GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İmamoğlu, Kılıçdaroğlu ve de Kaftancıoğlu

BAŞARIDAKİ EN BÜYÜK PAY EKREM İMAMOĞLU’NUN

İSTANBUL Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, özellikle şu iki açıdan çok başarılı oldu:

BİR: Rakip partinin kendisine karşı izlediği yanlış stratejiyi iyi analiz edip kendi lehine değerlendirmesini bildi.

İKİ: Çoktandır tek bir üsluba kilitlenmiş olan Türkiye siyasetine, yepyeni bir üslupla yepyeni bir açılım getirmesini bildi.

Bundan sonrasına gelince:

Kutlamaları abartıp zafer sarhoşluğuna kapılmazsa...

Çok konuşmayı bırakıp çok iş yapmaya odaklanırsa...

Bir de AK Parti seçmeninde bir mağlubiyet hissinin oluşmasının önüne geçebilirse...

Başarısını sürdürebilir.

İLK KEZ LİDERLİK YAPTI KEMAL KILIÇDAROĞLU

LİDER o kişidir ki...

Liderlik ettiği kesimin istek ve taleplerine teslim olarak onların arkasından yürümek yerine... Onları yeni bir fikre yönlendirmesini başarır.

Kemal Kılıçdaroğlu, şunca zamandır sürdürdüğü genel başkanlık kariyerinde ilk kez liderlik yaptı.

Liderlik ettiği kesimin bütün itirazlarına ve burun kıvırmalarına rağmen...

Ekrem İmamoğlu gibi bir ismi bulup çıkardı ve kararında ısrar etti.

Az iş değildir bu.

*

Fakat işin şu yönünü de unutmamak gerekir:

Burada sergilediği liderlik, Kemal Kılıçdaroğlu’nun geleceğini belirlemeye yetmez.

Unutmayın ki:

Ahalinin Kemal Kılıçdaroğlu algısı, hâlâ fena halde negatif.

MÜBALAĞASIZ BİR CANAN KAFTANCIOĞLU ANALİZİ

VİTRİNDE gözüktü mü Canan Kaftancıoğlu?

Hayır! Vitrinde yoktu. Vitrinde sadece Ekrem İmamoğlu vardı.

Peki başarısı nerede?

Tabii ki sandık örgütlenmesinde!

CHP İstanbul İl Başkanı olarak...

CHP’nin bu zamana kadar yapamadığı sandık örgütlenmesini gerçekleştirerek seçim gecesi ıslak imzalı sandık sonuç tutanaklarının bir merkezde toplanmasını sağladı.

Bu mesela AK Parti açısından küçük ama CHP açısından büyük bir adım!

*

Ama tabii ki rolünü de abartmamak gerekir.

İmamoğlu’nun başarı payı yüzde 60 ise, Kılıçdaroğlu’nun başarı payı yüzde 25’tir. Geriye kalan pay da Kaftancıoğlu’nundur.

EY KIZGIN DEMİRİ DAHA DA KIZDIRMAYA ÇALIŞANLAR!

DEMİR kızgın. Hem de bayağı kızgın.

Ancak bakıyoruz:

Kızgın demiri daha da kızdırmaya çalışanlar var!

Bilhassa iktidarı destekleyen kesimler arasında...

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün işte bunlara seslendi.

Hem kendisinin hem de partisinin yeni yol haritasını üç cümlede özetleyerek yaptı bunu:

CÜMLE BİR: 31 Mart’taki tartışmaları geride bırakıp gündeme odaklanılmalı.

CÜMLE İKİ: 4.5 yıllık bir icraat dönemi var.

CÜMLE ÜÇ: Dönem, kızgın demiri soğutma, kucaklaşma dönemidir.

*

Kızgın demiri daha da kızdırmaya çalışanlar, bakalım liderlerinin net biçimde ortaya koyduğu bu üç cümlelik yol haritasını doğru algılayabilecekler mi?

HALKA ‘GÜNDE 3 ÖĞÜN SİMİT YE’ DİYECEK KADAR İZANIMI KAYBETMEDİM

AK Parti Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu ile dün bir telefon görüşmesi yaptım.

Söylediklerini aktarıyorum:

*

Bazı siyasetçiler, “AK Parti 2002’de asgari ücret ile ilgili çay-simit hesabı yaparak iktidara geldi, ancak bugünkü durum 2002’den daha da kötü” şeklinde açıklamalar yapıyorlardı.

Ben bu açıklamaların doğruyu yansıtmadığını göstermek için bir mukayese yaptım.

Yaptığım bu mukayeseyi bağlamından kopararak sanki ben vatandaşa günde üç öğün simit-çay tüketmesini öneriyormuşum gibi göstermek, bana yapılmış bir haksızlıktır.

Ben vatandaşa “Günde üç öğün simit yiyin” diyecek kadar izansız değilim çok şükür.

Verdiğim örneği bağlamından kopararak farklı amaçlar için kullananlara sesleniyorum: Konuşmamın öncesine ve sonrasına bakmadan bir yorum yapmayın.

JANTİ ADAMLAR YERİNE BAYBURTLU YUSUF

BEN olsam...

AK Parti’nin itiraz belgelerinin adliye kapısına şöyle götürülmesini sağlardım:

Belgeleri birbirinden şık üç bavula koymak yerine... Kenevirden yapılmış halk işi bir büyük çuvala koyardım.

O çuvalı da janti giyinmiş üç dört takım elbiseli şahıs yerine Bayburtlu Yusuf’un götürmesini sağlardım.

Çünkü...

İtiraz belgelerini Yüksek Seçim Kurulu’na teslim etmek...

Hakaret işitme pahasına AK Parti’nin seçim broşürlerini kapı kapı dağıtmış olan Bayburtlu Yusuf’a yakışırdı.

“AK Parti’nin fabrika ayarlarına dönmesi” diyenler, sanırım biraz da işin bu sembolik tarafına işaret ediyorlar.

ŞEVKET ÇORUH’UN KAHKAHASI

KİMSENİN kahkahasına bayılmam.

Saba Tümer’in kahkahasına bile!

*

Fakat ne yalan söyleyeyim, Şevket Çoruh’un kahkahası bana iyi geliyor.

Bunun kahkahanın bağlamıyla bir ilgisi yok ama.

Yazının devamı...

Metalik bir yorgunluk sesi geliyor çaydan simitten

Görevi: AK Parti Meclis Grup Başkanvekili.

Yani AK Parti’nin Meclis’teki en önemli isimlerinden biri.

