GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Bu ülkede bizim sesimizi duyacak hiç mi iyi insan yok?

Video’da minicik bir kız cumhurbaşkanımıza sesleniyordu. Mesajı gönderen kişiye Gizem’in ne derece yakını olduğunu sordum;

Bir babanın çaresizliğini, dünyalar güzeli minik prensesi için verdiği mücadeleyi kelimelerden dahi anlamak hiç zor değildi.

Minik Gizem’in büyük mücadelesi ve hikayesi anaokulundayken başlamış.


Gizem, Yozgat'ta yaşıyor. Şuan 7 yaşında, kronik böbrek hastası. Hastalığının 3.döneminde ve kısa bir zaman sonra 4.döneme girecek, yani son döneme! Minik Gizem ikinci sınıfta okuyor ama diğer çocuklar gibi okula gidemiyor, haftada yalnızca bir veya iki gün gidebiliyor.

Gizem’in babasıyla bizzat konuştum. Şimdi paylaşacağım satırları lütfen empati yaparak, bu durumun her an bizlerin, çocuklarımızın da başına gelebileceğini düşünerek okumanızı istiyorum.

HİÇ BİR ŞEY UMRUMDA DEĞİL, KIZIMIN İHTİYAÇLARINI KARŞILAYAMAMAK BENİ MAHVEDİYOR.

Abdullah S. : Gizem’i, önceden aşırı derecede su içiyor diye hastaneye götürdüm ama doktor bana kızdı, “çocuk su içiyor kötü birşey yapmıyor ki” dedi ve bizi gönderdi. Okuldan Gizem’in boy ve de kilosunu öğrenmemiz için bizi sağlık ocağına gönderdiler orada ki doktora durumu tekrar anlattım. Doktor bana tanıdığı bir çocuk doktoru olduğunu söyledi ve beni oraya gönderdi. Doktor kan tahlili istedi, sonuçlarda böbreklerin ikisinin de bitik olduğunu ve acilen iyi bir hastaneye götürmemi söyledi. Ankara’ya gittim, aynı gün Gata Ankara Tıp Fakültesi hastanesine gittim tahliller için bize randevu verdiler, bir gün sonrada tanık sayesinde Gazi hastanesine gittik, profesörler muayene ettiler ve acilen hastaneye yatırdılar. Yaklaşık bir ay hastanede yattı, bir ay içinde çocuğun psikolojisi bozulmaya başladı, bizi bile tanımaz oldu, bize bağırmaya başladı. Doktoruyla konuşup taburcu ettirdim sonra eşimin ve benim böbreğimizin uygun olup olmadığını öğrenmek için tahliller yaptırdık. Eşimin böbreği uygun çıktı ve başladık nakil için işlemlere, tahliller ve tetkikler için hemen hemen hergün hastaneye gidip geldik bu işlemler tam sekiz ay sürdü. Sekiz ay sonra doktor, eşimin böbreklerinde bir sürü taş olduğunu ve nakilin yapılamayacağını söyledi biz de çaresizce memleketin yolunu tuttuk.

İNTİHAR ETMEYİ BİLE DÜŞÜNDÜM!

Bu sekiz ay süresince sürekli tanıdıklarımdan aldığım borç paralarla idare ettim, işimi de kaybettim. Memlekete gelince bankadan 10. 000 TL kredi çektim, borçların bir kısmını dağıttım ama bitiremedim. Bir 5.000 tl daha bir arkadaşıma çektirdim. Kredi kartı ile yaptığımız hastane masrafları ve de Gizem’in tedavisi için çektiğim kredi borçları derken bir türlü kendimi toparlayamadım. İş için bir çok yere müracaat ettim ama hiç bir sonuç alamadım. Öyle zor günler geçirdik ki, intihar etmeyi bile düşündüm. Gizem’in hastaneye otobüslerle gitme şansı yok çünkü sürekli su içip idrara çıktığı için özel araçla götürmek zorundayız ama maddi açıdan bittik artık hastaneye bile gidecek durumumuz yok. Gizem sağlık bakanlığın’da böbrek sırasında, yüzde 90 ağır özürlü raporu var. Tek isteğimiz düzenli ve de sürekli bir iş. Bunlar olursa en azından çocuğumun kontrollerini düzenli yaptırırım. Gizem hastalığının 4. dönemine girdiği zaman kontrolleri daha da sıklaşacak nasıl götüreceğimi inanın bilmiyorum, bildiğim tek şey bu dünyada Allah’tan başka hiç kimsemizin olmadığı. Oturduğumuz ev dedemin, dedem ve babam vefat etti. Yurt dışındaki akrabalarım bir hafta önce gelip evi satışa çıkardılar. Sekiz tane mirasçı var. Bundan sonra ne yapacağımızı inanın bilmiyoruz. Hiç bir şey umrumda değil, kızımın ihtiyaçlarını karşılayamamak beni mahvediyor.


