolarmış. Ciğeri çok zehirli olduğu için ancak ehliyetli suşi şefleri tarafından hazırlanabiliyor. İşi bilmezseniz sonuç 2-3 gün içerisinde feci bir şekilde ölüm!

New York’ta ‘Japonica’ lokantasında kapıda bir yazı görmüştüm: “Şefimiz fugu ehliyetlidir”... ‘University Place’te, 10. Sokak’ın kesiştiği köşedeki Japonica’da bazen sıra beklersiniz ama beklemeye değer. İçeride ayrıca ayakkabıların çıktığı, yer sofralı bir özel ‘Geleneksel Japon Odası’ var. Bir kere şarkıcı Madonna’yı görmüştüm orada, “Nasıl da oturuyor yerde bu kadın, ben olsam ayaklarım uyuşur” diye içimden geçirmiştim. Bir gün bu özel odayı biz de aldık, anladım ki yer sofrasının altında bir çukur var, ayaklarını oradan aşağı sallandırıyorsun, ama dışarıdan bakarsan aynen yerde bağdaş kurmuş oturuyormuş görüntüsü veriyor. Fuguyu bilmem ama öldürecek beni şu pratik zekâlı Amerikalılar. Suşi yapmak için artık İstanbul’da da pirinç sirkesi, nori, wasabi, zencefil turşusu var. Piyasada taze tonbalığı veya orkinos her zaman bulunmuyor, balıkçınıza ısmarlayın, fakat donmamış ithal Norveç somonu var. Unutmayın, somonu tuzlayarak 24 saat bekletmeniz lazım.




Güreşi değil sumocuları sevdim

Bir güreş müsabakasına gittik. Güreşten çok, iki metreden uzun boyları, 200 kiloyu aşan dev cüsseleri ile sumocuları (rikişi) geleneksel kılıklarında izlemek daha eğlenceli idi. Bu güreşi anlamak ve hastası olmak lazım. Birbirlerini çarpışarak minderden dışarı atmaya çalışan, özel yağlar ile taranan saçları tepeden topuzlu, çocuk bezi giymiş gibi ama popoları açıkta devler... Sumo Japoncada çarpışmak anlamına geliyor. 4.55 metre çapında bir daire (dohyo) güreş minderi ama yerler kum.

İki güreşçi vücut ısıtma şovları yapıyor. Köşelerinde birer yudum sake (pirinç rakısı) ağızlarına alıp bir kısmını dışarı püskürtüyorlar. Sahaya çıkmadan birer avuç tuz alıp mindere serpiyorlar. Bu bir nevi minderi kutsama ve dezenfekte etme; ne de olsa 2000 yıllık bir spordan bahsediyoruz. İki güreşçi ortaya yakın karşılıklı iki çizgi arkasında çömelmiş duruyorlar. Her ikisinin iki elinin de yumrukları yere değince ileri fırlayıp çarpışıyor. Tam ortada göğüs göğüse çarpışan sumocular kazanmak için ya rakibini daire dışına atacak ya da rakibinin vücudunun ayak tabanından başka bir kısmı yere değecek. Genelde tüm güreş sadece saniyeler sürüyor ama bazen ortada kilitlenip birkaç dakikaya, hatta 4 dakikaya kadar kalabiliyorlarmış. O zaman hakemin, tarafları ayırıp oyunu yeniden başlatma yetkisi var. Hakemlere ‘gyoji’ deniliyor; ellerinde işlemeli kınlarının içinde bir kılıç taşıyorlar. “Neden kılıç taşıyorlar, güreşçilerden mi korkuyorlar” diye sordum. “Hatalı bir karar verir ise ‘seppuku’ yapabilir” dediler. Yani kendi karnını deşerek onur ölümüne nail olmak..

Bir sumocunun hayatı devamlı gözaltında... İnanılmaz bir disiplin altında yaşamak zorundalar. Otomobil kullanmaları bile yasakmış. Hep beraber kışlalarında kalıyorlar (yeniçeri ocaklarını düşünün). Sabah 05.00’ te uyanıp hiç kahvaltı etmiyorlar ve derhal antrenmanlara başlıyorlar. Öğle vakti ‘çanko nabe’ adı verilen müthiş bir öğle yemeği yiyecekler. Merak ettim ve ben de aynı yemeği yedim, yazımın sonunda anlatacağım. Yemekten sonra bir ‘kilo uykusu’ çekiyorlar, öğleden sonra yemek sonrası uykusu ile daha kilolu olacaklarına inanıyorlarmış. Güreşlerde kilo sınıfları ve kısıtlamaları yok, serbest... Yüksek sınıf güreşçileri ‘sekitori’ izlemek başlı başına bir olay. Rengârenk saf ipek kimonoları, güreşçi ilan edildiği andan beri hiç kesmediği ve tepesinden sıkı sıkı toplayıp, topuz yaptığı özel yağlı saçları, ses çıkaran tahta takunyalarıyla takır tıkır yürüyen devler...




