GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Şampiyonu özleyeceğiz!

Bu 77. Resmi maçıydı…
Şampiyon oldular!
4 Eylül günü başladı. 13 Haziran gecesi bitti… Tam 281 gün…
Hazırlık maçları ile birlikte 85 maç…
Alkışlarımızla, teşekkürlerimizle uğurladık onları...
85 maç, dile kolay! Sezonda üç günde bir maça denk gelir… Antrenmanları ve seyahatleri eklersek, yorucu bir yolculuğun bu yıl için sonuna geldik
4 Eylül günü başlayan yolculukları, bir Avrupa ikinciliği, bir de Türkiye Şampiyonluğu ile son buldu…
Bizler yolculuklarına eşlik ettik…
Bizim hayatımıza renk kattılar…
Teşekkür ediyorum ben, arkadaşlarım ve ailem adına…

***

Bu sezon Türkiye Tahincioğlu Basketbol Liginde Güzel Takımın rakipleri, geleneksel takımlar olmadı… Galatasaray, Beşiktaş ve Efes, erken bıraktılar…
Fenerbahçe yarı finalde Banvit ile karşılaştı…
Alt yapıdan oyuncu üreten, 15 ve 16 yaş guruplarında Türkiye Şampiyonu olan, 22 oyuncusunu milli takımlara veren, basketbol ile yatıp kalkan Bandırma ilçesinin takımıyla…
Finaldeki rakibi ise benzer bir model geliştiren, genç Türk oyuncular yetiştiren, bunlara yatırım yaparak Avrupa’ya gelişim kamplarına gönderen Tofaş’tı…
Son yıllarda görmeyi çok arzuladığımız bir seri sundular…
Gerek İstanbul’da, gerekse Bursa’da salonu, aileler oluşturmuştu. Bir kişilik boş yer yoktu… Taraftarların birbirine kötü tezahüratı hiç olmadı.
Hatta birlikte İzmir marşı söylediler. Serinin yıldızı Tofaş oyun kurucusu Henry’yi birlikte alkışladılar...
İnanın bu seri bana; NBA finalinden çok daha fazla keyif verdi…
Özetle:
Güzel maç. Güzel taraftar. Güzel rakip. Güzel Takım...
Emeği geçenlere teşekkürlerimle...

‏***

Eylül ayına kadar mola var…
Oyuncular dinlenecek. Teknik heyet, “bu Güzel Takıma kimleri katacağız?”, Diye çalışacak…
Bizler de, heyecan ile bekleyeceğiz!
Önümüzdeki yıl oynanacak Final Four için Vitoria’ya ucuz uçak bilet arayacağız…
“Gitmişken Bilbao’yu görmeden olmaz”, diyeceğiz.
“Acaba San Sebastian’a uçsam, oradan araba kiralayıp kıyı kıyı gezip, sonra mı Bilbao ve Vitoria’ mı yapsam?”, Diyeceğiz…
İzinlerimizi alıp, paramızı biriktireceğiz…
Bağışlayın; Güzel takım şımarttı bizi…
Renk kattı yaşamımıza…
Hiç bitmesin, yenileri eklensin istiyoruz!
Teşekkürler, Aziz Başkan…
Teşekkürler, Obradovic…
Teşekkürler, Maurizio Gherardini…
Teşekkürler, Ozan Balaban…
Teşekkürler, Dünya’nın En Güzel Takımı…
Ali Koç ve arkadaşları:
Biliyoruz, inanıyoruz ve bekliyoruz…
İşinizin en kolay ve en zor bölümü, Fenerbahçe basketbol şubesinde…
En kolay, çünkü sistem kurulmuş durumda!
En zor, çünkü çıta çok yukarılarda!
Hiç tasalanmayın!
12 Numara, Sarı-Lacivert Çubuklunun hep yanında!
Sizin yanınızda!
Sabırla ve sonuna kadar!

Yazının devamı...

Ali Koç başkan oldu! Güneş doğdu bir kere…

 

2011 yılı Eylül ayında, Fenerbahçe yine ceza almıştı… Aziz Başkan Metris Cezaevi’ndeydi… Sadece kadın ve çocukların maça gelebileceği, maçın oynanacağı sabah belli olmuştu…
O gün bu stada, 41.663 kadın ve çocuk geldi…
Bugün bir Pazar sabahı…
Şükrü Saracoğlu’nun önünde yine kuyruklar oluştu…
Sandığa oy vermeye koştular… bilmem kaç kişi geldi…
Seçim kampanyası aylarca sürdü… Medyada adaylar saatlerse konuştu… Oy kullanmak için insanlar, Amerika’dan, Konya’dan, Kıbrıs’tan geldiler… 20 000 kişi oy kullandı…
İlk kez stadyumda kongre yaşandı…
Sevdalarına yine sahip çıktılar…
Kasvetli günleri aydınlığa dönüştürdüler…

