GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Sevgili eşim Feyza

Çocuklarımızı büyüttük… Ayakları üzerinde duruyorlar ve bize keyif katıyorlar... Yarı emekli de olduk…

Hep konuşurduk;

Bir balıkçı kasabasına yerleşecektik. Küçük bir sandalımız olacak sabah balığa çıkıp, akşam onları yiyecektik… İki tane domates, üç tane biber ekecektik… Özlediğimiz de İstanbul’a gidecek, özlediklerinde de onlar gelecekti…
Çok da güzeldi…

Şampiyonlar Ligi başladı, Feyza…
Sen müziği çok seversin, bak;
Şu Şampiyonlar Ligi marşını bir dinler misin?
Muhteşem değil mi?
Galatasaray oynuyor, çok da güzel oynuyor… Seyirci de muhteşem…

Kıskandım…
Ali Koç ile ben de, bu şarkıyı dinlemek istiyorum artık…
Sıkıldıysan başka kanalı çevireyim.
Liverpool seyircisi hep birlikte, "You will never walk alone", diyor. Dünya’daki hiçbir orkestra bu kadar duyarak söyleyemez…
“İstiyorum ki hep bil… Asla yalnız yürümeyeceksin”, diyor.

Bein Sports, veriyor maçları… Hani benim üye olduğumuz kanal… Ekstradan bir para da vermeyeceğiz… Tam beş ayrı kanal da, beş Şampiyonlar Ligi maçı birden var… İstediğini izleyelim… Salı ve Çarşamba günleri toplam 10 tane bir birinden güzel maç… Dünya’nın en iyi futbolcuları oynuyor… Perşembe günü UEFA Ligi’nde Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın maçları olacak… Ayrıca Euro Lig başlayacak… O maçlar da, Perşembe ve Cuma günü oynanacak… Yine favoriyiz... Obradovic yine Ataşehir de olacak… Kombinemizi de aldık… Cumartesi ve Pazar Türkiye Süper Ligi var… Ali Koç’u çok seversin… “Başkan olsun Fenerbahçe’ye, hatta Türkiye’ye”, dersin.

Oldu…
Yalnız bırakmak olmaz…
Pazartesi günü boş gibi gözüküyor…
O gün de beni televizyona çıkardılar… Yazıyı uzaktan yazarsın ama televizyona uzaktan çıkamıyorsun… Pazartesi günleri orada olmak lazım… Ayıp olur çıkmamak… Bu yaştan sonra rezil olmamak da lazım… Dersimizi çalışıp, hazırlanmak lazım… İzlemeliyim bu maçları…

Güzelim:

Eylül ve Ekim ayında tatile çıkacaktık ya…
Gel vazgeçelim…
Bu sene tatil için oğlumuza gidelim… Barcelona’ya… Kasım sonunda çok güzel olurmuş, Barcelona… Bakarsın oğlumuz bir maç bileti alır, Obradovic’in öğrencilerini izlemeye de gideriz…
Ayrıca İspanya’nın kuzeyini de hiç görmedik… Vitoria’yı çok met ediyorlar… Bask bölgesi… “Yemece, içmecenin başşehri”, diyorlar… Mayıs ayının sonu, en güzel mevsimiymiş…
Bakarsın “Güzel Takım da”, orada olur…
Ne dersin, alayım mı uçak biletlerini? Millerimiz de birikmiş… Şimdi alırsak hesaplı da olur…

Güzelim;

Balıkçı kasabasına gideceğiz elbet…
Bilmem, Fener de gelir mi oraya…

 

Yazının devamı...