Minik Gizem’in babası tek bir cümlesi ile aslında hepimize birer tokat atıyor ve dayanışma konusunda ne kadar zayıf olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor bizlere.

Hayır Kurumu Vakfı (CAF) her yıl yaklaşık 135 ülkeden 130 bin kişi ile görüşerek "Dünya Paylaşım Endeksi (DPE/WGI)" adı altında bir endeks yayınlamakta. Bu endekste yardımlaşma ve paylaşmaya ilişkin üç basit soru soruluyor.

Bunlar:

Bu üç sorunun ortalamasından her ülke için "paylaşım" skoru elde ediliyor. Türkiye bu endekste 135 ülke içerisinde yüzde 18 oranla 128. olarak en sonlarda yer alıyor.

Biliyorum, ülkemizde binlerce Gizem’in durumunda olan minik prensler, prensesler var.

ONUN İÇİN FARK ETTİ AMA.

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca bu kişinin sahile vuran deniz yıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:

- Neden deniz yıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.

Yazar sorar;

- Kilometrelerce sahil , binlerce deniz yıldızı var. Ne fark eder ki?

Genç adam eğilir, yerden bir deniz yıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

- Onun için fark etti ama...

Bu cevap yazarı şaşırtmış, ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca birşeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden hiç gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, ama bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru farketmiş ki, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin asıl yaptığının; evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni gözlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve fark yaratmayı seçmek olduğunu sonradan anlamış ve utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda birşey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış, giyinmiş, sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa deniz yıldızı atarak geçirmiş.


Siz de minik Gizem ve ailesi için fark yaratın ve bu ülkede sesinizi duyacak iyi insanlar var” diyerek olduğunu gösterin.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Acı çektiğin zamanlarda yapabileceğin tek şey...

Yazının devamı...

Yenisi içerideyse eskisi dışarıda...

Dolayısıyla eğer eşyalarını bir türlü atamayan insanlardansanız, minimalizm başta biraz gözünüzü korkutabilir. Fakat minimalizm, her ne kadar başta zor gelse de oldukça kolay bir yaşam biçimidir. Üstelik hem en sevdiğiniz eşyalarınızı yanınızda tutup hem de minimalist bir hayat yaşamanız mümkün.

İşte bu tazeleyici yaşam biçimini benimsemenin yolları:

İhtiyacınız olmayan şeylerin bir listesini hazırlayın

Son bir yıldır kullanmadığınız eşyalarınız, muhtemelen evinizde fazladan yer kaplıyordur. Bunların bir listesini yapın ve ihtiyaç sahiplerine vermeyi veya atmayı düşünün.

Aynısı olan eşyalarınızdan kurtulun

Kaç tane kot pantolona gerçekten ihtiyacınız var? Mutfağınızdaki tabak-çanak setlerinin hepsini kullanıyor musunuz? Birden fazla olan eşyalarınızı belirleyip bunlara gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını düşünün. Kullanmadıklarınızdan kurtulma fikrine açık olun.

Kağıtlara bir dur deyin

Birçok şirket bugünlerde kağıtsız fatura kesmeye başladı bile. Doğum sertifikası veya sigorta belgeleri gibi önemli parçalar dışında hangi kağıtları saklamanız ve hangilerini atmanız gerektiğine karar verin. Bankacılık işlemlerinizi ve fatura ödemelerinizi online yapın.

Evinizi dağınıklıktan arındırın

Yaşam alanınızın dağınık olması çoğu zaman zihninizi de rahatsız eder. Bu yüzden tüm odalarınızdaki dağınıklıktan kurtulun.

Yemeklerinizi basitleştirin

Marketteyken fazla yiyecek satın almayın, bozulabilecek yiyecekleri bozulmadan tüketin ve bozulanları bekletmeden atın. Daha küçük porsiyonlarda yemek yapın, bu şekilde yiyecekleriniz ziyan olmayacaktır.

Çantanızdaki fazlalıklardan kurtulun

Minimalist yaşam tarzını seyahatlerinizde de uygulayın. Çantanıza veya bavulunuza sadece ihtiyacınız olan eşyaları koyun. Fazla yükünüz olmadığında seyahatlerinizin daha keyifli geçtiğini göreceksiniz.