*

Böylesine önemli bir makamda bulunan Akbaşoğlu, katıldığı bir toplantıda çay-simit hesabı yapmış.

Şöyle bir hesap:

“Çay 1 lira, simit 1 lira... İkisi toplam 2 lira... Beş kişilik bir aile günde sadece çay simit tüketse... Ayda 900 lira yapar. Asgari ücret 2020 lira. Bu durumda 1.120 lira cepte kalır.”

*

Unutmayalım:

Çay-simit hesabı, 2002 yılında henüz iktidara gelmemiş olan AK Parti’nin yaptığı bir hesaptı.

AK Parti Lideri Recep Tayyip Erdoğan, o dönem ülkenin içinde bulunduğu feci şartları anlatmak için bu hesabı yapardı.

Mesajı şuydu bu hesabın:

“Durum o kadar berbat ki... Asgari ücret, çay-simit parasına bile yetmiyor!”

*

AK Parti Grup Başkanvekili Akbaşoğlu, 17 yıllık AK Parti iktidarının ardından işte bu eski hesaba gönderme yapıyor.

Tam olarak demek istediği şu:

“Eskiden asgari ücret, çay-simit parasına bile yetmiyordu... İktidara biz geldik... 17 yıllık iktidarımızın ardından... Asgari ücretle midenize sadece çay-simit girdiğinde paranızın yarısından fazlası cebinizde kalıyor.”

*

Beş şey söyleyeceğim:

*

- BİR: Çay-simit hesabı, sadece muhalefetteyken yapılır. İktidardayken yapılmaz. Hele 17 yıllık iktidarın ardından hiç yapılmaz.

- İKİ: 17 yıllık iktidarınızın ardından sadece çay-simit tüketimi üzerinden bir değerlendirme yaparsanız ve “Sadece çay-simit tüketirseniz geçinebilirsiniz” derseniz... “Ey vatandaş! Sonuçta biz de sizi çaya-simide mahkûm ettik” demiş olursunuz.

ÜÇ: Eğer hükümetteyseniz ve eğer çay-simit hesabı yapıyorsanız... Kaçınılmaz olarak “Hani bunun kirası, hani bunun ulaşımı, hani bunun eti, hani bunun soğanı” sorularıyla karşılaşırsınız ki çok yerinde sorulardır bunlar.

- DÖRT: Çay-simit hesabı üzerinden “Biz eskiye göre daha başarılıyız” sonucunu çıkarmak, sürekli ama sürekli vurgulanan “Ekonomimiz çok iyi” efsanesine vurulmuş çok esaslı bir darbe olur.

- BEŞ: Muhammet Emin Akbaşoğlu’ndan gelen ses, metalik bir yorgunluk sesinden bile daha feci bir sestir.

 

EKREM İMAMOĞLU İLE İLGİLİ YENİ BİR TEZİM VAR

BU süreçte hep şunu söyledim:

Ekrem İmamoğlu’nun bir roman kahramanına dönüşmesi...

AK Parti’nin süreci kötü idare etmesinden ve süreci gereksiz yere uzatmasından kaynaklandı.

*

Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını almasından sonra ise...

Söyleyeceğim yeni şey şudur:

*

Seçimin yenilenmesine karar verilir ve İmamoğlu’na “Koltuktan kalk” denilirse...

Ekrem İmamoğlu...

Bir roman kahramanının ötesine de geçip masalsı bir efsanenin kahramanı haline getirilmiş olur.

 

 

KEŞKE BU KADAR DA ORGANİZE GÖRÜNMESEYDİNİZ

- Bavulların taşınmasına baktım: Kıyafetleri kusursuz ve uyumlu kişilerin, bavulları itinayla Adliye Sarayı’na doğru sürdüklerini gördüm.

- Bavullara baktım: Hepsi de şıkır şıkır... Hepsi de bir örnek... Hepsi de aynı boy... Hepsi de özene bezene hazırlanmış... 

- Binali Yıldırım’ın basın toplantısına baktım: İtinayla düzenlenmiş, hiçbir şey atlanmamış, tek bir kusur bile yok.

- Parti sözcülerinin basın açıklamalarına baktım: Konuyu sürekli gündemde tutmaya yönelik olarak planlı bir organizasyon gördüm.

Böyle bir partinin, “beceriksiz” diye adı çıkmış rakibi olan partiyi...

“Acayip organize oldular/Oyları maharetle çaldılar/Hayali seçmenleri ustalıkla kaydettiler/Müthiş bir planlama yaptılar” falan diyerek suçlaması...

İnandırıcılık sorununun en temel nedeniydi.

Ben olsam hiç değilse bazı şeyleri kasıtlı olarak ihmal ederdim.

Mesela bavul taşıyan kişilerin kıyafetlerine birkaç ihmal edilmiş şıklık falan kondururdum.

 

AK PARTİ NİYE İNANDIRICI OLMADI?

ÜLKEDE yaşayan herkesin beynine şu iki hüküm, bir mıh gibi çakılmış durumda:

*

- HÜKÜM BİR: AK Parti, bir makinenin dişlileri gibi çalışır... Organizasyon yapma becerisi bu partiyi var eden temel özelliklerin en başında gelir.

*

- HÜKÜM İKİ: CHP’nin herhangi bir konuda organize olabilmesi eşyanın tabiatına aykırı... Organizasyonsuzluk bu partinin göbek adıdır.

*

Yıllardır beyinlere bir mıh gibi çakılmış olan bu iki hüküm nedeniyle...

CHP müthiş bir organizasyon yapmış/CHP acayip dolaplar çevirmiş/CHP mükemmel bir plana imza atmış...

Türü iddialar, en azından algı düzeyinde de olsa... Yeterince karşılık bulmadı, bulamadı.

 

KADİR MISIROĞLU, NOTRE DAME KATEDRALİ

KADİR Mısıroğlu’nun durumunun ağırlaştığını haber alan bazıları...

İçlerindeki nefreti kustular.

Notre Dame Katedrali’nin yanıp kül olduğunu gören bazıları da...

İçlerindeki nefreti kustular.

*

İki tarafın da sorunu aynı aslında:

Kusmak için içlerinde çok nefret biriktiriyorlar!

 

VAY ARKADAŞ! ADAM KOL SAATİNİN HEYKELİNİ DİKMİŞ


VALLAHİ bilmiyordum, billahi bilmiyordum, Ankara’nın yeni belediye başkanı Mansur Yavaş kaldırınca öğrendim.

Meğer bizim Melih Gökçek...