***

Bu sabah Fenerbahçe sahilinden bir güneş doğdu…
Kadıköy’ü kapsadı… Sonra ülkenin umut ışığı oldu…
En karanlık dönemde Fenerbahçe burnunda yanan Fener gibi ülkeyi ışıldattı…
Tıpkı işgal yıllarında olduğu gibi…
Tıpkı 3 Temmuz’da olduğu gibi…
Sadece Kadıköy’ü değil ülkeyi aydınlattı…
“Kazanan” için yazmıyorum bu sözcükleri… Katılımı anlatıyorum…
Davaya sahip çıkan sorumluluk sahibi insanları anlatıyorum…

***
Bu kez Fenerin karanlığında kalan bizim kahramanımızdı…
En karanlık dönemde, “ Ne şikesi kardeşim memleket elden gidiyor” diyen önderimizdi…
Fenerbahçe’de yanan ve hiç sönmeyecek olan fenerin ışığını kendi ışığı sandı ve yanıldı…
Aziz Yıldırım benim kahramanımdır!
Ve kim ne derse desin, bu değişmeyecektir!
Aslında tarih onu hepimizin kahramanı olarak yazacaktır…

***
Zaman hepimizi yoruyor…
En iyisini biz bilirken, bilemez oluyoruz…
Sevdiğimizi kıskanıyor, kimselere veremiyoruz…
O da emanet edemedi…
“En doğrusunu ben yaparım”, dedi…
Olmadı…

***
Aziz Yıldırım bir ‘deliydi’…
Sevdası uğruna gözünü karartı, ailesini, işini bıraktı…
Hapis cezası çıktığı gün özel uçakla ülkeye döndü…
Unutan taş olur!
15 Temmuz’u kutluyorsak, bu adamın 3 Temmuz’da yaktığı ateşi anmadan kutlayamazsınız!
Sadece bunları yazmak da haksızlık olur…
Ülkede stadyumlar yapıldıysa, bu adam başlattı.
Formalar, markalı ürünler gelir getirdiyse, bu adam yaptı…
Kulüp radyoları, televizyonlar kurulduysa, bu adam yaptı…
Yayın gelirlerini bu seviyeye getiren bu adam…
Hatta sezon başında, “sabit kura imza atmam” diyen ve yine haklı çıkan bu adam…
Amatör denen sporları gururumuz yapan bu adam…
Fenerbahçe basket ile gurur duyuyorsak,
Türk kadın voleybolunu izliyor ve saygı duyuyorsak,
Saymakla bitmez hepsi bu adamın sayesinde…

***
Ama bitti…

Üzgünüm, bittiğini göremedi…

Kendinden başkalarının da yapabileceğine inanmadı…
Belki de haklıydı…
Affedersiniz ama bu çukura, bu borcun altına girecek adam, kendi menfaati yoksa “deli” olmalıydı…
Hiç umulmayan bir anda:
Bir başka “deli” soktu elini koskoca kayanın altına…
Türkiye’nin en büyük holdinginin patronu…
Harvard Üniversitesi mezunu…
Yakışıklı, çok düzgün bir ailesi, hobileri, işi gücü olan bir adam…
Hasta bir Fenerbahçeli, Ali Koç…

***
Cesaretini ve kararlılığını kutlamam gerekiyor…
Taraftara bir söz vermişti ve sözünde durdu… Fenerbahçe taraftarı da onu mahcup etmedi…
Çok söylediler, “taraftar farklı, kongre üyesi farklı” dediler…
Hiç inanmadım…
Onlar karıştırdılar… Fenerbahçe kongre üye sayısının 30.000 olduğunu bilemediler… Binlerce aklı başında adamın, cebinden paralar vererek bu kulübe üye olduğuna hiç inanmadılar…
Kongre üyelerinin de aslında bir taraftar olduğunu anlamadılar…
Yanıldılar!

***
Türkiye tarihinin en büyük seçimlerinden biri yaşandı…
Sonunda Fenerbahçe, Aziz Yıldırım’a “tamam”, dedi.
Ali Koç için yeni bir sayfa açtı…
Ali Koç bir dip dalgasıydı… Karşı durmak mümkün değildi…
Toplumların, camiaların böylesi davrandığı günler vardır… Bir anda konuşmadan anlaşırlar ve ortak tavır gösteriler… Ali Koç da böyle bir dalgaydı… Kasırgaya dönüştü… Karşısında durulması mümkün değildi…

***
Ali Koç seçim çalışmalarının son gününde, eşi ve çocuklarını sahneye çıkardı…
Kutsal bir göreve gidiyorum, sizinle artık daha az görüşeceğim… Ancak babanızla gurur duyacaksınız, tamam mı? Dedi…
Üzerinde sarı lacivert atkısı ile 10 yaşındaki Kerim Rahmi Koç;
Büyük bir arzu ile “tamam” dedi.
Gözündeki ışıltıyı gördüm…
40 yıl önce Emin Cankurtaran’ın hediye ettiği topu alan küçük Ali’nin arzusu vardı…
Yolunuz açık olsun
***

Ben Ali Koç’un sadece Fenerbahçe için değil ülke sporu için çare olduğunu düşünüyorum…
Hatta son çıkış noktalarından biri olduğunu düşünüyorum… Geliştireceği projeler ve farklı bakış açısıyla Türk futboluna katkı yapacağını düşünüyorum…
Türk takımlarının artık “kandırılan” değil, “kazanan” kulüplere dönüşeceğini düşünüyorum…
Başarılar diliyorum…
Aziz Yıldırım kaybetmedi!
Fenerbahçe kazandı!
Bence ülke kazandı!

