GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Pek tanımadığımız ama ‘milli’ bir takım

Maalesef ki uzağız. Hiç konuşmuyoruz… Konuşamıyoruz…
Maçın havasına bile giremiyoruz. Konya’da oynamasak, boş tribünlere oynayabiliriz…
Mili takıma seçilen oyuncularımızın birçoğunu tanımıyoruz bile…
Birçoğu ilk kez ülkeye geliyor…
Bizim ayıbımız mı?
Bence değil…
Biz, önümüze sunulanı izliyoruz…
Ayıbımız var ise o da;
“Bizim karnımız doydu, artık bu yemeği yemiyoruz” diyemememiz!

***
Milli takımda oynaması gereken, ligimizde en yüksek kontrat ile oynayan oyuncularımız, daha ziyade “magazin milli takımında” oynamaya başladı…
Bizler, onların sahada ve saha dışında çıkardığı rezaletler ile uğraşıyoruz…
Saha içindekilerin cezalarının, adil olup olmadığını tartışıyoruz…
Oynayanları tanımıyoruz… Tanımaya çalışmıyoruz…
Antrenörü bize yabancı… Kaybederse, kolay sallarız…
Biz, takıma yabancıyız…
Bizim tanıdığımız oyuncular, ‘gece maçı’ yapıyorlar… Yorumcularımız da zaten, gece maçı yorumcusu…
İzleyenler de alıştı… Onlar da, magazin istiyor…
Bir bakıyorsunuz o bildiğimiz topçular, kadro dışı kalıyorlar… Kadronun dışında kalmak, yılda 3 milyon Euro’yu kazanmalarına engel olmuyor… Hem kazanmaya devam ediyorlar, hem de sahaya bile çıkmıyorlar…
Bir çember sarmış bizi, çıkamıyoruz…
Ancak bu kısır döngünün içinden çıkmak zorundayız!

***
Tabloyu anlattım… Epey de, dert yandım…
Bir pencere açayım, gelin birlikte bakalım acıklı manzaramıza…
Daha önce de yaptığım gibi milli takımımıza seçilen 26 oyuncunun yetiştiren kulüpleri araştırdım.
Gördüğüm aslında futbolumuzun sorunları… Hatta çözüm yolları…
İsterseniz birlikte bakalım:
İsveç ve Ukrayna milli maçı için aday kadroya seçilen 26 oyuncuyu yetiştiren alt yapı takımlarını inceledim:

Almanya’da yetişen futbolcu sayısı: 6
Bursaspor’da yetişen futbolcu sayısı: 5
Altınordu’dan yetişen futbolcu sayış: 2
Avusturya’da yetişen futbolcu sayısı: 2
Hollanda’dan yetişen futbolcu sayısı: 2
Daha sonraki takımlar, birer oyuncu ile katkıda bulunmuşlar…

Yurt dışında yetişen milli oyuncu sayımız: 12
Ülke sınırlarımızda yetiştirdiğimiz milli oyucu sayısı: 14

Bir ilginç istatistik daha vereyim sonra hepsini birden yorumlayalım;

Üç büyük kulübümüz, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın yetiştirdiği, milli takımda oynayan oyuncu sayımız toplam: 1.
Yazı ile de yazayım, iyi anlaşılsın: Bir(!)
Avusturya alt yapısından yetişen ve milli takımımızda oynayan oyuncu sayımız: 2…
Bunu da yazı ile yazalım: İki…
Üç tane asırlık çınarımızın yetiştirdiği, mili takımımızda oynatabileceğimiz oyuncu sayısı, Avusturya devletin bizim için yetiştirdiği oyuncu sayısından az ise hep birlikte düşünmek zorundayız…

 

***
“Onlar yarışmacı, üst yapı kulübü!”
Aman demeyin!
Yarışıyorlar ama biz uluslararası hiçbir başarı göremiyoruz…
Ayrıca bir de size yarışın kralını yapan, Real Madrid ve Barcelona takımlarının sayılarını vereyim:
CIES, Avrupa'da yer alan 31 birinci ligde oynayan futbolcuların hangi altyapılardan çıktığı hakkında detaylı bir araştırma yapmış…
Tahmin ettiğiniz gibi Ajax, 77 futbolcuyla zirvede…
Yine tahmin edebileceğiniz gibi listedeki 52 kulüp arasında tek bir Türk takımı dahi maalesef yer almıyor(!)
İlginç olan üst yapı kulübü bilinen ve “parayı basar oyuncuyu alır” sanılan Real Madrid, 53 oyuncu ile yedinci sırada…
Barcelona da, 47 oyuncu ile 13. Sırada…
Yanlış bilinmesin; Üretiyorlar…
Ancak yarışmacı takımları öylesine üst düzeyde ki, alt yapıdan yetiştirdikleri oyuncularını, o seviyede oynatmak kolay değil. Belki üç beş yılda, bir iki oyuncu bu seviyeye çıkıyor…
O da, kulübe aidiyet duygusunu veriyor…
Geri kalanlar önce ülke, sonra dünya futboluna satılıyor…
Aslında basketboldaki Anadolu Efes ve Fenerbahçe’ye benziyorlar…
Basketbolda doğru bir yolda olduğumuzu hatırlatıyor.

BU SAYILAR BİZE NE ANLATIYOR?

Bu sayılar ışığında, ne yapmalıyız? Konusunu da kısaca özetliyeyim.

1.Bursaspor ve Altınordu gibi kulüpler, federasyon ve devletten hiçbir katkı almadan doğru yolu bulmuşlar…
Önce tebrik edilmeli… Sonra hemen desteklenmeli ve örnek olmaları sağlanmalı…
Örneğin; milli takıma seçilen –veya belirlenecek sayıda oynayan- her oyuncu için yetiştirici kulübe prim ödenebilir…

2.Keşke şehirlerimize stadyumlardan önce, alt yapı çalışma sahalarını yapsaydık…
Geç kaldık… Olsun, yine yapabiliriz!
Kentlerde arsa fiyatları giderek alınamaz noktaya geliyor… Devlet elinde olan arsaları, bölgelerine göre kulüplerimize cüzi fiyatlarla kiralayabilir… Elbette, “alt yapı organize edilmesini mecbur kılan belli şartlar koyarak”…
Denetleyerek… Teşvik ederek… Şart koşarak…

Ne yapıp edip bu kısır döngüden kurtulmayız!
Gidişimiz doğru yol değil!