Giysi dolabınızı düzenleyin

Minimalist olmak, zevksiz giyinmek anlamına gelmez. Ancak dolabınızdaki giysileri her şeye uyacak temel renk ve parçalardan oluşturmanızda fayda var. Giysi dolabınızda bir gün giyme ihtimaliniz olan giysileri değil, gerçekten giydiğiniz kıyafetleri tutun.

Alanları küçültün

Evinizde veya arabanızda kullanmadığınız alanlar varsa, daha pratik olacak şekilde bu alanları küçültmeyi düşünebilirsiniz. Üstelik bu şekilde para da biriktirebilirsiniz. Daha fazla boş alanın daha iyi olacağı düşüncesini bir kenara bırakın. Ve unutmayın; daha küçük alanları idare etmek her zaman daha kolaydır.

Yenisi içerideyse eskisi dışarıda kuralını benimseyin

Yeni bir şey aldığınızda, eski bir şey gitmek zorundadır. Bu şekilde gerçekten neye ihtiyacınız olup olmadığına karar verip yaşam alanlarınızı kargaşadan kurtarabilirsiniz.


Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Akıl oyunlarıyla ilişkiyi yıpratmak.

Ancak hiç bir işte tutunamayan, tutunsa da bir süre sonra mutsuzluktan kurtulamayan, hep daha iyisini arayan, mükemmeliyetçi Y jenerasyonu için ilişki konusu da oldukça karmaşık ve içinden çıkılmayan bir sorun yumağı. Her şeyin en iyisine sahip olmak isteyen Y jenerasyonu, ilişki konusunda da son derece hassas.

‘’Ben kendime güveniyorum, çevreye güvenmiyorum’’

Y jenerasyonu, 1970’lerin sonundan 1990’ların ortasını kapsayan dönemde doğmuş bireylere günümüzde verdiğimiz isim. Tıpkı anne babalarının, dedelerinin ninelerinin, kendilerinden sonraki neslin karakteristik bazı özellikleri olduğu gibi, Y jenerasyonunun da kendine özgü bazı karakteristik özellikleri mevcut. Y jenerasyonunu diğerler jenerasyonlardan ayıran en belirgin özellikler kısaca sınırsız özgüven ve diğerlerinden farklı olma düşüncesi olarak genellenebilir.

Y jenerasyonundaki bireyler hayatlarından zevk alan ve kendileri olmaktan gurur duyan kişiler. Ancak tüm bu pozitif olgulara karşın bu jenerasyonun en büyük problemi, mutsuzluk. Çünkü ‘davul bile dengi dengine’ diyerek ortalıkta dolaşan süper kahramanlarımız, kendilerini taşıyabilecek bir partner adayı bulamamaktan şikayetçi.

Biliyoruz; tüm mükemmeliyetçiliğinizi ortaya koyarak tüm yöntemlerin istatistiksel olarak en işe yarayanlarını deniyor, tüm planlarınızı A,B,C hatta D olarak sıralayıp plandan plana atlıyor, önünüze gelecek hiç bir fırsatı kaçırmamak adına Tinder’ınızla Pokemon kovalarcasına canla başla mutluluk arayışınızı sürdürüyorsunuz. Ancak ‘belki de problem fazla mükemmel olmanızdır’ diyor ve Y kuşağının ilişki konusunda en sık yaptığı hatalara bir göz atmanızı öneriyoruz.

Hızlı ve kesin çözüm arayışları

Y jenerasyonundaki bireylerin en sık yaptığı hataların başında, tanıştıkları ilk karşı cinsle ciddi bir şeyler yaşama ve ilişkiye başlama isteği geliyor. Harcadıkları zamanın ve emeğin boşa gitmesini istememelerinin de etkisiyle tanıştıkları her karşı cinse potansiyel eş adayı olarak bakıyor ve aradıkları özelliklerde olup olmadıklarını sordukları sorularla hemen kontrol etme girişiminde bulunuyorlar.

Yalnız kalma korkusunu ilişkiyle yenmeye çalışmak

Y jenerasyonu bireyleri daha bireysel oldukları ve kişisel alana çok daha fazla önem verdikleri için gelecekte yalnız kalma korkusuyla çok sık karşı karşıya kalabiliyorlar. Özellikle tüm arkadaşları yavaş yavaş uzun ilişki ve evlilik kararı alarak yerleşik düzene geçtiklerinde kişi kendisini çok daha çaresiz,geçkalmışvestresaltındahissedebiliyor. Bu nedenle gelecekte yalnız kalmamak adına mutsuz oldukları ilişkileri sürdürmeye çalışabiliyorlar.