Yazının devamı...

Dünya’nın En Güzel Takımı’na teşekkürlerimle!

Ülkeye döndüğümde bir de baktım ki; “üzülüyormuş gibi yapanların” sayısı, “gerçekten üzülenlerden” çok fazlaymış… Üzüntüm bir kat daha arttı… Yaşamları futbol yorumu yapmak ile geçen ‘bilinen dostların’, Fenerbahçe Basketbol takımı, Obradovic ve Vesely ile ilgili yorumlarını dinledim…

------Güldüm…

Burada yazamayacağım Pedro’nun fıkrasını hatırladım…

------Güldüm…

***

Gülüp geçmemek lazım, yazmak lazım!
İnanın, Fenerbahçe şampiyon olsaydı, merkez medyada bu kadar yer almazdı(!)
Kuru ve mecburi bir tebrik ile geçerlerdi…
İsterseniz geçen yıl aynı insanların yaptıkları konuşmalara bakın!
İnanmak istemiyorsunuz ama örnek ile anlatayım…
Koçunu değiştirerek Türkiye şampiyonu olan Fenerbahçe kadın basketbol takımı, 6 yıldır sürekli Final Four oynuyor ve kazanamıyor…
“Kazanamadığı” için manşetlere çıkıyor…
“Şubeyi kapatın!”, Diyenler bile oldu…
Bu yıl dörtlü finale kalamadı, merkez medyada bir tek eleştiri olmadı…
‘Hangi düzeyde ve nereye bakarak’, eleştiri yaptıklarını anlatmak için verdim bu örneği…
5 yıl önce Final Four’u, ancak televizyondan izleyebildiğimizi unutmamamız gerektiği için verdim bu örneği…
Dikkatli olmanız için verdim…
Vesely ile başlayıp, Obradovic ile devam eden, ‘yabancı oyuncu sayısını azaltmalı! Ya kadar varan önerileri dinlerken “gizli arzuları” iyi anlayın, Diye verdim bu örneği…

***

Biraz daha açalım konuyu…
Bu bahsettiğimiz Final Four’a gitmek için organize olan, bütçesini ayarlayan en az 10 takım vardır…
Bakın Barcelona, yıllardır gidemiyor…
Milan aynı şekilde…
Macabi İsrail halkının gururu, tek hedefleri Dörtlü Final.
Bu yıl yılların devleri Yunan takımları, Olimpiakos ve Panatinaikos gelemedi.
Avrupa’nın en pahalı oyuncusu Alexey Shved’i kadrosunda bulunduran Khimki ve Baskonia gelemedi.
Efes’i ve evlerinde final oynanacak Kızılyıldız’ı saymıyorum.
Fenerbahçe Doğuş, dördüncü kez üst üste Final Four’a gitti.
Geçen yılın şampiyonu olarak gitti…
Bütçe rekortmeni, sezonu açık ara önde bitiren CSKA finale kalamadı…
Fenerbahçe Real’e, finalde kaybetti.
Bu oyuncuları ve bu ekibi bağrımıza basmazsak, bize “nankör” derler.
Ya da, “kaybedince mutlu olanların”, gizli üyesiyizdir…
Ortası yoktur!
Bulunduğumuz yerin değerini bilmezsek bu günleri çok arayacağız…
“20 yıl önce final oynuyorduk”, diye torunlarımıza anlatacağız…
Şampiyonluk hikâyemiz, destansı bir teselliye dönüşecek(!)
Oysa gerçek başarı, kazanmaya devam edildiği için unutulabilen başarıdır!
Geçen yılın Avrupa Şampiyonu Fenerbahçe, bu yıl bu başarıyı unutturduğu için çok değerlidir!

***

Ancak;
Eleştiri yapmamak gibi ters yönde bir başka hataya da düşmemeli!
Geçmişten dersler almak başka bir şeydir, geçmiş ile avunmak başka bir şey…
Turnuvanın ilk günü, sezon içinde oynadığımız en iyi savunma maçlarından birini oynadık…
Hücumda oyun sıkışınca;
Kıvırcık saçlı, afacan, oldukça yaşlı bir sokak basketbolcusu çıktı sahneye… Sezon boyunca sakatlıklarla boğuşmuş, genellikle kulübede oturmuştu… ‘Artık bu sertlikte oynaması çok zor’, gözüyle bakılıyordu…
Obradovic, maçın tıkandığı anda “haydi sahne senin, özgürsün”, dedi…
O ana kadar bilinen tüm setler alt üst oldu… Çalışılan tüm dersler çöpe gitti… Obra Reis için bu da, çalışılmış bir düzensizlik düzeniydi…
O kısacık sokak çocuğu, maçın ivmesini bir anda değiştirdi…
Yorulunca kenara oturuyor… Takım sıkıştığında oyuna girip sayılarını atıyordu…
Sahadaki yerimiz ateşli taraftar grubunun içinde olduğu için tüm maçı ayakta izledik…
Eşim Feyza, Dixon kenara geldiğinde oturuyor maçı ekrandan izliyor, Dixon oyuna girdiği anda ayağa kalkıyordu…
Kazandık…
Dixon iki maçta toplam 24 dakika oynadı… 25 sayı attı… Final Four’u “Dakika Başına Verimlilik puanında açık ara önde tamamladı…
Finali kazansaydık, “En Değerli Oyuncu” seçiminde Melly ile çekişecekti…
Euro lig, Luca Doncic’i parlatmak yerine;
“Kardeşi öldürülmüş annesi hapishanedeki Bobby’nin, uyuşturucu satıcılığından, zor durumdaki gençlere yardım elini uzatmaya giden hikâyesini”, MVP seçebilseydi…
En değerli oyuncu, çok daha değerli olacaktı…
Dünya’daki tüm gençlere örnek olacaktı…