Milli Takımımız

Bağırdım.Maçı izlerken takımımızı pek de, tanımadığımı fark ettim… Biraz daha derin araştırayım istedim…Araştırma falan da değil, ‘sonuç’, diyelim biz buna…İsveç maçında süre alan ve kazanan takımımızı oluşturan oyuncuların,  nerede yetiştiklerine baktım…Sonuçlar beklediğimden de ilginç çıktı…Bizim ülkede alt yapı eğitimi aldığını sandığım bazı futbolcuların da, yurt dışında alt yapı eğitimi aldığını gördüm.
***İşte sonuçlar:Sinan Bolat: Belçika.Çağlar Söyüncü: Buca-Altınordu.Kaan Ayhan: Almanya.Ömer Bayram: Hollanda.Zeki Çelik: Bursaspor.Okay Yokuşlu: Karşıyaka.Yunus Mallı: Almanya.Oğuzhan Özyakup: Hollanda.Mehmet Topal: Malatya-Ç.Dardanel.Emre Akbaba: Fransa.Hakan Çalhanoğlu: Almanya.Cengiz Ünder: Buca-Altınordu.Serdar Gürler: Fransa.Cenk Tosun: Almanya.
***
Siz de gördünüz…İsveç maçında süre alan 14 futbolcumuzun;9 tanesi, yurt dışında alt yapı eğitimi almış…Ülkemizde alt yapı eğitimi alan oyuncu sayımız ise sadece 5.Bir de yazı ile yazayım, daha iyi anlaşılsın…Sadece beş…
***Bir ikinci önemli nokta da, bu 14 futbolcunun şu anda 10 tanesi yurt dışında top oynuyor… Bu konuya da, dikkat etmeliyiz…Lucescu’yu ‘asarken’, hakkını da yememeliyiz…Gerçekten izlemesi ve takım yaratması oldukça zor!“Aman efendim, Belçika milli takımında da oyuncuların hiç biri Belçika liginde oynamıyor!”Dememeliyiz.Aynı şey değil!O takım, 15 yaşından beri aynı takım…Ve aynı sistem ile birlikte oynuyor…
***Ülke futbolu ile ilgili çözüm mü arıyorsunuz?İşte sonuçlar tüm çıplaklığı ile ortada…Futbolu çok seviyoruz, ancak futbolcu yetiştiremiyoruz!Bir yığın teknik direktörümüz, sahamız, futbolcumuz var ama futbolcu yetiştiremiyoruz!“Yabancı sayısı”, “transferin uzatılması” gibi suni konuları bırakıp bu konu üzerinde kafa patlatmalıyız…Bir yandan kulüplere eğitim anlamında önderlik edip, bir yandan da zorunluluklar getirmeliyiz…Örneğin: “Alt yapı için üç tane çim sahası olmayan takım, Süper Lige alınamaz.” “Alt yapısında 300 tane lisanslı oyuncusu olmayan ve bunlara haftada 10 saatten az ders veren kulüpler, Süper Lige alınamaz…“Yayıncı kuruluştan gelen paranın yüzde 10 alt yapıya harcanacaktır…” Gibi…Tamamen atıyorum…Ancak sorun net…
***Bakın Altınordu, bu işi yapmaya başladı. Meyvelerini yeni toplayacak, ancak şimdiden beş futbolculuk kontenjanın ikisini almış…Yani yüzde 40 anlamına gelir…İşte sorun, işte çözüm…Ancak emek ve sabır istiyor…

Yazının devamı...

Kartlar yeniden dağıtıldı

Bu yıl farklı bir lig izleyeceğiz…

Fenerbahçe dört maçta, 3 puan toplayabildi…

Beşiktaş, geçen hafta yenildi. Bu hafta, berabere kaldı.

Galatasaray, dört farkla mağlup oldu…

Kasımpaşa dört maçta, dört galibiyet alarak liderlik koltuğuna oturdu…

Şaşırdık…

Ancak alışalım…

Bu yıl ligimiz böyle olacak…

Neden?

 

Bir:

Kasalarda para bitti…

Borç alacak yerde kalmadı.

Borç para bulunsa bile UEFA, “Hesapsız harcayamazsın, artık benim denetimimdesin”, dedi…

İnanmıyorsanız, biraz istatistik vereyim:

Transfer sezonu bitti… Her yıl oyuncu satamayıp, oyuncu alan ve transferi büyük zararlarla kapayan büyük kulüplerimiz, bu transfer sezonunu artıda kapamak zorunda kaldı…

İşte ilk üç sıra:

Trabzonspor: 7,71 milyon Euro.

Fenerbahçe: 7,51 milyon Euro.

Beşiktaş: 7,41 milyon Euro.