Tinder gibi uygulamaların ve sosyal medyanın bilinçsiz kullanımı

Tinder ve benzeri sanal uygulamalar Y jenerasyonu tarafından oldukça sık kullanılıyor. Teknolojinin içinde doğmasa da teknoloji kullanımına oldukça hakim olan Y jenerasyonu, kimi zaman tek gecelik ilişki kimi zaman da ruh eşini bulma umuduyla teknolojiye sarılıyor. Nadiren şanslı buluşmalara tanık olunsa da, bu tarz uygulamalar kişilerin bire bir iletişim becerilerini geliştirmesine engel olabiliyor ve sanal dünya üzerinde güzel başlayan iletişim, yüz yüze gelindiğinde hayal kırıklıklarıyla
sonuçlanabiliyor.

Akıl oyunlarıyla ilişkiyi yıpratmak

Y Jenerasyonu, ilişkilerde flörtöz olmaktan ve küçük oyunlar oynayarak karşısındaki kişiyi denemekten oldukça hoşlanıyor. Karşısındaki kişilere daima şüpheyle yaklaşarak küçük oyunlarla tepkilerini ölçmek Y jenerasyonu bireylerinin ilişkide en sevdiği şeylerden biri. Bu nedenle de hakkınızda yaptığı yorumlarda dürüst olup olmadığı konusunda iki kez düşünmeniz oldukça normal. Ancak bir taraftan ilişkide ciddi ve olgun olmak isterken bir taraftan küçük akıl oyunları oynayarak çocuksu yanından vazgeçemeyen Y jenerasyonu yaşadığı bu çelişki nedeniyle ilişkilerinde problemler yaşayabiliyor.

Mesajla iletişim kurmaya çalışmak

Sosyal medya demişken mesajlaşmadan bahsetmeden olmaz. Y jenerasyonunun çevresindeki kişilerle iletişim kurmada en çok kullandığı yollardan biri de yazılı mesajlaşma. Hayatımızı kolaylaştırması ve kullanımının çok rahat olmasını bir yana bırakırsak, sürekli mesajla haberleşmek, duyguları mesaj üzerinden paylaşmak ilişkinin çabuk tüketilmesine neden olabiliyor. Yüz yüze iletişimin spontane gerçekleşmesi, karşı tarafın tepkisine göre ani cevap verebilme, konuşmanın mesajlaşmaya göre daha kontrolsüz gelişmesi ilişkideki heyecanın korunmasına katkı sağlıyor. Bu nedenle iletişimi sürekli mesaj üzerinden gerçekleştirmek tarafların birbirini tanımalarına ve oldukları gibi davranmalarına engel olabiliyor.

Çok kolay affetmek

Y jenerasyonundan bir birey için karşısındaki kişinin yaptığı hata ne olursa olsun affetmek çok da büyütülecek bir mesele değil. Zaman zaman aldatmaya kadar varan büyük hatalar, karşıdaki kişinin ikna kabiliyetine bağlı olarak Y jenerasyonundan bir birey için affedilme potansiyeli taşıyabiliyor. Kişi yalnız kalma ve terkedilme korkusu nedeniyle bazen isteksiz de olsa karşısındaki kişinin kendisine yalan söylemesine ve kandırmasına izin verebiliyor. Net bir duruşunun olmaması ve kişisel sınırların belirlenememesi nedeniyle ilişkisi ve kendisi arasında çelişki yaşayan birey, uzun vadede hem ilişkisine hem de kendisine istemsizce zarar verebiliyor.

Gereksiz kıskançlık ve güvensizlik

Güven meselesi her ilişkide en büyük problemlerden biri olsa da, Y jenerasyonunun güven konusunda diğer jenerasyonlara göre çok daha takıntılı olduğunu söyleyebilmek mümkün. Birbirinin telefonunu karıştırma, kişisel hesaplarının ve telefon kilidinin şifresini paylaşma, başkalarıyla olan konuşmalarını okuma ve sorgulama gibi davranışlar zamanla ilişkide güven duygusunun zedelenmesine ve karşılıklı saygının yitirilmesine neden olabiliyor.

