GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Avrupa’nın en iyi korunmuş Ortaçağ romantiği

Barselona’dan günde dört sefer konforlu otobüsler ile 15 Euro'ya ulaşabilirsiniz. 130 km yol 1 saat 45 dakika. Özel otomobille giderseniz de kasaba girişinde geniş park yerleri mevcut. Köprüden usulca manzarayı sindire sindire yürüyünüz. Harikalar diyarındaki Alis edası ile kule üzerindeki demir parmaklıklı kapıdan kasabaya giriniz. Taşlı yollardan yürüyeceksiniz, hanımlar, topuklu ayakkabıların alternatifleri yanınızda olsun muhakkak.



Fotoğrafçıların cennetinde yürürken bir yandan da lokanta kesiyorum. Pont Vell lokantasını deneyeceğiz. Kasabaya aç karnına girmeyelim. Hemen sağ tarafta dört katlı bir lokanta biraz turistik de görünse, kokusu güzel. Kasabanın sosisleri meşhur ama menüde bulamıyorum. Spesiyaliteleri tavşanmış. Güzel bir menü çalışmasına başlamadan evvel çok sevdiğim 'Cava'dan bir kup (İnce uzun şampanya kadehi) deneyelim. Fransızların meşhur 'Champagne' tekniği ile yapılan Cava'yı (İspanyolca şarap mahzeni demek) bazen şampanya ya tercih ederim, daha neşeli bulurum. Her ne kadar kulağa hoş gelmesede Fransa’da lokantalarda seçerim ve Fransızlar iyi becerirler, bu pişirmesi zor tavşan etini. Fransa sınırı 30 km civarı. En yakın Fransız kasabası Perpignan 80 km. Yeşil elmalı Tavşan güveç tam Fransız usulü olmasa da uyaroğlu idi. Tek bir kadeh kırmızı şarap için bu kez Kuzey İspanya’ya gittim, 'Rioja' Tempranillo (erkenci) üzümünden. En erken kararmaya başlayan, Bask bölgesi dağlarının hemen arkasındaki bağların üzümü. Yemek ufak bir 'Shot Ratafia' ile noktalandı. Limon kabukları ve baharat ile yapılan yöresel bir likör. Dikkat şarabı ve likörü seveceksiniz ama birer kadehte kalalım lütfen, daha gezeceğimiz yerler var ve akşam da Barselona’ya döneceğiz. Restaurant Pont Vell, C/Pont Vell Besalu.

Besalu’da ortaçağlarda Yahudi ve Katolikler beraber yaşamışlar.  712-814 yılları arasında bir 100 senede Kuzey Afrika Müslümanları kontrolu altında kalmış. Bu devre ait hiç bir kalıntı yok. Yahudilere ait kalıntı ise bir temel kazısında ortaya çıkmış.



Yahudiler evlerinin altında bir 'Mikve' havuzu bulundururlar. Yeniden doğma veya arınma törenlerinde kullanılır. Gelinlik kızların, dini bayramlardan önce erkeklerin ve adetlerinden sonra her ay kadınların omuzlarına kadar bu suya girmeleri gerekirmiş.

Ortaçağların kolera salgınında, bu ölümcül hastalığı, Yahudiler hijyenik nedenler dolayısı ile biraz daha geç kapmışlar. Düşünün, başta Müslümanlar ve sonra daha az Yahudilerde banyo adetleri çok yaygın olmasına rağmen, Katolikler hayatlarında sadece bir iki kez doğumdan sonra ve evlenmeden evvel yıkanıyorlarmış. Kolera salgınında Katolikler pislikten ölmeye başladıkları zaman kendilerini Yahudilerin zehirlediklerini sanmışlar. 1490'lardaki Yahudilere. fermanından sonra çoğu Osmanlı topraklarına doğru bu diyarları terk etmişler. Geniş meydanda güneşli ve tembel bir gün. dediler İspanyollar. Pek öyle konuşkan ve cana yakın değiller, ancak İspanyolca konuşmamı duyunca biraz açılıyorlar. İlk başında pek canım çekmedi ama şöyle bir bakalım dedim ve iyi ki de demişim.



Lluis Carreras mücevherci ve koleksiyoner. Minyatür sanata meraklı. Rusya, Meksika, Çin, Fransa, İtalya, İngiltere gibi ülkelerdeki sanatçılardan toplamış. 1999 yılında Besalu'da meydandaki eski bir tekstil fabrikasını almış, aslına sadık kalarak restore ettirmiş ve bu nefes kesen müzeyi hayata geçirmiş. Müzede yaklaşık 2000 eser sergileniyormuş. İlk oda da 12 kez küçültülmüş yani, 1/12 ölçekli objeler sergileniyor. İkinci odada 100 ile 500 kez, 1/100-1/500 ölçekli objeler mevcut.



Üçüncü oda ise inanılmaz. Mikro minyatürlere ancak büyüteçle bakabiliyorsunuz. Beni en çok etkileyen ise dikiş iğnesi oldu.



Dikiş iğnesi deliğinde deve kervanı. Yok artık!. Ağzımız hayretten bir karış müzeyi terk ettik. Dar sokakları, dehlizleri, yüzlerce yıllık aşınmış merdivenleri ve tüm güzellikleri sindire sindire salınıyoruz. Gözümüze sağda solda iskemleler ilişmeye başladı. Tüm kasabada bir sanat sergisi varmış meğerse, konusu 'İskemle'...



Bu iskemle üç boyutlu gibi görünüyor ama yanına yaklaşınca fark ediyorsunuz ki, aslında iki boyutlu sadece. diyor bize sanatçı.



Merdivenlerin sonunda ise dev bir iskemle. İŞtalyan sanatçı şöyle yazmış.

 

 

Yazının devamı...

Çeeeek bi Adana kebap...

Şimdi: İri bir parça kopart ve yassı şişi eline alarak baş parmak aşağıda, diğer dört parmak sırasıyla okşar yumuşaklıkta tek tek kapatarak geriye, kendine doğru bu satır kıymasıyla yassı şiş üzerini kapla. Bu işin en zor kısmı bence, çok gevşek olursa kebap pişme esnasında ateşe düşebilir. Ben düşürmeden pişirebildim, hatta arada eti sıkılaştırmak için ateş üzerinden alıp, lavaşla üstüne bastırıp fazla yağlarını alarak tekrar ateş üstüne koydum. Kömür ateşini sık sık yelleyerek kızgın olmasını sağladım ki, üstü kızarsın nar gibi. Ustalar "tamam" deyince tabaktaki bir lavaş üstüne yatırıp üstünü bir başka lavaşla yorgan misali sıkıca örttüm. İlk önce hafif ileri (yapışan uçlar varsa serbest kalsın diye) sonra tereyağından kıl çekercesine ahenkle tek hamlede yassı şişi, bir kılıç cengaveri maharetiyle çektim ve derin bir soluk aldım. Şimdi nar kuzusu gibi önümde boylu boyunca lavaş yatağına uzanmış, hâlâ cızırdıyor. Çeeeek….