Ankara’nın meydanlarından birine bir kol saati heykeli dikmiş.

*

Ne yalan söyleyeyim:

Kol saatinden heykel dikme işine imza atmayı, Melih Gökçek’in bile cüret edebileceğine ihtimal vermezdim.

Yazının devamı...

YSK şu dört konuda acil açıklama yapmalı

- Belirsizlikleri ortadan kaldırmak için...

- Her şeyin kanunlar çerçevesinde ilerlediğini ortaya koymak için...

- Vatandaşın güven duygusunu kuvvetlendirmek için...

- Soru işaretlerini gidermek için...

Yüksek Seçim Kurulu’nun şu dört konuda...

Tatmin edici, ikna edici, basit, anlaşılır bir açıklama yapması şart oğlu şarttır:

*

- KONU BİR: Büyükçekmece iddiaları ne durumda? Maltepe’de ne olmakta? Kısacası... Son durum nedir?

*

- KONU İKİ: Oy sayma işlemleri ne zaman bitecek? Bunun için bir takvim yok mu? Böyle bir takvimin olması gerekmiyor mu?

*

- KONU ÜÇ: Hangi şartlar söz konusu olursa seçimin yenilenmesi gündeme gelebilir? Bunun için hukuki olarak aranan şartlar nedir?

*

KONU DÖRT: Kimin kazandığı ne zaman ilan edilecek? Mazbata ne zaman verilecek? Bunlar için hangi şartların gerçekleşmesi beklenmekte?

 

DİZİYLE MESAJ VERMEK BİR FETÖ TAKTİĞİDİR

- Dizilerle gündelik siyasi mesaj vermeye çalışmak...

- Diziler aracılığıyla gündemi yorumlamak...

- Dizileri gündelik siyasi konularda kamuoyu oluşturmanın vasıtası haline getirmek...

- Dizilerle sözde büyük komploları deşifre etmek...

- Dizilerle gidişata yön vermeye çalışmak...

Baştan sona bir FETÖ’cü alışkanlığı ve taktiğidir.

FETÖ’den uzak durmak...

Onun taktik ve alışkanlıklarından da uzak durmayı gerektirir.

 

ÇUKURCA’DA FOTOSAFARİ


BİRİNCİSİ yapılmış, şimdi de ikincisi yapılıyormuş.

Hakkâri’nin Çukurca’sında fotosafari!

Tam adı şu:

“Çukurca Fotosafari ve Doğa Sporları Festivali”.

*

Size bir şey söyleyeyim mi?

Terörle mücadelede gelinen son noktayı...

Öldürülen terörist sayılarıyla, çatışma haberleriyle, ele geçirilen mühimmat bilgileriyle, kısacası güvenlikçi bir dille anlatmak yerine...

Fotosafari festivaliyle anlatmak...

Hem bölge hem de ülkemiz açısından geleceğe çok daha umutla bakmamıza yol açıyor, açar, açacak.

*

İşte tam da bu nedenle...

İçişleri Bakanlığı himayesinde düzenlenen bu fotosafariye gözbebeğimiz gibi bakmalı, onu elbirliğiyle sarıp sarmalamalı ve her türlü desteği vermeliyiz.

 

İLAHİ FEHMİ KORU

FEHMİ Koru, bir yazı yazmış.

*

Yazısında AK Parti’ye eski güzel günlere dönebilmesi için şu üç şeyi yapmasını öneriyor:

*

- BİR: MHP ile ittifak sana zarar verdi, buna son ver!

*

- İKİ: Kendine hemen yeni bir müttefik bul!

*

- ÜÇ: Yeni parti kurulmasın diye tedbir almak yerine gardını düşürüp yeni parti kuracaklarla barış.

*

Size bir şey söyleyeyim mi?

Eğer AK Parti, bu üç tavsiyeden özellikle üçüncüsüne uyarsa...

Fehmi Koru’nun eski güzel günlere dönmesi garantidir!

 

92 YAŞINDA VEFAT EDEN ERTEKİN’İN DELİKANLILIK SIRRI


ÖYLE genç bir adamdı ki Ertekin, yanında olduğumda kendimi acayip ihtiyar hissederdim.

Dün, 92 yaşında vefat etti.

*

Hıncal Uluç’un tanıklığına göre Ertekin, ömrü boyunca...

- Bir tane bile vitamin hapı almamış.

- Meyveden sebzeden hep nefret etmiş.

- Kırmızı etten başka bir şey yememiş.

- Çaya, kahveye dörder-beşer şeker atmış.

- Yemeğin tadına bile bakmadan tuzu basmış.

- Günde 10 şişe gazlı içecek içmiş.

Ve bütün bunlara rağmen 92 yaşına kadar delikanlılara parmak ısırtacak denli delikanlı gibi yaşamıştır.

*

Peki ama nasıl?

Açıklayayım:

*

Âşık Sümmani’nin son zamanlarda pek sevilen “Ervah-ı Ezelden” adlı bir deyişi var.

O deyişte şöyle der Sümmani:

“Dünyayı sevenler veli değildir/Canı terk edenler deli değildir/İnsanoğlu gamdan hali değildir/Her birini bir efkâra yazdılar”.

*

Ertekin’in gamla uzaktan yakından herhangi bir ilişkisi yoktu.

Yani Ertekin, gamdan gerçekten de haliydi.

O yüzden adını hiçbir zaman bir efkâra yazmadı, yazdırmadı.

92 yaşına kadar bir delikanlı gibi yaşamasının sırrı buradaydı.

*

Allah gani gani rahmet eylesin Ertekin.

 

TAHAMMÜL EDEMEDİĞİM BAZI ÖNEMSİZ ŞEYLER

- Filmlerde kötü adamların bir türlü ölmemesine...

- Sürekli kendilerini anlatan tiplere...

- Çektiğimde en az 8 tane gelen ıslak mendil paketlerine...

- Kişisel aşklarının doğurduğu acılara hepimizi ortak etmeye çalışan arkadaşlara...

- Bir oy sandığının tekrar tekrar sayılmasına...

- Bir magazin ünlüsünün bir başka magazin ünlüsünden ayrılmasını saatlerce ve de ciddi ciddi tartışabilenlere...

- Bir restoranda hesabı karşısındakine kilitlemek için plan üstüne plan yapanlara...

Yazının devamı...

Hadi başka kapıya!

*

- BİR: Ben ÖSYM Başkanı’nda bir katakulli çevirecek potansiyel göremedim.

