GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Fetullah’ın ‘Delikanlı’sı kim?

Önemi şurada; FETÖ kurulmadan önce FETÖ’nün gelişini haber veren bir kehanet romanı bu.

Baş kişisi olan ‘İhtiyar’ karakteriyle ‘Fetullah’ profili arasındaki tipolojik benzerlikler, dikkatsiz gözlerden bile kaçacak gibi değil.

Fakat Ayvazoğlu’nun özetlemek için seçtiği pasajlar ve yorumu, iki ayrı noktayı daha herkese görünür kılıyor.

Birincisi; İhtiyar’la Fetullah’ın amaçları, yöntemleri ve örgütlenme biçimleri arasında da tıpatıp paralellikler bulunması. Yaptığı alıntılar, bunu belirginleştiriyor.

İkincisi ve muhtemelen en çok merak edilecek boyutu ise, Fetullah’a benzeyen karakterin romandaki akıbeti. İhtiyar’ın sonunun, yerine veliaht olarak hazırladığı ‘Delikanlı’ hakkında yanılmasından geldiğini, hâlâ açılmamış gözlere de gösteriyor.

FETÖ, BU ROMANIN KOPYASI

1977’de önce tefrika olarak yayınlanıyor. 1979’da da kitabı basılıyor.

Fetullah’ın Sızıntı dergisini çıkarmaya başladığı yıl, 1979. Devlete ilk sızma faaliyetlerine de izleyen yıllarda girişiyor.

Yani önce romanı yazılıyor bu işin.

Fetullah, büyük olasılıkla daha tefrikasını okuduğunda, kopyalamaya karar veriyor. Ve Tarık Buğra’nın dehşet kötü adam olarak çizdiği ‘İhtiyar’ tiplemesini, kendisine rol model alıyor.

Genç yaşta devşirmeyi, şantajla esir alıp kullanmayı, sızarak kadrolaşmayı, devleti içeriden ele geçirme yöntemini, milli eğitimle başlayıp ordu, polis ve yargıda üslenmenin hayati önemini, kendini gizleme yani takiye metodunun inceliklerini, devletin kılcal damarlarına nüfuz edip derinliklerinde çeteleşmenin sırlarını, özellikle istihbarata çökmenin olmazsa olmazlığını... ‘Abi’lik ve ‘abla’lık sistemine, yetiştirmelerine eş ayarlama çöpçatanlığına kadar... Bütün şeytani hile ve numaralarını ‘İhtiyar’dan öğreniyor gibi.

Kurduğu korkunç yapı, romandaki hayali cemaatin neredeyse birebir canlandırması.

CIA DEĞİL ROMAN PROJESİ

Muhtemelen, sanıldığı gibi CIA ya da başka yabancı servisler vermedi ona bu fikirleri. Büyük ihtimalle roman, amacının tersi bir etkiyle bu ilhamı verdi.

Fetullah’a bir yerde hazır şablon sundu. Orada yerilen karanlığı aldı hayata geçirdi, gerçeğe uyarladı.

Eğer böyleyse, FETÖ orijini itibariyle ‘Gençliğim Eyvah’ romanından çıkmış bir plan ve proje. Bizi içeriden çökertmek isteyen düşmanın beşinci kolu, sinsi uzantısı ya da gizli işgal tasarımı olarak başlamadı.

İHTİYAR’I YIKAN DELİKANLI

Ayvazoğlu’nun aktarımı şöyle:

“İhtiyar, ağına düşürdüğü iki kişide yanılmıştır: Delikanlı ve onu avlamak için kullandığı Güliz... Delikanlı’yı kendi yerine düşünmektedir ama çok güvendiği bu iki gencin birbirine gerçekten âşık olabileceklerini hesap edememiştir ve bu yanılgısı sonu olur.”

Oysa... Yıkılmayacak bir imparatorluktu kurduğu.