Bu güreşin kendinden çok, güreşçilerin müdavimi olduğu ve meşhur bir güreşçinin sahibi olduğu lokanta daha enteresan idi.
Masamıza çanko nabemiz geldi. Kaynayan sebze suyu, balıklar, mantarlar, ince kesilmiş etler, sübye, çeşitli sebzeler, tofu, vesaire... İri chop stick’leriniz ile malzemeyi fokurdayan tencereye bırakıyorsunuz, arada bir karıştırıyorsunuz. Piştikten sonra önünüze alıp çeşitli soslara banarak yemeden evvel bir sonraki seçiminizi tencereye atıyorsunuz. Arada bir kepçe ile tencerenin suyundan önünüzdeki kâseye ilave edip yemek ile beraber çorbanızı da içiyorsunuz. Her çeşit protein içerdiğinden güreşçiler için ideal yemek. İyi bir sumo güreşçisi koca bir tencereyi tek başına götürüyor imiş. “Kendin pişir kendin ye” sözünün babaannesi bu iş.

Yazının devamı...

Eskiyle yeninin, Doğu’yla batının arasında Japonya

Kibar insanlar ülkesinde bırakın öpüşmeyi, el sıkışmak bile yersiz bir hareket. Belinizden saygı ile eğileceksiniz ve ne kadar öne doğru eğildiniz o kadar saygı demek. Kartvizit değiş tokuşu yaparken başparmaklarınız yukarıda, iki eliniz ile kartınızı öne doğru uzatacaksınız. Trafik soldan olduğu gibi yürüyen merdivenler de solda duracaksınız. Metro katına geldiğinizde sakın şaşırmayın. Yerlere, yalamak için bal dahi dökemezsiniz. Yollarda ayakta bir şeyler yemek mümkün değil, ayıp. “Kızlar sokakta çiklet çiğnemezler” dedi bir Japon. Aslında bunu gençliğimizde annemin ablama sıkı sıkı tembih ettiğini de hatırlıyorum. “Yollarda atıştırmak, çiklet çiğnemek, yüksek sesle konuşmak ayıp” derdi rahmetli.



Değil yerlerde bir çöp, çöp sepeti dahi yok. “Elimizde çöp varsa nereye atacağız” dedim, “Cebinize veya çantanıza koyun, evinizdeki çöp sepetine atın” dediler. Metrolardaki biniş yerlerinde kapıların önünde tek kişilik çizgiler işaretli. Metro beklerken tek sıra oluyorsunuz ve zikzak uzadıkça uzuyor. İlk önce inecekler iniyor, sonra tek sıra halinde binecekler biniyor. Taksi şoförleri beyaz eldivenli, beyaz maskeli ve tüm koltuklar kar gibi beyaz işlemeli dantel kılıflarla kaplanmış. Bagajda da bir yedek kılıf seti mevcut.

Köklerinden kopmamışlar ama Batı’ya hayranlar

Japonya, geçmişin gelecek ile kucak kucağa, sakin bir uyum içerisinde yaşadığı bir ülke. Batılı birisi için anlamak çok kolay değil. Köklerinden kopmamışlar ama bence biraz fazla Batı dünyası hayranlığı da hemen göze çarpıyor. Öte yandan “Eski ve yeninin dansı bu kadar mı uyum içerisinde olur” dedirtecek kadar da ilginç bir ülke. Örneğin, yüksek teknoloji eseri bir bina yanında bir kulübeyi görebiliyorsunuz. Ya da yüksek teknoloji ürünü bir otel odasına jet asansörler ile çıkıyorsunuz. Odanızda otomatik ısı kontrolünün yanında nem kontrolü, pencereden kararan hava ile aynı hızla aydınlanan otomatik iç ışık sistemleri sizi karşılıyor ama pencerelerde yana kayan hafif, ahşap kâğıt camlı perdeler birkaç asır evvelki sistem. Şimdilerde moda olan ama benim hiç anlayamadığım ‘Japan Whisky’si yanında uzun, detaylı ve geleneksel çay seremonileri de, müthiş Japon bahçelerinin hemen yanında bence biraz çirkin modern yapılar da eskiyle yeninin yan yana örnekleri olarak göze çarpıyor.





Gerçek hikâyeler Japonları anlatıyor

Aslında bugünkü Japonya toprakları, Pasifik Denizi’nde 3 bine yakın adalar topluluğundan oluşuyor. Çok değişik bir ırk! Kökleri ‘Yamato’ ırkı olarak geçen, MS 3. ve 4. yüzyıllarda savaşçı kabileler olarak bilinir. İnsanlık tarihinin yüzkarası olan, Hiroşima ve Nagazaki cehennemini yaşatan atom bombası ile son bulan savaşı hatırlayın... Eski Amerikan savaş filmlerinde de aşina olduğumuz üzere, ‘Coni’ye Pasifik adalarında kök söktüren Japon insanını tanıtan birkaç gerçek hikâyem var. Savaş bittiğinde teslim olmayıp, mücadelesine 29 yıl daha devam eden, çılgınlık derecesinde inatçı Japon askeri Hiroo Onoda’nın hikâyesi, II. Dünya Savaşı’nın en ilginç insan öykülerinden birisidir. Hiroo Onoda, Japonlar tarafından istila edilen Filipinler’deki Lubang Adası’nda görevli, 23 yaşında bir Japon istihbarat subayıdır.