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Cumhuriyet ve ilk Türkiye Şampiyonu!

“Şampiyonluk sayıları” konusunda tartışmaları okudukça, merak saldım. Bu konuda yapılan eski araştırmalara baktım. Ağırlıklı olarak da eski tarihli gazete arşivlerini inceledim. Harf devrimi öncesi gazeteler Osmanlıca olduğu için bilen arkadaşlardan yardım aldım.

İnanın çok derin bir çalışma da yapmadım…

Ancak şunu yazmak zorundayım:
Türkiye de, “ben yaptım oldu” türünde, hiçbir mantığı olmayan, birçok kural gördüm…

Ancak birkaç yıldız ve üç beş kuruş para uğruna, kendi tarihini hiçe sayan bir kararın, yıllarca tartışılmadan kabul gördüğüne hiç rastlamadım!

***

Gördüğümü anlatayım:

Mustafa Kemal Atatürk, iddia edilenin aksine futbol meraklısı bir insan değil. Bütün problemi, kurduğu Cumhuriyeti sağlam temeller üzerine oturtmak. Türk gencine batıda olduğu gibi spor ve sanat yaptırmak… İyi bir eğitim vermek…

Ancak ilginçtir, daha Cumhuriyeti ilan etmeden aylar önce Türkiye Futbol Teşkilatının kurulmasını istiyor…

Ve bugünkü ismi ile Türkiye Futbol Federasyonu, 1923 yılı Nisan ayında kuruluyor…

Hiç vakit geçirmeden FİFA’ya başvuruluyor. Ve Türkiye FİFA’nın 26. Üyesi oluyor. Dikkat 26.

Yani ilk üyelerinden biri…

***

Neden?

Bu başvurunun milletler arası arenada kabul edilip edilmediğini sınayarak, birkaç ay sonra ilan edilecek Cumhuriyet Devleti’nin de Dünya ulusları tarafından kabul görüp görmeyeceğinin yoklanmasını yapıyor…

Aslında Federasyonumuzun resmi sitesi zaten bu konuyu açıkça anlatıyor.

Özetle:

“İlk Türk Futbol Federasyonu 1923 yılında, Yusuf Ziya Öniş başkanlığında,  Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda 'Futbol Hey'et-i Müttehidesi' adıyla kurulmuştur. Ardından FIFA'ya başvurulmuş ve Türkiye 21 Mayıs 1923 tarihinde FIFA'nın 26. üyesi olmuştur.”

Yusuf Ziya Öniş ismini unutmayın!

Yazının son bölümlerinde yine adı geçecek…

***

Türkiye Futbol Federasyonu ilk iş olarak bir Türkiye Şampiyonası düzenlenmesi gerektiğini düşünüyor ve karar altına alıyor…

Aslında bu kararın arkasında da, Türkiye Cumhuriyetini kuranların etkisi var.

Çünkü o güne kadar mahalli ve iller bazında şampiyonalar düzenleniyor. Ancak Cumhuriyet sonrası Türkiye;

Sınırları belli, bölünmez bir bütün ve üniter bir devlet…

Bunun kanıtlanabilmesi ve Dünya’ya gösterilmesi için Türkiye’nin bir tane şampiyonu olmalı!

Savaştan yeni çıkılmış…

Ülke borç içinde… Bütçenin büyük bölümü ülke korunması için askeri harcamalara gidiyor. Ülkenin yeniden yapılanması için paraya ihtiyaç var…

Ancak ülkeyi kuranlar bakın ne karar veriyorlar:

“Önce Türkiye’de futbol oynanan her bölgede, bölgesel şampiyonalar yapalım. Bölgelerinde şampiyon olan takımları, ülkenin başkenti Ankara’da toplayalım… Bir turnuva düzenleyip, Türkiye Şampiyonu’nu belirleyelim”.

Adını da, “Türkiye Futbol Birinciliği” koyuyorlar…

Kulüplerin maddi durumları, seyahat masraflarını karşılamaya yetmez. Seyahat, konaklama gibi tüm giderleri devlet tarafından karşılansın, kararı alıyorlar…

***

Ve şehirlerde şampiyonalar düzenleniyor.

Şampiyonlar, 4-12 Eylül tarihinde Ankara’da yapılacak şampiyonaya davet ediliyor…

O dönemde seyahatlerin nasıl yapıldığını ve kaç gün sürdüğünü hayal edin…

Harcanan paraya ve verilen emeğe bakın!

Maçlar Ankara İstiklal sahasında oynanacak. İstiklal sahası, Ankara Bahçelievler’de, Muhafız gücünün kullandığı bir çayırlık…

Turnuva için elden geçiriliyor.

Sanırım ismi Kurtuluş savaşından sonra veriliyor…

İsmi bile şampiyonanın neden orada olduğunu bize anlatıyor…

İllerinde şampiyon olmuş takımlar, Ankara’ya geliyor…

Bakın kimler katılıyor?

Geçmiş federasyonların “yok” saydığı şampiyonlukların ilkine iyi bakın!

İyi bakın ve yöreselmiş? Mahalli miymiş?

Siz karar verin!

Şunu da unutmayın;

İtalya dört takımın katıldığı ve bir gün süren 1898 yılında yaptığı şampiyonayı bile sayıyor. “İlk şampiyonumuz Genoa takımıdır”, diyor. Bütün batılı ülkeler de olduğu gibi…

Kimse yıldız hesabındaki üç kuruş için tarihini inkâr etmiyor…

Kaldı ki bizim 1924 yılında yaptığımız şampiyona, onlara da benzemiyor!

***

Tekrar edelim, bakın kimler katılmış?