“Ve Güliz her yönüyle denetim altında idi. Onunla bir de ‘Abla’ ilgileniyordu.” (s. 95)

Gelecekteki yazarlarım, milletvekillerim, genel müdürlerim ve müsteşarlarım... Belki de bakanlarımdır bunlar benim, diyordu.” (s. 58)

Şah-Mat’a giderken piyonlar, hatta sırası gelecek, atlar, filler, kaleler ve elbette vezir harcanacaktır.” (s. 55)

“(Siyaset, medya, akademi, bürokrasi, kültür, sanat ve iş dünyasında) üne, paraya, sandalyeye aşerenleri tanımaya koyuldu... (Zaaflarından) ele geçirdi... Kısa sürede, aralarında sapıklar da bulunan ve kendisine gık diyemeyecek bir yığın ‘ağır hizmet mahkûmu’ yakaladı.” (s. 47)

Bunların çoğunu İblisçe oyunlarla, acımasız pençelerle kapıp adamları arasına kattı; deli oyununun piyonları yaptı.” (s. 49-50)

“Bütün bunlar olup biterken Kandilli sırtlarındaki köşkünü, ancak FBI ve KGB’de görülebilecek bir biçimde, bir haber alma ve savunma merkezi haline getirmişti.” (s. 82)

Ama ‘Delikanlı’da yaşayacağı yıkımı hesap edememişti.

Sizce gerçek hayatta bu role kim uyuyor? İddia sahibi, üstelik talip de ama, mesela bir Hüseyin Gülerce olabilir mi bu ‘Delikanlı’?

Yazının devamı...

‘Mesele basit’çilerin son basitlikleri

Mücadele arkadaşı, dava ortağı Hüseyin Gülerce’ye sahip çıkarken meselenin basitliğini şöyle ortaya koyuyor:

“Gülerce’ye saldırıyı organize eden N.M.’dir. Bütün gücünü arkadaşları üzerinde kullanarak bu yazıları yazdırmıştır. Bilesiniz...”

‘Bu yazılar’ dediği yazılardan biri, benim şu “Gülerce’yi savunmak istiyorum ama” başlıklı yazım.

Fakat üstümdeki etki gücünü kullanarak beni Gülerce’ye saldırtan arkadaşımı, kaç gündür adının baş harflerinden çıkaramadım.

Gökçek Başkan diyorsa, vardır mutlaka beni diğerleriyle birlikte Gülerce’nin üstüne kışkırtan bir çete lideri.

Ama kim bu elebaşımız N.M.? Gökçek’le Gülerce kadar yakın ve bağlı mıyız birbirimize?

Adının tam açılımını bahşederse, ‘Gülerce’ye Saldıranlar Örgütü’nün biz üyeleri de liderimizin kimliğini öğrenmiş oluruz.

ORGANİZE PİŞKİNLİKLER GİBİ

Kimi ‘mesele basit’çiler şöyle bir özellik de taşır. Kendileri baş Fetullahçılıktan FETÖ’yle mücadele baş kahramanlığına geçer. Dün Fetullahçıyken FETÖ düşmanı diye suçladıklarını, döner bugün de FETÖ’cülükle suçlarlar. Onların yerine sizin yüzünüz kızarır. O halde bile üste çıkıp bir de iftira attığınızı, kara çaldığınızı söylerler.

Onlardaki bu ‘teflon fırdöndü’ mantığına vurursanız, tam bir ‘Pişkinler Çetesi’ elemanı, katıksız bir ‘Yüzsüzler Şebekesi’ mensubudurlar.

Fakat en üst üyelikleri başka. Daima ‘İndirgemeciler Teşkilatı’nın sadık bendesidirler. Meseleyi anında çarpıtır, moleküllerine ayırıyormuş gibi saptırır, güya en basit haline indirgerler.

Artık yenemezsiniz onları. Taşa geçer ama akıllarına giydirdikleri savunma zırhına laf geçmez, söz geçirmez olurlar karşınızda.

‘İNDİRGEMECİ TAYFASI DAYANIŞMA KULÜBÜ’NDEN İNCİLER

Gökçek’in ‘hücum’lardan korumaya çalıştığı ahbabı Gülerce’ye göre de ‘mesele bu kadar basit’:

“Dördü birden üzerime geliyor. Çok şükür ya bunlar övseydi. Karaktersizlerin yalan ve iftiralarla saldırmalarına üzülmeyin. Doğru istikamette olduğumuzu gösterir. Millet düşmanları ile 48 yıldır mücadele ediyorum, vazgeçmem. Batı taşeronları bizi sevmez, çekemez.”

Benim de katıldığım bu toplu saldırıyı örgütleyen N.M. bir dış güç mü yoksa, söylese Gökçek de bilsek.

CÜBBELİ DE ‘MESELE BASİT’ÇİLERDEN

Cübbeli Ahmet’e göre de mesele basit: “Mustafa İslamoğlu, Görmez’in gitmesine üzülüyorsa demek ki biz doğru yoldayız...”