Amerikan piyadeleri adaya çıkarma yapınca, Japon kuvvetleri ormana çekilip gerilla taktiği uygulama kararı alır.
Binbaşı Taniguçhi’nin askerlerine emirleri nettir; “Geriye tek bir Japon askeri kalsa da savaşmaya devam edeceksiniz. Teslim olmak yok. İntihar etmek yok.” Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra, Japonlar 1945 yılında koşulsuz olarak teslim olurlar ama Pasifik’teki küçük adalardaki Japon askerlerinin savaşın bittiğinden haberleri yoktur. Emir kesin; teslim olmak yok.



Amerikan askerleri megafonlarla savaşın bittiğini duyurur. Uçaklar, Japon Genelkurmay Başkanı’nın imzasını taşıyan, savaşın bittiğini açıklayan bildiriler atar ama Hiroo Onoda bunlara kulak asmaz, Amerikan savaş taktiği zanneder bunları. Amerikan ordusu adadan ayrılır. Ancak Onoda hain olarak gördüğü yerel halka savaş açar. Ekinlerini yakar, ormanda saklanır, meyveler, böcekler vesaire yer, kuşları avlar... Ormanda yakalanmadan tam 29 sene yaşam savaşı verir. Kâşif Norio Suzuki, ormanda tek başına yaşayan Onoda’yı bulur ve teslim olması için seslenir.

Onoda, silahı bırakma emrini, ancak adadan ayrılmama emri veren komutanı Binbaşı Yoşimi Taniguçhi’den alacağını söyler. Suzuki bu sefer de hâlâ hayatta ve bir kasabada kitapçılık yapmakta olan emekli Binbaşı Taniguçi’yi bulup getirir. Onoda, binbaşıyı tanıyınca selama durup “Teğmen Onoda emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diyerek silahını ve kalan mühimmatını teslim eder ve 23 yaşında geldiği adadan 52 yaşında ayrılır. Hiroo Onada 91 yaşında ölecektir, pişman değildir.




Onur ölümü ‘Harakiri’

2015 yılında ‘İzmit Körfez geçişi asma Köprüsü’nde bir halatın kopmasından kendisini sorumlu tutan 51 yaşındaki Japon mühendis Kishi Ryoiçi “Sorumlu benim” notu bırakarak ‘harakiri’ (onur ölümü) ile yaşamına son verir. Cesedi ‘Altınova Mezarlığı’ girişinde bulunuyor.
Harakiri (seppuku yani karnı yarmak) Japonların en çok bilinen intihar şekli. ‘Onur intiharı’ olarak nitelendirilen ölüm şeklini seçerek yaşamına son veren Kishi Ryoiçi gibi intihar eden pek çok Japon bulunuyor. İşte onlardan bazıları:







Ölümden korkmayan savaşçılar

Japonya’yı ve gücünü anlamak için ‘Samuray’ kültürünü anlamak gerekir. Samuray ölümden korkmayan savaşçıdır ama arkasında derin bir felsefe yatar.

Gi (Dürüstlük ve Adalet):
Samuray insanlarla ilişkilerinde dürüst olmalıdır. Adalete inancı tamdır. Tek bir doğru ve tek bir yanlış vardır.

Yu (Destansı Cesaret):
Saklanmak hiç yaşamamak demektir. Samuray tüm tehlikelere rağmen cesaretini kaybetmez. Cesaret, zekâ ve güçle beslenir ama gözü kara değildir.

Jin (Merhamet): Aldığı eğitimin sonucu olarak samuray hızlı ve güçlüdür. Ancak bu herkesin yararına olmalıdır. Şefkatlidir, geliştirdiği gücü pozitif olarak kullanmalıdır. Kılıcını sırf kan dökmek için kınından katiyen çıkarmaz. 

Rei (Kibarlık-Nezaket): Güçlerini ispatlamaya ihtiyaçları yoktur. Bir samuray düşmanına karşı bile saygılıdır. Saygı olmadığında, hayvanlardan farkımız kalmaz, diye düşünür. Bir samuray sadece gücü yüzünden saygı görmez, diğer insanlara davranış biçimiyle de saygı görür.




Makato (Katıksız İçtenlik): Samuray bir şeyi yapacağını söylemişse, o şey olmuş demektir. Söylemek ile yapmak arasında hiçbir fark yoktur.

Meiyo (Şeref): Samuray’a göre şerefsizlik zamanla iyileşmez, aksine giderek genişler. Samuray’ın onurunun tek yargıcı kendisi, şerefinin tek terazisi kalbidir.

