GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Sıra başkonsolosun infazına mı geldi?

Resmi olarak açıklanana kadar Cemal Kaşıkçı’nın öldürüldüğünü söyleyemeyiz ama bu kadar delilden sonra müsaadeniz olursa artık ‘Kaşıkçı cinayeti’ demek istiyorum. Daha doğru bir tanımla, ‘Kaşıkçı suikastı’.

Cemal Kaşıkçı’nın başkonsolosluk binasına giriş yaptığı 2 Ekim günü Suudi Arabistan’dan gelen 15 kişinin sorgucu, infazcı ve temizlikçi olmak üzere üçe ayrıldığını belirtmiştim. Suudi Arabistan Adli Tıp Kurumu Başkanı Salah Muhammed Al Tubaigy’nin suç delillerini yok etmekle görevli olduğu anlaşıldı. Soruşturmanın ilerleyen aşamalarında Tubaigy’in yargılanması gündeme gelecek.

Ancak edindiğim bilgiye göre Suudi görevlileri yok etmeye çalışsa da bazı deliller ele geçirilmiş durumda. İstanbul Emniyeti’ne bağlı ekipler yok edilmeye çalışılan bazı delilleri kurtardı diyebiliriz. Başkonsolosluk bölümünde 9 saat süren aramada bazı önemli delillere ulaşıldığı söyleniyor. Şimdi bu deliller uzman bir ekip tarafından inceleniyor. Olayın aydınlatılması açısından bu çalışmalar çok önemli. Ama asıl önemli olan konuttaki arama. Çünkü Kaşıkçı’nın cesedinin parçalanma işleminin burada yapıldığı düşünülüyor. Salı günü konutta yapılacak arama Suudi yetkililerinin direnci nedeniyle gerçekleşememişti. Ama dün o sorun aşıldı ve konuta girildi. Konutta sadece deliller değil, aynı zamanda kaçırılamadıysa Kaşıkçı’nın parçalanmış cesedi de aranıyor.

ACİL KODUYLA ÇEKİLDİ

Salı günü konutunda arama yapılacağı haberini alır almaz ilk uçakla Suudi Arabistan’a kaçan Başkonsolos Muhammet el Uteybi’nin görevden alındığı açıklandı. Uteybi bu soruşturmanın kilit isimlerinden biri. Çünkü elde edilen ses kayıtlarından birinin başkonsolosa ait olduğu söyleniyor. Kaşıkçı olayından sonra Reuters haber ajansını başkonsolosluk binasına sokan Uteybi’nin kameraların karşısında boş dolapların kapaklarını açtığı görüntü hatırınızdadır. İstanbul Emniyeti bu görüntüleri uzman bir ekibe inceletti. Vücut dili okumasında başkonsolosun suçluluk telaşı içinde olduğu tespit edilmişti. Suudi Arabistan’a kaçan başkonsolosla birlikte aynı zamanda çok önemli bir delil de kaçmış oldu. Uluslararası kamuoyunun harekete geçip başkonsolosun hayatını garantiye alması gerekiyor. Suç delillerini yok etme adına Suudi Arabistan’ın gözünü kan bürümüş veliaht prensi, başkonsolosun vücudunu da ortadan kaldırabilir. Kaşıkçı olayının canlı bir tanığını ortadan kaldırma adına, başkonsolos ebediyen susturulmak üzere Riyad’a çekilmiş gibi gözüküyor. Ne yapıp edip en önemli tanığın ortadan kaldırılmasına engel olunmalı.

İNFAZDA 4 İSİM

Kaşıkçı cinayetinde elde edilen her delil, olayın önceden planlandığını ve infazın ardından suç delillerini yok etmek için kriminal bir temizlik yapıldığını gösteriyor. Aynı zamanda ulaşılan her delil, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammet bin Selman’a daha çok yaklaştırıyor.

Çünkü infaz ekibinde veliaht prensin yanından ayırmadığı 4 yakın koruması da var.

1- Mahir Abdülaziz Mutreb. Yurtdışı seyahatlerinde veliaht prense eşlik edecek kadar sadık adamı. 2 Ekim’de İstanbul’a gelen 15 kişilik ekibin içinde yer alıyordu. Aynı gün özel uçakla apar topar Türkiye’yi terk etti.

2- Abdulaziz Muhammed el Hawsawi. Veliaht prensle özel uçağında seyahat eden yakın koruma ekibinde yer alıyor. Suudi ailesiyle çalışan Fransız bir profesyonel koruma görevlisi olarak biliniyor.