***

Finalde tutuktuk… Dizlerimiz titriyormuş gibi geldi bana…
Real ise çok iyi hazırlanmıştı. Coşkuluydu… Titremeden atıyor ve sokuyordu… Biz dışardan sokamayınca, içeriyi daha bir sıkı kapattılar…
Bu yıl korkumuz, uzun oyucu rotasyonumuz… Korktuğumuz başımıza geldi… Vesely oyununun 2 dakikasında, 2 faul birden aldı…
Sertliğimiz yitirdik…
Kaybımızı hakemlere bağlamak doğru değil. Ancak ben, ‘sahanın iki farklı bölümünde sertliğe aynı düzeyde izin vermediler’, görüşündeyim… Biraz Luka Doncic’ MVP seçebilmeyi, çok arzu ediyorlarmış gibi geldi bana… Biliyorsunuz en değerli oyuncu, şampiyon takımdan çıkar… Bu arada çok iyi oynayan Real oyuncuları Thomkins ve Fabien Caseur’a, yazık oldu gibi geldi bana…
Bize dönersek;
Thomson, Vesely, Nunnaly, Guduric, Melih ve Sinan’dan Final Four’da katkı alamadık…
Önümüzdeki yıl bunları düşünmek zorundayız…

***

Keyifli güzel bir yolculuk daha Belgrad’da son buldu…
Bir yıl boyunca bu heyecanı yaşadık… Her maç öncesi ailemizle, arkadaşlarımızla buluşmanın çok güzel bir bahanesi oldu…
Son maça kadar oynadık… Bize dolu dolu bir basketbol sezonu yaşattılar…
Zalgiris Kaunas’ın yaptığı gibi alkışlarla karşılamamız gerekiyordu bu güzel takımı…
Çok ama çok güzel bir takımımız var!
Transfer olarak başka takımlara giden, Udoh, Bogdanovic, Andic bile tatile gitmek yerine, salonda yerlerini almışlardı…
Bu takıma ait hissediyorlardı… Böylesi bir takım yaratmak, şampiyon olmaktan bile daha değerli bir şey…
Teşekkürler, Aziz Başkan…
Teşekkürler, Obradovic…
Teşekkürler, Maurizio Gherardini…
Teşekkürler, Ozan Balaban…
Teşekkürler, Dünya’nın En Güzel Takımı…
Teşekkürler, Belgrad’ı Ataşehir yapan taraftar…

***

Şampiyon olmak değerlidir, ancak her yıl oralarda olmak daha değerlidir!
Takımına kulübüne ve sistemine güvenmek çok daha değerlidir!
Final Four biletleri, aylar önce kimin gideceği hiç bilinmeden satışa çıktı… Açık ara en fazla bileti Fenerbahçe taraftarı aldı… Çünkü sisteme güveniyorlardı…
Önümüzdeki yıl Final Four Victoria/ispanya da oynanacak. …
Bugün basketbol konuşmaya başlayanlar;
“Vesely ve Obradovic’i nasıl uzaklaştırırız? Diye plan yapsalar da, yabancı oyuncu sayısını kısıtlamaya çalışsalar da;
Ben biletlerimi ilk çıktığında alacağım…
Binlerce Fenerbahçe Doğuş taraftarı da alacak!
Çünkü Fenerbahçe basketbol sistemine güveniyorum…

***

Önümüzde seçim var…
Hiç problem değil…
Tavsiyemdir sizde alın!
İki çok değerli başkan adayından kim kazanırsa kazansın;
Bilin ki, bu yatırım sürecek!
Fenerbahçe Basketbol şubesi, bayrağını yine zirvede dalgalandırmaya devam edecek!

 

 

 

Yazının devamı...

Belgrad seferine hazır mıyız?