Chu (Görev ve Sadakat): Samuray için, bir şeyi yapmak ya da bir şeyi söylemek, o şeye sonuna kadar sahip çıkması demektir. Bundan ve bunun ardından gelecek tüm sonuçlardan sorumludur. Bir samuray üstlerine müthiş sadık, sorumlusu olduğu kişilere karşı son derece mesuldür. Tüm bu Samuray felsefesi, sanırım size II. Dünya Savaşı sonu iki atom bombası yemiş ve tamamen yere yıkılmış bir ulusun bugünkü durumunu anlatacaktır...

Yazının devamı...

İnci köleliğinden petrolün efendiliğine

Muhammed Al Sani’nin Osmanlı’yı resmen davet etmesi ile Osmanlı egemenliği 1852’de başlamış. Katar, Basra vilayetinin bir sancağı olmuş. Doha, Basra Viyaleti’nin Lahsâ sancağına bağlı bir kaza ve Al Sani ailesi de kaymakamlarmış. Tabii ki İngilizler ‘bala konan arılar’ gibi vızıldayarak üşüşmüşler Doha’ya. Daha sonra alavere dalavere, İngiliz oyunları vesaire Osmanlı 1913’te buralardaki haklarından vazgeçmiş. Son Osmanlı askeri 1915’te Katar’ı terk etmiş. 1916’da İngilizler resmen girmiş ülkeye. 1971’de İngiliz hâkimiyetinden ayrılan Katar, bağımsız bir devlet olmuş. Emir Hamad bin Halife Sani, babasını kansız bir darbe ile uzaklaştırdıktan sonra reformlarına başlamış. Bugün oğlu Tamim bin Hamad, ülkenin başında. Kişi başına düşen milli gelirle dünya şampiyonu! Kişi başı 130 bin dolar milli gelirle, dünyanın en zengin ülkesidir Katar. Katar, üniversiteleri, sağlık reformları, müzeleri ile dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Dünyanın coğrafi ve tarihi merkezi sayılan güzel ülkemizde biz daha “Evrensel müzik opera, bizim müziğimiz değildir.” tartışmasını yapaduralım, 2012 yılında Giuseppe Verdi’nin klasik operası “Aida”, Katar amfi tiyatrosunda “Katar Filarmoni Orkestrası” eşliğinde 80 solist ve 35 oyuncu ile sahnelenmiş. Benim için sürprizler ülkesi oldu Katar.



Hayatımda ilk defa bir avcı şahin ellerime kondu. Ava gidemedim, mevsimi değilmiş ama bir 'şahin hastanesi' gördüm.



Bedevi zamanlardan kalma bu merak, Araplar tarafından çılgın bir tutku haline gelmiş. Şöyle ki; artık avlanacak kuş kalmadığı için Afganistan’a, Suriye’ye gidiyorlarmış. Avlanan kuş 'Houbara Bustard - Toy Kuşu' artık kalmamış çölde. Avlanması için güvercin salıyorlarmış ama işin hastaları ille de toy kuşu arıyormuş. Zengin şeyhler ava özel jetleriyle gidiyorlarmış. Bir seferinde zengin bir Arap, yolcu uçağında 80 adet bilet almış ve yolcularla beraber götürmüş şahinlerini. Hastalık o derece ileri ki: “Amerikalılar, Usama Bin Ladin’i güdümlü füze ile öldürecekler, Afganistan’a gitmeyin, yaklaşmayın” uyarılarını dahi dinlememişler. Zengin Arap şeyhlerinin Afganistan’da avda olduğunu öğrenen CIA son saniye füze düğmesine basmamış. “Suriye’ye sakın ava gitmeyin” uyarılarını da dinlemeyen şeyhler, özel jetleri ve yüz binlerce dolarlık şahinleriyle savaşın göbeğine Suriye’ye gitmişler. Tam 26 milyarder Arap, ki içlerinden sekizi, ülkenin başındaki El Sani ailesindenmiş, teröristler tarafından kaçırılarak 16 ay rehin tutulmuş. Pazarlıklar sonucu 1 milyar dolar karşılığında serbest bırakılmışlar. Tüm bunları da duyunca şahin hastanesini gördüğümde pek şaşırmadım doğrusu.

Mevsiminde olmadığımız için bir yarışmaya katılamadım ama zaten biraz acımasızmış bu iş.  Hayvan hakları savunucuları, beni bir şahinin güvercini parçaladığı gibi parçalar sanırım.

Gündüz vakti yollar boş, çarşılarda kepenkler kapalı veya dükkanların önünde bezler var. “Acaba tatil gününe mi denk geldik?” derken karanlık basıp da hava biraz nefes alınacak hele gelince çarşılar canlandı. Fırsattan istifade ben de tüm günümü müthiş bir müzede geçirdim.