1.Beşiktaş (İstanbul şampiyonu)

2.Konya Gençlerbirliği(Konya bölgesi şampiyonu)

3.Trabzon İdman Ocağı (Trabzon bölgesi şampiyonu)

4.Eskişehir İdman Yurdu (Eskişehir şampiyonu)

5.Bahriye (Deniz kuvvetleri)

6.Karesi(Balıkesir bölgesi şampiyonu)

7.Anadolu Turan Sanat’karangücü (Ankara şampiyonu Ankaragücü)

8.Bursa Sanat’karan (Bursa şampiyonu)

9.Adapazarı İdman Yurdu (Adapazarı şampiyonu)

10.Antalya (Antalya şampiyonu)

11.Canik (Samsun bölgesi şampiyonu)

12.Edirne (Edirne bölgesi şampiyonu)

13.Harbiye (Kara kuvvetleri)

14.Adana Türk Ocağı (Adana şampiyonu)

15.Altay (İzmir Şampiyonu)

***

Tam 15 takım

Her biri kendi bölgelerinde defalarca maç yaparak buraya gelmeyi hak kazanmış…

Henüz aydınlatma olmadığı için maçlar gündüz oynanıyor… İlk maç Sabah 9.30 da başlıyor…

Günde dört maç yapılabiliyor. Son maçın son bölümü karanlığa kaldığı için, ertesi gün kaldığı yerden devam ediyor.

Fenerbahçe ve Galatasaray’ı geride bırakarak İstanbul şampiyonu olan Beşiktaş, Harbiye takımına çeyrek finalde yeniliyor ve eleniyor…

9 gün süren 15 maçın sonunda, Bahriye’yi 3-0 yenen Harbiye şampiyon oluyor… Çünkü o dönemde gençlerin çoğu asker.

Altay’ı 1-0 yenen Anadolu Turan Sanat’karangücü, bugünkü adı ile Ankaragücü üçüncü oluyor.

Şampiyona sonrası verilen ödül törenine, Müdafaa-i Milliye (Milli Savunma), Maarif (Eğitim), Adliye (Adalet), Ziraat Bakanları ve büyük bir halk kalabalığı katılıyor…

***

Türkiye Futbol Birinciliği, değersizmiş? Diyorlar…

Gördünüz mü, Değersiz miymiş?

Düzenleme kararını, gündemlerinde büyük problemler olan Cumhuriyeti kuranlar vermiş…

Ödül töreninde, devleti yöneten bakanlar varmış…

Nüfusa orantılarsak halk, bugünden daha fazla statları doldururmuş…

Bu anlattığım, 1924…

Birinci Türkiye Şampiyonası…

Gördünüz mü, verilen değeri?

***

Şampiyona yerelmiş? Diyorlar…

Gördünüz mü, yerel miymiş?

13 ayrı ilden takımlar yarışarak, kazanarak gelmiş…

***

Final maçının hakemi kim?

Dönemin federasyon başkanı, Yusuf Ziya Öniş…

“Yok” saydığımız şampiyonaya, verilen değere bakar mısınız?

***

Federasyonun resmi sitesinde:

“İlk federasyon başkanımız, Yusuf Ziya Öniş’tir”, diye yazıyor…

Ancak adamın yönettiği ilk şampiyonluk maçını saymıyoruz!

Olmaz!

***

Federasyonun resmi sitesinde;

“500. Milli maçımızı oynadık.

İlk Milli maçımız, Cumhuriyet’in kurulmasında önce 1923 yılında oynanan Romanya maçıdır”, diye yazıyor,

Milli olma sayıları, 1923 yılından başlayarak sayılıyor…

Bugün bile federasyonun logosunda gururla, “1923”, yazıyor…

Ancak şampiyonluk sayılarını sayarken 1959 yılından başlıyor(!)

Olmaz!

***

O dönemin çok zor koşullarında 15 takımı Ankara’ya toplayıp, 10 gün misafir eden, ulaşım masraflarını karşılayan devletimiz Türkiye Futbol Birinciliğini;

Tek ve bütün bir devlet olduğumuzu, Dünya’ya göstermek için yapıyor…

Biz bugün, “sayılmaz”, diyoruz…

Olmaz!

Kendimizi inkâr ederiz!

***

Bırakın yıldızı sayarak, para dağıtmayı!

Sadece tarihimizi doğru yazın!

Baba Hakkı’yı, Şükrü Gülesin’i, siyah beyazlı renklere kendi imkânları ile Şeref stadını kazandıran Şeref beyi,

Atatürk’ün yaveri, Kılıç Ali’nin oğlu Baba Gündüz’ü, sarı kırmızı renklere “Aslan” lakabını veren Aslan Nihat’ı,

Adını Fenerbahçe marşına vermiş, Cihatları, Lefterleri, Canları ve Fikretler’i,

Yok saymayın!

Yazının devamı...

Bizim Ligimiz çok zor(!)

 


Bu sözcüğü çok duydum!
Hiç inanmadım!
Hep haklı çıktılar!
Yani ben hep yanıldım!
Ancak ben hala anlamadım…

***

Nesi zordur bizim ligin?

“Çok sert”, derler…

Yurt dışına bir çıkarlar, yumuşacık olurlar.

Neden bu ligi tanımayan biri başarılı olamaz?

Hep düşünürüm:

Futbolun dili birdir…

Rakip analizini yapmak için bu ülke sınırlarında yaşamak bile gerekmez…

Futbolcuların yüzde 80’ni yabancıdır. İngilizce konuşur…

O zaman; “Neden bu ligi tanımayanlar, neden bu ligde yapamaz?”

Bu lig, Avrupa’nın en güçlü ligi midir?

---- Hayır!

Bizim antrenörlerimizin, uluslararası bir başarısı var mıdır?

---- Hayır!

Takımlarımızın var mıdır?

---- Hayır.

Pekâlâ, biri anlatsın bu işin sırrını bana…

Neden yurt dışında başarılı olan hocalar, bizim ligimiz de başarılı olamaz?

Hani gerçek de bu olamıyorlar gibi gözüküyor…

Ligdeki 18 hocanın 17 tanesi Türk. Bir tanesi de henüz belli değil!

***

En güzeli, ben anladığımı anlatayım…
“Bizim ligimiz çok zordur, tanımayan biri yapamaz”, diyenlerin aslında söylemek istediği ama söyleyemediği gerçeği anlatayım:
Bizim ligimizde futbolcular bir maçta, bazen 13 kilometre, bazen 9 kilometre koşarlar…
Bizim ligimizde takımlar, takımına göre top oynarlar. Bir hafta müthiş oynarlar, ondan sonra 3 hafta yatarlar!
Bizim ligimizde hakemler, düdüğünü duruma göre öttürür!
VAR olsa da, VAR’a bakan da insandır ve o da bizdendir!
Bizim ligimizde başkan ve yöneticiler, belli maçlara özel pirim verirler!
Bizim ligimizde medyamız, istediği hocayı baş tacı yapar, istemediğini yerin dibine sokar!
Bizim ligimizde bizim medyamız, aynı takım ile aynı puanı toplayan antrenörlerden birini rezil, diğerini vezir yapar.
Bizim ligimizde futbolcular, istemedikleri antrenöre kambur yapar!
Bizim ligimizde takımında sakat oyuncusu çok olan hocaya, kimi zaman “mağdur”, kimi zaman “antrenman yaptırmıyor”, diye bakarlar!