*

- İKİ: ÖSYM Başkanı’nda haklı olsa da haksızmış gibi duran bir imaj var. Ya da bana öyle geldi.

*

- ÜÇ: Ama yine de ÖSYM Başkanı’nın özünde iyi insan olduğunu düşünüyorum.

*

- DÖRT: Demirel de böyle derdi: Cumhurbaşkanı Gül, ÖSYM Başkanı’nın görevden alınma talepleriyle ilgili olarak “Dere geçerken at değiştirilmez” demiş.

*

Ali Demir’e masumiyet atfetmeyen/Tipinden yola çıkarak potansiyeliyle maytap geçen/“Özünde iyi insan” kalıbı üzerinden kafa bulmaya çalışan/İmajı üzerinden ince bir gönderme yapan/Sınav sorularının çalındığının iftira olduğunu söylemeyen...

Fena halde alaycı bir tınıyla kaleme alınmış dört adet tweet.

*

Taramışlar, bulmuşlar bu ironik tweetleri...

Güya beni fena yakalamışlar gibi üstümde tepiniyorlar da tepiniyorlar.

Bir tarafa “Kul hakkı yiyenler için ibretlik bir fotoğraf” başlıklı, cumartesi günü çıkan yazımı koyuyorlar, bir tarafa da bu dört tweet’i...

Sonra da “Bugün kul hakkı yemekle itham ettiğin Ali Demir’i geçmişte nasıl da savunmuşsun” falan diyerek üzerime geliyorlar.

*

Buradan meydan okuyorum:

Geçmişimi karıştırın. İstediğiniz kadar.

Çöplük karıştırır gibi!

FETÖ’nün ülkenin hukuk ve güvenlik sistemine egemen olduğu o uğursuz günlerde...

- Bir kez olsun “Fetullah Gülen Hocaefendi” dediğimi...

- Herhangi bir yerde “Sınav soruları asla çalınmamıştır” diye bir iddiada bulunduğumu...

- Kendimi Ergenekon, Balyoz, şike goygoyculuğuna vurduğumu...

- FETÖ’nün savcı ve polisleriyle en küçük bir temas kurmaya yeltendiğimi...

- Bir tanecik FETÖ okulu övgüsü yaptığımı...

Bulamazsınız.

*

Vurmak isteyen için sayısız açığım vardır/Hatalarım, yanlışlarım, kusurlarım çoktur/Birçok öngörüm doğru çıkmamıştır/Bazen yanlış yerlerde durduğum olmuştur/Yorumlarım her zaman isabetli olmamıştır/Bazen gereksiz yere kalp kırmışımdır...

Falan...

Ama iddialı, hem de çok iddialı olduğum bir yönüm var.

O da şu:

FETÖ denen çeteye hayatım boyunca çanakçılık yapmadım Allah’ıma bin şükür!

 

STADYUM SLOGANLARINDAN BİR NUMARA ÇIKMAZ

STADYUM sloganlarına bakıp...

- “Eyvah” diyen iktidar yanlılarına da...

- “Yaşasın” diyen iktidar karşıtlarına da...

Buradan sesleniyorum:

*

Abartmayın şu stadyum sloganlarını!

Bunlardan bir şey çıkmaz.

*

Kanıt mı istiyorsunuz?

Bakınız: Gezi’den sonra stadyumları doldurup taşıran o malum sloganlar!

 

SON GÜNLERDE DURUMUM ŞUDUR

- Kendimi Abdülhamid Han’ın yalnızlığına terk edilmiş gibi hissediyorum.

*

- Kimi sevsem, “Acaba bu bir proje olabilir mi?” diye kuşku duyuyorum.

*

- “Gizli servislerin oyununa gelesin” diyerek beddua etmeye başlamış bulunmaktayım.

 

MUSTAFA SÖNMEZ

SOSYAL medyada yazdıkları yüzünden iktisatçı Mustafa Sönmez’in evine sabaha karşı polis baskını yapıldı.

Mustafa Sönmez, apar topar gözaltına alındı.

Sonra da serbest bırakıldı.

*

- Eğer vatanseversek...

- Eğer ülkemizi özümüzden çok seviyorsak...

- Eğer devletimizin itibarını düşünüyorsak...

“Benim ülkem, kaleme aldığı sosyal medya mesajları yüzünden iktisatçı bir yazarın evine sabaha karşı polis baskınının düzenlendiği bir ülke olmamalıdır” diye haykırmak...

Boynumuzun borcudur!

 

ACABA

- Kıraç, yeni dönemin Çelik’i mi olacak acaba?

*

- ABD İstanbul Başkonsolosu ile birlikte bazı projelere imza atan Mert Fırat, Amerikancı bir sosyalist mi acaba?

*

- Serpme kahvaltının pabucu dama atıldı mı acaba?

*

- Feyza Altun, yeni dönemde CHP’den milletvekilliğini garantilemiş midir acaba?

*

- Şeyma Subaşı’ndaki şöhret azalmasının herkes farkında mı acaba?

 

KİMDİ O?

BUGÜNLERDE ne zaman soğandan söz edilse...

Bir zamanlar çok önemli bir zatın söylediği...

“Kasaptaki ete soğan doğramam” sözü aklıma geliyor.

Hatırlayan var mı?

Kimdi o zat?

 

POLİSİMİZE ÖVGÜ

SOSYAL medyada korkunç bir video dolaşıyordu birkaç gün önce.

Bir markette küçücük bir çocuğa cinsel istismarda bulunan yaşlı başlı rezil bir alçağın videosu...

*

Milleti galeyana getiren bu videoyu izleyenler...

“Devlet nerede? Polis nerede? Niye bu adam yakalanmıyor?” falan diye feveran ederlerken...

İşin hakikati hemen ortaya çıktı.

*

Meğer Türk polisi, bu video sosyal medyada dolaşıma girmeden önce ta 9 Nisan’da bu adamı gözaltına almış.

Ve rezil adam tutuklanmış.

*

Eski Yeşilçam filmlerinde olaylar biter en son polis gelirdi.

Biz de “Olur böyle vakalar/Türk polisi yakalar” falan diye kafa bulurduk.

Çok şükür ki artık o eski polis yok.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #e20905;"></div>

<p><strong>SON 24 SAATTE YAŞANANLAR</strong></p>

Yazının devamı...

Fransız kibrini ilelebet susturmanın tek yolu

Benim de çok hoşuma gitti.

Bana da “helal olsun” dedirtti.

Bende de yetime kaftan giydirilmiş hissi yarattı.