Tek gecelik ilişkiler

Tek gecelik ilişki kültürünün mimarı sayılabilecek Y jenerasyonu, özgürlükçü yaşam tarzı ve istediği her şeyi gerçekleştirme arzusu nedeniyle tek gecelik ilişki yaşamayı oldukça sevse de, bu yaşam tarzı zamanla kişinin kendini ifade etme ve gerçekleştirme aracına dönüştüğünde tehlikeli bir durum haline dönüşebiliyor. Duygularını olduğu gibi yaşamamayı ‘duygularımı kontrol edebiliyorum’şeklinde kodlayan bu bireyler, uzun vadede ruhsal yıpranma ve psikolojik çöküntü yaşayabiliyorlar.

Yüksek beklentiler

Doğru ilişkinin nasıl olması gerektiğini izledikleri filmlerden, okudukları kitaplardan öğrenen ve mükemmel ilişkiyi arayan Y jenerasyonu bireyleri çoğu zaman yaşadıkları ilişkilerden tatmin olamıyor. Gerçek yaşamla sanal dünya arasındaki ince çizgi arasında gidip gelen bu bireyler bir süre sonra gerçek dünyanın filmlerden çok farklı olduğunu fark ederek beklentilerini düşürseler de, tatminsizlik hissi ve mükemmeli arama dürtüsü daima ‘acaba’sorusunu akıllarında bırakıyor.

İlişkiyi bitirme beceriksizliği

Tıpkı flörtleşmek ve ilişkiye başlamak gibi, devam eden bir ilişkiyi sonlandırmak da beceri işi. Ayrılığa sebep olan problem ne olursa olsun, kişilerin birbirlerine kişisel olarak saldırıda bulunmamaları ve ilişkinin iki tarafın da isteğiyle, saygılı bir şekilde sonlandırılması oldukça zor ve emek isteyen bir süreç. Ayrılık mesajıyla yüz yüze konuşmadan gerçekleşen ayrılıklar, sosyal medyada ilişki durumu değişiklikleri gibi yüz yüze yapılacak ayrılık konuşmasından kaçma amaçlı başvurulan basit yollar zamanla kişinin ilişkiye olan bakış açısını ve ilişkiye verdiği değeri azaltıyor ve gelecek ilişkilerinde yaşayacağı, açık iletişimle kolayca çözülebilecek problemlerin bile ayrılıkla sonuçlanmasına neden olabiliyor.


Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivayonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Her bayram aynı muhabbetlerden sıkılmadınız mı?

vb.

Tamam, kabul ediyorum ben gelenekçi bir yapıya sahip değilim ama işin başka bir boyutu var.

Türk Dil Kurumu’nda “eski” kelimesi sıfat olarak üzerinden çok zaman geçmiş bulunan, yeni karşıtı, geçerli olmayan olarak tanımlanır.“Eskiden” kelimesi ise zarf olarak geçmiş zamanlarda, geçmiş çağlarda, geçmişte olarak tanımlanır.

Adı üstünde, “ESKİ”, adı üstünde “GEÇMİŞ”

Nedir bu eskiye takılma takıntımız allah aşkına?

Her an, her şey değişiyor. Neden inatla değişime direniyoruz?

Neden kendimizi güncelleyip, zamanla birlikte akamıyoruz?

Gerek bayram seyran konusunda, gerekse sosyal hayat, özel hayat, iş hayatı konusunda – - neden “onlar o dönemin içinde güzeldi” demeyi başaramıyoruz?

Değişmekten neden bu kadar korkuyoruz?

Değerlere sahip çıkmakla eskiye sıkı sıkıya sarılmak aynı şey değil.

Bugün kaçımız Nokia 5110 kullanıyor mesela? Ama hepimiz telefonla hala “iletişim” kuruyoruz değil mi?

Amaçlar, değerler aynı olabilir ama araçlar değişir, değişmelidir.

” diyenler bir sonraki bayram tatilinin kaç gün olacağını, bir önceki bayramın son gününde hesaplamaya başlayıp tatil planları hatta rezervasyon yapıyor.

Bir kaç ay sonra 2017’ye gireceğiz. Kaçımız bayramı büyüklerinin yanında baklava, börek, çay eşliğinde geçiriyor?

Bugün hepimiz, ben de dahil macchiatolarımızı, bilmem ne beach kokteylerimizi yudumlarken havuzbaşından bayram tweeti atıyoruz, facebook’ta duvara yapıştırıveriyoruz samimiyetsiz bayram mesajlarımızı.

Bayram kutlaması mesajlarımız kişiye özel değil, tek metin ve toplu gönderim tabii ki yine havuzbaşından ya da İtalya – Aşk Çeşmesinin oralardan. Yine buna ben de dahilim.

