GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Mükemmel zaman diye bir şey yoktur.

Her ne kadar bunun farkında olsanız da, onları görmezden gelip gerçek mutluluğa ulaşmak herkesin kolayca başarabildiği bir şey değil. İşte mutluluğunuza engel olan alışkanlıklar:

1. Gereksiz kıyaslama ve kıskançlık

Bazı insanlar başkalarına ve onların ne düşündüklerine gereğinden fazla önem verirler veya diğer insanların başarılarına fazlaca takılı kalıp aşırı kıskançlığa kapılabilirler. Aynı işi yaptıkları zaman diğer insanlar kadar başarılı ve iyi olamayacaklarından korktukları için her zaman kendilerini mutsuz hissederler.

Karşımızdaki insanın başarılarını kıskanmak yerine, o başarı hikayelerinden ilham almayı deneyebilirsiniz.

Bu kişiye oldukça zarar veren bir durumdur. İnsanların başarılarını kıskanmak yerine hikaye ve tecrübelerinden ilham alıp kendi yararınıza kullanmak daha akıllıca bir tercih olacaktır.

Stanford Üniversitesi’nden psikoloji uzmanı Carol Dweck bu durumu ‘Sabit ve Gelişen’ zihniyet olarak adlandırıyor.

Sabit zihin; hayatının sürekli olarak aynı ve değişmeden kalacağına inanan ve değişmesi için çaba sarf etmeyen insanlar için kullanılıyor.

Gelişen zihniyetse; sürekli olarak risk alan ve karşına çıkan fırsatları değerlendirebilen insanlar için kullanılıyor. Sabit zihniyetten gelişen zihin yapısına geçmek için konfor bölgesinden çıkıp elinizdeki fırsatları değerlendirmek için çabalamanız yeterli.

2. Yapmamayı tercih etmek

Her ne kadar yapılacaklar listesi hazırlamak gününüzü planlamanıza yardım etse de, bazen yapacak ne kadar çok işinizin olduğunu görmek kendinizi gergin ve bunalmış hissettirebilir. Ne yazık ki, her şeyi bir anda yapmaya çalışmak veya bazı maddeleri yapmadan güne devam etmek sizi mutlu etmeyecek. Kocaman bir liste yapmak yerine, her gün yatağa girmeden halletmeniz gereken 2 maddeyi not ederek zihninizi yorulmaktan kurtarabilirsiniz.

3. Başkaları hakkında endişelenmek

İnsanlar hakkında gereğinden fazla endişelenmek, sürekli kötü bir şey olacağı hissiyatına kapılmak, kendi içinizdeki şüphelerin ortaya çıkması demektir. Bu alışkanlığı bırakmak zor olsa da, düşünme biçiminizi değiştirerek kendinizi daha rahat hissettirebilirsiniz.

İnsanlar hakkında gereğinden fazla endişelenmenin önüne geçmek için düşünme biçiminizi değiştirmelisiniz.

Örneğin; telefonunuza dönmeyen bir arkadaşınız için; ‘Eyvah! Başına bir şey gelmiş olmasın?’ diye düşünmek yerine, ‘Müsait değildir herhalde, uygun vakit bulunca geri döner’ diye düşünerek gereksiz kuruntuların sizi yıpratmasının önüne geçebilirsiniz.

Eğer aradığınız kişi uzun bir süre size geri dönüş yapmadıysa, endişelenmek yerine soru sorabilirsiniz.

4. Her şey bir anda değişiyor

Önemli değişikliklerin hepsini aynı anda yapmayın. Adım adım planlayarak değişime doğru gitmek, gerçekten olmak istediğiniz yere ulaşmanızı daha kolay hale getirecektir.

5. Mükemmel zamanlamayı beklemek

Mükemmel zaman diye bir şey yoktur, onu siz yaratmalısınız. Size ‘şimdi’ sinyalini verecek bir şey olmadığı gibi, eğer herhangi bir şey için doğru zamanı bekliyorsanız, o beklediğiniz doğru zaman neden şimdi olmasın? Başlayın, size yardım edecek insanlar bulun ve başarınızı kutlayın.

6. Pazartesiyi unutun

Başlamak için hafta başını beklemeyin. Sizin için her gün özel ve her gün harekete geçmek için en doğru gün.

Kaynak : LifeHack.com

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Erkek egemen toplum yaratmada biz kadınların rolü çok büyük.

Erkek egemen toplum yaratmada biz kadınların rolü çok büyük. Erkek egemenliği kavramı tek başına oluşan bir şey değildir. Sonuçta erkeği de doğuran bir kadın, yetiştiren de bir kadın. Kadını da doğuran bir kadın, yetiştiren de bir kadın. Bu pencereden bakarsak aslında toplumu oluşturan – şekillendiren kadın.

Dünyaya getirdiği kız çocuğu belli bir yaşa gelince, “yaşın geçiyor, hali vakti yerinde sana bakacak, cebi dolgun birini bul da evlen” diyen de bir kadın,

Dünyaya getirdiği erkek çocuğuna kadınlara değer vermesini öğütleyen de bir kadın.

“Senin yerin kocanın yanı”,

“Erkek adamdır, yapar. Her şeyi görme, duyma” telkinlerini veren baba rolünü taşıyan erkek olsada bu telkinlere sus pus kalan yine anne rolünü taşıyan kadın.

Kendi ayakları üzerinde durmaktansa, sırtını bir erkeğe yaslamayı tercih eden kadınların sayısı göz ardı edilemeyecek kadar çok.

Gördüğü psikolojik baskıyı – şiddeti sahiplenme, sevgi olarak adlandıran kadın, şiddete maruz kaldığında “gidecek yerim yok”, “o benim kocam döver de, sever de” diyerek kendi ayakları üzerinde duramayışına kılıflar uyduran, yasal haklarını kullanmak için şikayette dahi bulunmayan yine kadın, çocuk yaştan itibaren bu tür yaklaşımların sevgi değil ihlal olduğunu anlatmayan yine kadın.

İnanın bana eğitimi, kariyeri, kültürü vs. yerinde olup sevgilisinden dayak yiyen kadınlar biliyorum.

Yani kimse bana cahillik, eğitimsizlik masalları okumasın. Sorun bilinç - bilgisizlik meselesi.

Bu noktada bana, “e yazar hanım, o dönem analarımız – babalarımız da bilgisizmiş ama” diyenler çıkacaktır.