Dediklerine bakılırsa kendisi gelenekçi Ehlisünnet’i temsil ediyor, dosdoğru yol üzere, ona hurafeci gözüyle bakanlarsa Ehlisünnet düşmanı, vatan haini ve İslam’a saldırıyor. Bu kadar basit işte.

İlahiyatçı İslamoğlu “Görmez Hoca’nın görevden ayrılmasına 2 grup sevindi. Bir, FETÖ. İki, FETÖ’nün yerine talip olanlar. Zihinsel FETÖ’cü tarikatların Mehmet Görmez operasyonu tamamlanmış, artçı darbe başarılı olmuştur. Allah aklımıza zeval vermesin” dememiş boşuna.

FETÖ DE ‘MESELE BASİT’ÇİYDİ

‘Mesele basit’ cemiyetlerinin ağababası FETÖ, kendi zihniyetine aykırıysa, yazı yazmayı örgütlü faaliyet sayar, organize suça sokardı.

Kendi üyelerinden birine karşıysa... Eleştirmeyi, doğrudan vatana ve millete düşmanlık, İslam’a saldırı basitliğine indirgerdi.

FETÖ’nün kafası da Cübbeli mentalitesi gibi işlerdi yani.

2014’te Zaman gazetesinde çıkan şu haberi hatırlayın:

“Eski Mali Şube Müdürü Yakub Saygılı’nın 75 sayfalık  ihbar yazısında, ‘18 Aralık Hukuka Darbe Örgütü’ne üye olmakla suçlanan gazetecilerin tam listesi...”

Kimler yoktu ki 17 Aralık operasyonuna ‘kumpas’ dediği için bu örgüt kadrosuna alınmayan.

Çünkü mesele basit. Allah aklımıza zeval vermesin.

SON 24 SAATTE NE OLDU?

Yazının devamı...

Aynısını haksız tutuklayanlara da bekliyoruz

2015’te İç Güvenlik Yasası’yla getirilmişti bu imkân. İstanbul Valiliği’nin yazışmalarıyla hayata geçirildiğini öğrendik.

Benzer bir imkân, haksız tutuklama veren hâkim ve savcılar için de söz konusu. İlgili kanun, devletin tazminata mahkûm edilmesi halinde, mağdurlara ödediği parayı bir yıl içinde sorumlulara döndüreceğini söylüyor.

Fakat şu güne dek örneğine rastlanmadı.

EMSAL BİR UYGULAMA

10 yıl önce Avcılar’da çöp konteynerinde patlayan bombayla bir vatandaş yaralanmıştı...

Kendisini koruyamadığı için, görevi ihmal iddiasıyla devleti mahkemeye verdi. Şikâyeti haklı bulununca da 100 bin lira tazminat kazandı.

Kamu adına para mağdura ödendikten sonra ise İstanbul Valiliği, elde hesap pusulası saldırganların kapısına dayandı.

Okuduğum haber, son bir ay içinde iki ayrı olayda da aynı yolun izlendiğini bildiriyor.

Olaylar, araç yakma ve molotofkokteyli atma gibi terör eylemleri. Zararın cezasını saldırganlara çıkarmak üzere işlem başlatılmış. Varsa yaşı küçük zanlılar, onların  faturasını da ebeveynlerine kesmek üzere düğmeye basılmış.

Hukukçular, gerek hakkın yerini bulması, gerekse aileleri çocuklarına sahip çıkmaya zorlamak ve caydırıcılık açısından uygulamayı önemsiyor.

HAKSIZ HAPSEDİLENLERİN HAKKI KİMDEN ALINACAK?

Yukarıdaki gerekçeler, haksız tutuklama davaları için de haydi haydi geçerli.

Kanunda, tazminatı sorumlularına rücu ettirme imkânı var. Ama ne hikmetse kullanıldığı henüz görülmedi.

Balyoz ve Ergenekon davalarında yıllarca tutuklu yargılandıktan sonra beraat edenler lehine, 2 yıldır tazminat kararları çıkıyor.

İlk tazminatlar hükme bağlandığında, alacaklılar tartışmayı açmıştı. Ben de buradan katılmıştım...

3-5 yıl arası haksız tutuklamalara milyonluk tazminat hakkı doğuyordu. Arkası da gelecekti, alt alta topladığınızda ciddi rakamlara ulaşacaktı.

Mahkemeler, tazminat paralarının faiziyle birlikte hazineden alınarak mağdurlara ödenmesini emrediyordu.

Para, devletin yani vergi mükelleflerinin kesesinden çıkacaktı.