Galatasaray da artıda, ancak daha geri sıralarda…

 

İki:

Yabancı oyuncu sayısında sınırlama kalktı:

Uygulama geçen yıl başladı. Bu yıl uygulamanın sonuçları daha bariz alınacak… Sisteme uyum sağlayan kulüpler ile sağlayamayan kulüpler arasında fark, giderek artacak…

Bilimsel çalışan, Dünya futbol pazarını daha iyi izleyen kulüpler, Daha az bütçe sahibi olsa bile öne çıkacak…

Eskiden Türkiye pazarındaki kaliteli oyuncuları hepimiz bilirdik… Parayı basan büyük kulüpler bunları alırdı…

Şimdi şartlar değişti.

Artık pazar bütün Dünya…

Ve bunu izlemek için uzmanlar gerekiyor…

Sisteme çabuk uyum sağlayanlar öne geçecekler…

Geçtiklerini de görüyoruz.

 

Üç:

Artık VAR, var!

Şimdi gerçeğe biraz daha yakınız…

Hakemler maçın sonucunu daha az etkileyecek…

Büyük lobisi olan takımlar, “hakem hataları” ile eski yıllarda olduğu gibi kolay kazanamayacak…

Diyorum…

En azından umuyorum…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Fenerbahçe dejavu gibi

Fenerbahçe futbol takımı yıllardır bunu yaşıyor…
Yine üstün başladığı oyunda goller kaçırıyor,
Yine kalesine gelen ilk top gol oluyor,
O gol o futbolcunun o sezon attığı, en güzel gol oluyor…
Hatta o oyuncunun hayatında attığı en güzel gol oluyor…
Yine morali çabuk bozuluyor,
Yine oyunu çeviremiyor,
Yine kaleci Volkan sezona kötü başlıyor,
Yine sezon başında Avrupa’dan eleniyor,
Yine sezona kötü başlıyor…

***
Oysaki başkanı değişti,
Sportif direktörü değişti. Antrenörü değişti.
Sporcuların bir bölümü değişti. Ve değişmeye devam ediyor…
Ancak kaderi değişmedi…
Elbette bu olanları, “şans” faktörü ile açıklayamayız.
Ancak “şans” ve “kaderden” söz etmeden anlatmak da, haksızlık olur.

***
Değişen şeylerde var elbet;
Seyircinin geleceğe dair umudunun olması ve takımına sahip çıkması çok değerli…
Yönetimin şartları zorlayarak “değişimi sürdürme” kararlılığı da, çok önemli…
Bir de VAR sistemi önemli…
Sihirli sözcük, sabır ve kararlılık…
İlkelerden vazgeçmeden, yılgınlığa ve paniğe kapılmadan, çabuk ve ucuz yollara sapmadan, bildiğin doğrularla yoluna devam edebilmek…
Bunu yönetim için ve buna ayak uydurmakta zorlanacak taraftar için söylüyorum…
Karanlık başlangıçlar, bazen çok kalıcı mutlu sonlarla biter…
Futbol tarihinde sayısız örnekleri vardır...
Benim inancım, yolun sonu aydınlıktır!
Çünkü yola çıkılan temel ilkeler doğrudur!
Mesele ilkelerinden sapmadan bu yolda hep birlikte, yürüyebilmektir!

 

Yazının devamı...

Isıramıyor Fener

“Günümüz futbolunda aranan özellik;

Kaybetmeyi sevmeyen oyuncular değil, kaybetmeye tahammül edemeyen oyuncular”, demişti…

Not almıştım… Çok değer vermiştim…

Üzülerek söylüyorum Fenerbahçe’nin bu kadrosu, bu özellikte değil!

Olsa, 1.65 boyunda Adem, arkasındaki kendisinden 20 santim uzun stoperlerden 10 tane hava topu alıp, oyuna sokamazdı…

Olsaydı, rakibin bir tane forvetini, üç kişi ile üç metre uzakta bekleyen stoperler görmezdim…

Olsaydı, skoru değiştirmek için yırtınan oyuncular görürdüm…

Fenerbahçeli futbolcuların bugünkü karakteri;

“Kaybetse de olur”, şeklinde…

Elbette bu kadro Comoli’nin değil…

Bekleyelim ve sabredelim…

Sabrederken bir de not düşelim:
Başkanları Ali Koç tanıdığım kadarı ile kaybetmeyi hiç sevmez! Hatta tahammül edemez!