İsmail Amca 86 yaşında, 60 senedir kebap yapıyor ve bir delikanlı gibi çiğ köfte yoğuruyor. Adana kebabını bilmem ama çiğ köfte bence dünya gastronomi harikaları listesinde ilk sıralarda yer alır. Müthiş bir buluş.

Tarsus Amerikan Koleji’nde dört sene yatılı okudum. Adana’da, dayım Kemal Özgür ve bilhassa halam Ruziye Özgiray’ın evlerinde hafta sonlarımı geçirirdim. Kemal dayı bir yemek uzmanı, bir 'Bon Viveur' idi. (iyi yaşayan insan) Kışları Adana’da kebabın en iyisini yaptırır, yazları ise İstanbul’daki köşkünde deniz mahsullerinin alası mutfağından eksik olmazdı. Adana’da eskilerin hatırladığı hâlâ bir 'Kemal Özgür Kebabı' var. Kebaba adını vermiş bir adamın yeğeniyim. İlk defa dayım götürmüştü sabah 6.00’da ciğer şiş yemeye, Ciğerci Parmaksız’ın minik dumanlı lokantasına. Çocuktum unutamadığım bir andır.  




Yıllar sonra Adana’da Bakırcılar Çarşısı’nda artık azalmış çekiç sesleri arasında ciğer kahvaltımı, şalgam suyu eşliğinde dayıcığımı anarak yaptım.

Büyük saat: 1879 yılında iki Ermeni usta tarafından yapımına başlanmış. Adana Valisi Ziya Paşa zamanında Hicaz demiryolu yapımı için Osmanlı topraklarına gelen Almanlar tarafından saat mekanizması takılmış ve bugün hâlâ çalışıyor. Söylenenlere göre 32 metrelik boyuyla ülkemizin en yüksek saat kulesiymiş. Ziya Paşa’ya gelince asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin olan Paşa, düşünür, şair ve yazar, yani tam bir Osmanlı entelektüeliymiş. Abdülaziz döneminde Avrupa’da 'Genç Osmanlılar' arasına katılmış ve daha sonra yurda dönüp, belki biraz da sürgün mahiyetinde Adana’ya vali atanmış. "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" dizesi ona aittir. Nasihat ile yola gelmeyenin hakkı azar, azar ile yola gelmeyenin hakkı ise dayaktır.

Ziya Paşa’nın mezarında bir fatiha okuyup devam ettik yolumuza…



Ulu Cami çok ama çok zarif bir cami. Hemen Selçuk etkileri göze çarpıyor. Selçuklu mimarisini fazla 'uzay yolu' bulmuşumdur, hastasıyım. Ama burada tamamen Arap (Memlûk) tarzı, altıgen, iki ayrı renk taş kullanılmış olan zarif bir minare ve avluda ise Osmanlı mimarisi göze çarpıyor. Cami ve medresede bu üç tarz birbirinden beklenmeyecek kadar mükemmel bir uyum sağlamış.  Sanırım zamanla eklenerek büyümüş. Ramazanoğlu Halil Bey tarafından 16. yüzyıl başlarında Selçuklu tarzındaki yapımına başlanmış. 1552 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra mihrap İznik çinileri ile kaplanmış. Osmanlı izleri başlamış külliyede. Maalesef burada da güzelim çinilerin bazıları çalınmış. Camiden çini çalanlara sadece hırsızlık cezaları verilmemeli bence. Tarihimizi, benliğimizi, insanlığımızı zedeliyor bu hırsızlar. Adana iklimi nedeniyle kapalı kısmı açık kısmından daha ufak bir cami. Kapalı kısmı dar bir dikdörtgen, avlusu ise aksine geniş ve ferah bir cami. Ramazanoğlu Halil Bey ve Piri Paşa’nın oğulları Mehmet Bey ve Mustafa Bey’in sandukaları yan yana ve tamamen İznik çinileri ile kaplı.

Ramazanoğulları Beyliği: Oğuz Türkleri’nin, Üçok kolunun, Yüreğir boyu kökenli bu beylik, 1300’lü yıllarda Adana bölgesine yerleşmeye başlamış. İlk önceleri  200 küsur sene Memlûklular’a tabi olmuşlarsa da 1500’lü yıllarda kendi istekleri ile Osmanlı’nın bir parçası olmuşlar.



Öğleden sonra beni çok etkileyen bir köye gittik. Bana yolladıkları yazıyı kısaltarak paylaşıyorum:

 

Kınalı Eller Salmanbeyli Kadın Kooperatifi’nin amacı;

 

 

 

Yazının devamı...

Girona’da dişi aslan heykelinin poposunu neden öpmedim?

Hikayeye göre İsabel, “Son Müslüman ve Yahudi, İberya Yarımadası’nı (Bugünkü İspanya) terkedene kadar yıkanmayacağım” demiş.Gerçi Ortaçağ Avrupası’nda yıkanmanın hastalıklara yol açtığına inanılırmış ve kilise, çıplak yıkanmanın günah olduğunu da söylermiş. İsabel’in “Doğduğumda ve evlendiğimde olmak üzere hayatımda sadece iki kere yıkandım” dediği rivayet olunur. Aynı devirlerde gürül gürül akan sıcak sulu ve buharlı hamamları ile Osmanlı’yı düşünürseniz, ortaçağda medeniyetin kimde olduğunu anlarsınız. Neyse, hikayeye dönelim. İsabel öylesine kirliymiş ki  “Kirli İsabel” olarak anılırmış. Hatta resim sanatında sarıya çalan beyaz renge, İsabel’in iç çamaşırlarının renginden esinlenerek “Isabelin” denmiş. Neyse midenizi kaldırmayayım. Etnik soykırıma çok az kala Osmanlı Sultanı II. Beyazıd, gemilerini göndererek Yahudiler’in büyük bir kısmını Osmanlı topraklarına getirmiş.