Dava bakanlığa açılıyor, cezaya da vatandaş çarptırılıyordu.

Oysa, bedeli vergi verenlere ödettirilip hâkim ve savcıya döndürülmedikçe, adil bir ödeşmeden söz etmek mümkün değildi.

TUTUKLAMA PRATİĞİMİZ YERİNDE SAYIYOR

Mahsuplaşma asıl, takdir yetkisini kötüye kullanan FETÖ’cü hâkim ve savcılarla mağdurlar arasında yaşanmalıydı.

Üstelik, mesele sadece geçmişte verilen yersiz tutuklama kararlarıyla da sınırlı değildi.

Yarın öbür gün bir Ali Bulaç’ın, bir Murat Sabuncu’nun, bir Necmiye Alpay’ın fazladan ya da nahak yere hapis yatırıldığı anlaşılırsa ne olacaktı?

Yeni haksız tutuklama mağdurlarının ortaya çıkmayacağını kim garanti edebilirdi?

Tutuklu yargıladıklarına karşı bir cezai sorumluluk taşımazlarsa, hâkim ve savcıları keyfi uygulamalardan ne alıkoyacak, yanlış tutuklama vermekten nasıl caydırılacaklardı?

2 yıl önce sorduğum sorular, bugün de yerli yerinde duruyor. Başladığımız noktadayız, değişen bir şey yok.

Maliye, elde tazminat kararlarıyla asli muhatapların kapısını çalmadıkça da tutuklama rejiminde değişiklik beklemeyin.

 

Yazının devamı...

Görmez’in doğruluğu Cübbeli’den belli

Bir ara, Cübbeli’nin Sultanahmet’e vaiz olmak istediği ama Görmez Hoca engelini aşamadığı kulağıma gelmişti. Niye zıvanadan çıktığını açıklıyor sanki. Diyanet’i kendisinden korudu diye öfkesini dizginleyemiyor olabilir.

15 Temmuz gecesi minarelerden okuttuğu salalarla direnişin maneviyatını Cübbeli yükseltti zannedersiniz. Görmez Hoca’nın vatan, millet sevgisine dil uzatıyor. Hainlikle suçladığı yetmezmiş gibi imanını, itikadını da sorguluyor.

Giderayak üzülmüş müdür Görmez? Hiç sanmam. Bilakis, doğruluğunun ispatı, onaylanması olarak almıştır.

CÜBBELİ YALNIZ DEĞİL

Tetikçi denilen karakter suikastçıları, zaten bir süredir Görmez’i yıpratma ve itibarsızlaştırma kampanyasına hız vermişti.

Erken emekli edilmesini de güya FETÖ’yle mücadelede gevşek davranmasına bağlıyorlar.

Bu uyduruk karalamanın gülünçlüğünü göstermeye Cübbeli yeter. Çürütmek için ciddi hiçbir argüman gerekmez.

Pişkince sırıtan iftiralarına bakın... Görmez’in erken emekliliğinin nedeni anlaşıldı, sırrı galiba Cübbeli’yi vaiz sıfatıyla Sultanahmet’e sokmayan duruşunda dersiniz.

Görmez, veda ederken ayrıldığı kuruma şöyle bir görev yükledi: “Coğrafyamızı kuşatan bazı din söylemleri asla Diyanet’in mihrap ve kürsülerine yaklaşmamalıdır. Diyanet’in buna asla izin vermeyeceğine olan inancım tamdır...”

Tabii ki IŞİD’le FETÖ gibi zihniyetlerin istismar ettiği çarpık din anlayışlarını kastediyor.

Ama mesajın Cübbeli’ye dokunan bir tarafı da yok mu!

MEHDİLİK İSTİSMARI ÖRNEKTİR

FETÖ’nün dini söylemlerini analiz eden Diyanet, çeşitli sapkınlıklar tespit etmişti. “Örgütlü bir din istismarı” raporunda sıralanan sapkınlıkların başında şu geliyordu: ‘Cemaat önderinin kutsallığına, Allah tarafından seçilip gönderilmiş bir kurtarıcı olduğuna inanmaya dayalı bir din anlayışı inşa edilmesi...’

FETÖ’yle mücadelede yetersiz kaldığı, geç başladığı filan söylenen Görmez Hoca var ya... İşte o Görmez Hoca, bir daha kimsenin batıl ve sakat yorumları kullanarak, hurafe gibi temelsiz inanışları din diye yutturarak halkı aldatmaması için başından beri bu noktaya dikkat çekiyor.