Benim de gururumu okşadı.

Bana da “vallahi süper” dedirtti.

Beni de acayip keyiflendirdi.

Bende de “kapak işte böyle yapılır” duygusu oluşturdu.

Ama şunu unutmayalım:

Fransız kibri ve ukalalığı...

Öyle lafa, söze, kapak yapmaya dayalı bir had bildirmeden anlayacak türden bir kibir ve ukalalık değildir.

*

Fransızların milli gelirinden daha yüksek bir milli gelire ulaşarak...

Fransızların markalarından daha çok marka ortaya çıkararak...

Fransızların hukuk sisteminden daha adil bir hukuk sistemi oluşturarak...

Fransızların yaşam kalitesinden daha yüksek bir yaşam kalitesi tutturarak...

Bildirilecek bir had ise...

Bunları öyle bir sersemletir ki...

Ta tarihin sonuna kadar kendilerine gelemezler.

*

NOT: Bu arada söz konusu Fransız parlamenter, Tunus asıllı imiş... Değişmez yasadır: Sömürgeden devşirilenlerin ukalalıkları ve kibirleri, efendilerinin ukalalıklarını ve kibirlerini her zaman sollamıştır.

KÜRESEL 28 ŞUBAT TARZI BERAT ALBAYRAK HABERİ

“ADINI açıklamayan askeri bir yetkili” diye başlayan haberler, 28 Şubat’ın habercilik anlayışıydı.

Darbecilerle al takke ver külah olan dönemin medyasının diliydi bu.

*

O gün bugündür...

Ne zaman bir haberde “adını açıklamak istemeyen” kalıbını görsem...

Hemen sinirlenirim ve hemen haberin arkasında bir maksat ararım.

*

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Washington’da yaklaşık 400 yatırımcıya yaptığı sunumu haber yapan Reuters, geçtiği haberde...

“Adının açıklanmasını istemeyen bir yatırımcı” kalıbını kullanmasın mı?

Yine sinirlendim.

Ve yine ister istemez bir maksat aradım.

*

Haberde...

Üç yatırımcıdan söz ediliyor.

Üç yatırımcı da adını vermek istemiyor.

Üç yatırımcı da ikna olmuyor.

*

Hadi bu üç yatırımcının neden adlarını vermek istemediklerini...

Hadi bu üç hayali yatırımcı hikâyesinin tamamen palavra olma ihtimalini...

Falan es geçelim.

Peki 400 yatırımcı içinde adını vermek istemeyen üç yatırımcıyla konuşarak böyle bir algı oluşturmaya kalkmayı ne yapacağız?

*

İnsan hiç değilse bu şekilde bodoslama değil de “İkisi böyle dedi ama biri de şöyle dedi” falan diye daha sofistike operasyon çeker.
Değil mi ama?

 

İŞTE BUDUR ABDULLAH GÜL’Ü TÜKETEN ŞEY

ABDULLAH Gül, yerel seçimlerle ilgili tartışmalara yönelik bir açıklama yaptı.

Bunun için...

BİR: Mecra olarak OdaTV’yi seçti.

İKİ: Gazeteci olarak OdaTV’nin başörtülü yazarı Ayşe Baykal’ı seçti.

Size bir şey söyleyeyim mi?

Kesin 40 saat düşünerek bulmuştur bu mükemmel ve kusursuz kıvamı!

*

Söyleyecek sözün varsa, 40 saat mecra ve gazeteci kıvamı bulmak için hesap üstüne hesap yapmaya ne gerek var ki!

Çıkarsın bam bam bam söylersin.

*

İşte bu hesapçı halidir, işte bu bam bam yapamama halidir...

Abdullah Gül’ü tüketen...

MERAK ETME KIRAÇ

ÇOCUKLARA okullarda İngilizce öğretilmesine karşı çıkmış Kıraç.

Vatanseverlik adına!

*

Okullarımızda çocuklara İngilizce öğretilmiyor ki! Sadece öğretiliyormuş gibi yapılıyor.

*

Bir gün gelir de okullarda gerçekten de İngilizce öğretilmeye başlanırsa...

İşte o zaman vatanseverlik adına endişeye gerek olup olmadığını tartışabiliriz.

Şimdilik tartışmaya gerek yok yani.

HEYKELİN TEMİZLENMESİ, DİNOZORUN KUCAKLANMASI

MANSUR Yavaş başkanlığındaki yeni Ankara Belediyesi yönetimi...

Ulus’taki sembolik değeri yüksek olan Atatürk heykelini temizlemiş.

*

AK Parti dönemi Ankara Belediyesi’ni şimdiden özleyenler ise...

Bununla kafa buluyorlar.

“Adamın ilk projesi heykel temizlemekmiş” falan diye...

*

Melih Gökçek’in dinozorlarını sevgiyle kucaklayıp bağırlarına basanların, heykel temizliğiyle kafa bulması...

Ne bileyim, bana biraz tuhaf geldi!

ATANMIŞ/SEÇİLMİŞ

Atamayı kıymete bindirip seçilmeyi küçümseyen...

Atanmışı kutsayıp seçilmişi aşağılayan...

Atamayı yağlayıp yıkayıp seçilmeyi değersizleştiren...

Her türlü yaklaşım, görüş, tutum...

Türkiye’nin cahiliye döneminin ürünüdür ve ayağımızın altındadır.

TEMEL BEY’İN CAMİ ÇIKIŞI ÜÇ AÇIDAN DA HATALIDIR

SAADET Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, “Çamlıca Tepesi’ne 60 bin kişilik cami yapmanın ne gereği var? Orası nasıl dolacak?” falan dedi ya...

Bu açıklama üç açıdan da hatalıdır:

*

BİR: Yanlış anlaşılıp yorumlanmaya fena halde açık olması nedeniyle iletişim açısından hatalıdır.

*

İKİ: Yapılan her yeni camiyi “israf” kategorisinde gören anlayışa yakın durması nedeniyle taktik açıdan hatalıdır.

*

ÜÇ: Partisinin doğal tabanından uzaklaşmasına yol açacak olması nedeniyle stratejik açıdan hatalıdır.

Yazının devamı...

Kul hakkı yiyenler için ibretlik bir fotoğraf

Bir zamanlar üniversite sınav sorularının kendisine emanet edilen kişiyi görüyorsunuz bu fotoğrafta...

Gözaltına alınmış, polislerin arasında  polis merkezine götürülüyor.

Kudretli günlerinden epey uzakta, bitap ve perişan!