Olabilir. Bilmiyorsak öğrenebiliriz. Mesele zinciri devam ettirip ettirmemek. Artık 7/24 bilgiye ulaşmak mümkün. Çağ değişti. Bugün asgari ücret maaşla çalışıp elinde akıllı telefon olanlar çok. Bilgisayar deseniz iyi kötü hemen hemen herkesin evinde mevcut. İnternette porno araması için google’a gireceğimize, haklarım nelerdir diye arama yapmak için google’ı kullanmakta bir seçenektir. (Evet porno dedim, bu konuda kadınlar erkeklerle kapışır inanın bana) İnsan hakları, kadın şiddet, cinsel istismar vb. konularda stk'lar tarafından verilen ücretsiz farkındalık seminerlerine katılmakta öğrenmek için bir yol.

Bir erkeği elde etmenin yolunun bedenini ön plana çıkarmak olduğunu sanıp, zekasının çekiciliğini değil de bedeninin çekiciliğini kullanan kadın,

Kendini geliştirmek için aklına, ruhuna yatırım yapmaktansa makyaj malzemelerine, trend kıyafetlere kısaca ambalaja yatırım yapan yine kadın.

“Hali vakti yerinde birini bulsam da kurtulsam şu çalışma hayatından” diyen kadınlara benim kadar sizler de fazlasıyla rastlamışsınızdır.

Biz kadınların, “sırtını birilerine yaslama” mantığı yok olmadığı, erkeği kurtarıcı olarak algılama algısı değişmediği sürece erkek egemen toplum kaçınılmaz. Bana kalırsa hal böyle olunca pekte kızmamak gerek. Ne ekersek onu biçeceğiz çünkü.

Bana kalırsa tüm bunların nedeni de, kendine güvensizlik ve eksiklik duygusu. Başkalarının tamamlamasını bekleyen – başkaları tarafından tamamlanan insan itaat etmek zorunda kalır.

Kadınların bu zayıflıklarını fırsata çevirmeyen, kendi ego sorunlarını kadınların üzerinde tatmin etmeyen, karşılıklı saygı, anlayış, hoş görü göstermeyi bilen, kadınların zor zamanlarında onlara destek, mutlu anlarına ortak olabilen erkeklere ve onları yetiştiren kadınlara saygı ve sevgilerimi gönderiyorum.

Sizin gibi kadınlara ve erkeklere çok ihtiyaç var.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Aşağıla kendini, hep olumsuz yanlarını gör.

Bir insan kendi olumlu özelliklerini öne çıkardığı zaman neden hemen “kendini övme” denilir ya da kendini beğenmiş, kibirli ilan edilir?

Neden sürekli insanlarda bir bastırma çabası, bir pasifleştirme girişimi, sürekli bir başa vurma hali?

Artık olumluya, iyiye, güzele, mutluluğa, başarıya tahammülümüz mü kalmadığı gibi güzel olanı haykıranı da alaşağı etmeye çalışıyoruz?

Ayıp, günah, elalem ne der, cici kız ol, mütevazi ol, hanım hanımcık ol, şöyle erkek ol, böyle adam ol vb.

Anlamıyorum, anlamayacağım da sanırım.

Kendini beğen yahu... Kendini beğenmekten daha güzel bir şey var mı?

Ama yok yok, sen kendini beğenme. Aşağıla kendini, hep olumsuz yanlarını gör, hep bunları dile getir.

Sevinçlerini, mutluluklarını, sahip olduğun güzellikleri, başarılarını, onca zorlukların üstesinden gelmenin gururunu haykırma, içinde yaşa, paylaşma. Böbürlenme diyorum, yakışmıyor sana.

Kalbini kırdıklarında, canın yandığında sus, insanlık sende kalsın ama üzüntün, acın seni kasıp kavursun önemli değil. Sus diyorum sus, bir gün biriktirdiklerin depresyon, kanser vb. olarak ortaya çıktığında o zaman bakarız çaresine. Cici kız – oturaklı erkek olacaksın diyorum sana.

Ağlamaaaaa...Sen bu kadar güçsüz müsün yahu? Bak, millette sana bakıyor, hiiiih çok ayıp!

AĞLA yahu AĞLA...gerekirse haykıra haykıra ağla. Övün, gözyaşlarını özgürce akıtıp içindeki irini döküp arınarak sağlığına ve ruhuna yatırım yapabildiğin için övün.

“BAŞARDIM” de yahu “BAŞARDIM”, haykır. Vazgeçmeyerek sonuna kadar gittiğin, sonuca ulaştığın için övün kendinle.

Başaramadın mı? DENEDİM diye haykır. Gurur duy, övün.

Seviyorsan. EVET, BEN SEVEBİLİYORUM diye haykır. Kalbinin büyüklüğüyle övün.

Ukalalık boyutuna vardırmadığın sürece. ÖV arkadaş kendini ÖV...haykır, gurur duy kendinle.

Eğme başını haykırmak istediğinde kafana vurup seni bin bir şey ilan edenlere.

Hadi şimdi, yüksek sesle duyur sesini kendi mutluluklarını, başarılarını, yüreklerini haykıramayan, başını kuma gömenlere;

BEN YAPTIM, YAPABİLİYORUM, YAPACAĞIM!

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Kendisini mutlu hissetmeyen kimse, başkasının mutluluğu için çaba göstermez.

Sokrates’in öğrencisi Atina’lı Antisthenes, Diogenes, Einstein , İ.Ö. IV’üncü yüzyılda yaşayan Kirene’li Aristippos’ a kadar bir çok düşünür ve filozof mutluluk üzerine kafa patlatmış. Tabii ki benim bu filozolofları karşıma alıp mutluluğun ne olduğunu, bir formülünün olup olmadığını sormak için röportaj şansım yok. Ama mutluluğun ne olduğunu çözmüş birini yakaladım ve sordum.

“Evren’den Mesajınız Var” adlı kitabın yazarı ve TEDx konuşmacısı, algı yönetmeni Evren Çolak.

Ben, Evren’in TEDx videosuyla mutsuz olduğum bir akşam youtube’da dolanırken karşılaştım. Kafamdaki sorulara cevap gibi gelen konuşmasının ardından ve de beden dilini çok iyi kullanması ile anlatımındaki samimiyeti bana “acaba kim bu çatlak?” dedirtti ve araştırmaya başladım. Kitabı varmış; “Evren’den Mesajınız Var” Hemen aldım ve okudum. Kesmedi beni, derhal bir röportaj koparmalıyım diyerek iletişime geçtim.