Girona, (Katalanca’da Cirona okunuyor) Barselona’nın 100 km kuzeydoğusunda. Hızlı tren ile 40 dakikada ulaşabilirsiniz. Yahudi evleri ile meşhur. Ülkemizde yaşayan ‘Sefarad Yahudileri’nin bir çoğunun kökü Girona’da yatıyor olmalı. 12. asırda Yahudi Cemiyeti, Girona’da yeşermiş. Aslında İspanya’da Yahudiler’in gerçek varlığı, Kuzey Afrika’dan gelen ve tüm güney İspanya’yı kontrol altına alan Müslümanlar ile başlamış. İslam yönetimi, vergilerini verdikleri takdirde Yahudiler’i ticaret, eğitim ve din alanlarında serbest bırakmış. Bu hoşgörü ve serbesti tüm Avrupa Yahudileri’ni buralara göç ettirmiş. Ta ki; birbirinden ayrı Katolik krallıklardan Kastilya ve Leon Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın evlenip, güçlerini birleştirerek, 1492 yılında Elhamra Kararnamesi’ni imzalayana kadar.

Bu kararnameye göre Yahudi dinine mensup olan herkes İspanya'yı terk edecek, yanına altın, para ve ziynet eşyası almayacaktır. Kararnamenin muhataplarına ülkeyi terk etmeleri için 4 ay süre tanınmış ve bu süre sonunda da ülkeyi terk etmeyenlerin idam edileceği belirtilmiş. Bu tarihten bir yıl sonra yine II. Ferdinand'a ait olan Sicilya 1493'te, dört yıl sonra da Portekiz 1497'de aynı uygulamayı gerçekleştirecektir. Böylece Yahudiler tüm Avrupa’ya göç etmeye başlamışlar.

En uzak olmasına rağmen en güvenilir ve zengin topraklar Osmanlı topraklarıymış. Pîrî Reis'in amcası Kemal Reis'in kumandasındaki Osmanlı kadırgalarıyla gelen göçmenler; başta İstanbul, Edirne ve Selanik olmak üzere, İzmir, Manisa, Bursa, Gelibolu, Amasya, Patros, Korfu, Larissa ve Manastır'a yerleştirilmişler. Osmanlı’ya göç edenlerin daha elit sınıf; entelektüel, zengin, bilim insanı ve yüksek seviyede sanatçılar olduğu söylenir. Bu sınıf, Sultanlar’ın doktorları, haznedarları, elçileri olmuş, Osmanlı’ya matbaa, ateşli silahlar teknolojisi ve daha birçok yenilik getirmiştir.

Çok hoşuma gideni anlatayım: Babası gibi saray doktoru olan Moşe Hamon, Yavuz Sultan Selim ve ardından Kanuni Sultan Süleyman'ın da özel doktoruymuş. Tıp ile ilgili eserleri bulunan Hamon'un 1526 ilâ 1551 yıllarında diş bakımı ile ilgili yazdığı 200 sayfalık kitabı bugün hâlâ İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü Kütüphanesi’nde, düşünün. Çocuk psikiyatrisine ve müzikle tedavi yöntemlerine önem veren Moşe Hamon, kitabında, padişah çocuklarının müzikle uyutulmasını tavsiye etmiş, bakar mısınız?

Onyar nehri üzerindeki ahşap köprüyü geçiyorsunuz, karşınızda bir sütuna tırmanmaya çalışan çok çirkin bir dişi aslan heykeli göreceksiniz. Efsaneye göre şehre yabancı biri giremesin diye, bir parola mahiyetinde poposunu öpmeniz gerekiyor. Âdete uyarak dudaklarımı yakınlaştırıp öpüyor gibi yaptım. Kimse de anlamadı galiba ki rahatça girdim şehre. Dar sokakları, rengarenk evleriyle yahudi mahallesindeyim.

Yürüyerek bir meydana ulaşacaksınız. Ardından 86 basamak tırmanarak Girona Katedrali’ne varacaksınız.  Diğer adı ile “Girona’daki Aziz Meryem Katedrali. 22 metre eni ile dünyanın en geniş gotik katedrallerinden. Şimdiki çan kulesi ise büyük ihtimalle bir cami minaresi. Eski Roma Katolik Kilisesi, Kuzey Afrika Emevileri tarafından 717 yılında camiye çevrilmiş. Emevi mimarisi ve süslerinin hastasıyım ama İspanyollar, Müslümanlar’ın döneminden bir tek taş parçası bile bırakmamışlar buralarda. Popüler kültürde: Katedral, bilhassa merdivenler ve dar sokaklar,  “Games of Thrones” dizisinin bilmem kaçıncı sezonunun, bilmem kaçıncı bölümünde set olarak kullanılmış ve sırf onun için ta buralara kalkıp gelen turistler varmış.

Yazının devamı...

Gaudi’nin incisi ‘Barselona’

 Balkonlarda çeşitli bayraklar asılı.



Sarı kırmızı yatay ince çizgiler: Resmi Katalonya özerk bölgesi bayrağı.



Bu bayrağın sol tarafındaki mavi üçgen üzerinde beyaz yıldız: Bağımsız Katalonya bölgesi isteyen ayrılıkçılar.

Kırmızı Yıldızlı: Sosyalist ayrılıkçılar. Bir evin her balkonundan ayrı renkli bayraklar asılı olabiliyor. Enteresan ve dikkat çeken bir görüntüydü aynı evin aynı balkonunun iki ucunda, iki farklı bayrak.

Pek fazla göremediğimiz ise İspanya resmi bayrağı oldu. Sokakta konuştuğum insanların çoğu ayrılıkçı ama bence çoğu buna inanmıyor ve sadece politik olarak öyle görünmek zorunda, bana kalırsa. Böyle bir intibağa kapıldım nedense. Katalunya İspanya’nın güney doğusu, bir tarafı Fransa’ya yaslanıyor. Kuzeyde Bask ve Güneydoğuda Katalanlar bugün İspanya’dan bağımsızlık istiyorlar. 1400 yıllarda Castilla, (genel orta İspanya), Aragon (Bugünkü Katalonya),  Granada (Güneydeki Endülüs) ve Navarra (Bask bölgesi) olarak ayrılıyor imiş. Castilla’dan kraliçe İsabel, Aragon dan Ferdinand ile 1449 da evlenince ülke birleşmeye başlamış.