Ama bir farkımız var, ben diyerek değerlerine sahip çıkan gelenekçi insan rolü yapmıyorum.

Değişti, değiştin, değişiyorsun, değişiyoruz, değişeceğiz, değişecek, değişmeli diyorum.

Zaman da, çağ da, sen de, hatta hücrelerin bile aynı kalmıyorken hangi eskiden bahsediyoruz?

Hayatın getirdikleri ve zaman ile birlikte akmak gerek, değişerek bir kaç yeni nöron geliştirmek gerek.

Eskiye takılıp kalmak değişimi, gelişimi, ilerlemeyi, yenilenmeyi reddetmektir. Eh, tabii bu da bir tercihtir, bir şey diyemem ama sanırım şu daveti de yapabilirim; Eski bayramlardan sözedenler, havuzbaşından ayrılıp buyrun büyüklerimizin evinde baklava böreklerini yemeye.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.twitter.com/aycakn
www.instagram.com/aycakn

Yazının devamı...

Sağlık Bakanlığı'na ve Sağlık Bakanımız Dr. Recep Akdağ'a Açık Mektup – 2

Bu mağduriyet hastaların olduğu kadar doktorlar ve sağlık çalışanları içinde geçerlidir.

Her gün fotoğraflarını gördüğünüz koridorlardan geçerek hastalarına çözüm üretmeye çalışan doktorlar ve personelin de mutlu olmadığını belirtmek zorundayım. Uzun zamandır hizmet aldığım bu köklü kuruluşun gün geçtikçe kötüye gittiğini görmek hem biz hastaları hem de doktorları ve çalışanları oldukça demoralize etmektedir. Her şeye rağmen bu insanlar hastalara hizmet etmek için canla başla yeri geldiğinde kendilerinden ödün vererek çalışmaktadır. Bunu da 96 yılından beri her üç ayda bir giden bir Romatoid Artrit hastası olarak uzun zamandır bizzat gözlemlemekte ve şahsım adına takdir ile karşılamaktayım.

Dünya markası olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin, bu durumdan bir an evvel kurtularak layık olduğu imajı tekrar kazanabilmesi hem hastaların hem de o hoş olmayan ortamda özveri ile çalışan doktorlarımızın en büyük arzularından biridir.

Sayın Recep Akdağ, bu konuda her şeyden önce sizi meslektaşlarınız adına empati yapmaya davet ediyorum.

Hangi meslekten olursa olsun hangi insan, hele ki hangi sağlık çalışanı böylesine olumsuz şartlarda çalışmayı arzu eder sizce?

Ben Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde tedavisini sürdüren br Romatoid Artrit hastası olarak bu konuda devletimizin hem hastalar hem de doktorlarımız adına hiç hoş olmayan mağduriyetlerin giderilmesi adına ne gibi girişimlerde bulunduğunu merak etmekteyim.

Son senelerde Türkiye’nin dört bir tarafında günün teknolojileriyle donatılmış çok güzel hastaneler yapılırken bu marka hastanemizin bu halde olması Türkiye’miz adına da üzücü bir durumdur.

Sayın Recep Akdağ, konu ile ilgilli gelişmeleri takip edeceğimi bilmenizi ister, görüşlerinizi beklediğimi belirtir, hastalarımız, doktorlarımız ve sağlık çalışanlarımız adına hastanemize yakışır bir çözüm için her zamankinden fazla yardımlarınızı bekleriz.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...

Sağlık Bakanlığı'na ve Sağlık Bakanımız Dr. Recep Akdağ'a Açık Mektup - 1

Her üç ayda bir rutin kontrollerim nedeniyle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni ziyaret etmek mecburiyetindeyim. Görmüş olduğunuz fotoğrafları dünkü rutin kontrollerim sebebiyle gittiğim Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Romatoloji Bölümü'nde bizzat çektim.

Fotoğraftaki detaylar dikkatinizi çekti mi bilemiyorum ama ben yine de açıklayayım.

İnfüzyon odası, hastalar ve ÇÖP KUTULARI bir arada.





Romatoloji hastalarının bazıları, rahatsızlığı nedeniyle oluşan eklemlerdeki hareket kısıtlılığı ve ağrılardan dolayı yürüme zorluğu, merdiven inip çıkmada ciddi sıkıntı çeker; hatta bazıları tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kalabilir.