Özetle:
Bizim ligimizde, bir menfaat zinciri vardır. Bu zincirin kırılmasına, yabancı bir halka takılmasına, kimseler izin vermez!
Benim mantığım bunu anlıyor.
Başka bir şey anlayan biri var ise anlatsın bana!

 

 

Yazının devamı...

Bir yıldız uğruna, tarihimizi inkâr edemeyiz!

Bugün bu soru sorulduğunda Avrupa’nın en prestijli kupasının,  Euroleague olduğu konusunda, hepimizin kafası nettir.

Soru 100 yıl sonra sorulmuş olsa, ortalıkta da kafa karıştırmaya çalışan birileri olsa, tereddüt yaşayabiliriz.

Çünkü ‘FİBA Şampiyonlar Lig’, diye bir turnuva oynanıyor. Adı çok fiyakalı. Sanki ülkelerin tüm şampiyonlarını içeren bir turnuva havası veriliyor. Düzenleyen kurum da havalı; Avrupa Basketbol Federasyonu… Ayrıca 100 yıl sonra, “Euroleague neymiş?”, diye bakanlar;

Buranın hafif çaplı kapalı bir devre gibi olduğunu söyleseler, yalan olmaz…

Bunlar, kafaları karıştırabilecek nedenler…

Ancak yaşadığımız yıllarda bu iş ile ilgilenen hepimiz biliyoruz ki; Basketbolun Avrupa’da ki 1 numaralı turnuvası, Euroleague’dir…

Oranın şampiyonlarını sayarsak, doğru sonuca ulaşırız!

Bu kadar basittir bu iş!

Neden yazdım bunları?

Bizim 1959 yılından önceki şampiyonlukları saymamak için yaratılan kafa karışıklığına benzediği için yazdım…

 

***

Diyorum ki;

Yıldız sayısını saymayı bırakalım…

Yıldıza göre takımlara para vermeyi de bırakalım…

Ve tarihimize sahip çıkalım

Çünkü bu bizim tarihimiz…

Gurur ile anlatacağımız, Türkiye Cumhuriyeti’mizin tarihi…

Türkiye’de futbol, 1959 yılında başlamadı…

1959 yılı öncesi, Türkiye Futbol Birinciliği var. Milli Küme var… Birçok turnuva var… Kafaları karıştırmak istemiyorum.

Hangi şampiyonluğun Türkiye’nin en prestijli kupası olduğu kararını, tarihçilere bırakıyorum…

Ancak şu noktada anlaşalım; Futbol var!

Ve tahmin ettiğinizden çok daha etkin bir şekilde var…

İddia ediyorum;

Nüfusa orantılı olarak bakarsak, bugünkünden çok daha güçlü olarak var!

Türkiye Futbol Federasyonunun da, Türkiye’yi bir bütün olarak göstermek ve onun bir tek şampiyonu olduğunu anlatmak gibi bir derdi var!

Bu amaçla düzenlediği şampiyonalar var!

Çünkü kurulmuş olan bir Türkiye Cumhuriyeti var!

 

 

***

Ben size, o dönemdeki futbolun ne derece etkin olduğunu, ‘Adalet’ takımını inceleyerek anlatmaya çalışayım:

Adalet takımı, 1945 yılında kuruluyor… Türkiye’nin ilk müessese takımı…

Sahibi; Süreyya plajı, Süreyya Paşa Sanatoryumu ve Süreyya Paşa Göğüs hastalıkları hastanesini kuran, Süreyya Paşa’nın oğlu Atıf İlmen… Türkiye’nin ilk mensucat fabrikalarından birinin sahipleri…

O dönemde rakipleri de olmadığı için çok iyi para kazanıyorlar…

Annelerinin ismi ise Adalet…

O dönemde çok yaygın olan bir battaniye markası… Ve o Adalet isminde kurdukları takım, lige İstanbul 5. Amatör kümeden başlıyor…

Dikkat, 5. Amatör küme… Yani 5 ayrı küme var!

Oyuncu transferleri ile her yıl küme atlayarak, 1948-1949 yılında İstanbul ikinci kümesine kadar çıkıyorlar…

Beşiktaş’ın Şevket Yorulmaz ve Bülent Esel (gol kralı) gibi çok ünlü iki oyuncusunu transfer ediyorlar… Ancak bir türlü Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın oynadığı birinci kümeye yükselemiyorlar…

O dönemde statüye göre birinci kümenin sonuncusu, ikinci kümenin şampiyonu ile oynuyor. Kazanan birinci kümeye devam ediyor. Adalet takımı, büyük yatırıma karşın bir türlü birinci lige çıkamıyor…

Oynanan ligin çapına bakar mısınız?

Hani şampiyonluklarını saymadığımız ligin çapına…

Sadece İstanbul’da, 5 ayrı küme var…

Gençler ligi bugünden daha popüler… Fenerbahçe’nin 7 ayrı genç takımı var…

O Adalet takımı 1951 yılında çareyi, “hodri meydan”, demek de buluyor. Fenerbahçe’nin takımının tamamına, transfer teklif ediyor.

O dönemde profesyonellik yok, ama teklife bakar mısınız?