Matrak bir hikaye:


Hikâyeye göre İsabel son Müslüman ve Yahudi İberya yarımadasını terk edene kadar yıkanmayacağım demiş. Gerçi Ortaçağ Avrupa’sında yıkanmanın hastalıklara yol açtığına inanılırmış ve kilise çıplak yıkanmanın günah olduğunu söylermiş. İsabel hayatında sadece iki kere yıkanmış olduğunu söylerler, doğduğunda ve evlendiğinde. Aynı devirlerde gürül gürül akan sıcak sulu ve buharlı hamamlarıyla Osmanlıyı düşünürseniz, Ortaçağ'da medeniyetin kimde olduğunu anlarsınız. Neyse hikâye dönelim. İsabel öylesine kirliymiş ki “Kirli İsabel” olarak anılırmış. Hatta resim sanatında sarıya çalan beyaza İsabel’in iç çamaşırlarının renginden esinlenerek “İsabel Sarısı” denmiş derler. Neyse midenizi kaldırmayayım. Bir başka yazıda, etnik soykırıma çok az kala Osmanlı Sultanı II. Beyazıd’ın gemilerini göndererek Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmiş olduğunu anlatacağım.

Barselona Katalonya özerk bölgesinin başkenti. Türk Hava Yolları’nın günde dört seferi var. Türkiye’nin en büyük seyahat şirketlerinin daveti üzerine geniş gövdeli A330 uçaklarına binip 3.5 saatte İsyanbul’dan Barselona havaalanına indik, karşılandık ve derhal öğle yemeğine götürüldük. Tapas...



Tapas bir nevi bizdeki meze. Minik tabaklarda geliyor. Önünüzde bar arkasında teşhir ediliyor sıcak isterseniz ısıtıp getiriyorlar. Bir kadeh 'Rioja' tinto (Kırmızı şaraba “tinto” yani boyalı diyorlar). Kuzey İspanya Bask bölgesi dağları arkası kırmızı şarabı Rioja, mükemmel eşlik ediyor 'tapas'a...  



'Pimientos del Padron' (Patron biberleri) favorim, tatlı bir acısı var. Bizim biberlere benziyor hani yoğurdunu eklesen biber kızartması olacak. Soslu küp patatesler, kalın doğranmış patatesli kalın omlet (tortilla), Ahtapot, minik ançuvezler, acılı zeytinler, vesaire vesaire. Bu arada aklıma geldi yıllar evvel bu tip bir tapas barda ,“nohutlu işkembe ” görmüştüm tezgahta ve derhal iki tabak götürmüştüm, lezzeti hâlâ damağımdadır.
www.tallerdetapas.com (Tapas Atölyesi).

Gotik Barselona’ya doğru yürüyüşe geçtik. Daracık sokaklar rengarenk ve bu mevsimde bile turist kaynıyor. Çok enteresan ve süslü bir bina önünde durduk: Four Cats: www.4gats.com




Picasso'yu pek sevmemişler Barselonalılar, dedim ya, biraz aksi bir millet. Ama Picasso inatla entelektüellerin ve sanatçıların müdavimi olduğu bar '4 Cats'e takılıyor. Paris’teki 'Le Chat Noir' (Siyah Kedi) kulübünden esinlemiş bir mekan. Genç ressam Picasso bu barda ilk sergisini açar ama fiyasko. İnatla birkaç başarısız sergi daha ama sonunda pılıyı pırtıyı toplayıp ver elini Fransa… Barselona’da yakalanamayan başarı burada fazlasıyla yakalanır. Franko rejiminde ise Picasso, Franko yaşadıkça İspanya’ya dönmemeye yemin eder. Hayatının son günlerini güneşi bol güney Fransa’nın Cote d’Azur’unda, Mougins kasabasında geçirir. 1973 yılında Picasso öldükten iki sene sonra Franko ölecektir.



Bir 'Cortado' içtim Picasso'nun ilk sergisini açtığı süslü dört kedi barında. Cortado minik cam su bardağında verilen az sütlü kahve.

Menünün kapağını Picasso tasarlamış. Bardaki seramikleri de incelemek lazım. Bina zaten başlı başına bir sanat şaheseri.Yemekleri nasıl bilmem, yemedim ama çoğu Uzakdoğulu turist dolu içerisi.




Uçuk mimar Gaudi, bir bakır işçisinin oğlu. Sara nöbetleri ile büyümüş. 1800'lerde kolonilerinden zenginleşen Katalonya burjuva sınıfı, Barselona’ya bir kilise yaptırmak için bir vakıf kurmuşlar. Kilise yapımına başlanmış ve temelden bir kısmı çıkmış Ancak bu Katalonya’lılar ceplerindeki “escorpion”ları (akrepleri) ile tanınırlar imiş. Bir süre sonra vaad edilen paraların gelmediğini gören mimar bu işten vaz geçmiş ve inşaat durmuş. Gönüllü bir mimar var ama papazlar Gaudi gibi uçuk kaçık bir adama bu işi vermek istemiyorlar. Hayallerinde “Gotik” veya en azından “Barok” tarzı bir kilise var. İşi devralacak kimse bulunamaz ve Gaudi bu işi 1883 yılında devralır.  Düşünün hala yapılmakta ve bitiş tarihi olarak 2026 yılı öngörülüyor.  Hayatımda gördüğüm ve göreceğim en uçuk kaçık yapı ve bu bir kilise. İnsanlar hayretler içerisinde seyre dalıyor. Nitekim Gaudi uzaktan eserine geri geri yürüyerek bakarken tramvay rayına kadar geldiğini fark etmemiş ve tramvayın çarpması sonucu kanlar içerisinde yere kapaklanmış. Yapımda çalıştığı için yırtık giysili, üst baş toz ve boya içerisinde, ayyaş berduş sanmışlar ve kimsesizler hastahanesine götürmüşler. Hemşirelerden bir tanesi bir süre sonra çığlıklar içerisinde, “bu adam Gaudi, Gaudi” diye bağırmış ama kan kaybından orada, 10 Haziran 1926'da can vermiş zavallı Gaudi... Nasrettin Hoca’nın “Ye Kürküm Ye” hikayesi işte..

Yazının devamı...

2 bin 500 yıldır bitmeyen koşu

Orduya 'İmmortals' deniliyor, yani ölümsüzler. Yağlı kıvırcık uzun sakalları, gür saçları, iri, koyu siyah gözlerini daha da etkileyici kılan kara sürmeleri, tepeden tırnağa zırhları, kara giysileri ile ürkütücü görünüşleri ve insan üstü savaşma kabiliyetleri ile ölümsüz olduklarınına inanılan, istilacı yenilmez savaşçılar ordusu. Ta bugünkü İran’dan kopmuş, Anadolu’yu talan etmiş, önlerinden kaçan Yunanlıların peşinden adaları zıplayarak geçmiş ve bugünkü Yunanistan kıyılarına dayanmış durdurulamayan Pers ordusu.