Özetle, bu takım ile bu başkan, aynı kapta kolay kaynamaz!

Dikkatli olsunlar!

 

***

 

 

Türkiye’ de futbol bir başka oynanır…

Şampiyonluğa giden takım maçın başında tekme, tokat oyuna hâkim olur… Ve skoru bulur…

Maçın sonunda nefesim yetecek mi? Diye, düşünmez.

İşi baştan sıkı tutar ve götürür. Sonradan ceza kesecek takım azdır… Genellikle skoru alanlar, maçı da alırlar…

Fenerbahçe öyle mi?

Yıllardır değil.

Bilek güreşi oynuyor. Rakibin bileğini eğse bile, kalesine gelen ilk top gol olduğu için kaybediyor…

Bugün de böyle oldu.

Değişmedi fazla bir şey…

 

***

İtiraf etmeliyim;

Fenerbahçe’nin başında Aykut hoca olsaydı, cesameti ile bir başka takım olurdu bugün… Kaybetse bile ürkütürdü…

Bugün ürkütemedi…

Bunları konuşmak için erken… Cocu yeni geldi takımın başına. Bildiğini anlatmaya çalışacak… Biz de gördüğümüzü anlatacağız…

Ancak bir lafı etmeden geçemeyeceğim:

Bakın, Valbuena yine hamle oyucusu…

Bakın, yine Mehmet Topal ile Josef, ikisi birden sahada…

Bakın, yine Ozan yok takımda…

Bu kaçıncı teknik direktör?

Hiç biri sizin dediğinizi yapmıyor…

Anlatmak istediğim, “ön yargı” kötü bir şey…

Sırf Aykut hocaya çakmak için ‘dolduruşa gelmek’ kötü bir şey…

Belki bu seneye şampiyon girerdi, bu takım…

Belki Ali Bey, Aykut hoca ile devam ederdi…

Çuvaldızı bu kez net olarak, size batırıyorum…

“Yanıldınız”, diyorum!

Taraftarın büyük bölümüne…

Ve onları bilerek bilmeyerek, dolduruşa getiren sayın meslektaşlarıma…

 

 

***

Gelelim bugüne…

Malatya disiplinli takım… Erol hoca geçen yıl bitirdiği yerden devam ediyor…

Ne istediğini biliyor ve takımına anlatmış…

Topa sahip olmak istemiyor ancak topun olduğu yerde rakipten daha kalabalık olmak istiyor…

Başardı… Tebrikler…

 

***

 

Yeni transfer Slimani belli ki çok iyi bir kumaş…

Çok iyi bir istasyon… Topu alıp vermesi, fiziği ile çok iyi işler yapacağı belli…

Fenerbahçe 11. Günde, 4. Maçını oynuyor kolay değil… Ancak durum ortada…

Fenerbahçe topa hâkim oldu… Ancak gol atacağım hissi vermedi… Baskı kuramadı…

Rakibi ısıramadı…

Hataya zorlayamadı…

Hakemi “VAR’ a” bile gönderemedi…

Geçen yıl çok iyi yaptığı kanat organizasyonlarını da yapamadı…

İyi niyetliydi… Arzuluydu… Yetmedi…

Yetmez de…

Sabır ile bekleyeceğiz!

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Sevdim ben bu Fener’i!

Hem de, çok iyi bir takım. Takımın değeri 236 milyon Euro… Fenerbahçe’nin değeri ise 79 milyon Euro…

Benfica son yedi yılda transferden, 375 milyon Euro para kazanmış…

Ne demek bu?

Aldığı oyuncular ile sattığı oyuncular arasındaki fark, 375 milyon Euro olmuş… Şu andaki futbolcularının piyasa değeri 236 milyon Euro…

Fenerbahçe ne yapmış?

Son 7 yılda, 70 milyon Euro zarar etmiş ve piyasa değeri 79 milyon Euro…

Yani Benfica’nın üçte biri…

Maçı değerlendirirken önce gerçekleri ortaya koymak gerekiyor…

***

O nedenle;

“Benfica eskisi gibi değil, geçen yıl sıfır çekti” gibi muhabbetini boş verin…

Bu turun favorisi Benfica’dır…

Taş gibi bir takımdır. Son derece ayağına hâkim, hızlı ve çabuk bir takımdır… O sıfır çeken takımın hocası, 4 yıldır takımın başındadır… Oturmuş bir takımdır!