Bu fotoğraf, kul hakkı yemenin sadece öteki dünyada değil, bu dünyada da önünde sonunda bir karşılığı olacağının çarpıcı fotoğrafıdır.

Ey kul hakkı yiyenler!

Benim davam nasıl olsa öteki dünyaya kalır falan demeyin.

Öteki dünyada sizi yargılayacak olan yüce iradenin, aynı iradeyi bu dünyaya da yansıtmayı tercih edebileceğinin farkına varın.

Ve kul hakkı yemekten vazgeçin.

BİR CÜMLEYLE SEÇİM SONRASININ SÖZCÜLERİ

MEVLÜT UYSAL: Hiç konuşmasa hem karizması bu derece zede almayacaktı, hem de partisi daha iyi durumda olacaktı.

*

FAİK ÖZTRAK: O kadar ağırbaşlı ki kurduğu en sansasyonel cümleler bile en küçük bir sansasyona yol açamıyor.

*

ÖMER ÇELİK: Yukarıdan, üst perdeden ve entelektüel düzlemden konuşarak muhalefet dövme temrinleri yapar gibi bir havası var.

*

CANAN KAFTANCIOĞLU: Konuşurken dudaklarına kondurduğu o ironik kıvrımda, başarmış olmanın verdiği haklı gururun izlerini bulmak mümkün.

*

BAYRAM ŞENOCAK: AK Parti İstanbul İl Başkanı olarak 31 Mart akşamından beri hem azimli, hem de buruk bir havası var.

*

ALİ İHSAN YAVUZ: Muhalefeti sinir etme konusunda öyle becerikli ve öyle başarılı ki onun yüzünden antidepresana başlayan muhalifler bile var.

*

EKREM İMAMOĞLU: “Mazbatamı isterim, mazbatamı verin” demeden mazbatayı istemenin yollarını bulmuş gibi...

*

BİNALİ YILDIRIM: “YSK’yı etki altında bırakmamak için susmayı tercih ediyorum” demesine başkalarını bilmem ama ben 10 puan verdim, veriyorum.

 

İSTANBUL SEÇİMİNDE ŞAHİNLER, GÜVERCİNLER TAVŞANLAR VE TİLKİLER

ŞAHİNLER: Sertlik yanlısı Tamil gerillası gibi takılanlar... “Seçim yenilensin” deyip de başka bir şey demeyenler. İki ilçeyi çok seviyorlar: Büyükçekmece ve Maltepe.

*

GÜVERCİNLER: İtiraz sürecini ilk üç gün destekledikten sonra yumuşakça “Verelim mazbatayı kurtulalım” noktasına gelenler. Sevdikleri cümle şu: Dünya bize ne der?

*

TAVŞANLAR: “Ertelensin” demekten de acayip tırsanlar... “Ertelenmesin” demekten de acayip tırsanlar. Yaptıkları tek şey var: Ürkekçe etrafı kollamak!

*

TİLKİLER: Duruma göre konuşanlar. Ortamda hangi görüş ağır basıyorsa o görüşü savunanlar. Sloganları: Aman ağzımızın tadı bozulmasın Ali Rıza Bey.

KAYBEDEN BAŞKANLAR ŞUNLARI DİNLEYEBİLİR

DEMEDİM Mİ: Sonu hep “Demedim mi?” diye biten bir ilahi bu... Sami Özer’in sesinden çok etkileyici olabilir.

BU DA GEÇER: İbrahim Tatlıses’in arabesk döneminin en kral şarkılarındandır. “Bu da geçer, alışmalısın” diye teskin eder.

HEP SONRADAN: Ahmet Kaya’nın aklı başına hep sonradan gelenlerle empati kurarak yaptığı şarkı... Akşama doğru dinlenmesini tavsiye ederim.

BU HAYATIN HEYECANI MEYECANI YOK MU?

GAZAPİZM’in şarkısından dilime takıldı.

İki gündür “Bu hayatın heyecanı meyecanı yok” diye mırıldanıp duruyorum.

*

Sonra birden kafama “dank” etti.

Bu bir İsveç halk ezgisi olsaydı... Tamamdı.

Bu bir Norveç’e özgü asi şarkı olsaydı... Yine tamamdı.

Bu bir Finlandiya uzun havası falan olsaydı... Bu da tamamdı.

*

Fakat el insaf be Gazapizm!

Türkiye’de yaşanan hayatın da heyecanı meyecanı yoksa...

Biz nasıl edelim, nerelere gidelim?


KAZANAN NE ZAMAN KAYBETMEYE BAŞLAR?

CHP’li Gürsel Tekin iddia ediyor.

Diyor ki:

“Antalya Belediyesi’nde 4 bin bankamatik memuru vardı. Yeni başkan Muhittin Böcek, bunların hepsini işten çıkardı.”

*

Tabii gözler hemen eski başkan Menderes Türel’e çevriliyor.

O da diyor ki:

“Bu 4 bin bankamatik memurunun listesini açıklamazsanız ve işten atılan bir tek kişinin ismini söyleyemezseniz haysiyet ve şereften yoksun müfterisiniz.”

*

Eğer Menderes Türel’in bu meydan okuması cevapsız kalırsa...

İşte bu cevapsız kalan yer, kazananın kaybetmeye başladığı yerdir!


MELEKLER OMUZ OMUZA

ÜSKÜDAR Belediyesi, down sendromunun farkındalığını arttırmak ve bu sendroma sahip gençleri topluma kazandırmak amacıyla “Tebessüm Kahvesi” adlı bir kahve açmış.

*

Kalktım gittim bu kahveye.

Allah’ım! İyi ki gitmişim!

*

Kahvenin işletmesini üstlenen Down Sendromlu gençlerle geçirdiğim süre içinde...

Melekler diyarındaymışım gibi bir duyguya kapıldım.

Şaşırtıcı bir karşılıksız sevgi olgusuyla tanıştım.

İyilik yapma arzusuyla dolup taştım.

Bir an bile tebessümüz kalmadım.

*

Benzer duyguları yaşamak isteyen herkese tavsiye ederim:

Lütfen “Tebessüm Kahvesi”ne gidin...

Bir süreliğine de olsa meleklerle omuz omuza durmak size çok iyi gelecek.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #e20905;"></div>

<p><strong>SON 24 SAATTE YAŞANANLAR</strong></p>

Yazının devamı...

Hikâyesi olmayan adamı hikâye sahibi yaptılar

Bir hikâyesi yoktu!

Ta en başından beri en büyük sorunu buydu.