Sonrası mı? Sonrası, keyifli bir mutluluk keşif yolculuğu oldu. Hadi, siz de bu yolculuğa dahil olun ve gerçek mutluluğun ne olduğunu keşfedin.

1) Öncelikle, Evren Çolak kimdir?

Ben kendimi bildim bileli hep çok konuşan bir insan oldum. İletişim kurma ve yeni insanları tanıma benim yaşam içerisindeki en büyük merakım oldu, sanıyorum bu konuşma, iletişim ve paylaşma ihtiyacı sonuncunda da bugün hayatı yaşama şeklimin temelini oluşturdu. Esnaf bir babanın ve ev kadını bir annenin evladıyım. Annem ve babam küçük çorapçı dükkanımızda birlikte çalıştıkları için ben ve kardeşimde çorapların, renklerin, ve ilginç insan hikayelerinin içinde büyüdük. Dükkanın içinde her an yeni bir durum ile karşılaşıyordunuz, sanıyorum bugün paylaşma şeklimin temelinde o küçücük çorapçı dükkanında öğrendiğim samimiyeti ve an’da olmak olgusunu ve insanların ihtiyaçlarını okuma olgularını kullanıyorum. Aslında benim hikayemin dönüm noktası babamın benim mühendis olmamı istemesi ile başladı. (birçok babanın yaptığı gibi) , babam okuyup adam olmamı istiyordu. İyi bir işe ve geleceğe sahip olmamın yolunun da mühendislikten geçtiğini düşünüyordu. Ancak babamın gözden kaçırdığı nokta benim matematiksel işlem yetkinliğimin olmayışıydı yani ben hep öğretmenlerim destekleri ile matematik ve fizik derslerimden geçiyordum. Ebeveynlerinizin vizyonu sizin gerçekliğiniz oluyor, babamı hiç sorgulamadım ya da bahanelerimin altında onun kararları olmadı. Babam her babanın yapmak isteyeceği gibi evladının ‘iyi yaşamasını’ istiyordu ve benim için en iyi mühendis olmamdı ki okumaya gittiğim Kıbrıs’ta mühendislik bölüm başkanım beni uyandırana kadar, ‘Evren, oğlum kendine bir iyilik yap ve bu bölümü değiştir’ dedi, ‘bende hayırdır hocam bir hatam mı oldu’ dedim ‘yok’ dedi hocam, ‘hata değil senin yeteneğin yok oğlum’ dedi ve ben ‘özel yetenek sınavı’( çizim yeteneğimde yoktur benim) ile içmimarlık bölümüne geçiş yaptım. Annem ve babam için okumalıydım. 4 senelik bir üniversiteden mezun olmamı çok istiyorlardı. O küçücük dükkanın içinde saatlerce kalmalarını sağlayan mottoları sanıyorum buydu. Tasarım insan ruhunu keşfi ile başlar demişti bir hocam ve benim arayışıma bir ışık oldu ve ikinci bir Evren var oldu sanki. Yaptığım her ne olursa olsun ( ki o zamanlar üniversite içinde aktif olarak etkinliklere katılıyordum) insanları anlamaya, yaptıklarını anlamlandırmaya çalışmaya başladım. Psikoloji benim arayışımın başlığı oldu. Tasarımcıların yaptıkları eserler ile değil, hangi ruh halinde o eseri tasarladıkları benim ilgimi çekiyordu. Ve sonra bu arayış beni ilk önce yaz okullarına gittiğim daha sonra da hayatımın uzun bir süresini orada geçirdiğim (ben büyüdüğüm demeyi tercih ediyorum) Londra ile tanıştırdı.

Sonuç olarak annesi ve babası için mimarlık okuyup, kendisi içine psikoloji okumaya çalışan iki Evren’in hikayesi var oldu.


Benim hikayemin ikinci dönüm noktası ise beni yetiştiren hocam ile tanışmam oldu. Çok heyecanlı ve her şeyi yapmak isteyen ancak nereden başlayacağını bilmeyen bir gence yardım ile başlayan tanışma, sonra beni yetiştirmesi, kariyerimi planlaması, bana mentorluk, hocalık, dedelik (çok yaşlıydı kendisi) yapması ile devam etti. Psikoloji eğitimi almamı, diğer bilişsel alanlara yönelmemi ve en önemlisi de arayışıma anlam katmamı sağladı. O’nun gözetimi ve desteği ile birçok kadim ve modern bilgilerin, deneyimlerin paylaşıldığı eğitimler, workshoplar, paylaşımlara katıldım. Hala öğrettiği yolda, kendi yolculuğuma ve arayışıma devam ediyorum. Profesyonel anlamda çalışmaya Londra’da başladım, çok ilginç kişi ve kurumlar ile çalıştığımı söyleyebilirim. İlk danışanım kendisini başkalarına ifade edemediğini düşünen bir deve kuşu yetiştiricisiydi. Sayesinde uzun bir süre tavuk yumurtası yemedim. Bir adet deve kuşu yumurtasından 10 kişilik menemen yapabiliyorsunuz :)

Her yeni paylaşım, bir sonra ki paylaşım için benim yolumu daha da aydınlattı diyebilirim. Yolculuğumun bu kısmında ise son 5 sendedir, Türkiye’deki güzel insanlar ile paylaşımlar yapıyorum. Türkiye’ye ilk döndüğümde çok farklı geldiğimi, davrandığımı açıkçası biraz fazla İngiliz olduğumu söylemişlerdi. (Çok katı kurallarım vardı o zamanlarda) Paylaşım yaptıkça katılımcıların bilgi almaya istekli ancak bilgiyi samimiyet ve açıklıkla ‘sen’ gibi olduğunda aldıklarını fark ettim. Dikkat etmişsinizdir, paylaşım kelimesini çok kullanırım ben çünkü eğitim kelimesinden çok paylaşım kelimesini daha samimi ve açıkçası benim sergilediğim davranışları kapsadığını düşünüyorum. Sadece anlatmak ya da bilgiyi aktarmanın tek başına işe yaramadığını düşündüğüm için sınıfta, açık havada veya danışanlarım ile yaptığım tüm konuşmaları anlatmaktan uzak paylaşmaya yakın tutmaya çalışıyorum ki, geçtiğimiz aylarda yaptığım TEDx konuşmamda da, konuşmaktan çok Evren’den bir şeyleri benden olanı, dinleyenlere duyurmaktan çok hissettirmeyi amaçlıyorum. Siz paylaşmaya başladığınızda, karşılarında ki kişinin kim olduğundan çok, karşılarındaki kişinin onun hayatında ne olabileceğini sormaya başladıklarını düşünüyorum. Ve çok şükür ki, paylaşımın ilk saatlerinde kendisini katılımcı olarak gören kişiler, paylaşımın sonlarına doğru kendilerini arkadaşım gibi görmeye başlıyorlar ki bu da benim için en büyük mutluluk. Mesela bir paylaşımda bir arkadaşım kız istemeye gideceği için çok heyecanlı olduğunu söyledi, merak etme dedim bizde yanındayız. O akşam o salonda arkadaşın ailesi, kızın ailesi, akrabaları ve ben dahil 40 kişilik isteme ekibi (kendimize bu adı vermiştik) vardı. Oturacak yer yoktu ama paylaşacak birçok hikayemiz oldu.