3- Thaar Galib el Harbi. Cidde’deki sarayın en önemli korumaları arasında gösteriliyor. Gözü kara bir infazcı olarak biliniyor.

4- Muhammet Saad el Zahrani ise başka bir kişiye ait pasaportla seyahat edecek kadar karanlık olan kraliyet muhafızlarından.

Başkonsolos acil koduyla Suudi Arabistan’a çekilince Kaşıkçı’dan sonra sıra Uteybi’de mi sorusu gündeme geldi. Bu ekibin bir de başkonsolosu infaz edip önemli bir delili ortadan kaldırılmasına izin verilmemeli.

 

 

Yazının devamı...

Kaşıkçı olayında ilginç şeyler oluyor

Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim tarihinde içeri girdiği ve bir daha dışarı çıkmadığı Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda 13 gün sonra arama yapıldı. İstanbul Emniyeti olay yeri inceleme ve terör şubesine bağlı ekipler, “Luminol” diye adlandırılan özel ışıkla DNA örneklerini aradı. Ancak sadece mavi ışık kullanılmadı, olay yeri incelemenin kriminal tekniklerinden de yararlanıldı. Kaşıkçı’nın öldürüldüğüne dair delillere yaklaşıldığını söylemekle yetineceğim. Deliller üzerindeki incelemeler sürüyor. Cinayeti delillendirme konusunda bir mesafe kaydedildiğini söyleyebilirim. Yeni deliller ışığında soruşturmanın derinleştirilmesine karar verilince başkonsolosluk konutunda arama yapılması kararı alındı. Kamera kayıtlarına göre Cemal Kaşıkçı, saat 13.14’te konsolosluk kapısından giriş yapıyor. Suudi Arabistan’dan gelen infaz ekibi ise saat 12.25’te içeri giriyor. Kaşıkçı içerideyken bu kez camları dışarıdan görünmeyecek şekilde siyah kaplı bir araç, 15.08’de başkonsolosluk binasından çıkıp konuta giriyor. Soru şu: Kaşıkçı, başkonsolosluk binasında katledildikten sonra mı konuta götürüldü, yoksa infazı konutta mı gerçekleştirildi?

DELİLLER İNCELENİYOR

Bir saç telinden ya da kopan bir düğmeden, küçük bir kumaş parçasından yıllar sonra bile cinayetleri aydınlatma kapasitesine sahip bir polis teşkilatımız var. Ancak bu olayın bazı zorlukları mevcut. Suudi Arabistan’ın direnci ve olayın diplomatik dokunulmazlığa sahip başkonsoloslukta gerçekleşmesi nedeniyle ancak 13 gün sonra arama yapılabildi. Ayrıca Suudi Arabistan’dan gelen 15 kişilik özel ekibin başında Adli Tıp Kurumu Başkanı Salah Muhammed Tubaigy’in bulunması işleri zorlaştırdı. 15 kişilik ekibin sorgucu, infazcı ve temizlikçi olarak üçe ayrıldığı ve Adli Tıp Kurumu Başkanı’nın “temizlikçi” olduğu söyleniyor. Mükemmel cinayet yoktur. Konsoloslukta yok edilemeyen son deliller araştırılıyor demek daha doğru olur.  

Başkonsolos Muhammed el Uteybi’nin olaydan sonra 3 gün boyunca konutundan çıkmadığı tespit edildi. Ayrıca Kaşıkçı olayının yaşandığı 2 Ekim günü Türk çalışanlara izin verildiği ve Kaşıkçı’nın başkonsolosluğa girdiği öğleden sonra çalışanlara odalarından çıkmamaları talimatının verildiğini biliyoruz. Başkonsolos dün ülkesine mi döndü, yoksa kaçtı mı? Ya da Türkiye’yi terk etmesi mi sağlandı?

Soruşturma Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ı zor durumda bırakabilir. Çünkü ABD basınında geniş yankı uyandıran, ses kaydının bulunduğuna dair çıkan haberler yalanlanmadı. 