 Bu kez şehri fethetmeye gitmiyoruz! Gönülleri fethetmeye gidiyoruz! Sarı formalarımız, kültürümüz, saygınlığımız ve basketbol bilgimiz ile… Güzel takımımız, son topa kadar onların yanında olacak taraftarımız ile… Arkamızda dev ekranlarda bizi izleyen çocuklarımız, annelerimiz ile… Obra Reisin liderliğinde bir kez daha gidiyoruz… Bu güzel şehirde güzel anılar yaşamak, güzel anılar bırakmak için gidiyoruz…

Bu benim Fenerbahçe ile dördüncü Final Four seyahatim olacak… Tüm seyahatlerimde, çok düzgün bir taraftar profili gördüm. Kafelerde rakip taraftarlarla oturdular, sohbet ettiler, dans ettiler… Hiç mahcup olmadım… Son düdüğe kadar takımlarının yanında oldular… Biliyorum, bu kez de böyle olacak! Dört kez üst üste Final Four oynamak çok değerli bir şey… Ülkemizde başarıların devamlılığı yok… Bu nedenle ben bu “güzel takıma”, gözüm gibi bakıyorum… 2019 yılı Dörtlü Finali Vitoria’da (İspanya) yapılacakmış… İnanmayacaksınız ama uçak biletleri bakılmaya başlanmış…
Başkanın kim olacağı önemli değil… İki değerli başkan adayımızdan hangisi gelse, biliyoruz ki bu yatırım durmayacak ve biz orada olacağız!

Bu kez rakiplerimiz, Zalgris Kaunas, CSKA ve Real Madrid… Bu üç takımın koçu da Obradovic’in öğrencisi… Obradovic ,1994-96 yıllarında Real Madrid’in başındayken Pablo Laso’ya koçluk yaptı… CSKA’nın koçu Itoudis, yıllarca Panathinaikos‘ta Zeljko Obradovic‘in yardımcılığını yaptı… Yıllarca şampiyon olan o takımın oyun kurucu da, Zalgiris’in koçu, Jasikevicius’du… Çıraklar, ustalarına karşı…
Çok şık bir dörtlü final olacak… Biliyoruz ki; çıraklar bir gün ustalarını geçecekler… Biz o gün, bu gün olmasın istiyoruz…

18 Mayıs Cuma günü biz Zalgiris ile oynayacağız… Onlar tam bir basketbol ülkesi… Başlarında Jasikevicius gibi geleceğin en büyük koçlarından biri var… 20 yıldır Final Four’a gelemiyorlar… Tüm takımlardan daha arzulular… Yeşillere bürünmüş taraftarları, mutlak orada olacaklar. Çılgınca takımlarını destekleyecekler… Sağlam olmalıyız… Sahaya karışamam ama biz tribünde yenilmemeliyiz!Tıpkı bizim gibi tam bir “takım oyunu” oynuyorlar… Sırtı dönük oyunları, ikili oyunları, topu paylaşmaları, müthiş… Bize çok benziyorlar... Olympiakos gibi bir devi eleyerek geldiler… Çok zor ve çok güzel bir maç olacak…
6. Adama çok ihtiyaç duyulacak…

Haydi!

“Sevdik seni”, zamanı! İkinci maç bir başka güzel olacak, Madrid ile CSKA karşılaşacak… Umut ediyorum… Finaldeki rakibimizi zevkle izleyeceğiz… Şölene gidiyoruz… Şölenin parçası olmayı istiyoruz… Kupa ile İstanbul’a dönmek istiyoruz…

 

 

 

Yazının devamı...

Neslihan, Gözde ve Seda; “Güle güle!”

Bitirdikleri yer, bir zirve…
2018 yılı Avrupa Kadınlar Şampiyonası Final Four’u…
Bu kariyerlere, bu final yakışırdı…
Vakıfbank, Avrupa şampiyonu oldu…
Gözde Kırdar, En Değerli oyuncu seçildi…
Seda ve Neslihan Galatasaray forması ile yarıştılar ve Avrupa dördüncü oldular…

***
Üçü birden aynı anda bıraktı…
İçimizde derin izlerle birlikte…
Onlar kimi zaman rakiptiler, Ay Yıldızlı forma ile birlikte savaştılar…
Tam 20 şer yıl voleybol oynadılar…
Günde 3 idman yaptılar, yılda 90 maç oynadılar…
Çünkü nerede oynarlarsa oynasınlar, son maça kadar oynuyorlardı…
Hiç izin yapamadılar…
“Gık” demediler…
Spor sayfaları dışında, bir kare fotoğraflarını bulamazsınız.
Hep boyunlarında madalya ile Dünya’nın ve Avrupa’nın zirvesinde fotoğraflarını görürsünüz…
Kaybettiklerinde hırs doludurlar, kazanınca gözyaşı dökerler. Milli formayı 100’ün üstünde giymişlerdir…
Son maçlarında bile yerden yer atlayan, ilk kez milli olmuş gibi görürsünüz onları…

***
Evlendiler… Anne olanlar oldu… Bir tane idman kaçırmadılar…
Bir kez mazeret anlatmadılar bize…
Antrenörlerine, hakemlere, kendilerinden 10 yaş küçük arkadaşlarına, bir kez saygısızlık etmediler…
Hep çalıştılar…
Apoletlerini yazsam buraya sığmaz!
Neslihan, 35 yaşında…
16 yaşından beri milli formayı giyiyor…
Londra Olimpiyat oyunlarında kafilemizin bayrağını taşıdı!
Eczacıbaşı ile 2 kez üst üste Dünya Şampiyonu oldu.
2006-2007 sezonunda İspanya’nın Spar Tenerife takımına transfer oldu… Bu takım ile çıktığı ilk maçta 34 sayı ile oynamasından sonra, Takımının taraftarları Neslihan'a; "Demir Yumruk" lakabını taktılar… Dünya da, Voleybolun Messi'si, Demir Lady, Çekiç gibi isimlerle de anıyorlar Neslihan’ı…