Ancak ne zaman yenileri palazlanmasın, başka FETÖ’ler çıkmasın, halkın dini duyguları hokkabaz tacirlerle şarlatan bezirgânların elinde oyuncak olmasın diye uyarsa... Özellikle ‘Kişileri kurtarıcı diye kutsama’ anlayışının sakatlığına dikkat çekse... Karşısına bu Cübbeli Ahmet dikildi.

Mesela “Kuran’da mehdilik yoktur, en temel hadis kaynaklarında da yoktur” dediğinde...

Sanki ayetlerde geçiyormuş gibi ortaya ayılıp “Diyanet reisi çıkmış ne yumurtlamış yine” diyen Cübbeli’nin ta kendisidir.

BU KAFAYA GEÇİT VERMEDİ

Başka zamanlarda Görmez’e, güya din adına reddiye döşenip düzeltme yaparken “herze yedi, halt etti, freni patladıktan sonra bir adamın nerede duracağı belli olmaz” gibi hakaretlerle saldıran da odur.

Tepki üzerine, “İlim meclisinin ağırlığına yakışmayan argo laflar kullandıysam özür dilerim, ben halk ağzıyla konuşuyorum” demişliği de vardır.

Fakat ‘avam uleması’ olarak buyurduğu gibi, freni patlayanın nerede duracağını kestiremezsiniz. Görmez’in ilminden sonra, şimdi de dinine ve milletine sadakatine laf ediyor.

Oysa bilmeden Görmez’in haklılığını tasdik ediyor, doğruluğunu ispatlıyor.

Bu kafanın Diyanet’e sızmasını, Sultanahmet’te kürsüye çıkmasını engellemek bile tek başına FETÖ’yle mücadelede esaslı bir yararlılık beratı kazandırmaz mı Görmez’e?

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...

Kumpas imamlarının elçilikle irtibat tarihi

6 gün sonra, sırra kadem basıp köşe bucak saklanırken meğer cebinden aramışlar ‘kaçak imam’ı. Soruşturmada kaydına rastlandı.

Öncesi de var. Savcılık, MİT TIR’ları soruşturmasında da benzer bir bulguya ulaştı. TIR’ları durdurma operasyonunu yöneten FETÖ imamları, o gün hem büyükelçilik hem de başkonsolosluk telefonlarından ABD misyonuyla mükerrer temas kurmuş.

Ve ondan da öncesi... 17-25 Aralık kumpasının başındaki polis şefleri, operasyona hazırlık evresinde, başkonsolosluk numaralarıyla defalarca görüşmüş. Soruşturma tespiti olarak iddianameye girdi bu trafik de...

Fakat bundan ibaretmiş gibi, geçmiş bağlantılarına sünger çekilip sadece 17-25 Aralık sonrası soruşturuluyor.

Oysa bununla kalmıyor irtibatları. Ondan da öncesi var.

WIKILEAKS’TEKİ MİLAT ERGENEKON KUMPASI

FETÖ’cü polislerin Ankara ve İstanbul’daki ABD misyonuyla tanışıklıkları, resmi tarihteki başlangıcından önceye gidiyor. Ta Ergenekon kumpasıyla başlıyor. WikiLeaks skandalıyla ortaya saçılan ABD diplomatik yazışmalarından biliyoruz.

Ancak 17-25 Aralık tarihi resmi milat alınınca gerisi unutuldu, üzerinde duran yok.

O tarihten sonra bağları kurulmuş, ondan önce başlamamış gibi...

Varsa yoksa 17-25 Aralık sonrası...

Onun için de bu ilişkinin izi, yalnızca 17-25 Aralık ile MİT TIR’ları ve 15 Temmuz iddianamelerinde sürülüyor. O süreçlerde yaşanan telefon trafiğinin arkası araştırılıyor, birlikte ne halt karıştırdıklarının hesabı soruluyor.

Halbuki resmin tamamına bakacak ve büyük oyunu görerek bozacaksak, burada mı bırakmalıydık?

CASUS AVCILARININ DİKKATİNE

ABD misyonu bu işin neresinde, ne kadar içinde, FETÖ’cü polislerle ilişkilerinin boyutu ne?

Gerçekten çözmek istiyorsak şunu bilelim. Bu gibi soruların cevabı, Ergenekon-Balyoz kumpaslarındaki rolleri yok sayılarak bulunamaz.

Büyükelçiliğin Washington’a gönderdiği telgraflarda, FETÖ’cü polislerin her safhada kendilerini bilgilendirdiği rapor ediliyordu.