*

Herhangi bir bedel ödememişti/Şapkadan çıkar gibi çıkmıştı/Doğal olarak yadırganıyordu/Doğal olarak önemsenmiyordu/Ahaliyle arasında büyülü bir bağ yoktu/Böyle bir bağı oluşturabilecek imkânlardan mahrumdu/Mağduriyet adı verilen baldan tatmamıştı/Sıradanlık çemberinde yitip gidecek gibiydi/Bir çiçekti ama renksizdi, kokusuzdu...

*

Bıraksalardı, hikâyesiz gelip hikâyesiz gidecekti...

Ama bırakmadılar!

*

Seçimden hemen önce ve seçimden hemen sonra yapıp ettikleriyle hikâyesiz kalmaya mahkûm İmamoğlu’na...

Çok gizemli, acayip sürükleyici, su gibi akıp giden bir hikâye armağan ettiler.

*

Ama ne hikâye!

- Rüyasında görse inanamayacağı türden bir hikâye!

- Bir gün değil, iki gün değil, her gün kazandıran bir hikâye!

- Bedavadan bir hikâye!

- Sanki Gogol kaleme almış gibi bir hikâye!

*

Böylece “Memlekette hikâyesi olan adam yok abi” denilen bir ortamda hikâyesi olan bir adam yarattılar.

Kendi elleriyle!

Üstelik adamın hikâyesi, başı sonu belli bir İstanbul hikâyesi olacakken sürprizlere gebe bir hikâyeye dönüşme eğiliminde.

O derece yani!

*

Size bir şey söyleyeyim mi?

Hikâye sahibi olmak...

Hiç bu kadar kolay, hiç bu kadar zahmetsiz, hiç bu kadar bahşedilmiş olmamıştı.

*

Şimdi Ekrem İmamoğlu...

Yatıp kalkıp kendisine bu hikâyeyi bahşedenlere dua etmesin de ne yapsın Allah aşkına?

 

ATATÜRK HAVALİMANI’NA FIRLATTIĞIM SON BAKIŞLAR

BİR gazeteci grubu olarak...

Terk edilmiş İstanbul Atatürk Havalimanı’nı gezdik.

*

Issız havalimanını gezerken...

Hatıralar canlandı gözümde birer birer:

*

- İşte tam burada pasaportumu evde unuttuğumu fark edip kafayı yemiştim.

- İşte tam burada peynirli tostu gömmüştüm.

İşte tam burada vakit geçirmek için hayatta almayacağım ürünleri uzun uzun incelemiştim.

- İşte tam burada uçağı kaçırdığımı anlayıp sinir krizine girmiştim.

- İşte tam burada sinir krizinden çıkıp tuhaf bir rahatlama hissiyle dopdolu olmuştum.

- İşte tam burada pasaport kuyruğunda sıkılmıştım.

- İşte tam burada Cem Karaca’yla karşılaşıp ayaküstü muhabbet etmiştim.

- İşte tam burada bavul beklerken sıkıntıdan telefonumun şarjını heder etmiştim.

- İşte tam burada uçağımın rötar yaptığını öğrenip öfkelenmiştim.

İşte tam burada “Bugün bu havalimanı amma da kalabalık” demiştim.

*

Sonra hatıralardan kafayı kaldırıverdim.

Ve “küt” diye...

Koskoca havalimanının bütün ıssızlığı çöktü içime.

*

Sık tayini çıkan bir memurun çocuğu olarak...

Eşyaları toplanmış, terk edilmek üzere olan evlerin yaydığı hüznü çok iyi bilirim.

O hüznü, yüz binle çarpın!

İşte Atatürk Havalimanı’nın ıssızlığının yaydığı hüznün şiddeti budur.

 

BU IPISSIZ HAVALİMANINDA KISA VADEDE NELER YAPILIR?


- FİLM ÇEKİLEBİLİR: Kubrick’in “Cinnet” diye bir filmi var ya... Hani deliren Jack Nicholson, elinde baltayla ıssız bir otelde dehşet saçıyordu... Atatürk Havalimanı’nın ıssızlığında işte tam da buna benzer bir film çekilebilir... Filmin başrolü için bizim Ertuğrul Özkök’ü önerebilirim. Gerçi elinde baltayla delirmiş bir Ertuğrul Özkök’ün havalimanının boş alanlarında yaratabileceği dehşet öyle çok fazla olmaz ama idare ederiz artık.

*

- TURLAR DÜZENLENEBİLİR: Ağzından her daim bal damlayan, bu yönüyle insanın üzerinde sohbeti tatlı bir “Bal Mahmut” etkisi bırakan TAV’ın CEO’su Sani Şener rehberliğinde meraklılar için havalimanı turları düzenlenebilir. Sani Şener’in Atatürk Havalimanı üzerinden Türkiye’nin yakın tarihini anlattığı bu gezilere paha biçilebilir mi? Bilemiyorum.

*

- DÜĞÜN YAPILABİLİR: Kır düğünü var... Büyük otel düğünü var... Kumsal düğünü var... Peki neden ıssız havaalanı düğünü olmasın? Neden böyle bir düğün konsepti oluşturulmasın? Burada yapılacak bir düğünün unutulmaz bir düğün olmama ihtimali sıfırdır... Bu açıdan biraz yüksek bir ücretle burası en azından kısa vadede düğünlere açılabilir... Ticaretten pek çakmam ama bana iyi bir gelir kaynağı olabilirmiş gibi geliyor.

*

- İFTAR DAVETİ VERİLEBİLİR: Malum önümüz Ramazan... İftar davetleri için yapılan rekor denemelerinin de hepimiz farkındayız. Bu havalimanında gerçekleşebilecek büyük bir iftar davetinin, “dünyanın en büyük kapalı salon iftarı” rekoru kırmaması mümkün değildir. Ama bunun için İstanbul’un belediye başkanının kim olduğunun belirlenmesi şart gibi.

*

- FAZIL SAY KONSERİ OLABİLİR: Gururumuz, imaj düzelticimiz, biriciğimiz Fazıl Say’a burada devasa bir konser verdirsek... Bütün Avrupa devletlerinden üst düzey isimleri davet etsek... Bu muazzam atmosferde gerçekleştirilen Fazıl Say konseriyle... Avrupa Birliği’nin kapılarını açılmaz mı? Dolar şak diye düşmez mi? Üstelik Artvin Belediyesi de belediye hoparlörlerinden Vivaldi yayınlamaya başlamışken...

 

 

Yazının devamı...