İnanmıyorsanız bu kadroyu yazın bir kenara… Birkaç yıl sonra hangi oyuncu, kaç paraya hangi takıma gitmiş bakarsınız!

***

Ben niye beğendim Fenerbahçe’yi?

Oyun disiplinini beğendim…

Phillip Cocu’yu çok beğendim…

Alışkın olmadığımız bir maçtı… Özellikle ikinci yarı Fenerbahçe topun peşinden koştu… Alışkın değilizdir, bilmeyiz… Koparız oyundan.

Ve 3-5 tane yeriz…

Olmadı…

Bir tane futbolcu, geri dönmemezlik etmedi…

Oyun disiplininden kopmadı…

Adamını takip etmeyen tek bir oyuncu yoktu…

Ofsaytta kalan, bir tek oyuncu olmadı…

“Kalan” diyorum… “Düşen” demiyorum…

Dikkatinizi çekerim…

Ofsaytta düşebilirsiniz… Ancak orada kalamazsınız!

Biz Fenerbahçe’de maalesef alışmışızdır… Rakip hücuma kalkarken geri dönmeyen oyunculara…

Yoktu…

***

Top kaybettiler…

İkili mücadeleleri genellikle yitirdiler…

Pas hatası yaptılar…

Ancak iyi mücadele ettiler.

Ve oyun disiplininden hiç kopmadılar…

Normal şartlarda rakibin bu kadar üstünlüğünde geçen bir maçı, bir Türk takımı, çok farklı kaybederdi…

Çok pozisyon verirdi…

Vermediler…

Sırrı, oyun disipliniydi…

Kutlamak lazım…

Valbuena bile gücü yettiğince disiplinli oynadı…

Bu nedenle Cocu’yu çok beğendim…

Takıma eli değmiş…

Oyuncu değişikliklerini çok beğendim… Tam zamanında ve yerindeydi…

Oyuncunun yaşı, başı, kariyeri, küser mi? Küsmez mi?

Hiç bakmadı…

Eyyam yapmadı…

Ne istediğini anlatmış takıma…

Yönetimin gücü de, antrenörün gücü olmuş…

Yol doğrudur…

***

Bir de hazırlık maçlarında “mahallenin ağabeyi” gibi gördüğüm, Josef de Souza, bu maçta oynasa, işin momentumu değişebilirdi.

İstanbul’da işimiz daha zor…

İyi takım Benfica…

Fenerbahçe’de daha iyi olacak…

Kadıköy’de çok iyi bir 12. Adam lazım…

Olacak!

Hatırlar mısınız, bilmem…

2012-13 sezonunda, hani Fenerbahçe’ye komplo yapılıp, tüm as oyuncularını yitirdiği sezonda, Benfica ile Avrupa’da yarı final oynadık…

Kadıköy’de 1-0 kazanmıştık…

“Pierre Webo, Moussa Sow'uyla; orta saha Salih Uçan'la, ceza alan taraftarla, gidiyoruz Amsterdam'a…”

Diye, inletiyorduk Kadıköy’ü…

Portekiz’e gittiğimizde sakat ve cezalılardan orta sahada oynatacak oyuncumuz kalmamıştı…

Orada, 3-1 kaybettik…

Şimdi hesabı sorma zamanı…

Orada 1-0 kaybettik…

Kadıköy’de kazanma zamanı!

Tarihi, benzer bir skorla tersinden yazma zamanı!

Yazının devamı...

Ali Koç Başkan, Fenerbahçe Şampiyon(!)

Sanırım bu sloganı Ali Koç da pek sevmiyordu…

Başkan olduktan 50 gün sonra vahim durumu ve felsefesini anlattı…

Anladığım:

Ali Koç başkan olduğunda Fenerbahçe şampiyon olmayacak!

Belki şampiyon olur ama net olan şu ki:

Fenerbahçe’nin en önemli hedefi “bu yıl şampiyon olmak”, olmayacak…

Biraz daha açayım net anlaşılsın:

“Ne olursa olsun, ben bu yıl şampiyon olayım”, olmayacak!