Gelin tarihin bu fasikülünü tarihin babası sayılan, Heredot’tan dinleyelim. Hastasıyım Heredot’un. MÖ 484 Bodrum doğumlu Heredot’un tarihini evirir çevirir gene ve hâlâ okurum. Heredot’a göre İyonya (Bugünkü Efes, Aydın, İzmir ve yakın Ege adaları) halklarının Perslere karşı olan ayaklanmasında, Atinalılar yardıma gelirler ve Persler'in önemli şehirlerinden biri olan Sardis’i ele geçirip yakıp yıkarlar. Sardis; Bugünkü Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart beldesi. Pers kralı Darius buna çok içerler ve gökyüzüne cehenneme doğru bir ok atarak intikam yemini verir. Hatta rivayete göre, bir kölesini görevlendirmiş; her öğün yemekten evvel üç kez “Sahip, Atinalıları unutma” diye bağırırmış köle, tabi Heredot’a göre, öldürecek beni bu Heredot. İntikam hırsı ile yanıp tutuşan Darius Atinalıları Anadolu’dan püskürttüğü gibi peşlerinden ta Yunanistan kıyılarına kadar gelir.

Heredot’a göre Pers ordusu 100 bin asker; ama Heredot Baba biraz abartması ile ünlü, gelin biz ona 30 bin asker diyelim. Atinalıların savaşçı sayısı ise sadece 12 bin. Atina’nın kuzeyinde Maraton Koyuna 600 gemi ile ulaşan Pers ordusu, karaya çıkacak, oradan da Atina’ya inecek, yakıp yıkacak, herkesi kılıçtan geçirecek ve intikamını alacak. Atina’da tüm eli silah tutanlar Maraton’a doğru kesin yenilecekleri ölüm savaşına doğru yola çıkıyorlar. Geri kalan yaşlılar ve kadınlar ise şehir stadyumuna doluşuyorlar ve ölümü bekliyorlar. Maraton civarı bataklık, Yunancası 'marathos' olan, ilaç yapımında kullanılan  yabani rezene tarlaları ile ünlü.

Sayıca üçte bir olan Yunan ordusu, komutanları Miltiades’in dahiyane planı sayesinde kaçar gibi görünerek çok iyi bildikleri bataklığa dağılıyorlar. Pers orduları ise peşlerinden kovalarken çok iyi bilmedikleri arazide bataklıklara saplanıyorlar. Geri hücuma geçen Atina’lılar 6500 civarı Pers askerini uzun mızrakları ile öldürüyor, sağ kalanlar ise yüzerek gemilerine ulaşıp kaçıyorlar. Bu dünya tarihini değiştirecek olan mutlak zaferi Atina’da çaresiz ölümü bekleyenlere haber vermek için koşucu Filipides o meşhur koşusuna anadan doğma ve yaralı, kanlar içerisinde başlıyor.

Tam 42.195 km koştuktan sonra Atina stadyumuna ulaşıyor, zafer zafer! diye haykırarak yere yığılıyor ve son nefesini veriyor.

Bu hikayeyi yerinde yeniden hatırlamak çok keyifliydi. Koşunu tam başladığı noktada durdum. Her yıl yapılan Maraton koşusunu takip edebilmek için yola kalın mavi bir çizgi çizilmiş ve her sene koşudan evvel çizgi  tazeleniyormuş.. İlk koşu 1896 yapılmış. Bugün dünyada Kadınlar Maratonu da dahil, yılda 800e yakın Maraton koşusu yapılıyormuş. 2 saat, 2 dakika, 57 saniye ile Kenyalı Kipruto Kumetto Berlin Olimpiyatları'nda rekoru 2014 yılında eline geçirmiş. İlk 25 sırayı Kenyalı ve Ütopyalı koşucular paylaşıyorken, kadınlarda Amerikalı Paula Radcliffe birinci, geri kalanlar yine Kenyalı ve Ütopyalı.  



Mavi çizgiyi takip ederek Atina’ya ulaştık ve Megalis tou Genous Sholi meydanına giden Vasilis Sofias caddesi üzerinde müthiş bir heykele ulaştık. Meşhur Yunanlı heykeltraş Costas Varotsos koyu yeşil kırık camlardan imal ettiği “Dromeas”, koşan adam heykeli artık şehrin sembolü olmuş. 1988-1994 yılları arasında yapılmış olan 12 metre yüksekliğindeki heykeli Atina belediyesi satın almış ve tüm ihtişamı ile Maraton koşusunun Atina giriş caddesine dikmiş.

Güzel ve değişik bir sabah geçirdik Maraton’da ve Atina’da muhakkak güzel bir yemek ile noktalamamız lazım geziyi. Daha evvel yazmış olduğum yazıyı muhakkak internetten bulunuz ve Rumca bilmeyen ama Ortodoks olan Karamanlı Türkleri okuyunuz. Akşam üstü yer bulamayız Karamalıdika’ya gidelim acıktık.

 

Karamalıdika lokantası önünde günün son ışıklarını sindirmek için oturdum. Pardesüm omuzlarıma atılı. Bu tip giyinmeyi, yani ceket omuzda ama tek kol yende, elinde tespih ve yumurta topuklu ayakkabının terlikvari arkasına basılmış, sandalyeye ters oturma muhabbeti İstanbuldan göç eden Rumlar ile bu Psiri mahellesine gelmiş. 



Nefis “Kavurma Sahanaki”, dolmades, peynir tabağı ve patlıcan ezme masamı şereflendirdiler.


Soldan saga Karamanlıdika sahibi Fanis, bendeniz, Maria ve aşçı Yorgos. Patatesli kavurmayı elimden bırakamıyorum.

http://karamanlidika.gr/



Yazının devamı...