2) Ben mutluluğun bile bize dayatıldığını düşünüyorum. Yani, mutlu olmak zorundaymışız ya da illa mutluluğu bulmalıymışız gibi bir zorlama içindeyiz gibime geliyor. Her saniye mutlu olmak çok mu önemli? Mutsuzlukta gerekli bir duygu değil midir? Ben kendi deneyimlerimden örnek vereyim; ne zaman mutsuz olsam “mutsuz olmak sana yakışmıyor” deniliyor ya da mutlu olmam için zoraki şeyler yaptırılabiliyor, hadi dışarı çıkalım, hadi şunu yapalım vb. gibi... İnsanın mutsuzluğunu da yaşaması gerekmez mi? Her zaman pozitif olmak mümkün mü? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Erkek adam da ağlamaz, ağlamamalı diyorlar. Evet erkek adam ağlamıyor, sonra ağlaması gereken yerlerde içinden ağlamak geldiğinde göz yaşlarını tutuyor, yutkunuyor, zorluyor sonra o adam büyüyor ama içinde onun ile büyüyen ve hiç eksik olmayan huzursuzluk, tatminsizlik, endişe, kaygıda hayatından hiç yok olmuyor. Öncelikle insan ne hissediyorsa ilk önce o duyguyu bir yaşamalı bence. İlk önce o duyguyu yaşamalı ki, yaşadıklarına bir anlam katabilsin. Ancak yaşadığımız dönemde her şeyin çok hızlı, en yüksek dozunu ve en derinini istediğimiz için sanıyorum mutlulukta daha anlam katamadan tükettiğimiz duyguların başında geliyor. Bence bugünler de mutluluk; gerçekliklerimizi sanallaştırmak için kullanılan bir çeşit plasibo gibi geliyor bana. Bundan dolayıdır ki söylediğiniz o mutluluk dayatmasının nedeni bence, kaçınmaları kolaylaştırmak için olduğunu düşünüyorum.

Bir ilişki yaşıyoruz, zor ve ‘mutsuz’ olduğumuz günlerimiz oluyor ne yapıyoruz bir, iki deniyoruz baktık bu ilişki bizi ‘mutlu’ etmiyor o zaman çözmek, paylaşmak, karşısına dikilip mücadele etmek yerine kaçınıp gidiyoruz. Ve içimizi biz kendimize söylemesek te bir sürü huzursuzluk kaplıyor. Hiçbir olgu karşıtı olmadan bir anlam kazanamaz ve algılanamaz onun için ben mutluluk kadar mutsuzluğunda yaşam amacımızı belirlememizde, sevme şekillerimizde, aşkımızda, ilişkilerimizde hatta trafikte yol verip vermeme davranışını etkilediğini düşünüyorum. Bir çok büyük şirkete verdiğim paylaşımlarımda soruyorum ne için yaşıyorsunuz? diye.

Herkes ama herkesin ilk söylediği madde ‘mutlu olmak için’ oluyor. Peki yaşam amacınız olduğunu az önce söylediğiniz mutluluk olmak için ne yapıyorsunuz. İşte orada göz teması kesilip, başlar öne düşüyor ve sınıfı bir sessizlik kaplıyor. İşte sanıyorum sorunuzun cevabı da burada bir yerlerde, mutluluk bize dayatılıyormuş gibi bir algı oluşuyor çünkü bir çoğumuz mutluluğun dışarıdan geldiğine inandığımız için dışarından gelenler ile mutlu veya mutsuz olabileceğimize inanıyoruz. 4-5 yaşında bir çocuğu gördüğünüzde karşısına geçin ve lütfen ona mutlu olmasını söyleyin. İlk önce sizi algılaması biraz zaman alacak ve size gülümseyecektir. Sonra ondan mutsuz olmasını isteyin yine birkaç saniye sonra yüzünde ağlamaklı bir ifade olacaktır ve isteklerinizi karşıladıktan sonra elindeki kamyonu ile oynamaya kaldığı yerden devam edecektir. İnsanın ne olacağına yine insanın kendisi karar veriyor. Dışarından etkilendiğimiz gibi dışarıyı da etkileyebiliyoruz. Yaşadığımız her anda var olan duygu o anda hissettiğimiz veya ihtiyaç duyduğumuz bir duygudur. Onu nasıl anlamlandırdığımız ve yaşamamızın hangi noktasına taşıdığımız ise bizim ne için yaşadığımız ile alakalı.

Geçtiğimiz günlerde bir cenazeye katıldım. Bir abimizin annesini defnettik. Üzgün bir evlat görmeyi beklerken, yüzündeki yorgun gülümseme ile taziyeleri kabul ediyordu. Bir yakını sordu ‘iyi misin’ diye? ‘Evet’ dedi abimiz. ‘İyim ve anneciğim içinde mutluyum çünkü geceler boyunca çektiği acılar son buldu’ dedi. Mutluluk, içindeki mutsuzluk ve mutsuzluk içindeki mutluluk insan oğlunun çözülmesini beklediği en büyük sorulardan bir tanesi. Ancak cevap veya tanımlama ne olursa olsun, insanın kendisinde hissettiği iyi hissetme hali olan mutluluğa her zaman olmasa dahi (çünkü kontrol edemediğimiz ve bizi bir şekilde mutsuz edecek bir çok şey var) var etmeye ya da var olanı devam ettirmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

3) Mutsuz olmamızın sebepleri arasında elbette ki bir çok neden sayabiliriz. Bir danışman olarak sizce en etkin faktör nedir?