Başkan da bunu net olarak anlatıyor…

Aslında hedefi hiçbir zaman “yaşanan yıl” olmayacak…

Gerçeği bilmek ve kabullenmek zorundayız!

Durum bu.

***

Ali Koç vahim mali durumu tüm şeffaflığı ile anlattı…

“Yıldız transferi falan beklemeyin, en büyük transferimiz felsefe değişikliği”, dedi

Teknoloji kullanımını, öz kaynaktan futbolcu yetiştirilmesini, scouting ekiplerini, taraftardan beklentilerini anlattı…

Türkiye’nin gururu Altınordu ile yapılan işbirliğinden somut örnekler verdi…

“Benden bekleyeceğiniz tek yatırım ‘alt yapı’ olsun”, dedi…

Bizim ülkede uzun dönemli program yapanlar, kötü olan gerçeği anlatanlar, pek sevilmez… “İyi” olsun, varsın yalan olsun isterler…

Büyük bölümümüz sevmedi…

*** 

Elbette sevenler, sevmeyenler, diye sayamadım…

Umarım yanılıyorumdur…

Ben yazımı, sevmeyenler için yazıyorum:

“Şampiyonluk,  ne olacak?” Dedik…

Çok vahim olan mali tabloyu tüm şeffaflığı ile anlattı…

“Transferler ne olacak?” Dedik.

Adamı duymadık bile gerçeği görmek istemedik…

Rakip taraftarın büyük bölümü ise sevindi…

“Hani zengindi Ali Koç? Yıldızları alır getirirdi… Oh be rahatladık”, dedi…

Aslında üzülmeliler…

Kasasında para olmadan bu günü rahatlatanlar, yarını karartırlar…

Olmayan parası ile kendi şanını yükseltenler, geleceği ipotek altına alırlar…

Uzun dönemli bakanlar ise kazanırlar…

Ben yeni felsefeyi de, şeffaflığı da ayakta alkışlıyorum…

***

Galatasaray taraftarının büyük bölümü, Ünal Aysal için yanar tutuşur…

“Tekrar gelse de, şaşalı dönemleri yaşasak”, der durur…

Didier Drogba’yı,  Wesley Sneijder’ı hatırlar, şampiyonlukları hatırlar…

42 futbolcuya ödenen 110 milyon Euro bonservis bedelini, maaşlara yapılan dev dolar kurlu artışları… Kulübün hala belini büken iş yapmayan oyuncularla yapılan uzun dönemli kontratları, hatırlamaz…

O dönem kasada olmayan para ile yapılan borç nedeniyle, Riva arazisi satılır…

Ünal Aysal alkış alır… Satan başkan ise yuhalanır!

Bilmezler ki, Ünal Aysal kasa dolana kadar bir daha gelmez!

Ülkemizin vazgeçilmez kaderidir bu…

***

Düz bakarız… Detaya girmeyiz… Başımız ağrısın hiç istemeyiz!

Siyasi tarihimizde de örnekleri çoktur…

İsim vermeyeceğim, siyasete girmeyeceğim…

Ayağını yorganına göre uzatan, dönemini sıfır borç, hatta kasasında para ile kapayan, halkına bol keseden para dağıtmayan, geleceğe yönelik sanayi yatırımları, ulaşım yatırımları yapan liderler, iyi anılmazlar…

Yokluğun simgesi gibi görülürler…

O liderden sonra gelip var olan para ile saltanat yaşatan, hatta ülkeyi borca sokanlar ise hala çok büyüktürler…

Biz meseleye böyle baktıkça da, kaderimiz değişmeyecektir!

***

Ali Koç ve ekibinin, “Tam zamanı şimdi” sloganı aslında tam ifade edemiyor gerçeği…

Aslı:

“Bugün olmazsa, bir daha hiç olamayacak”, olmalıydı…

Yumuşak ifade ettiler gerçeği…

Aynı durum Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor için de geçerli…

Borç sarmalı çınarlarımızı, satılmaya doğru hızla götürüyor…

İlahi bir güç de, kulüpleri buraya doğru itiyor…

“Dur” diyemezsek;

Çınarlarımızın sahipleri, Çinliler veya Katarlılar olabilir…

Benzer durumu Beşiktaş yaşadı ve toparlanma sürecine girdi…

Fenerbahçe için de bence, Ali Koç son şanstır…

***

“Gidişe dur” diyebilmek için:

         Bana genç değil, yıldız lazım! Demeyeceğiz!