Sözgelimi, 1 Temmuz 2008’de Ergenekon üçüncü dalga operasyonu mu yapıldı? Şener Eruygur’la Hurşit Tolon da mı gözaltına alındı?..

Amerikan Büyükelçiliği’ne sürpriz olmuyor. Haberi, şu telgrafla merkeze geçiyorlar:

“Geçen hafta polisteki üst düzey kontağımız elçilikteki FBI temsilcisine, birkaç güç içinde Ergenekon’da tutuklamalar yaparak (AK Parti’ye kapatma davasına) cevap vereceklerini söylemişti...”

Birkaç ay sonraki bir başka yazışmadan ise aralarındaki yakınlaşmanın ne kadar ilerleyip derinleştiği anlaşılıyor. Talepleri üzerine, Ergenekon soruşturması hakkında kendilerine detaylı, projeksiyonlu bir sunum yapıldığı söyleniyor.

HANİ BUNUN İDDİANAMESİ?

Sızıntılara göre polis 2009’da, büyükelçilikteki kontaklarına üçüncü bir Ergenekon brifingi daha veriyor.

Üçüncü iddianamenin yakında yazılacağından Amerikalılar haberdar ediliyor.

Belge WikiLeaks’te yayınlanınca yalanlandı. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, bilgilendirmeden haberleri olmadığını açıkladı.

Fakat milli güvenliği ilgilendiren devletin en mahrem, kozmik sırları yabancı bir devletin memurlarına açılıyor. Gizli soruşturma bilgilerinin paylaşıldığından söz ediliyor. Üstelik hükümetin bilgisi, izni ve onayı dışında...

Yalanlamayla geçiştirilemeyecek kadar vahimdi.

Belgenin doğruluğu ya da çürüklüğü, derhal araştırılmalı değil miydi? Bir idari soruşturma, ciddiyetle yapılmalı değil miydi?

Ne gibi sonuçlar doğurduğu, o gün bugündür meçhul.

Ne özel bir ajanlık soruşturmasına, ne hususi bir casusluk iddianamesine konu olduğu duyuldu. Gelmedi mi zamanı?

Yazının devamı...

Gülerce’yi savunmak istiyorum ama

‘Dünkü güneşte bugünün çamaşırları nasıl kurutulmazsa... Dün akan suda bugünün kirli çamaşırları nasıl yıkanmaz, aklanıp paklanamazsa... Dünkü mahkemede bugünün olayları da hesaba çekilemez. Gülerce’nin bugününü dünüyle yargılamayın’ demeye soyunuyorum...

Daha bismillah demeye kalmadan Gülerce’yi, başkalarının bugününü dünüyle yargılarken buluyorum.

HEM DE NE YARGILAMA

Şahsen 40 yıl göbeğinde yaşadığı FETÖ’nün içyüzünü geç gördüğü için, Diyanet’e mi içerlemiyor... Kendisi Pensilvanya’nın sözcülüğünü, o görevde bu görevde mümessilliğini yaparken... Pensilvanya’nın vaazlarındaki sapkınlıklara karşı, kendisinin de uyutulmasına yardım ettiği ahaliyi vaktiyle uyarmayanlara mı laf sokuşturmuyor...

Kendisi yıllar yılı Pensilvanya’nın örgütlü din istismarını şahsi kefaletiyle saklarken, halkı Pensilvanya’nın samimiyetine inandırmaya, doğruluğuna ikna etmeye çalışırken... ‘Örgütlü bir din istismarı’ raporuyla FETÖ’nün dini duyguları nasıl kullanıp sömürdüğünü, halkı Allah’la, kitapla nasıl aldatıp kandırdığını deşifre eden Diyanet’e ‘biraz geç oldu, daha önce nerelerdeydin’ diye mi dokundurmuyor... “Ah Diyanet” diye yazı mı döşenmiyor...

ÇOK ÜSTÜNE GİDİYORLAR

Devlette paralel kadrolaşmaya dikkat çektiğinde Kadri Gürsel’e, “Milletin evladı kendi devletinin kurumuna sızar mı hiç” diyerek tepki gösteren, gövdesini eleştirilere siper eden kendisi değilmiş gibi... Bugün Kadri Gürsel’in FETÖ’cülükten sanık olduğu davada, kendisi tanık olabildiği için üstüne gidiyorlar.