Bence en büyük mutsuzluk nedenimiz, karşılaştırma. Yaşadığımız her an kendimizi veya hissettiklerimizi başka insanlar veya durumlar ile karşılaştırıyoruz ki, deneyimlerinden edindiğim bilgilere dayanarak söyleyebilirim ki, inanın karşılaştırma yapmak insanın kendisine yapacağı en büyük kötülüktür.

“Ben başarısız bir çalışanım”, “iyi bir anne değilim” ya da “beni o’nun sevgilisini sevdiği kadar sevmiyorsun”… Böyle uzayıp giden milyonlarca örnek verebiliriz. Karşılaştırma yapmak için 2 olguya ihtiyacımız var. Birincisi karşılaştırma yapacağımız bizce mükemmel olan bir durum, ikincisi ise kendi beklentilerimiz. İşte mutsuzlukta burada başlıyor, beklentilerimizin başkaları tarafından gerçekleştirildiğini gördüğümüzde biz kendimizi mutsuz hissettirebiliyoruz. Bu arada beklentiler ve mutluluk konusu bir araya geldiğinde akıllara zaman zaman şu cümle gelebiliyor;

“Azla yetin daha mutlu olursun”.

Ben beklentinin az ya da çokluğu ile değil, beklenti dediğimiz haz ve tatmin halinin insanda oluşturduğu duygu karşılıkları ile ilgilendiğimi belirtiyorum. Beklenti çok geniş bir kavram ve mutluluk ile bir araya geldiğinde ise çok farklı duygu ve davranış şekillerinde kendisini gösterebiliyor. Burada söylemek istediğim azı bekle çok gelince mutlu olursun veya beklentini düşük tut o zaman mutlu olursun değil. Tekrar kendimizi mutsuz hissettirdiğimiz anlara döndüğümüzde; O yapıyor, o sahip oluyor, o yaşıyor benim neden olmuyor diye düşünüyor ve şunu katastrofik çıkarımı yapıyoruz. ‘Demek ki ben mutlu olmayı hak etmiyorum’. Bu söz ruhumuzun derinliklerine öyle bir işliyor ki kendi mutluluk duygularını karşılaştırma ile elde ettiğini gördüğümüz bir çok insan, mutlu olsalar dahi tam olarak mutluluk duygusunu hissedemediklerini sürekli bir yanlarının rahatsız ve huzursuz olduğunu belirtmişlerdir. Bu bağlamda mutsuzluk nedenlerinin başında; elimizde var olanlarla değil, başkalarının sahip oldukları ile ilgilenmek olduğunu öngörebilirim. Benim mutluluk tanımım ‘iyi hissetmektir’. Beni iyi hissettiren (haz ve tatminden bağımsız olarak) her ne var ise, o bana özel ve beni için var olandır.

4) Mutluluk nedir? Bir formülü var mıdır?

Mutluluk; anne yemeklerinden sonra içilen Türk kahvesidir. (Jşaka yapıyorum) Mutluluğunun kişisel bir kavram ve duygu olduğunu düşünüyorum, başta konuştuğumuz birçok konunun aslında bu kişisel mutluluk tanımlarının yapılmamasının bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. Biz başkalarının mutluluk tanımları ile kendi mutluluğumuzu var etmeye çalışıyoruz.

Mutluluk denildiğinde sadece bir keyif ( haz + tatmin) halinin olduğu anları tanımlıyoruz. Bu bağlamda dünyadaki madde bağımlılarının hepsinin mutlu olduğunu varsaymamız gerekirdi. Ancak onlar tam tersine mutluluk için değil ‘keyif’ dediğimiz anlık mutluluğu yakalamak için tüm benliklerinden vazgeçiyorlar. Hayatımızı kontrol eden olgular ve hayatın içinde bize doğru bildiğimiz ancak yanlış olan mutluluk tanımlamaları bizi mutlu etmekten çok mutluluğun ortaya çıkmasını engelliyor. Mutluluk tanımlamalarımızı yaparken genellikle bize ‘mutlu’ olarak lanse edilen şeylere bakıyoruz ve yaşadığımız duygunun sağlamasını ve karşılaştırmasını onlar ile yapmaya çalışıyoruz. Bence mutluluk ‘iyi hissetme’ halidir. Kişinin tüm benliği ile kabullendiği ve hissetmeye başladığında, olumlu bir ruh, zihin ve beden bütünlüğü oluşturan bir iyi hissetme hali.

Şu şekilde bir örnekleme yapılabilir diye düşünüyorum, bize kendimizi iyi hissettiren herhangi bir şey aynı zamanda bizleri olumlu bir duygu içinde tutarak, o duyguyu daha uzun zaman hayatımızda tutmak istememize neden oluyor. İşte o anda kendi mutluluk olgumuzun ne olduğunu keşif ettiğimizi düşünüyorum.


Mutluluk formülüne gelince, büyük bilim insanı Einstein’a göre mutluluk; gerçeklik - beklenti’dir. Ama ne kadar bana uygun ya da ne kadarı sizin kişisel mutluluk tanımınızı kapsıyor bence değinilmesi gereken kısım burası. Ben mutluluğun, formülüze edilebileceğini düşünmüyorum. Ancak keşif edilen mutluluğun sürekli kılınabilmesi için kendime hatırlattığım küçük bir fikir topluluğunu paylaşabilirim.

Mutluluk; var olan her şey için duyulan şükür, zorluklarda sabır ve her nefes için sevinç duymaktır. ( :) galiba biraz formül gibi oldu )

5) “Evren’den Mesajınız Var” kitabınızda beni çok etkiyelen bir hikayeye yer vermişsiniz. Garda sevgi yumağı...sizce o denli, karşılıksız sevmek mümkün mü? Beklentisiz, karşılıksız sevmek diye bir şey var mı? Bu insan doğasına uygun bir şey mi sizce?

İnsan doğası ile söze başlamak gerekirse, bence doğamızı belirleyen güdüsel yaklaşımlar günümüzde, ihtiyaç ve beklentiler ile harmanlanmış durumda. Bu bağlamda insanın hayatta kalma güdüsü, bilinçaltının kendisini bir ebeveyn olarak görmesi yönünde bir algı ile doldurmuş olabilir. Bu güdülenmenin sonucunda birey kendisini anne veya baba olmak zorunda görüyor olabilir. Buraya kadar olan kısım güdülerin, ihtiyaca olan etki diyebiliriz. Konu beklentiye geldiğinde işte karşılıksız sevmek burada devreye giriyor. Bence insan karşılıksız sevebilir ve seviyor da. Doğadaki bir çok olguyu karşılıksız seviyoruz, sadece anlamlandıramıyoruz. Güneşin batışını seviyoruz mesela. Güneşi tüm gün bizi ısıtarak, dünya üzerindeki milyarlarca düzeneğe enerji verdiği için sevmiyoruz. İnsan beklentilerini bir kenara koyarak sevmeyi sadece ‘var olanı’ görerek O’na değer vererek sevmeye başladığında, bence karşılıksız sevemeye başlıyor. Şu diyaloğa bir bakalım.