2008 yılında tamamlanan ve bir tasarım harikası olan İslam Eserleri Müzesi denizin üzerinde. Bir Türk firması tarafından, Türk inşaat malzemeleriyle inşa edilen binanın mimarı Amerikalı/Çinli mimar I.M Pei. Mimar o dönem 91 yaşındaymış ve emekliye ayrılmış olmasına rağmen bu proje onu çok heyecanlandırmış ve kabul etmiş. Pei şu anda 101 yaşında ve annemin tabiriyle dingir dingir! (canlı sıhhatli) Aylarca Arap ülkelerini gezen Pei, eski İslam mimarisi motiflerinden esinlenerek çizmiş binayı. Müzenin içindeki eşsiz Türk/Osmanlı eserleri dahil binlerce sanat eseri beş katlı binada sergilenmiş. Sanat eserleri bir yana, bir başyapıt olan binayı inceleseniz yeter zaten. Motifler, kubbeler, hilâller ve Osmanlı’dan esinlenilmiş kandillikler...



I.M. Pei, Paris’te bitmez tartışmalar yaratmış, Louvre Müzesi, cam piramitleriyle meşhur. Sanat dünyası, cam piramitleri sevenler ve sevmeyenler olarak ikiye ayrılmıştı ama ben, sevenler tarafında oldum her zaman.

Tabii ki, Osmanlı eserlerini görmek istedik hemen. Hastası olduğum İznik çinilerinden başlayıp, fermanlara, Fatih portresine doğru yöneldik ama büyük sürprizle karşılaştık yolda...



Altında fazla açıklaması olmayan tepeden tırnağa zırhlı 15. yüzyıl sonlarına ait bir Türk atlısı. Dikkatlice bakınca at zırhlarının plakaları üzerinde 'kayı boyu' işaretleri gördüm. Türkler, Orta Asya geleneklerine bağlı olarak atlarına insan muamelesi yaparlardı inancını ispatlarcasına at da tepeden tırnağa zırhlar içerisindeydi. Binanın üst katında meşhur Fransız ağabeyimiz Alain Ducasse’in bir lokantası var.

Sonraki durağımız ise Vakıf Çarşısı oldu. Çarşıda atmaca dükkânlarına, antikacılara girdik ve Arap Bedevileri ile fotoğraf çektirdik. Doha, bir sıcak günde bitmedi, bir daha uğrayacağız muhakkak. Kızmazsanız bir şahin avı belgeseli çekmek isterim doğrusu.



Yazının devamı...

Avrupa’nın en iyi korunmuş Ortaçağ romantiği

Barselona’dan günde dört sefer konforlu otobüsler ile 15 Euro'ya ulaşabilirsiniz. 130 km yol 1 saat 45 dakika. Özel otomobille giderseniz de kasaba girişinde geniş park yerleri mevcut. Köprüden usulca manzarayı sindire sindire yürüyünüz. Harikalar diyarındaki Alis edası ile kule üzerindeki demir parmaklıklı kapıdan kasabaya giriniz. Taşlı yollardan yürüyeceksiniz, hanımlar, topuklu ayakkabıların alternatifleri yanınızda olsun muhakkak.



Fotoğrafçıların cennetinde yürürken bir yandan da lokanta kesiyorum. Pont Vell lokantasını deneyeceğiz. Kasabaya aç karnına girmeyelim. Hemen sağ tarafta dört katlı bir lokanta biraz turistik de görünse, kokusu güzel. Kasabanın sosisleri meşhur ama menüde bulamıyorum. Spesiyaliteleri tavşanmış. Güzel bir menü çalışmasına başlamadan evvel çok sevdiğim 'Cava'dan bir kup (İnce uzun şampanya kadehi) deneyelim. Fransızların meşhur 'Champagne' tekniği ile yapılan Cava'yı (İspanyolca şarap mahzeni demek) bazen şampanya ya tercih ederim, daha neşeli bulurum. Her ne kadar kulağa hoş gelmesede Fransa’da lokantalarda seçerim ve Fransızlar iyi becerirler, bu pişirmesi zor tavşan etini. Fransa sınırı 30 km civarı. En yakın Fransız kasabası Perpignan 80 km. Yeşil elmalı Tavşan güveç tam Fransız usulü olmasa da uyaroğlu idi. Tek bir kadeh kırmızı şarap için bu kez Kuzey İspanya’ya gittim, 'Rioja' Tempranillo (erkenci) üzümünden. En erken kararmaya başlayan, Bask bölgesi dağlarının hemen arkasındaki bağların üzümü. Yemek ufak bir 'Shot Ratafia' ile noktalandı. Limon kabukları ve baharat ile yapılan yöresel bir likör. Dikkat şarabı ve likörü seveceksiniz ama birer kadehte kalalım lütfen, daha gezeceğimiz yerler var ve akşam da Barselona’ya döneceğiz. Restaurant Pont Vell, C/Pont Vell Besalu.

Besalu’da ortaçağlarda Yahudi ve Katolikler beraber yaşamışlar.  712-814 yılları arasında bir 100 senede Kuzey Afrika Müslümanları kontrolu altında kalmış. Bu devre ait hiç bir kalıntı yok. Yahudilere ait kalıntı ise bir temel kazısında ortaya çıkmış.