Ergenekon-Balyoz kumpaslarında kendisi sahte ihbarla suç uyduran kumpasçılara kanarken... Kanmayan, mağdurların hakkını arayan Sözcü’nün, kumpas kurbanı Cumhuriyet’in FETÖ’cülükten yargılanmasına tanıklık ve ihbarcılık yapmaktan geri durmadığı için yükleniyorlar. “Tek atımlık mermiyim, beni istediğiniz yere sıkın” diyerek kendisini emrine verdiği yapıyı, onca sene iç içeyken tanıyamamış olabilir.

Bunu savunabilirim.

Kandırıldığı için geçmişte kendisini paralelcilere adadığını, gerçek niyetini bilmeden amaçlarına hizmet ettiğini, istemeden kurşun askerlik yaptığını kabule müsaitim.

Dünün hızlı Fetullahçısıyken bugün anti-FETÖ’cünün önde gideni rolünü kapmasına değil itirazım. Saldırganlığını aldatılma psikolojisine veririm; agresifliğini kandırılmanın hıncı, hırsı, öfkesiyle açıklarım. Harbiden saflığının kurbanı olmasına bağlarım.

O KADAR UZUN BOYLU DEĞİL

Fakat dün engel çıkardığı, karşı durduğu, mücadele ettiği için FETÖ’ye hedef olan, darbesini yiyen, bedelini ödeyenleri... Bugün iş terse döndüğünde FETÖ’cülükle suçlamaya, bir darbe de FETÖ’cülükten vurmaya... Üstelik sen kurşun askerken sipariş verdiği pideci, tatil rezervasyonu yaptırdığı tur şirketi, üç otuz para ödediği parkeci ya da oto tamircisi üzerinden ilişkilendirmeye kalkarsan ‘orada dur’ derim.

Kendi günahlarının kefaretini daha ödememişken FETÖ’yü koruyup kollama, önünü açıp destekleme, işbirliği ve amaç birliği içinde hareket etme günahlarını başkalarına bulaştırma, ona buna sıçratarak yayma gayretkeşliği bu kapsama girmez.

Saldırdığın FETÖ değil çünkü, FETÖ’nün dünkü kurbanları. Savaştığın FETÖ değil, savaşmaya senden önce başlayan FETÖ’nün azılı düşmanları...

Baykal’a kaset kumpası kurulurken siyaseten nemalanmaya, kasetle parti dizaynı ve genel başkan değişikliği projesinden yararlanmaya bakacaksın...

Sonra da aynı kaseti Kılıçdaroğlu’na çevireceksin, kasetle geldiğini söyleyerek FETÖ’nün adamı olmakla suçlayacaksın.

Ve her iki durumda da sen haklı, sen doğru, sen temiz çıkacaksın. Yağma yok!

KRİPTO FETÖ’CÜLERİN BULAŞTIRMA TAKTİĞİ

Şöyle konumlansa anlayışla karşılar, hatta ikazlarına katılırdım:

“FETÖ sırayla iktidarı muhalefete, muhalefeti iktidara karşı kullandı,
servis ettiği malzemelerle sinsi bir şekilde herkesi emellerine alet etti, dönüşümlü olarak kirletti. Dünkü güneşte birbirimizin bugünkü çamaşırlarını kurutmaya kalkar da... FETÖ’yle mücadeleyi, iktidar kavgasında araçsallaştırırsak bu ksırdöngü kırılmaz, kazanan FETÖ olur. Aman oyuna gelmeyelim, içlerinde kaldım ciğerlerini bilirim, aksini söyleyen tövbekâr değil kripto FETÖ’cüdür...”

Der mi, bakarsınız der.

Yazının devamı...

Rica üzerine bırakılan casus duydunuz mu?

Diyor ki “İki gazeteciyi biz sınır dışı ettik, iki farklı ülkeden. İkisi de casusluk yapmaktan yakalandı. Ülkeleri bizden rica etti, iade ettik. Daha herhangi bir hüküm de yoktu...”

Nasıl yani?...

Daha haklarında verilmiş herhangi bir hüküm yoksa, casus olduklarına nasıl hükmettiniz? Mahkeme kararıyla kesinleşmemişken nasıl emin olabildiniz?

Hemen devamında, gazetecileri ajan olarak kullanmanın moda haline geldiğini söylüyorsunuz. “Yakalandığında nasıl olsa kıyamet kopacak, Türkiye üstünde baskı oluşacak. Şimdi Alman vatandaşı bir Türk (gazeteci) ajanlık yapmaktan yakalandı, ne yapacağız” buyuruyorsunuz.