- Beni seviyor musun?

- Evet

- Neden?

- Çok güzelsin

Burada seven kişi aslında karşısındaki kişiyi değil, O’nun güzelliğini seviyor ve o güzellik kaybolduğunda da aradaki sevgi kayboluyor. Benim anlatmaya çalıştığım şey bir şey üzerine kurulan sevgi ilişkilerinin süresinin çok uzun olamayacağıdır. Eğer her hali ile O’nu sevmeye başladığında seven kişi O’nun güzel olmasını beklemeyecektir. Yani sevgisine bir karşılık almayı beklemek yerine kendince sevemeye devam edecektir. Ve bir çoğumuzun beklentisiz, sevgi göstermeye ve sevgiyi hissetmeye ihtiyacı var.

6) “O mutlu olunca, bende mutlu oluyorum” mantığına inanıyor musunuz yoksa bu kişide ki bir takım ruhsal veya kişisel eksikliklerin üzerinin örtülmesi midir?

Zihinlerimizde ‘ayna’ nöronlar var. Bu bir bakıma kadar doğru. Bu konu ile yapılan araştırmalarda var. Bizler başkalarını mutlu ettiğimizde, daha mutlu oluyoruz!

Ancak sorunuzdan taviz vermek ya da ilişki içinde pasif yani sürekli kabullenişçi yapı içerinde sürekli başkasının veya başlarının mutluluğu için kendi kişisel duygu ve ihtiyaçlarından vazgeçmek davranışı soruluyorsa o zaman bu konu kişilerin ilişkilerimde ki ‘ben’ sorgusuna doğru gider.

Bu kısımda şunu söylemek isterim. Kendisini mutlu hissetmeyen kimse, başkasının mutluluğu için çokta çaba göstermez.

7) Sosyal medya’da bir çok kez havaya uçmuş, kollar havada “heey, bakın ben çok mutluyum” imajını veren fotoğraflara rastlıyoruz. Coşkulu olmak elbette ki güzeldir ama böyle görüntüler bana biraz abartı geliyor. Neden mutlu olduğumuzu abartı şekilde gösterme ihtiyacı duyuyoruz sizce?

Mutluluk tanımında olduğu gibi, mutluluğu yaşama şeklimizde bireysel farklılıklar gösteriyor. Mutluluğu yaşamak ile mutluluğu başkasına göstermek arasında fark var. Kişi eğer mutlu ise bunu kendi içinde yaşamayı tercih eder ve mutluluk duygusu tüm zihinde hissedilir, bedene yayılır.

Ancak bedenin belli bölgelerinde sadece belirli pozlar ile sergilenmeye çalışılan mutluluk duygu için hissedilmekten ve samimiyetten uzak olduğunu söyleyebiliriz. Mutlu kişi, mutluluğunu yaşayan ve paylaşan kişidir.

8) Hayatından memnun olan insanlarla olmayan insanların arasında ki fark nedir sizce? Bir çok insan mutsuzluk sebeplerini kredi kartı borçlarına, yürümeyen ilişkilerine vb. şeylere bağlıyor. Yani illa bir şeye bağlıyor ve özellikle bu maddi oluyor. Bunlar mutsuz olmamız için geçerli sebepler midir yoksa bir bahaneye sığınmak mıdır?

Memnuniyetin, içimizde farkında olduğumuz ya da farkında olmadığımız arayış ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Aynı yaşam standartlarına sahip iki insandan birisi çok mutluyken, diğer çok mutsuz olabiliyor. Bence bu ayrımın oluşmasına neden olan en büyük olgu ‘değerler’dir.

Hayatında var olanları değerli kabul eden insanlar, hayatında var olanları değersiz görerek ‘daha değerlerisini’ arayan insanlar. Bu ayrım bize bence memnuniyetsizleri hemen tanımlıyor sanıyorum. Geçtiğimiz günlerde ‘bana daha mutlu nasıl olabilirim diye bir soru yöneltildi’ bende ‘ mutluluk sizin için nedir?’ diye sordum. ‘Bilmiyorum’ dedi hanımefendi. Bende ‘bilmediğiniz bir şeyden neden daha fazla istiyorsunuz’ dedim. Hanımefendi bu cevabım karşısında çok memnun olmuşa benzemiyordu :)

9) Mutluluk duygusunu sürekli kılmak için ne yapmalıyız?

Öncelikle mutluluğu sürekli kılamayacağımız anlamak ve kabul etmek ile başlamalıyız. Böylelikle mutluluk duygumuzun her negatif durum içerisinde kaybolmak yerine, sabit bir çizgide ilerlemeyi kendimize kabul ettirmiş oluruz. Benim kişisel gözlemlerim ve deneyimlerim mutlu kişilerin kendileri ile olumlu ve yapıcı iç konuşmalar yaptığı yönündedir. Bu konuşmaların sonucunda hayatın toz pembe değil, hayatın her renginin olabileceğini kabul ettikleri yönündedir. Diğer bir olgu ise, mutluluk yolculuğun içsel bir süreç olduğunun algılanmasıdır. Benim keşfim ve benim mutluluğum mottosuna sahip içsel bir süreç. Ve son teşekkür etmek ile ilgilidir mutluluk. İyi olana verdiği huzurdan dolayı, kötü olana da verdiği dersten dolayı teşekkür etmeyi kast ediyorum. Eğer kötü olan olmasa ve ben bir süre sonra iyinin ne olduğunu unutacak ya da verilen dersi iyi yorumlamasam hiçbir zaman mutluluğa ulaşamayacak olurdum.

10) Şimdi mutlu olmak isteyen insanlara nasıl bir başlangıç yapmalarını önerirsiniz?

Öncelikle mutlu olmayı istesinler öyle Evrenden falan değil J kendilerinden. Evren onlara hiç birşey yaptırmayacak. Her ne olursa ya da olmaz ise kendilerinden var olacak. Evren onlara kozmik bütünsel enerjisini gönderse dahi, içsel benliğinde gerçekten mutlu olmak istemeyen bir kişi bu enerjiyi algılayamayacak ve hissedemeyecek. Onun için Evren’e mesaj gönderdiğimiz kadar, Evren den gelen mesajları da anlamak ve anlamlandırmak için çaba harcamalıyız.