Durum budur!

Fazla uzatmaya gerek yok!

Ya uzun soluklu emek harcanarak yürünecek yolu, birlikte yürüyeceğiz…

Ya da bu felsefeye inananlar,  yürüyecekler…

Yürüyenler kazanırsa, Türkiye’de futbol kurtulacak…

Yol ayrımında ayrılıp sövenler kazanırsa, çınarların sahipleri Çinliler olacak!

Yazının devamı...

Ofsayt kalkmalı!

Milyonlarca dolarlık futbol endüstrisinin en temel kurallarından birini “kaldıralım”, diyorum…
Yüzlerce futbol endüstrisi ekonomistinin, planlamacının, strateji uzmanının çalıştığı bir ekonomide, en temel kural hakkında ahkâm keseceğim…
O nedenle yazıma “bence”, diyerek başlayayım…

***
Futbol, basketbol ve voleybol en saf hali ile mahallede oynanır…
İzlemesi de, oynaması da zevklidir…
Tüm oyunların oyunun akışını etkileyen ana kuralları, mahallede ve profesyonel allananlarda aynıdır…
Futbol hariç!
Endüstriyel futbolun en temel kuralı ofsayt, mahallede uygulanmaz…
Uygulanamaz…
O nedenle mahalle futbolu daha güzeldir…

***
Futbolun giderek seyir zevki azalıyor…
Ya da bana öyle geliyor…
Oyun çok duruyor… Alanlar daralıyor…
Fizik mücadele, rakibi oynatmama, çıkarken top kaptırmama, hazırlıksız yakalanmama ve duran top, giderek değer kazanıyor…
Çalım atabilen, oyuncular ise giderek yok oluyor.
Birden fazla oyuncuyu geçebilen oyuncu ise hiç yok…
Top süren oyuncu kalmadı.
Sanmayın ki oyuncular yeteneksiz…
Eskiden efsane diye anlattığımız, Pele, Eusebio, Puskas, Metin Oktay, Lefter Küçükandonyadis, bugün oynasalar, nefes alamazlardı…
O çok sevdikleri meşin yuvarlak ile buluşamazlardı…
Eski fizik güçleri ile efsane oldukları oyunlarını sergileyemezlerdi…
Şimdiki oyuncular çok daha fazla çalışıyorlar, yetenekleri de onlardan hiç de az değil…
Ancak yeteneklerini sergileyecekleri alan bulamıyorlar…

***
Düşünün bir dans gösterisini izlemeye gidiyorsunuz, adamların yeteneklerini göstermesi için gereken alanı daraltıyorsunuz… 100 dansçıyı, 10 metrekare alanda oynatıyorsunuz…
Veya bir orkestrayı dinlemeye gidiyorsunuz… Müziğin sesini kısıyorsunuz…
Ofsayt kuralını ben buna benzetiyorum…
Ofsayt kalkarsa alan daralamayacak.
“Eskiden de ofsayt vardı”, diyeceksiniz…
Vardı ama futbolcular bu kadar koşmuyorlardı. Bu kadar toplu hareket etmiyorlardı… Korumaya yönelik sistemler, bu kadar gelişmemişti…
Bol gol izliyorduk… Çok çalım ve şov görüyorduk… Bireysel yeteneklerini sergileyen insanlar başarılı oluyorlardı… Şimdi bireysel yeteneğini göstermek isteyenler, büyük çoğunlukla başarısız oldukları için “bencil” diye adlandırılıyorlar…

***
Dünya Kupası gösterdi ki, futbol hata oyunu oldu…
“Daha az hata yapan”, kazanıyor…
“Daha az hata yapanın kazandığı oyunu”, ben niye izliyeyim ki?
Çok izlemek istersem satranç izlerim…
Ben istiyorum ki, “oyuna güzellik katan”, kazansın!
“Daha çok gol atan kazansın”!