E kesinleşmiş yargı kararı olmadan gazetecileri casus diye afişe etmek, biraz sorunlu değil mi?


HANİ YARGI BAĞIMSIZDI?
Casusların tahliyesini idari bir tasarruf gibi anlatıyorsunuz. Hükümetten hükümete rica ile halletmek mümkünmüş, casusluk gibi ağır bir suçtan tutuklananları bir sözle salıvermek normalmiş gibi...

Demezler mi; casusluk davalarına yargı bakmıyor muydu diye...

Hükümetler arası bir jestleşmeye indirgemenin casusluk suçlamasını hafifleteceğinin, sulandıracağının, hatta gerçekliğine inandırmayı imkânsızlaştıracağının farkında mısınız?

Sormazlar mı; bu tutuklamaların siyasi otoritenin dışında cereyan ettiği, yargınıza müdahale edilemeyeceği şeklindeki söylemlerinizi boşa çıkarmaz mı diye...


KİM İNANIR BUNDAN SONRA
FETÖ’cülerle takas ve siyasi pazarlık için vatandaşlarını casusluktan tutukladığımızı yayan Almanlara ne koz vereceğini düşündünüz mü?

Bu karalamaların vereceği zararı, bize çekilip durduğu söylenen hiçbir algı operasyonunun veremeyeceğini hesaba kattınız mı?

Yargı kararlarımızın inandırıcılığı ve güvenilirliğini nasıl sarsacağını öngördünüz mü?

Yanlış anlaşılmalara açık olduğunu bilerek o sözleri sarf ettiyseniz başka. Casusluk suçlamalarını araç olarak kullandığımız, hukuku siyasete alet ettiğimiz gibi sonuçların çıkarılmasını mahsustan amaçladıysanız başka.

Yani dalgınlık eseri, dil sürçmesi değilse... Görünenin ötesinde bir maksadı, kaba anlamını aşan bir hesabı, bir ince mesajı varsa... Gayet başarılısınız. Yerini bulmuştur.

Aksi halde, yandı gülüm keten helva...


BİR SUÇLAMA İSPAT BEKLİYOR
Aynı konuşmada, gerçek demokratik muhalefetle teröre destek vereni ayırt etmeye çağırıyor Çavuşoğlu. Gazetecilik ile casusluk faaliyeti arasındaki ayrımı bilmezsek sorun başlar diyor.

Haklı...

Fakat madem yargılanan gazetecilik değil casusluk, insan hakları savunuculuğu değil ajanlık... Suçlanan muhaliflik değil teröristlik...

Cumhuriyet gazetesi, Büyükada ve Deniz Yücel davaları üstünden bunu neden şakkadanak göstermiyoruz?

‘Terör örgütüne üye olmadan örgütün amaçlarına adeta hizmet, adeta destek’ suçlaması, kategorik olarak bu ayrımı imkânsızlaştırıyor.

‘Hainler ve teröristler muhaliftir, öyleyse bütün muhalifler hain ve teröristtir, çünkü amaçları birdir’e getiriyor...

‘Ajanlar sır kurcalar, öyleyse sır kurcalayan bütün gazeteciler ajandır, çünkü doğrultuları aynıdır’ toptancılığına vardırıyor...

‘Düşmanlar eleştirir, öyleyse tüm eleştirenler düşmandır, çünkü safları yan yanadır’a bağlıyor...

‘Yabancıların fıtratında casusluk var, casusların fıtratında da kamufle olmak... Öyleyse bu yabancılar casus, insan hakları savunuculuğu da onların kamuflajıdır’la bitiriyor...

Suç kapsamına girmeden eleştirmeye, muhalefet yapmaya, insan haklarını savunmaya imkân bırakmıyor ki legal-illegal diye ayırabilelim.

Avrupalı dostlarımızın kara propagandalarını çürütmek çok basit halbuki.

Eldeki somut delilleri beklemeden serelim ortaya, âlem görsün kim terörist kim muhalif, kim ajan kim gazeteci.

Ha, soruşturmanın mahremiyetini, yargılamanın gizliliğini ihlalden endişe ediyorsanız...

Peşinen ‘ajan’, ‘terörist’ diye yaftalayan manşetlere bakın. Kesin kanıtmış gibi kullanmaları için, onlara çarşaf çarşaf servis edilen manipülatif tutanakları görmüyor musunuz?

İfadeler ayıklanıp sızdırılabiliyorsa deliller neden saklansın, onları da açıklayalım kapansın tartışma.

Yazının devamı...