SUUD YÖNETİMİ ZORDA

Cemal Kaşıkçı olayının adli bir boyutu var. Ben aydınlatılmayacak bir olay olarak görmüyorum. Ama olayın Kaşıkçı’yı aşan bir yüzü var ki üzerinde durulmaya değer. Amerikan basınının haberine göre Suud istihbaratının Kaşıkçı’yı Riyad’a kaçırmak amacıyla yaptığı görüşmeler CIA’in takibine takılmış. Washington Post, Amerikan istihbaratının Kaşıkçı için A ve B planı olmak üzere iki hazırlık yapıldığını tespit ettiğini yazıyor. Suud yönetimi bir plan dahilinde Kaşıkçı’yı Riyad’a kaçırmayı veya ABD’de etkisiz hale getirmeyi planlıyor. Bunu tespit eden CIA, Kaşıkçı’yı haberdar etmediği gibi, Washington Büyükelçiliği’ne müracaat ettiğinde Türkiye’ye yönlendiriliyor. Kaşıkçı’ya 2 yıl görev yaptığı Londra Büyükelçiliği’ne başvurusunda da yine İstanbul adres gösteriliyor. Kaşıkçı yaşarken istihbarat bilgisini dahi paylaşmayan ABD, Kaşıkçı olayını kullanarak Riyad yönetimi üzerinde baskı kuruyor. ABD’nin elinde Kaşıkçı olayıyla ilgili uzun süreli dinlemeler olduğu söyleniyor. Cinayeti veliaht prense işletip faturayı Riyad’a ödetmek denilebilir. Saddam’ı kışkırtıp Kuveyt’e soktuktan sonra Irak’ı işgal etmediler mi? Yakında Trump Riyad’a gidip birkaç yüz milyar dolara mal olan yeni bir kılıç oyunu oynarsa şaşırmayın.

Suudi Arabistan Kralı Selman’ı Trump’ın elinden kurtaracak tek adres Erdoğan olarak gözüküyor.

Yazının devamı...

Yeni dönemin şifreleri

1 Ekim tarihinde ise “12 Ekim’deki mahkemede Brunson’la ilgili kararın sonuçlanması bekleniyor. Yani, işlediği suçlardan dolayı mahkûmiyet verilip yargılamasının adli kontrol şartı olmadan devam etmesi gibi. Bu durumda 13 Ekim’de Brunson’ı ABD’de uçağın merdivenlerinden inerken görebiliriz” diye not düşmüştüm.

13 Ekim tarihinde ise dünyaya Brunson’ın Beyaz Saray’da başkan Trump’ın omzuna elini koyup dua eden fotoğrafı geçildi. Trump’ın Brunson üzerinden Türk ekonomisini hedef alan tweet’ler attığı dönemde füze hızıyla yükselen dolar, krizin çözümüyle birlikte önemli ölçüde gerilemeye başladı.

Her kriz aynı zamanda bir fırsattır. Brunson kriziyle kilitlenen Türk-Amerikan ilişkileri, Brunson’ın serbest bırakılmasıyla birlikte yeni bir ivme kazanacak gibi görünüyor. Başkan Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür eden ve Türkiye ile ilişkileri geliştirmekten söz eden açıklamaları da bunu gösteriyor.

ERDOĞAN-TRUMP GÖRÜŞMESİ

Madem Brunson’ı bırakacaktık, bu krizi neden yaşadık diye sorulacak. Bu haklı ve meşru bir soru. Elbette ki bir hasar tespiti yapılacak. Buradan dersler çıkarılacak. Ancak önümüze bakmalıyız. Krizi fırsata çevirme durumundayız. Önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump’ın bir telefon görüşmesi yapması bekleniyor. ABD ile ilişkilerini düzelten, Avrupa Birliği ile ilişkilerini ise geliştirme yönünde olan bir Türkiye’ye ihtiyaç var.

Brunson krizinin en büyük faydası Türkiye’nin tekrar AB gündemine dönmesi oldu. Reform Eylem Grubu 3 yıl aradan sonra toplandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya ziyareti, yeni dönemin bir işareti olabilir. AB açısından öncelikli gündem maddelerinden olan Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Onursal Başkanı Taner Kılıç ile CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun serbest bırakılmasıyla bir ilerleme sağlandı. Şimdi gözler 11 Aralık’ta yapılacak Reform Eylem Grubu toplantısında açıklanacak olan “Yargı Reformu Stratejisi”ne çevrildi. Ancak orada çözmemiz gereken bir sorun duruyor. İşadamı Osman Kavala’nın tutukluğundan söz ediyorum. Nasıl ki Brunson’ın serbest bırakılmasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde krizi fırsata çevirme imkânı doğdu, aynı şeyi Osman Kavala ile Avrupa Birliği’yle ilişkilerde de yakalayabiliriz. Ancak Osman Kavala hakkında henüz bir iddianame hazırlığı yoktur. Edindiğim izlenime göre uzun bir süre daha olmayacak.