Gözde, 33 yaşında…
4 kez Avrupa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oldu…
Dünya Kulüpler Şampiyonu oldu…
Defalarca en iyi oyuncu seçildi…
100 den fazla milli formayı giydi…
Jübilesini yaptığı son maçta, Turnuvanın En Değerli oyuncu seçildi…

Seda, 32 yaşında…
172 kez milli formayı giydi…
Defalarca Avrupa’nın en iyi oyuncusu seçildi…

***
Milli takımımız onlarla, Dünya sıralamasında ilk 10 içinde yer aldı…
Ve onlar Bükreş’te Avrupa’nın en önemli organizasyonunda birlikte veda ettiler…
“Biz ofsaytmış, golmüş”, derken, onlar bize el salladılar!
Sallanan elleri bile göremedik… Daha doğrusu gösteremedik…
Biz gösteremedik ama uluslararası basın gösterdi…
Açın Avrupa Voleybol Federasyonunun resmi sitesini!
Tanıtsınlar kızlarımızı bize(!)
Röportajları var okuyun... Videoları var seyredin…
İngilizce anlatıyorlar dertlerini… Gurur ile izledim…

***
Genç voleybolcular için öneriniz ne olur? Diye, sormuşlar;
Gözde; “Eğer herkes ile benzer seviyede çalışırsanız, herkes gibi olursunuz” demiş…
Neslihan; “Pes etmek yok”, demiş…
Ben de onlara, “Güle güle”, diyorum…
Alınlarından öpüyorum…
“Yerleri dolmayacak”, demiyorum… Doldurdular…
Yetiştirdiler… Örnek oldular… Yüzlerce kızımız geliyor arkadan…
Seda gibi komple, Neslihan gibi bitirici, Gözde gibi hırslı,
Üçüne de benzeyen, gerçek sporcularımız geliyor…
Yerleri dolacak ama onlar, asla unutulmayacak!

Yazının devamı...

Susturun şu adamı!

Susturun şu adamı:

Susturun ki, yıllarca emek vererek kurduğumuz “düzen” bozulmasın!

Susturun ki, gerçekleri nasıl ört bas ettiğimiz anlaşılmasın!

Susturun ki, yarattığımız “Fenerbahçe düşmanlığı” algısı, zarar görmesin!
Susturun ki, Martin Skrtel’in kafasını Aykut Kocaman’ın yardırdığına inandırabileyim hepinizi!

Susturun ki, futbolu sadece “korkaklık ve cesaret” ikilemi ile uzun yıllar anlatabileyim size…

Susturun ki, 3 Temmuz komplosu, ben ve benim gibi dostlarım, çıkmasın ortaya!

Susturun ki, Fenerbahçe otobüsünün kurşunlanmasını, unutturalım size!

Susturun ki, istediğimiz hakemi istediğimiz maça, istediğimiz hocayı istediğimiz takıma atayabilelim!

Susturun ki, medyada sadece bizler konuşalım ve bizler yazalım!

Acil susturun bu adamı, rica ediyorum…

Demek istiyor…

Hıncını hala alamamış adam(!)

***

Aykut Kocaman’a;

“Ülkenin 1 numaralı algı operatörü”, diyor

“Durmadan zehir saçan, durmadan bölme, düşman etme zehri akıtan adam”, diyor…

Tam da benim kendisi için hissettiklerimi, Kocaman Adam için söylüyor…

Bir gün bana, Hınçlı beyi tanımlar mısın? Diye sorsalar;

Düşünsem bulamayacağım, üzerine tam isabet ettirdiği kelimeler ile söylüyor. Tam da kendini anlatıyor…

Birinin susturması gerektiğini söylüyor…

Tıpkı Engizisyon hâkimlerinin, “Dünya dönüyor”, diyen Galileo’ya dedikleri gibi…

Tıpkı Nazım Hikmet’e, Deniz Gezmiş’e, güç sahiplerinin söylediği gibi…

“Susturun bu adamı” diyor…

***

İşin ilginç tarafı birilerinden rica ediyor…

Belli ki gücü kalmamış… Her gün televizyona çıkıp anlatsa bile ikna edemeyecek…

Çünkü adam gerçekleri söylüyor!

Gerçeklerin de bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu var…

Çaresiz kalmış, “susturun”, diyor…

“Konuşursa foyamız çıkacak ortaya”, diyor…

Ben de hıncı hiç bitmeyecek, ters manyel ustası bu adam için;

“Susturmayın, konuşsun!” diyorum…

“Daha çok konuşsun, her gün konuşsun” diyorum…

Bütün televizyonlarda konuşsun! Yazılarını herkes okusun!

Okusun ki, bu adam daha iyi anlaşılsın!

Çocuklarımız tanısın!

Türk sporuna yıllarca yön veren insanların(!) kim olduğu çıksın ortaya!

Çırılçıplak gözüksün!

 

 

Yazının devamı...

Bekle bizi Belgrad!