Yahudiler evlerinin altında bir 'Mikve' havuzu bulundururlar. Yeniden doğma veya arınma törenlerinde kullanılır. Gelinlik kızların, dini bayramlardan önce erkeklerin ve adetlerinden sonra her ay kadınların omuzlarına kadar bu suya girmeleri gerekirmiş.

Ortaçağların kolera salgınında, bu ölümcül hastalığı, Yahudiler hijyenik nedenler dolayısı ile biraz daha geç kapmışlar. Düşünün, başta Müslümanlar ve sonra daha az Yahudilerde banyo adetleri çok yaygın olmasına rağmen, Katolikler hayatlarında sadece bir iki kez doğumdan sonra ve evlenmeden evvel yıkanıyorlarmış. Kolera salgınında Katolikler pislikten ölmeye başladıkları zaman kendilerini Yahudilerin zehirlediklerini sanmışlar. 1490'lardaki Yahudilere. fermanından sonra çoğu Osmanlı topraklarına doğru bu diyarları terk etmişler. Geniş meydanda güneşli ve tembel bir gün. dediler İspanyollar. Pek öyle konuşkan ve cana yakın değiller, ancak İspanyolca konuşmamı duyunca biraz açılıyorlar. İlk başında pek canım çekmedi ama şöyle bir bakalım dedim ve iyi ki de demişim.



Lluis Carreras mücevherci ve koleksiyoner. Minyatür sanata meraklı. Rusya, Meksika, Çin, Fransa, İtalya, İngiltere gibi ülkelerdeki sanatçılardan toplamış. 1999 yılında Besalu'da meydandaki eski bir tekstil fabrikasını almış, aslına sadık kalarak restore ettirmiş ve bu nefes kesen müzeyi hayata geçirmiş. Müzede yaklaşık 2000 eser sergileniyormuş. İlk oda da 12 kez küçültülmüş yani, 1/12 ölçekli objeler sergileniyor. İkinci odada 100 ile 500 kez, 1/100-1/500 ölçekli objeler mevcut.



Üçüncü oda ise inanılmaz. Mikro minyatürlere ancak büyüteçle bakabiliyorsunuz. Beni en çok etkileyen ise dikiş iğnesi oldu.



Dikiş iğnesi deliğinde deve kervanı. Yok artık!. Ağzımız hayretten bir karış müzeyi terk ettik. Dar sokakları, dehlizleri, yüzlerce yıllık aşınmış merdivenleri ve tüm güzellikleri sindire sindire salınıyoruz. Gözümüze sağda solda iskemleler ilişmeye başladı. Tüm kasabada bir sanat sergisi varmış meğerse, konusu 'İskemle'...



Bu iskemle üç boyutlu gibi görünüyor ama yanına yaklaşınca fark ediyorsunuz ki, aslında iki boyutlu sadece. diyor bize sanatçı.



Merdivenlerin sonunda ise dev bir iskemle. İŞtalyan sanatçı şöyle yazmış.

 

 

Yazının devamı...

Çeeeek bi Adana kebap...

Şimdi: İri bir parça kopart ve yassı şişi eline alarak baş parmak aşağıda, diğer dört parmak sırasıyla okşar yumuşaklıkta tek tek kapatarak geriye, kendine doğru bu satır kıymasıyla yassı şiş üzerini kapla. Bu işin en zor kısmı bence, çok gevşek olursa kebap pişme esnasında ateşe düşebilir. Ben düşürmeden pişirebildim, hatta arada eti sıkılaştırmak için ateş üzerinden alıp, lavaşla üstüne bastırıp fazla yağlarını alarak tekrar ateş üstüne koydum. Kömür ateşini sık sık yelleyerek kızgın olmasını sağladım ki, üstü kızarsın nar gibi. Ustalar "tamam" deyince tabaktaki bir lavaş üstüne yatırıp üstünü bir başka lavaşla yorgan misali sıkıca örttüm. İlk önce hafif ileri (yapışan uçlar varsa serbest kalsın diye) sonra tereyağından kıl çekercesine ahenkle tek hamlede yassı şişi, bir kılıç cengaveri maharetiyle çektim ve derin bir soluk aldım. Şimdi nar kuzusu gibi önümde boylu boyunca lavaş yatağına uzanmış, hâlâ cızırdıyor. Çeeeek….




İsmail Amca 86 yaşında, 60 senedir kebap yapıyor ve bir delikanlı gibi çiğ köfte yoğuruyor. Adana kebabını bilmem ama çiğ köfte bence dünya gastronomi harikaları listesinde ilk sıralarda yer alır. Müthiş bir buluş.