***

Bir küçük parantez açayım…
Köşemi sürekli takip eden arkadaşların;
“Çelişkiye düşüyorsun Ateş Bakan! Bütün bir sezon boyunca Aykut Kocaman’ı övgü ile anlattın. Biz zaten Fenerbahçe’den bunu istiyorduk. Şimdi ne diyorsun?”
Dediklerini duyar gibiyim…
Arkadaşlar:
Aykut Kocaman, oyunu kuralına göre oynuyordu… Çağdaş futbol neyi gerektiriyorsa, onu yapıyordu… O kurallar çerçevesinde doğrusunu yapıyordu… Dünya Kupası onun doğruları yaptığını gösterdi…
Ben bu yazımda, “kural değişsin”, diyorum…

***
Günümüz futbolunda 11 oyuncu, bu alana fazla geliyor…
Ofsayt kuralı kalktığında alan daralamayacak… Bir hücum oyuncusu gidip rakip ceza alanında beklediğinde başına minimum iki oyuncu konmak zorunda kalınacak… Alanlar genişlediğinde yetenekleri sergilenmesi kolaylaşacak…
Rakip defansın iki santim önündeydi, çal düdüğü… Durdur oyunu da kalkacak!
Yandaki iki hakem de rahatlayacak…

**

Ronaldo’nun Portekiz’i gitti…
Messi’nin Arjantin’i,
James Rodríguez’in Kolombiya’sı,
Lozano'yanın Meksika’sı,
Luis Suarez’in Uruguay’ı…
En son;
Neymar ve Coutinho’nun Brezilya’sı kaybetti…
İnsanlar Rusya’ya, bunları izlemek için gitti,
“Oyunu oynamak isteyenler”, kaybetti…
“Kazanmak için oynayanlar, sistemli oynayanlar, taktik disipline uyanlar, az hata yapanlar, sona kaldı”…
Ben çok disiplinli düz adamların oynadığı, her hareketi planlanmış oyunu sevmiyorum…
Biraz doğaçlama, yetenek görmek istiyorum…
Ben dar alanı sevmiyorum…
“Açık alanda kimin ne becerisi varsa göstersin ve oynasın”, diyorum…
Messi’yi izlemek için televizyonun başına oturuyorum…
Maksimum iki dakika top ile oynayabiliyor…
Maç boyu on kez top ile bulaşabiliyor… Sekizinde rakibi ona o kadar yakın ki, sarı kart almadan devirebiliyor…
Bir kere geçerse, onu televizyonlar yüzlerce kez gösteriyor…
Deli misiniz arkadaş?
Adam geçebiliyorsa bir maç boyuna, 10 kez geçsin…
Bizler de keyifle izleyelim…
Niye daraltıyorsunuz alanı?

***

Bir de taç atışlarını sevmiyorum…
Neden “hazır ol duruşunda” atılır, bu taç atışları?
-------Anlamıyorum…
Maksat, top oyunda kalsın değil mi?
Topu dışarı çıkmaması için, dışarı atanı cezalandırmak lazım…
Tam tersine ödüllendiriyoruz… Daha doğrusu “esas duruşta taç attırarak”, taç atanı cezalandırıyoruz.
Bırakın adam istediği gibi kullansın.
İster tek eli ile gülle atar gibi… İster basketbolda pas atar gibi… İster ayağı, iste kafası ile…
Yeter ki yerinden ve hızlı kullansın…

***
Futbol bence radikal kararlar almalı!
Seyir zevki giderek düşüyor…
Bir futbol maçı izlerken, sosyal medya aktif biçimde kullanıla biliniyor…
Bence kuralı koyan Avrupalılar;
Oyunun kurallarını, kendi becerilerinin daha fazla olduğu alana göre devşiriyor…
Taktik disiplin, az hata yapmak ve mekanik oyun disiplini, duran top çalışması gibi üstün oldukları yetenekler, futbolun özüne hâkim oluyor…
Latin Amerikalıların ve Afrikalıların oyuna estetik katan çalımları, süratleri, topu sevip okşamaları, gibi oyunu güzelleştiren becerileri, değerini yitiriyor…
Bence futbol değerini yitiriyor…
Kazanmak için oyunu bozuyorlar…
Devam ederlerse oyunu kaybedecekler…
Oyunu yok edecekler…

 

 

Yazının devamı...