Seçim yenilenirse AK Parti kazanır mı?

Fakat bunun için AK Parti’nin şu üç şeyi başarması şart:

*

BİR: Öncelikle... Seçimin yenilenmesinin makul gerekçelere dayandığını, kendi parti tabanına çok güçlü bir şekilde inandırması şart...

*

İKİ: Ardından... Seçim neden yenileniyor?” sorusuna, kamu vicdanını tatmin edecek çok esaslı bir cevap geliştirmesi şart...

*

ÜÇ: Bu ikisini yaparken... Kimsenin üzerinde kuşku duymadığı türden belgelerle, delillerle, evraklarla konuşması şart...

*

Bu üç şart yerine getirilmezse...

Rakip aday, “mağduriyet” rüzgârını arkasına alır.

Ve böylece AK Parti’nin işi zorlaşır.

ELEŞTİRİ NEDEN ÖNEMLİDİR?

CHP’nin sandık başı örgütlenmesindeki başarısında...

Bir seçim organizasyonunu bile yapamıyorsunuz...

Sandıklara sahip çıkamayan parti mi olur?

Bir şeyi de becerin arkadaş...

Falan türü eleştirilerin payı yüzde kaçtır acaba?

BU BAŞKAN ÖVGÜYÜ SONSUZ HAK EDİYOR

MEHMET Siyam Kesimoğlu, Kırklareli’nin CHP’li belediye başkanıydı.

Sırf Muharrem İnce’ye yakın diye aday yapılmadı partisi tarafından.

O da başka bir partiye geçmek yerine bileğine güvendi ve bağımsız aday oldu.

Sonuçta bileğinin hakkıyla kazandı seçimi.

Oylarını yeniden saydılar falan ama nafile!

Mazbatasını aldı efeler gibi hey!

*

Kazanan bütün başkanlar tebriki hak ediyor muhakkak ama Mehmet Siyam Kesimoğlu’nun tebriki hak edişi bambaşka!

TANJU YENİ DÖNEMDE ‘OLAY ADAM’ OLACAK

BOLU’nun CHP’li yeni belediye başkanı Tanju Özcan...

BİR: Kuran’a el basarak yemin etmesiyle...

İKİ: “Suriyelilere yardım yok” açıklamasıyla...

ÜÇ: Sırrı Sakık’la yaptığı sert tartışmayla...

Gündeme “küt” diye giriverdi.

*

10 günde üç olayla Türkiye gündeminde yer almayı başaran Tanju Özcan’ın...

100 günde, 1000 günde neler yapabileceğini düşündükçe...

“Bu Tanju var ya... Önümüzdeki dönemde kesin ‘olay adam’ olacak” hükmünü vermekten kendimi alamıyorum.

AH SILA AH!

ŞAİR Didem Madak’ın şiirinin adı olan “Siz aşktan n’anlarsınız bayım” cümlesini, bağlamından kopararak hunharca sırtına dövme yaptıran Sıla’ya sesleniyorum:

Bu gidiş nereye Sıla?

Artık kendine gelsen diyorum Sıla.

Gülben Ergen bile senin kadar mesaj kaygılı değil Sıla.

Kibariye bile böyle sitemlere tenezzül etmez Sıla.

Kapatsan diyorum artık şu kör olası defteri Sıla!

Niye uzatıyorsun ki Sıla?

Bu çağrışım merakı seni bitirecek Sıla.

KLASİK BİR TÜRK IRKÇISI OLARAK TOLGA ÇEVİK

Klasik bir Türk ırkçısı... Bir İngiliz Türkiye’den mülk aldığında alkışı basar... Bir Katarlı Türkiye’den mülk aldığında auuvvv yapar...

Klasik bir Türk ırkçısı... Bir Fransız Türkiye’den mülk aldığında hiç mesele etmez... Bir Suudi mülk aldığında auuvvvv diye ağlar.

Klasik bir Türk ırkçısı... Bir Alman Türkiye’den mülk aldığında acayip gurur duyar... Bir Suriyeli mülk aldığında auvvvv çeker.

Katarlıların, Suudilerin, Suriyelilerin İstanbul’da Türklerden fazla mülkü olduğunu iddia edip bundan yakınan komedyen Tolga Çevik...

Sempatik gibi gözükmesine karşın son tahlilde klasik bir Türk ırkçısıdır maalesef.

BİR KELİME DAHA GİRDİ HAYATIMIZA

HER siyasi gelişme, her siyasi olay, her siyasi tartışma...

Yeni bir kelimeyi gündemimize sokuyor.

“Sehven”i öğrendik... “İltisak”ı öğrendik... “İstikşafi”yi öğrendik...

Ve şimdi de “sondajlama”yı öğrendik.

ERHAN NACAR’IN İTİBARI NASIL BERAAT EDECEK?

BİR süre önce “Çocukları Koruma Derneği Başkanı Erhan Nacar, kendi çocuğunu cinsel istismardan gözaltına alındı, tutuklandı” falan diye bir haber çıkmıştı gazetelerde.

Haberi okuyunca inanamamıştım, şok geçirmiştim, çok üzülmüştüm.

“Sosyal hizmetler uzmanı” olarak tanıdığım, bildiğim Erhan Nacar, çocuk istismarı gibi korkunç bir suçla suçlanıyordu. Üstelik kendi öz çocuğunu!

Yargı süreci dün tamamlandı.

Mahkemenin Erhan Nacar için verdiği net ve kesin karar şu oldu:

Beraat!

Yargı, Erhan Nacar’ı beraat ettirdi.

Peki Erhan Nacar’ın yerin bin kat dibine batırılan itibarını kim beraat ettirecek?

İşin o kısmı ne olacak?

Beraat kararını öğrendiğimden beri beynimi tırmalayan konu budur.


ADIN KALLEŞ OLDU ÖLÜM

ANKARA’da aç karınlarını doyurmak için nimet peşinde koşan gariban köpekleri, zehirli et vererek katletti kimliği belirsiz kalleşler.

Ağızlarında tam çiğneyemedikleri zehirli et parçalarıyla bir bir yerlere serildi zavallı hayvancıklar.

Fotoğraflarına bakamıyorum.

Baktığım anda da öfkeden duvarları yumrukluyorum.

“Adın kalleş olsun ölüm” demiş ya şair Enver Gökçe...

Oldu, oldu! Vallahi oldu!

Ankara’da ölümün adı resmen ve alenen “kalleş” oldu!

Sebep olanlar kahrolsun!

Yazının devamı...