“Her Fenerbahçeli futbolcuya 8.000 lira peşin para, aylık 200 lira ve iki battaniye makinesinin kazancı…”

 

***

Lefter, bir maç Adalet forması giyip, baskılara dayanamayarak İtalya’ya ya gidiyor…

Mehmet Ali Has, teklifi ret ediyor. Diğer 6 Fenerbahçeli futbolcu, Adalet takımına geçiyor…

Fenerbahçe, o dönemde bir futbolcu fabrikası gibi olduğu için genç takımlarından gelen oyuncuları ile yoluna hiç aksatmadan devam ediyor…

Hikâyenin sonrası, çok ilginç...  Ancak konumuz, o dönemde futbolun olup olunmadığı veya niceliği…

Sanırım anlatabildim, o günlerde oynanan futbolun gücünü…

Bu nedenle burada kesiyorum, hikâyeyi…

 

***

 

 

Türkiye Futbol Federasyonun logosunda, 1923 yılı yazıyor…

Federasyonun arşivinde:

Türkiye Futbol Federasyonu’nun, İstanbul’da, Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanın da, 1923 yılında kurulduğunu anlatıyorlar…

Türkiye ilk milli maçını, Cumhuriyetin ilanından üç gün önce, “26 Ekim 1923 tarihinde, İstanbul Taksim Stadı'nda Romanya ile oynadı”, diye yazıyor…

İlk Federasyon Başkanımız Başkanlarımız, Yusuf Ziya Öniş’ dir, diyorlar…

Milli forma giyme sayıları, 1923 yılından bu yana sayılıyor…

Ancak şampiyonluk sayıları, 1959 yılından…

Olmaz!

Kendi tarihimizi inkâr ederiz…

Bu bizim tarihimiz… Üç tane yıldız, üç kuruş para için yok sayamayız!

Adamlar dört takımla lig oynamışlar, “bizim tarihimiz 1898 de başlar”, diye anlatıyorlar…

Sen 1959 yılından başlayamazsın!

Ayıp edersin, yazık edersin, kendini inkâr edersin!

Adama sorarlar;

1923 ile 1959 arasında sen ne yaptın? Diye…

 

 

***

Bakın, futbol tarihimizi 1959 yılından başlatırsak neler oluyor:

 

Beşiktaş’ın tarihi:
İnönü stadının açılışında ilk golü atan efsane başkan Süleyman Seba, Beşiktaş’ta hiç oynamamış…
20 yıl Beşiktaş forması giyen, “Şeref” stadını kendi imkânları ile Beşiktaş’a alan, “Feda” sözcüğünün isim babası Şeref Bey, (Şeref Görkey) yokmuş…
Siyah beyaz formayı 439 kez giyen, 382 gol atan, “Baba Hakkı” (Hakkı Yeten) yok...
Kornerden gol atılabildiğini gösteren, İtalya’da 36, Beşiktaş’ta 146 gol atan, defalarca İstanbul Ligi gol kralı olan, Türkiye’nin yabancı ülkeye transfer olan ilk oyuncusu olan Şükrü Gülesin de, yok…

 

Galatasaray’ın tarihi:
Ali Sami Yen, yok…
20 yıl Galatasaray forması giyen Aslan Nihat, (Nihat Berk) hiç yaşamamış…
Kulübün “Aslan” lakabı; nereden gelir?

Bilinmez…
Eşinin ameliyatlarında, çocuklarının doğumunda bulunmayan, “Birinci önceliğim, Galatasaray” diyen, Sarı Naci (Naci Özkaya) yaşamamış…
Reha ve Bülent Eken kardeşler yok...
Atatürk’ün yaveri Kılıç Ali’nin oğlu, “Baba” Gündüz, (Gündüz Kılıç) yaşamamış...

Bir sezonda 30 gol atarak tarihe geçen, sert şutları ve dayanıklılığı nedeniyle “Katır Cemil”, diye tanınan Cemil Erlentürk yok...

 

Fenerbahçe’nin tarihi:
352 maçta 470 gol atan, General Harrington’a saçını başını yolduran, Milli takım da 16 maçta 15 gol atan,“Sporel” soyadı bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından verilen, Zeki Rıza Sporel yokmuş…
Sarı-Lacivertli forma altında 308 kez sahaya çıkan, kurtarışlarıyla “Uçan Kaleci” unvanını alan, giydiği sarı forma sebebiyle, Fenerbahçe'nin “Kanarya” sembolünü almasını sağlayan, Cihat Arman yaşamamış… …
“Ver Lefter’e yaz deftere” deyimi, Yunan AEK takımının sloganıymış… Lefter’in, Milli Takım formasını giydiği 50 maçta 20 gol atarak tarihe geçtiği, Futbol Federasyonu'nun "Altın Şeref Madalyasını alan ilk futbolcu olduğu da yalanmış...

Ancak bu yıl Türkiye Futbol Süper Ligi, “Lefter Küçükandonyadis”  adı ile oynanırmış…

Bunu da kimseler anlamazmış…

***

Üç büyük kulübümüzün de tarihini okudum.  Ve okumaya devam ediyorum…

İnanın, hiç abartısız söylüyorum:

Gurur ile anacağımız, çocuklarımıza anlatacağımız hikâyelerle dolu…

İstiklal harbinde yapılan fedakârlıklar, Avrupa’nın en ünlü kulüplerine gönderilen futbolcular, statların tamamı dolduran taraftarlar…

Gururla “efsanemiz”, diye anlatacağımız, futbolcularla dolu…

Her biri de bugün, gençlerimize örnek göstereceğimiz karakterler!

Bırakalım yıldızları saymayı!

Onlara, para ödemeyi…

Tarihimize sahip çıkalım ve bu efsanelerin şampiyonluklarını sayalım!

Dikkat edin;

Efsanelerimizi sayarken yakın tarihimizden örnekler veremiyoruz…

Onlar, iyi örnek olamadılar.

Hep tarihin sayfalarını çeviriyor, kazandıkları kupaları yok sayılan eski futbolcularımıza gidiyoruz…

Türkiye Süper Futbol Ligine, “Lefter Küçükandonyadis”, ligi diyoruz…

Adamın kazandıkları kupaları bile görmemezlikten geliyoruz…

Olmaz!

Özellikle üç tane asırlık çınarımızın tarihine, haksızlık ediyoruz…

Dikkat edin, Kadıköy çarşı da, Beşiktaş köy içinde ve Nevizade de eğleniyoruz…

Çünkü oralar hala, Baba Hakkılar, Lefterler, Gündüz Kılıçlar kokuyor…

 

 

***

Fenerbahçeli arkadaş:

“Cihatlar, Lefterler, Canlar, Fikretler” diye marş söyleyip;

 

Galatasaraylı arkadaş;

Baba Gündüzleri, Aslan Nihatları, kulübün kurulduğu Mekteb-i Sultani’yi anlatıp;

Şampiyonluk sayısını saymaya,1959 yılından başlayamazsın!