Dördüncü kez üst üste, Final Four oynuyoruz…
Avrupa’nın en değerli kupasında, dört yıl üst üste son dört takım arasına kalıyoruz.
Önce Madrid, sonra Berlin, daha sonra İstanbul, şimdi Belgrad…
Çok ama çok değerlidir!
Sürdürüle bilinir bir başarının net ifadesidir!
Ülkemizde de pek yoktur!

***
Yaşadığımız günlerin değerini bilelim… Devamı için elimizden gelen tüm gayreti gösterelim!
Yaşamımızın keyfi oldular, teşekkürler edelim!
Önce her türlü zorluğa karşı diğer branşların bütçesinden fedakârlık etmeyen Aziz Başkan’a…
Sponsorumuz, Doğuş’a…
Eski sponsorumuz Ülker’e…
Obradovic’e, Maurizio Gherardini’ye,
Masör Erkan’a ve hepsine…
Bize güzel günler yaşatıyorlar, yapabileceğimizi gösteriyorlar,
Yaşadığımız her heyecan için;
Teşekkürler…

****
Geçen yıl şampiyon olmuştuk…
Bogdanovic ve Udoh gibi iki büyük yıldızımızı kaybetmiştik…
Yine acaba? Diye başladık…
Yeni transferler;
Jason Thompson’u, Marko Guduric’i, Wanamaker’ı pek sevmedik…
Ancak güvenimizi hiç yitirmedik…
Onların geleceğini biliyor ve bekliyorduk…
6 ay önce Final Four için biletlerimizi aldık…
Neden?
En başta koçumuz Obradovic’e, esas önemlisi kurulan sisteme güveniyorduk.
Mahcup olmadık…
Yarın olabiliriz… Kimsenin son dört takım içinde kalması garanti değil…
Yıllardır büyük yatırım yapan, Barcelona, Maccabi, Milan, kalamıyor…
Ancak yılmıyorlar…
Bizde kazanmadığımız zaman da sabır göstermesini öğrenmeliyiz…

***
Çok zorlu bir takımı yenerek geliyoruz…
“Bizim evimizde değil!” kaş kolları dağıtmışlardı…
Küfürlü tezahüratlarla takımı karşıladılar…
Seyircinin çılgın baskısı, hücum ribauntları ile baskıyı yedik…
İlk maçı kaybettik…
Bu noktada ne yapacağınız, serinin kaderini çizer…
Teslim mi olacaksınız, direnecek misiniz?
Dünya’nın En Güzel Takımı hiçbir maçında teslim olmamıştı…
Yine olmadı!
Kazandık!

****
Belgrat’ta rakibimiz, Zalgiris Kaunas olacak…
Onları Kaunas’ da izledim.
Yazamadım…
Bilin ki; Avrupa’nın basketbolu en fazla hisseden en fazla hak eden şehri…
Sabah kahvaltıda bize çay veren garson kız;
“İlk 3 periyot hakem bize çaldı ama 4. Periyot sizin yanınızdaydı. Pick and rol savunmasını iyi yapamadık” dedi…
Siz şehrin basketbol ile atan kalbini düşünün…
Sahada 15.000 genç gördüm…
Şehirde 3 gün de gördüğüm insan sayısı 2.000 değildi.
Siz şehrin durumunu tahmin edin…

***

Aynen bize benzeyen bir takımları var… Yıldızları yok takımları var.
Topu çok güzel paylaşan oyuncuları var!
Obradaovic’e çok benzeyen, onu ‘idol’ kabul eden koçları var…
Müthiş bir taraftarları var…
Belgrad’a çok yakışacaklar…
Özetle Belgrad’ da ilk maçımız çok zor…
Bize çok benzeyen, 19 yıldır bunu isteyen bir takıma karşı oynayacağız…
Bir şehre, bir ekole karşı oynayacağız!
İşimiz çok zor!
Daha iyi, daha güçlü ve sapsarı olmalıyız!
Olacağız!
Seviyoruz onları ve “Sevdik seni her şeyden çok”, diye bağırmak için Belgrad’ı bekliyoruz!

Yazının devamı...

Güneş hoca abartmıştır!

Karar sonunda maç kaldığı yerden devam edebilir, Beşiktaş veya Fenerbahçe hükmen yenilebilir… Bunlar önemli değil!
Bu bitmeyen maçtan sonuçlar çıkarmamız gerekir… Tespitler yapmamız gerekir…
Bu tespitleri yapmadığımız sürece ne kazanılacak kupanın, ne de verilecek bir cezanın hiçbir anlamı olmayacaktır!
Ben göreceğimi gördüm ve sizlerle paylaşmak zorundayım…
Elbette “bence”, diyerek…

***
Önce Fenerbahçe taraftarına:
Fenerbahçe stadında tarihinde olmadığı kadar küfür vardır.
Hem de 100-200 kişilik grupların değil büyük bir çoğunluğun birlikte ve sürekli ettiği küfür vardır…
“Diğer statlarda da var”, ben bilmem arkadaş…
Ben yıllardır Fenerbahçe stadına giderim… Özellikle son dönemde ve özellikle Beşiktaş’a yönelik, toplu küfrü ilk kez bu yıl görüyorum.
Bence rezalet!