Gurbette memleketimde gibi

Gördüklerimi, yediklerimi, yaşadıklarımı sırasıyla anlatayım. Türk Hava Yolları 13.10 uçağı bizleri kuş gibi, 1 saat 20 dakikada Atina Eleftherios Venizelos hava alanına 13.35'de bıraktı. Venizelos adını biliyorsunuz ama hatırlatayım. 1864 Girit doğumlu-1936'da yaşama veda etmiş. Yunanistan’ın eski başbakanı. İngilizlerin kışkırtmasıyla 1920 yılında Türkiye ile sonunda fena halde kaybedeceği bir savaşa girmiş. Bükemediği bileğe saygı duymuş ve Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi doğrultusunda 29 Ekim 1930'da Türkiye'deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına bile katılmış. Atatürk’e 'Nobel Barış Ödülü' verilmesini teklif ettiği mektup şöyle biter:

Atina Istanbul’dan bir saat geri. Athens Plaza oteline check-in ettik. Atina’nın tam merkezinde Syntagma meydanı köşesinde. Syntigma meydanı tam merkez, nitekim  otelimizin önünden sık sık sokaklarda görmeye alışacağımız protesto yürüyüşleri bu meydanda son buluyor. Maaşlarına zam isteyen öğretmenler, düzen değişikliği isteyen komünistler ellerinde bayrak ve pankartları megafondan gelen cümleleri tek bir ağızdan tekrarlayan, muntazam ve taşkınlığa başvurmayan uzun kalabalık selleri. Syntigma, yani 'Anayasa Meydanı'nın bir tarafında şimdiki meclis binası aslında 19. asırdan kalma eski krallık sarayı. Yürüyüşler burada son buluyor. Monastraki, Plaka Kolonaki mahallelerine yakın, butikler, müzeler, kafeler ve lokantalarla dolu bu merkezde şık bir otel kalacağımız otel. 

Şoförümüz Kostas müthiş bir adam ve tam üç gün ayrılmadı bizden, tüm randevularına erkenden geldi, leb demeden leblebiyi de anladı. Hakikaten anladı aynı kelime, leblebi de Yunanistan’a Türkiye’den ithal ediliyormuş zaten. Sarı leblebiyi seviyorlar. Sakın bana şimdi yine, “Yunanlılar bizden çalmış efendim” klişesi patlatmayın. 'Leblebü' kavrulmuş nohut demekmiş Farsça’da, yani bu teoriye bizde leblebiyi İran’dan, kahveyi Araplar’dan, baklavayı ve künefeyi de Suriye'den çalmış sayılmaz mıyız? Demeyin böyle şeyler, sonunda zararlı çıkarız. Kimse kimseden bir şey çalmamıştır. 500 senelik Osmanlı mutfak kültürü Hindistan’dan Viyana’ya kadar yayılmıştır o kadar. Sen süzme yoğurda 'Greek Yogurt' dedirtirsen o senin kronik tanıtım hastalığının sonucudur.




Kostas’ın VIP minibüsünün deri koltuklarına gömüldük ve ver elini Atina’nın lüks semti 'Gylifada'. 'To Elliniko' Atina’nın meşhur meze eviymiş. Dekor çok güzel, eski bakkaliyelere benziyor. Raflarda dekor mahiyetinde konserveler ve her çeşit uzo...



Mezeler tek tek masamıza akın etmeye başladı. Pek rakı içen biri değilim ama bu durumda iki tek için bir Midilli uzosu seçtim. Uzo Anadolu’ya ne kadar yakın, o kadar iyidir desem umarım kendini beğenmişlik olmaz. Aklıma İtalyan kadim dostum Ugo’nun lafı gelir hep. “I Turchi non possono mangiare male” “Türkler kötü yemek yiyemezler”. Mezeler kötüydü demiyorum, gayet de başarılıydı ama bizler yemek hususunda şımartılmış bir milletiz, bize yemek beğendirmek kolay değildir. Nitekim dekor çok güzeldi. Ertesi sabah rehberimiz, eski bir İstanbul Rumu olan Elsa Hanım, düzgün Türkçesi ile bizi lobide bekliyordu. İlk önce merkezdeki tarihi üçgen ile başladık.  



Olypeion arkolojik alanında Zeus Tapınağı ile Atina kısa gezimize başladık. Antik Yunan çağının en büyük tapınağını ayakta kalan 15 sütundan gözünüzde canlandırmaya çalışıyorsunuz. Her biri 17 metre olan 104 sütunlu bir sütun ormanı düşünün. Zamanla mermer ocağı gibi kullanılmış, parçalanıp diğer yapılara inşaat malzemesi olmuş. Parçalar arasında conta vazifesi gören kurşun levhalar alınıp eritilmiş. MÖ 6. Yüzyılda yapımına başlanmış ancak 800 yıl sonra Roma devrinin gezginci imparatoru Adrian döneminde tamamlanmış. İçinde iki dev heykel varmış, Tanrıların Tanrısı Zeus ve yapıyı tamamlayan Adrian. Bugün bu heykeller yok. Akropolis’e bu kez gitmedik daha evvel iki kez ziyaret etmiştim ama ilerde sırf bir Akropolis gezisi yapmak isterim.



Üçüncü durak Atina Akademisi binası. Neo-klasik mimarinin çok şık örneklerinden. Atina Üniversitesi ve Milli Kütüphane ile bu güzel üçlünün mimarı, Danimarkalı Theophil Hansen. 1859 yılında yapımına başlanmış ancak 1885'de tamamlanmış. Tamamen Klasik Yunan mimarisi etkisi altındaki bina, neo-klasik mimaride dünyanın en güzellerinden sayılırmış. Girişinde sağlı sollu iki sütunda Apollo ve Athena heykelleri var. Athena zeka, sanat ve savaş stratejisi Tanrıçası. Savaş olduğu kadar getirdiği barışı da temsil eder. Apolon ise sarışın, yakışıklı bir abimizdir. Müziğin, sanatın, şiirin ve ateşin Tanrısıdır. Merdivenin girişini tutmuş oturan heykeller, Plato ve Sokrates. Plato; MÖ 420'ler ve 340'lar arası yaşamış. 110 yaşlarında ölmüş olması gerekir. Atina Akademisi kurucusudur. Sokrates’in talebesidir. Felsefe tarihi yazarıdır.

Sokrates: Tek cümlesi ile anlatayım ”Bildiğim tek şey vardır o da hiçbir şey bilmediğimdir”. Bizler de bunu bileydik ülkemiz ve dünyamız çok değişik olurdu demek isterim.

Yazının devamı...

Tarihini sevip koruyan kentini de korur

Torino lehçesinde (Fransızcaya çok benziyor) 'Bicerin' biçerin okunuyor. Bir nevi sabah kahvesi ama tam kelime anlamı küçük bardak veya bardakçık demek. 19. asır sonlarından kalma bu kahveyi yine aynı yıllardan kalma 'Belle Epoque' (1870-1914) dekoru içerisinde içme keyfi ise bu insanlara mahsus. Tarihini sevip ve koruyan, yaşadığı beldeyi seven, o şehirde en az 4-5 nesil yaşamış veya tarihin renklerini, gerçeklerini bilen, mekanları içine sindirmiş ve keyfini çıkartan insanlar bunlar. Bizim Beyoğlu’ndaki Markiz Pastanesi ile aynı devrin ikizleri buradaki pastaneler.