 

Beşiktaşlı arkadaşım hele sen;

“Şeref’inle oyna, Hakkı’nla kazan!”, diyorsan arkadaş;

Şerefli tarihine sahip çıkmalısın!

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Kovalım bu Lucescu’yu!

Bir iki istisna hariç hem fikiriz değil mi arkadaşlar?
Kovalım bu Lucescu’yu, kurtaralım futbolumuzu…
Bu kadar basit aslında…
Lucescu’yu gönderip yerlisinden bir antrenör koyarsak, orada bitireceğiz bu işi.
Arkadaşlar, çözümler keşke böyle kolay olsa…
Ancak değil!
Milli maçlar, olayı çok trajik biçimde gözümüze soktu ama halen görmek istemiyoruz…
Ben kendi gördüğümü anlatayım:

BU ÜLKENİN FUTBOL KÜLTÜRÜ, ÜRETEMİYOR!
Aslında Milli takımımızda oynayan oyuncularımız bize yabancı… Halkımız tanımıyor. Genellikle yurt dışında yetişmişler ve orada oynuyorlar…
Sahaya çıkan ilk 11’mize ve sonradan oyuna giren 3 oyuncumuzun hangi kulüplerin alt yapısında yetiştiğine baktım…
Sonuç:
Milli takımımıza;
Almanya: 6 oyuncu.
Hollanda: 2 oyuncu
Belçika:1 oyuncu
Altınordu: 2 oyuncu
Bursaspor: 2 oyuncu
Başakşehir: 1 oyuncu yetiştirmiş…
Milli takımımızda oynayan 14 oyuncumuzun 9 tanesi yurt dışında yetişmiş Türk çocukları…
Biz 20 milyon gencimiz ile yapamıyoruz… Onlar ülkelerinde yaşayan 500 bin Türk genci ile bunu yapıyorlar… Hatta daha iyi kalitede olanları da, kendi ülke milli takımlarında oynatıyorlar…
Görmemiz gereken sonuç bu! Çözmemiz gereken sorun da bu!

ARDA NEREDEYDİ?
Üretemiyoruz ama 80 milyonluk ülke, 20 milyon genç nüfus, hep beraber kafayı patlattığımız konu futbol olunca, arada bir uluslararası nitelikte futbolcu da çıkıyor…
Bu çocuklar neredeler?
Arda nerede? Burak nerede?
Biliyorsunuz aynı günün gece saatlerinde gece kulübünde, adam dövüyorlar… Yetmiyor, hastaneye tabanca ile giriyorlar…
Bu takımda olması gereken Ozan nerede? Çalıştığı tüm antrenörler onu kadro dışına alıp, 21 yaş altı takımlarla idmanına gönderiyor.
Alper Potuk, Caner niye yoklar?
Bunlar, halen ülkede en yüksek kontrat ile oynayan oyuncular…
Milli takıma hizmet etmeleri gerekiyor… Genç nesillere örnek olmaları gerekiyor.
Onlar parayı ceplerine indirip, başka yönleri ile gençlere örnek(!) oluyorlar…
Sorun tek tek kişiler de değil… Bu ülkenin futbol kültüründen bu çıkıyor… Hem üretemiyoruz, nadir olarak ortaya çıkanların da, kafası başka yönde oluyor…
Bu tesadüf olamaz!
Ülkenin futbolunun kültürü bu!
Bu kültürden bu çıkıyor!
Yoksa Lucescu’yu kovalamak Dünya’nın kolay işi…
Keşke problemleri çözmek bu kadar kolay olsaydı…

“ATLET mi BUNLAR?”
Köşe komşum Uğur Meleke Hürriyet gazetesindeki sütununda, çok güzel yazmış…
Bu maçta Rusya’dan tam 7 kilometre az koşmuşuz…
Benzer bir durumu Euro 2016’da da yaşamışız. Türkiye, gruplar aşamasında maç başına 103,9 km koşarak, 24 takım içinde 21’inci basamağa oturmuş.
Sadece milli takıma da özgü değilmiş bu durum…
Geçen yıl Beşiktaş, bu yıl Galatasaray, Şampiyonlar Liginin en az koşan takımları arasında yer almışlar…
Sonuçlar ortada… Koşmadan olmuyormuş!
Bizim ligimizde “Koşu mesafesini” anlatan hocayı, yerin dibine sokmadık mı biz?
Televizyona her çıkan, “atlet mi bunlar?”, diye ahkâm kesmiyor mu?
İşte futbolumuzun kültürü dediğim bu!
Biraz bilimden bahseden birilerinden korkup, onları cadı gösteren bir kültürümüz var…
Fizik ve kondisyonu geliştirmek için çalışan hocalara, ‘kambur’ yapan bir oyuncu gurubumuz var…
Hocayı kovup oyunculara, “haydi aslanlarım sıra sizde!” diyen bir yönetici gurubumuz var…
Bunlara alkış tutan kendi geleceğini de, “aman bilim bizden uzak dursun”, diyerek bulan bir basınımız var…
Sonuç da ortada…
Oysa yan bahçede, oyuncunun, “asist, top kaybı oranını” hesaplayarak oyuncu hakkında görüş bildiren, hep birlikte aynı dili konuşan bir spor dalı var…
Basketbol var! Voleybol var!
Sonuçlar ortada beyler!
İster, Lucescu’yu atın!
İster, zor olanı seçip işe sil baştan başlayın!
Birinciyi bir günde yaparsınız, ancak 10 yıl sonra da aynı yerdesiniz!
İkinciyi 10 yılda yaparsınız, ama bir daha başladığınız yere hiç dönmezsiniz!
Tercih sizin beyler!

 

 

Yazının devamı...