Kendi mutluluk yolculukları için her sabah aynada gördükleri ‘kendilerine’ bakmak ve mutluluk isteklerini tekrarlamak başlangıç için iyi olabilir. Arkadaşlarına, dostlarına, yabancılara yardımcı olmak ile devam edilebilir. Daha sonra deneyimleri iyi hissettiren ve hissettirmeyen diye ayırmakta mutluluk yolculuğunun hangi yöne gitmesi gerektiği ile ilgi bir sürü ipucu verecektir. Ve tüm yolculuk boyunca karşılık beklemeden sevmeyi kendisine hatırlatmalı insan.

Biraz sabır, bolca merak, bolca neşe, biraz kabulleniş ve sağlam bir sevgi ile mutluluk bizde bir yerde var, sadece keşif edilmeyi bekliyor.

Evren Çolak'ın TEDx konuşması videosu için tıklayınız.

Röportaj : Ayça Akın

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

İnsanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrım?

Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış.


Adam şaşkın bir şekilde, “Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor. Aman Tanrım, bu nasıl oluyor?” diye sormuş.

Tanrı gülümsemiş ve “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur. Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben, sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala! Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor,” demiş.

Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak?”

Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş ve “Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın,” demiş.

Adam bir süre düşünmüş, “Peki cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya.

“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de dünyadan başka yerde değil,” demiş Tanrı.

“Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi” diye karşı çıkmış adam.

“Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan en büyük ibadeti yapandır!” demiş Tanrı.

“Peki dünyaya döndüğümde, doğru yolu görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.

“Ben bunun için siz insanların içine ‘vicdan’ denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz!” diye yanıt vermiş Tanrı.

“Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam.

“Hem size şah damarınızdan daha yakınım hem de düşman olduklarınız kadar sizden uzağım,” demiş Tanrı. “Çünkü düşmanlarınız da benim, siz de bensiniz”

“Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrım?”

Gülmüş Tanrı ve yanıt vermiş: “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara: Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?

Alıntıdır.
Kaynak : Bilinmiyor.

*****

Peki, ya siz? Siz sevmeyi ne kadar öğrendiniz?

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Aşk öğrenilebilen bir şey değildir.

Popüler kültür bize ilişkinin iki insan arasındaki en mükemmel şey, hikayenin son noktası olduğunu ve sonsuza kadar mutlu mesut devam ettiğini söylerken gerçek hayatta gördüğümüz aşk hikayeleri, durumun pek de öyle olmayabileceğinin ispatı gibi durur önümüzde.

Bu iki model arasındaki uçurumun yalnızca “gerçek aşk”la giderilebileceğini düşünürüz. Aşk, sanki bir anda gelen ve her şeyi aniden kolay, doyurucu, eksiksiz hale getiren bir büyüdür. Aşkın, sonsuza dek iyileştiren sihirli bir ilacı olduğu hissine kapılırız.

Bazı insanlar için gerçekten de böyle olabilir. Ancak Neil Strauss, kesinlikle kendisi için durumun böyle olmadığını söylüyor ve bir ilişkiyi geride bırakırken gerçek aşkı aramaya karar veriyor. İşte Strauss’a göre “Gerçek aşk nedir, ne değildir” kılavuzu.

İlişkilerdeki tüm sorunlar tarihseldir.

Asıl sorun bir insanı değil, aşkı bulabilmektir. İçimizdeki sevgi kapasitesini yeterince kullanabiliyor muyuz? Bu sorunun cevabını veren Strauss, ilişkilerindeki asıl sorunun sevgi kapasitesini kullanmak yerine, geçmişin yüklerini yeni ilişkiye taşımak olduğunu söylüyor. İlişkilerdeki tüm sorunlar aslında tarihseldir. Bu sorunların nedeni partnerlerden birinin ya da her ikisinin, geçmişteki ilişkilerinin açtığı yaraları, yeni ilişkiye de taşıması nedeniyle ortaya çıkar.

Sorun bazen, çocukken annesi tarafından terk edilmiş olan ve kız arkadaşına, bir daha asla terk edilmemeyi garantilemek için sıkı sıkı tutunan, böylece de sevilebilir olmadığı korkusunu tekrar tekrar yaşayan sevgilidir.

Bazen de annesi tarafından kısıtlanan ve aşırı biçimde kontrol edilen, bu nedenle de kız arkadaşının kendisine yakın olmasını benzer bir kontrol korkusuyla reddeden, kız arkadaşının tıpkı annesi gibi hayatını çekilmez kılacağını düşünüp ona öfkelenen erkektir.

Yani aslında temel sorun, aşk başlar başlamaz orada kök salmak için karşımızdaki insana yüklediğimiz korkular, kompleksler ve korumacılıktır.

Bir genelleme yapmak gerekirse, örneğin heteroseksüel bir ilişkide çiftlerin birbirlerini nereye koyduklarını anlamak için, sevgilinin kendi cinsiyetinden olmayan ebeveyniyle olan ilişkisine; homoseksüel ilişkilerde ise sevgilinin kendi cinsiyetinden olan ebeveyniyle ilişkisine bakmak yeterlidir.

Aşk öğrenilebilen bir şey değildir.

Tüm bunların sorunların temelindeki neden; aşkın, sevginin öğrenilebilen bir şey olmadığı gerçeğidir. Sevgi, zaten içimizde olan bir duygudur ve belki de ironik olsa da, aslında sevgiye ulaşmak için öğrendiğimiz sevgiyi unutmamız gerekir. Amaç? Tıpkı şair ve şarkıcı Patti Smith’in bir röportajda söylediği gibi, “çocukken olduğum gibi temiz bir insan olmak”.

Böyle bakarsak, birçok insanın hayatları boyunca inandığının aksine, aşkın aslında doğru insanı bulmakla bir ilgisi olmadığını görebiliriz. Aşk, içimizdeki doğru sevme yöntemini bulmakla ilgilidir. Öğrendiğimiz ve aslında geçmişteki olumsuz tecrübelerle kirletip bozduğumuz sevgi ve bağlılık anlayışımızı değiştirdiğimizde; ‘doğru insan’ı değil ‘doğru aşk’ı bulduğumuzu da fark edeceğiz.