Ancak şöyle ki; Bizim Markiz 1970'lerin dejenerasyonuna uğramış ve hatta bir oto yedek parçacısına satılmış. Sonradan bir şekilde kurtarılmış ama hiçbir zaman o müşterisi kalmamış. Bizim insanımız Amerikan zincir kahvehaneleri, hamburgercilerini tercih etmişler. Ülkemizde problem, tüketicinin cehaleti ve bu cehaletin meyvesi zevksizlik ile ilintili. Neden ülkemizde uluslararası yıldızlı lokantalar, tarihi kafeler yok? Bana sıkça sorulan sorular arasındadır bu soru. Müşteri bilinç eksikliği ve zevklerinin başka alanlara kayması, kısacası kültür problemiyle ilintilidir. Zamanında çok iyi ve iddialı bir 'İstanbul Lokantası' ki yabancı ve Türk şefleri vardı, sahibi anlatmıştı. Telefonla rezervasyon yapmak için arayanlar yemek menüsü, şarap kavı vesaire hakkında soru sorma yerine o gece hangi ünlü rezervasyon yaptı onu sorup, yan masasından da yer istiyorlarmış. Bu lokanta da diğerleri gibi dayanamadı ve kapattı dükkanı…



Baratti & Milano 1858'den beri emrinizde. İtalya Torino krallığı arması taşıyan bu müthiş kafe, çikolata ve şekerlemeleriyle ünlü. Barmen tezgah üstünde duran 'Gianduiotto' ikram etti. Peki nedir bu Gianduiotti? Azzzzz sonra... Bu kafe de klasikler satışta. Hepsinden tadınız muhakkak.

Cremini: Üç katlı kare şeklinde çikolata. Dilinize değer değmez eriyor ve tüm damağınızı kaplayan öldürücü bir lezzet yayılıyor ağzınıza. Bir kat kahveli, bir kat meşhur Piemonte fındık yağlı çikolata ve bir kat pralinli, katil bir çikolata. 1911 yılında Torino’lu Fiat fabrikalarının yeni çıkan modeli 'Tipo4' şerefine düzenlenen 'Çikolata Yarışması’nda birinci olmuş ve o gün bu gün hâlâ şampiyon.

Cuneesi: Adını tarihi Piemont kasabası 'Cuneo'dan almış, dışı siyah bitter ve içi Karayip adalarının aromatik şeker kamışı içkisi rom. Ağızda dağılınca mutluluk saçıyor, sizi adalara uçuruyor.

Gianduiotto: Napolyon, İngiliz mallarının Avrupa limanlarına girmesini yasaklamış. Torino'ya gelen kakaoyu ise İngilizler Güney Amerika’dan getiriyorlarmış. Şehir her şeye alışmış, bazı ithal yiyecekleri de unutmuş, yememiş ama çikolatadan vazgeçemiyor. Güney Amerika’dan gelen kakao kaçak yollarla içeri giriyor ama ateş pahası. Nihayet 1865'de akıllı iki Torinolu kakao içine çok ince çekilmiş fındık tozu katmaya başlıyorlar. Bir an gençliğimizde Türkiye’nin beş sent’e muhtaç olduğu senelerde kahve ithalatı yapılamayıp, piyasada pahalı karaborsa kahveler cirit atmaya başlayınca, kahveye kavrulmuş nohut katıldığını hatırladım. Gianduiotto ağızda eriyen çok çok ince 00 numara çekilmiş, kavrulmuş fındık tozunun çikolata hamuru içerisine katılmasıyla yapılıyor.

Ters dönmüş bir kayığa benziyor. Gianduja ise tiyatronun bilhassa komedilerin maske ile oynandığı 'Comnedia dell’arte' yıllarında Torino’lu bir tipi canlandırıyor. Torino’da icat edilen bu çikolataya da bu isim veriliyor. Ağızda iki adet erittik. Geçmişini, tarihini. menşeini bilerek yemek, tatmak ayrı bir zevk…

Cafeé San Carlo: Roma yıllarımızda iyi bir 'tramezzini' yemek için üşenmeden burjuva semti Parioli’ye, Piazza Ungheria'deki Bar Ungheria’ya giderdik. Yumuşak sünger gibi hafif ekmekli, üçgen, içi çeşitli maceralı sandviçler. Meğerse tramezzini Torino’da icat edilmiş.   





'Caffé Mulafzano' 1850'de açılmış ama şimdiki yerine 1907'de taşımış. 'Art Nouveau' tarzı dekorunda, camlı vitrinde bir yığın çeşitli tramezzini. Eski günlerin hatırına bir adet götürüverdim ama Roma’da yıllar evvel tadı başkaydı sanki. Yemekler ortamlara göre değişiyor.


Tahta çubuk üzerinde, çikolata kaplı dondurma ilk Torino’da yapılmış meğerse. 'Gelateria Pepino' 1884'de Napolili Domenico Pepino tarafından açılmış. Bizi misafir eden sempatik Edoardo Cavagnino ise 5. kuşak...



Kameraman Hüseyin ile Pepino'da Pinguino (Penguen) yiyoruz. Peppino’da çocuklar gibi şendik olduk.

Caffé Mulassano, Piazza Castello 15, Turin

Pepino: Piazza Carignano, 8 - 10123 Turin ITALY - carignano@gelatipepino.it 

Café Platti: C.so Vittorio Emanuele II 72, Tel. (+39) 011 506 90 56

Yazının devamı...

Etna eteklerinde Akdeniz bereketi

Aslında Catania’yı ve halkını çok seviyorum da, esas hastası olduğum 'Balık Pazarı'.  Denize yakın eski Roma kemerlerinden gireceğiniz. 'Alonzo di Benedetto' meydanında. Çığırkanları, rengârenk balık ve insan yumağı ile müthiş bir manzara... Su geçiren ayakkabı, spor ayakkabısı, sandaletler, falan giymeyin sakın. Pantolon paçalarınız da uzun olmasın hatta varsa lastik çizme giymelisiniz.

En son gittiğimde gezici bir bando bile vardı. Herkes bir ağızdan şarkılar söylüyor, balıkçılar, madrabazlar (çığırtkanlar), kokular ve renkler sarmaş dolaştı İtalya’nın en büyük balık pazarında...