Hastalığı bu boyutta olan hastalar, şayet kas güçleri ve nefesleri yeterse 3 KAT merdiven inerek ZEMİN KATTA bulunan Romatoloji bölümünde tedavi olmaya gidiyorlar. Çünkü asansörler genelde çalışmıyor. Asansör çalıştığı zaman ise yine bu asansörlerle tıbbi atık bile taşınıyor, buna kendi gözümle şahit oldum.


Yürüme zorluğu çeken hastalar için tekerlekli sandalye temin edilse bile yanında da iki kişi temin edilmesi gerekiyor ki Romatoloji bölümüne yani zemin kata ulaşmak için hasta 3 kat merdivenden indirilebilsin, tabii yine kas gücüyle.


Romatoloji bölümüne ulaştıklarında muayene veya infüzyon alanına ulaşabilmeleri için yine merdiven çıkmak zorundalar. Burada engelliler için merdiven çıkma aparatı var ama o da pas içinde, pasları yerlere bulaşmış, kısaca o da çalışmıyor.


Romatoloji hastalarının çoğu Etanercept – Abatacept gibi bağışıklık sistemini zayıflatan ilaçlar kullanıyor, kimisi bu ilaçları evde kendileri kendilerine enjekte ediyor, kimisi ise infüzyon odasında serum olarak alıyor. Bu hastalar fotoğraflarda gördüğünüz, hijyenden asla söz edemeyeceğimiz koridorlardan geçerek, çöp kutularıyla birlikte neredeyse bakımsızlıktan tavanları üstlerine düştü düşecek olan bekleme alanında yine hijyenden uzak lekeli koltukların üzerinde oturarak ilaçlarını alabilmek, ağrılarını dindirmek, tedavilerini olabilmek için doktorlarını bekliyorlar - ülkemizde 700 Bin civarında romatizma ve türevlerine sahip olan hasta olduğu söyleniyor. Bu hastalar, Türkiye’de mevcut olan 250’nin altındaki romatologlardan birine tedavi olma imkanını yakalayabilecek kadar şanslılarsa tabii -

Sormadan edemeyeceğim; doktorlarımız tarafından Etanercept – Abatacept kullanımından dolayı bağışıklık sistemimiz zayıflayabileceğinden nezle dahi olmamaya özen göstermemiz sıkı sıkı tembih edilirken bu hastaların böylesine hijyenden yoksun, çöp kutularının hastalarla bir arada olduğu, tavandaki delikten akan pis suyun altına konan kovalar ve daha dile getiremeyeceğim pisliğin içinde doktorlarını beklemesi ne kadar doğru?


Hastalar tedavi umuduyla bu bölüme gelirken bu hijyenden asla söz edemeyeceğimiz ortamda ciddi risk altında değiller mi sizce?

Sayın Akdağ, en önemlisi de HASTANE DENİLEN HİJYENİK OLMASI GEREKEN BİR ORTAMDA İNSAN SAĞLIĞINA VERİLEN ÖNEM BU MUDUR, İNSAN SAĞLIĞI BU KADAR DEĞERSİZ MİDİR?

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn


Yazının devamı...

Birol Güven'e teşekkürler.

Ben kişisel tercih olarak asistan kullanmıyorum. Mail’larıma kendim cevap veriyor, sosyal hesaplarımı kendim yönetiyor, telefonlarımı kendim cevaplıyorum. Arayan birçok kişiyle hemen hemen şu sahneyi yaşıyorum:

- Merhaba, Ben Ayça Hanım’ın telefonunu aramıştım ama...

- Buyrun benim.

- Siz misiniz? Ayça Akın siz misiniz?

- Evet, benim.

-

- Çok şaşırdım.

- Neden?

- Ben sizin telefona çıkacağınızı hiç beklemiyordum, asistanınız falan çıkar diye bekliyordum.

- Asistan kullanmıyorum.

- Size ulaşabilmek bu kadar kolay yani

- Tabii ki...

“Hadi Cesaret” ve “Yaşamak Şart” adlı kitaplarım çıktıktan sonra, TV’de katıldığım programların ve röportajların ardından çevremdeki birçok kişi asistan kullanmam konusunda çok ısrarcı oldu. Asistan kullanan herkese saygım sonsuz, onlar öyle uygun görmüştür. Bu elbette olabilir.

Ben istemiyorum.

Hatta bu kadar kolay ulaşılabilir olmamam gerektiğini dahi söyleyenler oldu.

Yani açık açık bana insanlarla arama mesafe koyup, ulaşılmazı oynamamı istediler.

Sebep?

Ben insanların enerjisini hissetmeliyim, her biriyle tanışma fırsatım olmasa bile seslerindeki, cümlelerindeki sıcaklığı hissetmeliyim. Benim yakıtım da, motivasyon kaynağım da bu.