Fenerbahçe’nin zor günleri

Fenerbahçe taraftarının huyu değişti…

Ali Koç’u başkan görmek istiyorlardı… En demokratik haklarıydı… Ancak sahanın içine girdiler… Fenerbahçe eleştirisi ile pirim toplayan medyanın etkisinde kaldılar. Kendi oyuncularını ıslıkladılar…

Maçları protesto ettiler… Takımlarını yalnız bıraktılar…

Ve kaybettik…

Sadece Galatasaray maçında verilmeyen penaltılar verilse, şampiyon değişecek, Şampiyonlar Ligi'ne gideceklerdi…

Ancak olmadı…

Yalnız bıraktılar…

Fenerbahçe kazanırsa, istedikleri başkan seçilmez sandılar…

Fenerbahçeli olduklarını bile unuttular…

Yanıldılar…

****

Bugün aynı kötü alışkanlık sürüyor…

İki gün önce seçtikleri yönetim kurulu yerine, karar veriyorlar…

İstemediklerini ıslıklıyor…

İstedikleri lehine, tezahürat yapıyorlar…

Bunu da maç sırasında yapıyorlar…

Üzgünüm alıştılar…

Doğrusu bu sanıyorlar ve bence yanılıyorlar…

***

Bugün kalitesi sınırlı olan ancak seyrettiğim en arzulu Fenerbahçe’yi, gördüm sahada…

Top ayaklarındayken etkili değillerdi…

Belki, arkadaşlarını yadırgıyorlar…

Belki, sistemi yadırgıyorlardı…

Haklıydılar, ikisi de sürekli değişiyordu…

Belki de, birçoğunun top ile ilişkileri de pek iyi değildi…

Ancak çok arzuluydular… Sürekli önde basıyorlardı…

Çok yoruldular… Maç bittiğinde sahanın ortasında oturdular kaldılar…

Benim bildiğim Fener taraftarı, bu mücadeleyi gösteren takımı oturduğu yerden alkışlayarak kaldırırdı… Ayağa kalkan Fener de, bir daha yere oturmazdı…

Olmadı…

Onlar, istedikleri teknik direktörü getirmekle meşguldüler…

Çocuk hastalanmış ve huyu değişmişti…

***

Kimse, “böylesi bir Başakşehir takımını bir daha yakalayamazlar”, demesin…

Başakşehir’i oynatmayan, Fenerbahçe’nin baskısıydı…

Bu baskının en büyük kahramanlarından biri de, “hakkında çıkmayan söylenti kalmayan” Frey’di…

Ayrıca uzun top oynayabilme opsiyonunu da yarattı…

Nitekim oyundan alındığında oyunun momentumu değişti… Başakşehir, orta sahayı rahat geçer olmuş, istediği oyunu oynama imkânı bulmuştu…

***

Oysaki oyuna giren Benzia idi...

Herkesin itiraf edeyim benim de; “neden oynamıyor?” Dediğim, takımın en kaliteli ayağıydı…

Ancak olmadı işte arkadaşlar…

Ben de yanıldım, kabul edin siz de…

Benzia girdi ve oyun Başakşehir e geçti…

Benzia isteksizdi..

Biz göremedik ama Cocu her gün beraberdi, görmüş… Demek ki bir bildiği varmış…

Burada size yazmamış olsam dahi yanıldım. Ancak yine de, Reyes konusunda bir şeyler söylemek zorundayım…

Reyes,

Ön libero da denendi…

Stoperde denendi…

Üçlü savunmanın solunda denendi.

Bugün yine ön liberoydu...

Üzgünüm, toptan kaçıyor...

Biraz kulübede denenmesi gerekir...

Bence...

***

Philip Cocu halen deniyor…

Sürekli değişik oyuncular ile oynuyor… Sürekli farklı sistemler ile oynuyor… Spartak maçının aynı 11’i ile çıktı maça ama sistemi üçlü defanstan, dörtlü defansa dönüştürdü…

Özetle, henüz ne yapmak ve kiminle yapmak istediğine karar veremedi…

Ancak bugün gördüğümü de söylemek zorundayım:

Top rakipteyken ne yapacağını oturtmaya başladığını gördüm…

***

Şimdi yazıyı kızarak okuyan, haksız da olmayan sesleri duyuyorum…

“Fenerbahçe, defans yapmaz, yaptırır!”

“Ben oynayan oyuncu severim, oynatmayan oyuncudan bana ne!”

Haklısınız!

Ancak mali durum bu!

Gerçek de bu!

Sevmesek de bu!

Antrenörü de, onları alanı değiştirsek de, gerçek bu!

Gerçekleri bilirsek, hayallerimize ulaşmak daha kolay olacak!

Yazının devamı...

Duyduk duymadık, demeyin!


Davuluma vurup;
“Dikkat, dikkat, Dünya Voleybol Şampiyonası başladı! Filenin Sultanları, ilginizi bekliyor!”, diye bağırmak istiyorum…
Elimde sesi az çıkan enstrümanlar var. Onlarla dikkatinizi çekmeye çalışıyorum…

***
Turnuvaya, Dünya’nın en iyi 24 takımı katılıyor. Filenin Sultanları da orada… Bu takım iki ay önce Dünya Milletler Liginde Amerika ile final oynadı ve ikinci oldu. Belki spor tarihimizin en büyük başarılarından biriydi, fakat gerektiği kadar değer verilmedi…
Şimdi Dünya Şampiyonası oynuyorlar… Kanada ve Bulgaristan’ı 3-0 yendiler. Çin’e 3-0 yenildiler… İtalya ile oynayacaklar… Turnuva 20 Ekim tarihine kadar sürecek. Ben takımımızın son güne kadar oynayacağına inanıyorum. Sizler de takip edin istiyorum…
Size, final sözü veremem. Ancak çok heyecanlı ve keyifli maçlar izleyeceğinizi, takımınızla gurur duyacağınızı, söyleyebilirim…

***
Bu takım aslında büyük kan kaybetti… Takımımızın as oyuncuları milli takıma yıllarca emek veren, Gözde, Neslihan ve Seda jübile yaptılar. Pasörümüz Naz’ın bebeği oldu… Bir anlamda alıştığımız ilk 6’nın, dört oyuncusu sahada yok… Normal şartlarda “karaları” bağlamamamız lazım…
Ancak öyle değil!
Arkalarından öyle bir voleybolcu ordusu geldi ki, onları aratmıyorlar… Bu işi takip edenler zaten olayın farkındaydı… Bu kızlarımız, yıldızlarda Dünya şampiyonu, gençlerde kürsü yaparak geldiler buraya…
Takımımızın yaş ortalaması 23…
Ebrar Karakurt, Derya Cebecioğlu, İlkin Aydın henüz 18 yaşındalar. Zehra Güneş ise 19 yaşında…
Eda Erdem’in kaptanlığında, Meryem Boz’un tecrübesi ile ışıl ışıl parlayan bir takımımız var…
İzleyin, pişman olmayacaksınız!