Kaynak : Mind Body Green

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Dindar bir adam ile bir fahişe.

Tanrı’nın yolunu başkalarına öğretirmiş. Kendini bir aziz olarak görürmüş. Günün birinde yaşamını sürdürebilmek için vücudunu satan fahişeye vaaz vermiş.

“Büyük bir günahkarsın sen. Sonun çok feci olacak.”

Zavallı kadın Tanrı’ya kendisini bağışlaması için yalvarmış. Ancak geçinmek için başka yolu olmadığından mesleğini de yapmaya devam etmek zorunda kalmış. Dindar adam ve fahişe aynı gün ölmüşler. Melekler kadının ruhunu cennete götürmek için geldiklerinde iblislerse din adamının ruhuna sahip çıkmışlar.

“Nasıl olur?” diye haykırmış adam, “ben bir aziz hayatı sürüp de her önüme çıkana Tanrı’ya ulaşmanın yollarının vaazını vermedim mi? Neden kötü bir yaşam sürmüş bu kadın cennete giderken benim yerim cehennem oluyor?”

“Çünkü bu zavallı kadın” diye yanıtlamış iblisler, olumsuz edimler yapmak zorunda kaldığı halde zihnini her zaman Tanrı’ya doğru çevirmişti. Sense tam tersine azizce edimlerde bulunurken, zihnini sürekli türdeşlerinin kusurlarına yöneltmiştin. Günahı takıntı haline getirmiştin, bu yüzden de şimdi günahtan başka hiçbir şeyin olmadığı yere gidiyorsun”

*****

Neye göre yargılıyoruz? İyi ve kötü kavramları, doğrunun ve yanlışın tanımı, ahlak anlayışı her insanda farklılık gösteriyor, sizin yanlış olduğunu düşündüğünüz şey içinde bulunulan durumlar, deneyimler doğrultusunda bir başkası için doğru olabiliyor.

Doğru nedir? Yanlış nedir? İyi, kötü nedir? Bunları bilmezken neye dayanarak yargılama yapıyoruz?

Önümüze sunulan hazır bilgi ya da öğretilmişliklerle şekillendirdiğimiz ya da şekillendirilen (bu bence daha doğru) doğrularımızı başkalarına dikte etmek ya da mutlak doğru kabul edip, dayatılan doğru kalıbının dışında kalanı kötü ilan edip yargılamak bencilliğin hatta sevgisizliğin ta kendisi değil midir?

Sırf atalarımız söyledi diye sorgulamadan bir şeylerin savunucusu olmak bana zihinsel kölelikten başka bir şey gelmiyor.

İyi denilen şey gerçekten iyi mi? Ya da kötü denilen şey gerçekten kötü mü? Kaçımız bunu soruyor?

Atalarımız öyle demiş...

Kutsal kitapta öyle yazıyor...

Hocam öyle dedi...

Okulda öyle öğrendik...

Gelenek ve göreneklerimiz böyle...

O bir din adamı, o bir profesör, o bir usta, o bir... her şeyin doğrusunu o bilir.

O SADECE KENDİ DOĞRUSUNU BİLİR.

YA SENİN DOĞRULARIN?

Senin doğrularını yaratan kim? Sen misin, ataların mı, gelenek göreneklerin mi yoksa kutsal kitabı yalamış yutmuş diye kendini neredeyse kutsallaştıran insan evladı mı?

Kaçımız soruyor bunu?

Bilemiyorum belki de kolayı seçmek, sorgulamadan öğretilmişliklerle yol almak işimize geliyor ama ortaya çıkan tehlikenin farkında değiliz. Zihinlerimiz resmen doğmatik, öğretilen bilgilerle kukla durumunda.

Şaşırmayın, ayıplamayın, kendi doğrularınızı yaratın, başkalarının asla tam olarak anlayamayacağınız hayatlarını yargılamak gibi bir haddsizlik yapmayın. Başkalarının doğrularıyla birilerine ayar vermeye kalkmayın. İnsanların içindeki yangınları, savaşları, acıları, çaresizlikleri, ölümleri bilemezsiniz.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Çünkü herkes senin güçsüzken nasıl olduğunu biliyor.

Her zaman sömürülüp, suistimal edilenler,


Hep alttan alanlar, idare edenler, hoş görenler,


Kendinden önce hep başkalarını düşünenler sonra hayıflananlar,


Feda etmekten bıkmış olmalarına rağmen feda etmeye devam edenler,


Az konuşanlar ya da susanlar,


Görmezden, duymazdan gelenler ya da şans vermeye doymayanlar,


Başka türlü konuşmak, davranmak isteyip de bunu yapamayanlar,


Kabul edin, BAĞIMLISINIZ!


Hangi duygulara bağımlı olduğunuzu siz bulacaksınız. Bulacaksınız ve nasıl güçlü olunur artık buna kafa yoracaksınız çünkü herkes sizin güçsüzken nasıl olduğunuzu biliyor, onları şaşırtma zamanı gelmedi mi hala?


PEKİ, NASIL GÜÇLÜ OLUNUR YA DA KİMLER GÜÇLÜ OLABİLİR HAYATTA?

Çok şey yazılabilir bu başlığın altına, ama ben en ezber dışı olanları yazayım isterim.

“Buna hayır” diyemez diyenlere, reddedemeyeceği hiç bir teklif olmadığını gösterenler,

Zor toparlanır sananların inadına her gün yeniden inanıp, yeniden başlayanlar,

“Fena korktu” dedikodusu yapanları ertesi gün çok fena korkutanlar,

Elimden kaçamaz yorumuyla mutlu olanlara kurbanlık koyun misali boyun uzatmayanlar,

Platonik aşık takılmak yerine aşkını itiraf edip sonucunu kabullenenler,

“Beni kimse üzemez” ya da “kimse beni böyle görmesin” saçmalığından vazgeçip üzüntüsünü dibine kadar yaşayanlar,

Aynaya bakınca cehaletini görenler,

“Muhatap olmaya gerek yok” yerine muhatap olup herkese hak ettiğini söyleyip kişisel sınırlarını koruyanlar,

“Bak açıklarım he” diyenlere “söyle lan” diye bağırabilen, kimseden saklayacak bir şeyi olmayanlar ya da yaptıklarının bedelini ödemeye hazır olanlar.

Not: İçerik İfade Akademisi'nden Motivasyon konuşmacısı ve eğitmen bay ifade Volkan Akay'a aittir. Tarafımdan kaleme alınmıştır.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...