Bunu anlamanın neresi zor yahu?

Geçtiğimiz günlerde Facebook hesabımdan “Kodumun Lidyalısı, mutfak masrafın yok, ev kiran yok, araban yok, g**ünde donun yok, para icat etmek nedir ulan!” yazan ve beni oldukça güldüren bir görsel paylaştım. Bir süre sonra özelden bir mesaj geldi, kendisinin profilini incelediğimde eğitimci – koç – konuşmacı olduğunu gördüm.

- Ayça Hanım merhaba.

- Merhaba

- Para ile ilgili olan paylaşımınız beni hem güldürdü hem de şaşırttı.

- Şaşırmanızın sebebini anlayamadım?

- Argo kelimeler falan... İmaj yönetimi önemlidir.

- Doğallıktan yanayım.

- Doğallık elbette önemli.

- .......................

Bundan sonra konuşmanın devamı gelmedi.

Bu mesajı yazan arkadaşın iyi niyetinden asla şüphem yok ama kendisi de sürüye kapılıp, birilerini de farkında olarak ya da olmayarak sürüye katması da göz ardı edemeyeceğim bir şey.

BUNDAN BÜYÜK, BUNDAN İDDİALI İMAJ MI OLUR ALLAH AŞKINA!

İstemiyorum imaj falan, kendimi şekle şemale sokup sunmak, sırf vizyon için kalıpsal hareket etmek bana göre değil. Benim imajım doğallığım, ruhumun sesinin dilime, bedenime yansıması. Bundan büyük – bundan iddialı imaj mı olur allah aşkına.

Gel gör ki, bunları ve nicesini anlatamıyorsunuz. Çünkü beyinler öyle sürü psikolojisine ayarlı, öğretilmişliklerle öyle kodlanmış ki herkes kendi bildiğini başkasına dayatma çabasında. “Hadi Cesaret” ve “Yaşamak Şart” adlı kitaplarımı okuyanlar bu durumun örneklerini ve nasıl baş ettiğimi bilir fakat her ne kadar danışman olsam da benim de zihnim bu tür dayatmalar karşısında bulanabiliyor, sonra da sorgulamalar, hatta isyan geliyor.

İşte ben, tam da isyan noktasına geldiğim bir zamanda tanıştım sevgili Birol Güven’in “The School Of Mandıra Filozofu” adlı kitabıyla.

Bir insan bir kitabı okurken oksijen tüpü gibi burnuna yaklaştırıp içine çeker mi!

ÇEKER EFENDİM, ÇEKER! BEN ÇEKTİM!

Benim gibi sürüden olmayı reddeden birilerinin olduğunu görmek bana nefes almak gibi oldu. Bolca çektim içime.

Yeri geldi örneklemelerine kahkahalarla güldüm, yeri geldi “işte budur ya, budur” diyerek yerimden zıpladım, yeri geldi üzüldüm zihinlerimizin bu denli nasıl uyuşturulabildiğine.

Birol Güven, modern dünyayı yenemesek bile onu sinir edebileceğimizi söylüyor ve nasıl olduğuna dair kendi keşiflerini, içsel yolculuğunu eğlenceli bir dille paylaşıyor son kitabında.

Zaman zaman Birol Güven’in, “önceden ben de böyleydim” diyerek kendisiyle yüzleştiği anlar da var kitapta.

Tabii ki, burada kitabı size uzun uzun anlatmayacağım. Popişinizi kaldırıp gidin bir kitapçıya ve Birol Güven’in “The School of Mandıra Filozofu” kitabını alın, bir de yanına Wilhelm Reich’in Dinle Küçük Adam’ını ekleyip başucu kitabı yapın.

Yüzleşin kendinizle ve karar verin, sürü psikolojisiyle mi yaşıyorsunuz yoksa sürüdeki koyunlardan ayrı olan kara koyun musunuz?

Sizi bilemeyeceğim, kitabı okuduktan sonra sevgili Birol Güven’e bizi kendimizle yüzleştirdiği için teşekkür eder misiniz ama ben teşekkür etmek istiyorum.

Teşekkürler Birol Güven.

Beni benimle yüzleştirdiğin için...

Kara koyun olmanın bazen yıpratıcı bir bedeli olsa da ne kadar ayrıcalıklı ve keyifli olduğunu bana tekrar hatırlattığın için...

En önemlisi de böyle bir kitabı yazarak modern dünyayı sinir ettiğin için :)

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

Yazının devamı...