Tarsus Amerikan Koleji’nde dört sene yatılı okudum. Adana’da, dayım Kemal Özgür ve bilhassa halam Ruziye Özgiray’ın evlerinde hafta sonlarımı geçirirdim. Kemal dayı bir yemek uzmanı, bir 'Bon Viveur' idi. (iyi yaşayan insan) Kışları Adana’da kebabın en iyisini yaptırır, yazları ise İstanbul’daki köşkünde deniz mahsullerinin alası mutfağından eksik olmazdı. Adana’da eskilerin hatırladığı hâlâ bir 'Kemal Özgür Kebabı' var. Kebaba adını vermiş bir adamın yeğeniyim. İlk defa dayım götürmüştü sabah 6.00’da ciğer şiş yemeye, Ciğerci Parmaksız’ın minik dumanlı lokantasına. Çocuktum unutamadığım bir andır.  




Yıllar sonra Adana’da Bakırcılar Çarşısı’nda artık azalmış çekiç sesleri arasında ciğer kahvaltımı, şalgam suyu eşliğinde dayıcığımı anarak yaptım.

Büyük saat: 1879 yılında iki Ermeni usta tarafından yapımına başlanmış. Adana Valisi Ziya Paşa zamanında Hicaz demiryolu yapımı için Osmanlı topraklarına gelen Almanlar tarafından saat mekanizması takılmış ve bugün hâlâ çalışıyor. Söylenenlere göre 32 metrelik boyuyla ülkemizin en yüksek saat kulesiymiş. Ziya Paşa’ya gelince asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin olan Paşa, düşünür, şair ve yazar, yani tam bir Osmanlı entelektüeliymiş. Abdülaziz döneminde Avrupa’da 'Genç Osmanlılar' arasına katılmış ve daha sonra yurda dönüp, belki biraz da sürgün mahiyetinde Adana’ya vali atanmış. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" dizesi ona aittir. Nasihat ile yola gelmeyenin hakkı azar, azar ile yola gelmeyenin hakkı ise dayaktır.

Ziya Paşa’nın mezarında bir fatiha okuyup devam ettik yolumuza…



Ulu Cami çok ama çok zarif bir cami. Hemen Selçuk etkileri göze çarpıyor. Selçuklu mimarisini fazla 'uzay yolu' bulmuşumdur, hastasıyım. Ama burada tamamen Arap (Memlûk) tarzı, altıgen, iki ayrı renk taş kullanılmış olan zarif bir minare ve avluda ise Osmanlı mimarisi göze çarpıyor. Cami ve medresede bu üç tarz birbirinden beklenmeyecek kadar mükemmel bir uyum sağlamış.  Sanırım zamanla eklenerek büyümüş. Ramazanoğlu Halil Bey tarafından 16. yüzyıl başlarında Selçuklu tarzındaki yapımına başlanmış. 1552 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra mihrap İznik çinileri ile kaplanmış. Osmanlı izleri başlamış külliyede. Maalesef burada da güzelim çinilerin bazıları çalınmış. Camiden çini çalanlara sadece hırsızlık cezaları verilmemeli bence. Tarihimizi, benliğimizi, insanlığımızı zedeliyor bu hırsızlar. Adana iklimi nedeniyle kapalı kısmı açık kısmından daha ufak bir cami. Kapalı kısmı dar bir dikdörtgen, avlusu ise aksine geniş ve ferah bir cami. Ramazanoğlu Halil Bey ve Piri Paşa’nın oğulları Mehmet Bey ve Mustafa Bey’in sandukaları yan yana ve tamamen İznik çinileri ile kaplı.

Ramazanoğulları Beyliği: Oğuz Türkleri’nin, Üçok kolunun, Yüreğir boyu kökenli bu beylik, 1300’lü yıllarda Adana bölgesine yerleşmeye başlamış. İlk önceleri  200 küsur sene Memlûklular’a tabi olmuşlarsa da 1500’lü yıllarda kendi istekleri ile Osmanlı’nın bir parçası olmuşlar.



Öğleden sonra beni çok etkileyen bir köye gittik. Bana yolladıkları yazıyı kısaltarak paylaşıyorum:

 

Kınalı Eller Salmanbeyli Kadın Kooperatifi’nin amacı;

 

 

 

Yazının devamı...

Girona’da dişi aslan heykelinin poposunu neden öpmedim?

Hikayeye göre İsabel, “Son Müslüman ve Yahudi, İberya Yarımadası’nı (Bugünkü İspanya) terkedene kadar yıkanmayacağım” demiş.Gerçi Ortaçağ Avrupası’nda yıkanmanın hastalıklara yol açtığına inanılırmış ve kilise, çıplak yıkanmanın günah olduğunu da söylermiş. İsabel’in “Doğduğumda ve evlendiğimde olmak üzere hayatımda sadece iki kere yıkandım” dediği rivayet olunur. Aynı devirlerde gürül gürül akan sıcak sulu ve buharlı hamamları ile Osmanlı’yı düşünürseniz, ortaçağda medeniyetin kimde olduğunu anlarsınız. Neyse, hikayeye dönelim. İsabel öylesine kirliymiş ki  “Kirli İsabel” olarak anılırmış. Hatta resim sanatında sarıya çalan beyaz renge, İsabel’in iç çamaşırlarının renginden esinlenerek “Isabelin” denmiş. Neyse midenizi kaldırmayayım. Etnik soykırıma çok az kala Osmanlı Sultanı II. Beyazıd, gemilerini göndererek Yahudiler’in büyük bir kısmını Osmanlı topraklarına getirmiş.