 

Yazının devamı...

1 dakika susalım arkadaşlar!

----- Olur. Başka arzunuz?

“Comolli de transferi beceremedi. O da gitsin.”

----- Tamamdır. Daha başka?

Bu takımla bu iş olmaz, atalım bunları… Yenileri gelsin…

-----Olur, paşam… Ancak bir ricam olacak, bu ayki ödemlerin binde birini sizden alabilir miyiz?

Şaka yaptım… Sadece ‘o gitsin bu gelsin’, dediklerini bir kâğıda yaz. Üç ay sonra bize okuyabilir misin?

***

Balık hafızalıdır bizim ülkemiz…

En kolay şeydir, “onu atalım bunu alalım”, demek… “Falancadan futbolcu olmaz” demek de çok kolaydır…

Hemen unuturuz…

Kimin neyi söylediğini hiç hatırlamayız… Bizler hatırlamadıkça, en radikalini söyleyen, en fazla okunan olur…

Okunanlar da 1 gün de unutulur…

Tıpkı 3 Temmuz da oluğu gibi…

***

Aykut hocaya tam bir yıl boyunca sorduk;

“Valbuena nasıl ilk 11 de oynamaz?”, dedik…

Oradan başladık, hocanın yıldız oyucuları sevmediği sonucuna vardık… Alex’e kadar gidip, karakterine varan analizler yaptık…

“dikine oynatmıyor”, dedik…

“Fenerbahçe savunma yapmaz, yaptırır”, dedik…

Fenerbahçe 78 golle, en fazla gol atan takım olarak bitirdi ligi…

Valbuena, hamle oyuncusu olarak, hayatının skor katkısını yaptı…

Yerine ilk 11 de başlayan Aatıf ile her maç kazanıldı…

Ancak biz hiç ders almadık…

Çark etmemiz de, çok kolay…

Şimdi:

“Valbuena’yı Aykut hoca, oynatmamıştı. Cocu da oynatmıyor. O zaman Valbuena da bir aynaya bakmalı, hata bende mi? Diye sormalı,” diyoruz…

Evet doğru!

Valbuena aynaya bakmalı!

Ancak arkadaşım; Bir de sen bakmalısın aynaya!

Geçen yıl, “Kadroyu yazarken, önce Valbuena’yı yazarım, sonra yanına kadro kurarım”, diyerek geçirdin koca sezonu!

Gözünü seveyim, sen de bir bak aynaya!

***

Hasan Ali için yazılıp söylenenleri veya en kötüsü, çalınan ıslıkları yazmıyorum…

O sahada veriyor, cevabını…

Şimdi dikkat!

Ağız birliği etmişçesine bir söylem var…

“Jailson’u çok mu aramışlar? Onun gibi Spor Toto Birinci Liginde bile 10 tane oyuncu var(!)”

------ Yapma be güzel kardeşim… Bir tanesinin ismini ver de, Milli takımda oynatalım… Mehmet Topal’ı da ölmekten kurtaralım”

İsim alamazsınız…

Çünkü yoktur… İnceleme falan da yapılmamıştır… Lafın kendisi havalı ama içi boştur!

****

Fenerbahçe kurduğu yeni, genç ve mütevazi kadrosu ile bu ligin favorisi değildir!

İddia oranlarına bakarsanız, zaten üzücü gerçeği görürsünüz…

Ali Koç da şampiyonluk sözü vermedi…

“Geleceğin takımını kuracağım, kendi alt yapısından oyuncular yetiştiren, genç oyucular transfer edip bunlara değer kazandıran, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kulüp yapacağım”, dedi…

‘Bugün’ birinci önceliğim değil, ‘takımın geleceği’ birinci önceliğim olacak”, dedi…

“Bunu yapabilmek için bir model kuracağım”, dedi ve kurdu…

Modele göre futbol takımı ile ilgili teknik karaları, Phillip Cocu veriyor… Cocu ile ilgili kararı ise Sportif Direktör Damien Comolli, Comolli ile ilgili kararı ise yönetim kurulu veriyor…

Yönetim kurulu ile ilgili kararı ise bizler, kongre veriyor…

Olay çok net…

***

Daha dün seçtik adamı…

Hem de büyük bir üstünlükle seçtik…

Söylemlerini de duyduk…

O zaman bırakalım da onlar versin kararını…

1 dakika susalım ve versinler kararlarını…

Yanlış seçim yapmış olabilirler, ancak onlar birlikte yaşıyorlar, sabah akşam bu ve kulübün genel durumunu düşünüyorlar… Bizden daha iyi bilirler… Kutucuklar içindeki isimleri değiştirebilirler… Yeter ki anlattıkları felsefeden vazgeçmesinler!

***

Hiçbir takımın yeniden kurulması kolay olmadı…

Mali olarak çok zor duruma düşen takımlar bir anda şampiyon olmadı… Merdivenler teker teker çıkıldı… İsterseniz ben uzun uzun anlatmayayım…

Siz Hüseyin Özkök’ün Borussia Dortmund için yazdığı, “iflastan sıfır borca: Bir yeniden doğuş hikâyesini” okuyun…

Hikâyeye ilişkin tek bir şey söylemek istiyorum… Kulüp battığında da, yıllarca şampiyon olamadığında da, taraftarı hiç yalnız bırakmadı. Onca başarısız geçen yıla rağmen seyirci ortalaması, 72 binin altına hiç düşmedi…

***

Ali Bey de bunu istiyor bizden…

Uzun dönemli zor bir yolu gösteriyor…

Ben sabır ile yürüyeceğim…

Şampiyon olamadığında değil, bize anlattığı çizgiden saptığını görürsem, ilk ben eleştireceğim!

Anlattığı ilkeleri değil popülizmi seçerse, eleştireceğim…

Alt yapıya yatırım yapmazsa, eleştireceğim…

Geleceği değil günü kurtarmaya çalışıp, kulübü borca sokarsa, eleştireceğim!

Bu yılı kurtarmak için, yaşlı bir yıldıza tüm dengeleri alt üst eden bir para verirse, eleştireceğim…

Anladığınız gibi, bir süre yollarımız ayrılacak birçoğunuzla…

Tekrar hep birlikte olabilmek dileğiyle…

Yazının devamı...