Sicilya lehçesi biraz değişik. 'Piscaria' yani balık pazarı, insanların sabahları toplanıp seyrine daldığı bir mekan. Çeşmenin önünde durdum, tam yanımda benim çeşmeye hayranlıkla baktığımı gören kravatlı, yelekli, göbekli ufak tefek bey amca anlatmaya başladı. Normal emekli bir memur vatandaşın şehri hakkındaki bilgisi ve onu iftihar ile dilini anlayan bir yabancıya anlatma heyecanı çok etkiledi beni. 'Amaneno Çeşmesi' Napoli’li maestro Tito Angelini tarafından 1867 yılında meşhur 'Carrara' mermerinden yapılmış. Carrara, Orta İtalya’nın batı kıyılarında Floransa’ya yakın mermer yatakları. Büyük deprem ve patlama sonrası, şehrin ortasından bir nehir peydah olmuş. Bu şeffaf su sonradan yapılan meydanın altından boydan boya geliyor ve tam bu çeşmede yeryüzüne çıkıyormuş. En üste 'Bereket Tanrısı', elindeki boynuzdan fışkıran su alttaki geniş çanağı dolduruyor. Yuvarlak çanağın yanlarından ince şeffaf bez gibi akıyor su. Yerli lehçede 'aqua a linzolu' (yatak çarşafı suyu). Çeşmeden çarşaf gibi aktığından mıdır yoksa eski zamanlarda kadınlar çamaşırlarını orada yıkıyorlardı ondan mıdır bilinmiyor ama 'çarşaf suyu' deniliyor.



Katanyaca çok değişik bir lehçe, aralarında konuştuklarının çoğunu anlamıyorum, ancak benle konuşurken düzeltiyorlar lisanlarını. Yaşlı amca şöyle devam etti. Popo işini bir daha ki sefere bıraktık ve bir fincan sabah espressosu için meydandaki kafeye oturduk. Amca Fil Çeşmesi’ni anlattı. Çeşme tam belediye binasının karşısına yapılmış. Bu şehirlerde, bilhassa belediyeler tarihi binalarda yer alıyor. Nitekim 1735 yılından beri belediye binası burası ve belediye reisi de içeride oturuyor. Binanın mimarı Giovanni Battista Vacarini 1669 depremi yıkıntıları arasında dolaşırken tahminen Catania’nın Roma İmparatorluğu zamanlarından kalma bir siyah fil heykeli bulur. Heykeli temizler üzerine beyaz mermerden bir eğer yerleştirir. Yine Roma devirlerinden kalma Mısır’dan getirilmiş bir obelisk de başka bir yerde yıkıntılar arasından çıkartılır. Vacarini obeliski eğere yerleştirir ve bir daha bu tip felaketlere maruz kalınmasın diye bir de haç yerleştirir en tepesine.

Biraz sonra beklediğimi 'Il Bell’ Antonio' lokantası elemanları sökün ettiler. Bey amcadan izin istedim, kahveler hesabını ödememe izin vermedi, teşekkür ettim ve ayrıldık. Hemen çeşmenin yanından geniş basamaklarla alt meydana curcunaya daldık. Müthiş bir kargaşa: çığırtkanlar, trompetler, davullar ve dans edenler, alışveriş, hararetle pazarlık edenler, balık temizleyenler.  Başparmak kalınlığında bir dilim kılıç balığı kestirdik. Balığın güzel formuna biraz üzüldüm. Daha belki dün gece Akdeniz’in bu mevsim soğuk sularında oynaşıyordu zavallı diye düşünmeden edemedim. Balık pazarını devam edince, kasaplara, peynircilere ve sebze tezgahlarına geliyorsunuz. Güzel bir patlıcan seçtik. Çeri domateslerden bir kutu ve bir demet de taze nane aldık.  Lokantaya doğru barok süslü taş binalar arasında yola koyulduk.



Küp kesilmiş patlıcanlar fritözde kızarırken, yine küp kesilmiş kılıç balıkları az zeytinyağında, tavada pişmeye başladı. Çeri domatesler ortalarından ikiye ayrıldı ve ilave edildi. En kızgın zamanda yarım bardak beyaz şarap  tavada flambé edildi (kısa bir sure alev aldı ki füme tadı versin).  Kızarmış patlıcanlar ilave edildi ve kıyılmış taze nane eklendi.  Paccheri (iri iki parmak boyunda ve eninde  iri makarna) kaynar suya atıldı.  Bir kadeh soğuk Sicilya beyazı yudumlarken Sandra bana lokantanın hikayesini anlatmaya başladı.


1900'lerin başında Bell Antonio (Güzel Antonio) çok zengin bir asilzadenin biricik oğlu. Altın gibi kalbi olmasına rağmen pek yakışıklı değil. Hiç bir zaman da bir kız arkadaşı olmamış. Hayatı boyunca tek hanım arkadaşları hayat kadınları olmuş. Babasını genç yaşta kaybedince bizim beyzade başlamış har vurup harman savurmaya.

Gel zaman git zaman, paralar suyunu çekince elde avuçta sadece şehrin merkezinde bir malikhane kalmış. Bu arada tüm hayat kadınları da arkadaşları. İnsanlar çok seviyor Bell Antonio’yu adeta şehrin maskotu, yemeklerini falan ikram ediyorlar parası hiç yok çünkü,  hayat kadınları demişler.  İşler öylesine iyi gidiyormuş ki kadınların yemek yapacak vakitleri bile yokmuş. Bell Antonio her İtalyan erkeği gibi, hatta biraz daha fazlası bir aşçı. Kadınlara yemek yapmaya başlamış ki, işe konsantre olsunlar. Tabiatı ile misafirperver bir Sicilyalı olan beyzademiz, müşterileri de buyur etmeye başlamış. İş öyle bir hale gelmiş ki alt kat lokanta oluvermiş.  Bir süre sonra iyi yemeğe rağbet edenler öylesine çoğalmış ki, üst katlar boşalmış ve bizim Bell Antonio lokantacı oluvermiş.


 
Biz hikâyeyi dinlerken, hazırlanan “Paccheri al Pesce Spada” önümüze konuverdi.  Bir kadeh de arkadaşım Marco de Grazia’nın mükemmel bayazı “Etna Bianco D.O.C” şarabından doldurdular kadehime.  Bu güzel insanlara, güzel topraklara, azgın ve hâlâ canlı Etna yanardağına ve Bell Antonio’ya kadeh kaldırdım….




 

 

Yazının devamı...