Girona, (Katalanca’da Cirona okunuyor) Barselona’nın 100 km kuzeydoğusunda. Hızlı tren ile 40 dakikada ulaşabilirsiniz. Yahudi evleri ile meşhur. Ülkemizde yaşayan ‘Sefarad Yahudileri’nin bir çoğunun kökü Girona’da yatıyor olmalı. 12. asırda Yahudi Cemiyeti, Girona’da yeşermiş. Aslında İspanya’da Yahudiler’in gerçek varlığı, Kuzey Afrika’dan gelen ve tüm güney İspanya’yı kontrol altına alan Müslümanlar ile başlamış. İslam yönetimi, vergilerini verdikleri takdirde Yahudiler’i ticaret, eğitim ve din alanlarında serbest bırakmış. Bu hoşgörü ve serbesti tüm Avrupa Yahudileri’ni buralara göç ettirmiş. Ta ki; birbirinden ayrı Katolik krallıklardan Kastilya ve Leon Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenip, güçlerini birleştirerek, 1492 yılında Elhamra Kararnamesi’ni imzalayana kadar.

Bu kararnameye göre Yahudi dinine mensup olan herkes İspanya'yı terk edecek, yanına altın, para ve ziynet eşyası almayacaktır. Kararnamenin muhataplarına ülkeyi terk etmeleri için 4 ay süre tanınmış ve bu süre sonunda da ülkeyi terk etmeyenlerin idam edileceği belirtilmiş. Bu tarihten bir yıl sonra yine II. Ferdinand'a ait olan Sicilya 1493'te, dört yıl sonra da Portekiz 1497'de aynı uygulamayı gerçekleştirecektir. Böylece Yahudiler tüm Avrupa’ya göç etmeye başlamışlar.

En uzak olmasına rağmen en güvenilir ve zengin topraklar Osmanlı topraklarıymış. Pîrî Reis'in amcası Kemal Reis'in kumandasındaki Osmanlı kadırgalarıyla gelen göçmenler; başta İstanbul, Edirne ve Selanik olmak üzere, İzmir, Manisa, Bursa, Gelibolu, Amasya, Patros, Korfu, Larissa ve Manastır'a yerleştirilmişler. Osmanlı’ya göç edenlerin daha elit sınıf; entelektüel, zengin, bilim insanı ve yüksek seviyede sanatçılar olduğu söylenir. Bu sınıf, Sultanlar’ın doktorları, haznedarları, elçileri olmuş, Osmanlı’ya matbaa, ateşli silahlar teknolojisi ve daha birçok yenilik getirmiştir.

Çok hoşuma gideni anlatayım: Babası gibi saray doktoru olan Moşe Hamon, Yavuz Sultan Selim ve ardından Kanuni Sultan Süleyman'ın da özel doktoruymuş. Tıp ile ilgili eserleri bulunan Hamon'un 1526 ilâ 1551 yıllarında diş bakımı ile ilgili yazdığı 200 sayfalık kitabı bugün hâlâ İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü Kütüphanesi’nde, düşünün. Çocuk psikiyatrisine ve müzikle tedavi yöntemlerine önem veren Moşe Hamon, kitabında, padişah çocuklarının müzikle uyutulmasını tavsiye etmiş, bakar mısınız?

Onyar nehri üzerindeki ahşap köprüyü geçiyorsunuz, karşınızda bir sütuna tırmanmaya çalışan çok çirkin bir dişi aslan heykeli göreceksiniz. Efsaneye göre şehre yabancı biri giremesin diye, bir parola mahiyetinde poposunu öpmeniz gerekiyor. Âdete uyarak dudaklarımı yakınlaştırıp öpüyor gibi yaptım. Kimse de anlamadı galiba ki rahatça girdim şehre. Dar sokakları, rengarenk evleriyle yahudi mahallesindeyim.

Yürüyerek bir meydana ulaşacaksınız. Ardından 86 basamak tırmanarak Girona Katedrali’ne varacaksınız.  Diğer adı ile “Girona’daki Aziz Meryem Katedrali. 22 metre eni ile dünyanın en geniş gotik katedrallerinden. Şimdiki çan kulesi ise büyük ihtimalle bir cami minaresi. Eski Roma Katolik Kilisesi, Kuzey Afrika Emevileri tarafından 717 yılında camiye çevrilmiş. Emevi mimarisi ve süslerinin hastasıyım ama İspanyollar, Müslümanlar’ın döneminden bir tek taş parçası bile bırakmamışlar buralarda. Popüler kültürde: Katedral, bilhassa merdivenler ve dar sokaklar,  “Games of Thrones” dizisinin bilmem kaçıncı sezonunun, bilmem kaçıncı bölümünde set olarak kullanılmış ve sırf onun için ta buralara kalkıp gelen turistler varmış.

Yazının devamı...