***
Fenerbahçe kalesini koruyamamaktadır:
Fenerbahçe stadında Fenerbahçe öndeyken ve rakip eksikken çakmak atanlar, bunda ısrar edenler, kendini tatmin etmeye gelmiş Fenerbahçe’yi tutan aptallar olabilir veya ajan olabilir…
Beni ilgilendirmez!
O adamlar kim olursa olsun, Fenerbahçe seyircisi o çakmağı attırmaz! ‘Bir iki tane atılan para veya çakmaktan’ bahsetmiyorum… ‘Israrla atılmaya devam edilmesini’ anlatmak istiyorum!
Benim bildiğim Fenerbahçe taraftarı bunu önler…
Beşiktaş, Trabzon ve Galatasaray taraftarları da bunu önler!
Fenerbahçe son dönemde kalesini koruyamamaktadır!

***
Beşiktaş’ın ikinci yarı taktiği, tansiyonu yükseltmektir:
Önce Talisca, sonra Medel…
Fenerbahçeli oyuncuları tahrik ederek attırmak istemişlerdir. Ne Skrtel, ne de Valbuena oyuna gelmeyince, kendilerini yerlere atarak kıvranmışlardır(!)
Buna ben kibar tabiri ile “tiyatro”, diyorum…
“Sok o dilini içeri Van Persie!” yazısını yazan bir adam olarak, Fenerbahçeli bir oyuncu olduğunda daha ağır tasvirler yazabileceğimi bildiğiniz için sadece, “oyun oynadılar”, diyorum…
“Futbolun içinde bu vardır.”, Diyebilirsiniz… Ben sevmiyorum…
Esas sevmediğim ne biliyor musunuz?

***
Medel yere düştüğü anda, Şenol Güneş’e olan güvenimi yitirdim:
Talisca kendini yere attığında biraz daha uzak olabilir ve göremeyebilir… Ancak Medel tam üç metre önünde kendini yere attı… Hakemin üstüne ilk çullanan, Şenol Güneş’ti.
Ve bu çok ayıptı…
Futbolculara “hadi” deyip geçebiliyorum… Ancak bunu toplumun örnek aldığı insanlar yaptığında, hiç sevmiyorum…
Sonrasını biliyorsunuz defalarca seyrettiniz…
Ağır çekimlerde gördük…
Ben Şenol Güneş’in yere düşmesine neden olan darbeyi göremedim. Görememiş olabilirim.
Sonrasını net gördüm…
Oturduğu yerden tek başına kalkıp soyunma odasına gidişini gördüm…
Giderken göğsüne gelen bir plastik su bardağını gördüm…
Yere kapaklanışı gördüm…
Hastaneye gidişini gördüm…

***
Gördüklerimin sonucu:
En kibar tabiri ile yazıyorum: Şenol Güneş hoca abartmıştır!
Hocayı çok sevebilir çok da sayabiliriz, ancak bunu düşünüyorsak yazmak zorundayız!
Bu satırları okurken bana çok kızanlar, aynı olayı bir kez de, aşağıdaki gibi canlandırsınlar ve samimi olarak sorumu yanıtlasınlar:
Beşiktaş 1-0 önde…
Fenerbahçe sahada 10 kişi…
Maçın bitmesine 35 dakika kalmış…
Tolga el kol hareketleriyle, seyircilerin yanına gider miydi?
Güneş hoca o maçı terk eder miydi?
Gitmezlerdi arkadaşlar!

***
Kendimizi kandırmayalım… Birbirimizi kandırmayalım!
Gördüğümüz gerçekleri konuşmaktan korkmayalım!
“Milat olsun” diyorlar… Olsun!
Ancak çifte standart olmasın… Milat olduktan sonra bir daha da, “pardon” olmasın!
Kayserispor bir bildiri yayınlıyor ve Şenol Güneş’e atılanları kınıyor…
Çok güzel!
Ama kusura bakmasınlar daha üç hafta önce Kayseri’de, Volkan Demirel’in kalesi çöplüğe döndü…
Öyle böyle değil, hem de koca bir ikinci yarı sürdü… Avut atışları Umut Bulut’un perde olması sayesinde yapıldı…
Maç bitti, hepimiz sustuk…
Hatta aynı Kayserispor, “Neden başka kimseye atılmıyor”, gibisinden bildiri yayınladı…
O zaman da sustuk!
Olmaz!

***

Trabzon’da Otto Baric’İn sırtına elma büyüklüğünde taş geldiğinde, kafasına gelse ölmüştü…
Federasyon başkanı Haluk Ulusoy “Magnumla mı taradılar?”, dedi…
Tüm basın numara yaptığı konusunda, korkusuzca hüküm birliğine vardı…
Ben de, abarttığı kanaatindeydim…
Dün Otto Baric’ söylemekten ürkmediğimiz bir şeyi, Şenol hocaya da söylemek zorundayız!
Başka türlü samimi olamayız!
Bize kimse inanmaz!
Ne bize inanırlar; Ne de futbolun içindeki diğer aktörlere…
Sevdiğimiz oyunumuzu kaybederiz!
Yanılabiliriz, ancak düşündüğümüzü açıkça yazmak zorundayız!

Yazının devamı...