YENİ DÖNEM YENİ ŞİFRE

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeni ekonomi programının “dengeleme, disiplin ve değişim” üzerine kurulduğunu ifade etmişti. “Dengeleme”yi sadece ekonomi açısından değil, uluslararası ilişkilerde de yeni dönemin şifresi olarak görüyorum. ABD ile Brunson krizi, AB ile ilişkilerin normalleşme süreci, Almanya ile yakınlaşma, Hollanda ile karşılıklı büyükelçilerin atanması ilk çırpıda sayabileceğimiz örnekler. Hatta Türkiye ile Suudi Arabistan arasında derin bir krize yol açması için planlandığı anlaşılan Cemal Kaşıkçı olayını dahi krize dönüştürmeden serinkanlı bir şekilde yönetmeyi başardık.

ABD ile yaşanan ekonomik ve siyasi kriz bize AB ile ilişkilerin ne denli önemli olduğunu gösterdi. 11 Aralık’ta açıklanacak olan “Yargı Reformu Stratejisi” ve “Gümrük Birliği”nin yenilenmesiyle AB ile ilişkilerimizin yeni bir ivme kazanması hedefleniyor. Osman Kavala olayında atılacak bir adım ise çarpan etkisi yapar.

 

TAZİYE İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM

 

Yazının devamı...

Kaşıkçı olayının seyri değişebilir

Türk-Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı’nın anlatımına göre Kaşıkçı, bir dönem basın danışmanlığını yaptığı Londra’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliği’yle temas kurmuş, İstanbul’a yönlendirmişler.

Rejim muhaliflerine, “Güvenli olarak gördüğünüz Türkiye’de dahi sizi ortadan kaldırırız” mesajı verilmek için özellikle Türkiye seçilmiş. Amaç sadece Kaşıkçı’nın ortadan kaldırılması olsa, çok sık seyahat eden gazeteci istense başka yöntemlerle de ortadan kaldırılabilirdi.

Ama özellikle Türkiye’de olması istenmiş. Adeta iz bırakmak istenircesine hem Türkiye’nin güvenli bir ülke olmadığı mesajı verilmek istenmiş, hem de bize “Türkiye’ye gelir, istediğimiz adamı ortadan kaldırırız” denilmek istenmiş.

Cemal Kaşıkçı, 28 Eylül Cuma günü öğleden sonra Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na müracaat etmiş. İçeride ilgilenmişler, ancak saat geç olduğu için 15 dakikada yetiştirilecek olan evrakın yetişmediği söylenmiş, haftaya gelmesi istenmiş.

Kaşıkçı, cumartesi günü daha önce planlanan konferansı nedeniyle Londra’ya gitmiş. Pazar ve pazartesi günü Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’ndan aranıp “Ne zaman geliyorsunuz?” diye sorulmuş. Kaşıkçı yakın ilgiden tedirgin olmuş, “Benim aramam gerekirken onlar beni arıyor” demiş. Bu durumun ilk defa yaşandığını paylaşmış.


VÜCUT DİLİ ANALİZ EDİLDİ

2 Ekim Salı günü başkonsolosluğa gelince bilgisayarını ve üzerinde taşıdığı üç cep telefonunu nişanlısı Hatice Cengiz’e vermiş, “Gecikirsem Yasin Aktay’ı ve Turan Kışlakçı’yı ara” deyip içeri girmiş. Giriş o giriş. Bugün 9 gün oldu, Kaşıkçı girdiği o kapıdan bir daha çıkamadı. Kaşıkçı keşke telefonlarından birini yanına alsaydı.

Kaşıkçı saat 13.14’te başkonsolosluk binasından içeriye giriyor. Suudi Arabistan’dan özel iki jetle gelen ve aralarında Suudi Arabistan Adli Tıp Kurumu Başkanı Dr. Salah Muhammed’in de bulunduğu istihbaratçılardan oluşan 15 kişi ise Kaşıkçı’dan 89 dakika önce, yani 12.25’te aynı kapıdan içeri giriyor. Onlar 1 saat 54 dakika sonra, yani 15.08’de konsolosluktan çıkıyorlar ama Kaşıkçı bir daha çıkamıyor.

15 kişiden oluşan Suudi Arabistanlı istihbaratçıların sorgulama, infaz ve delilleri yok etme gibi birimlerden oluştuğu söyleniyor. Reuters’e başkonsolosluk binasını açıp dolap kapaklarını gösteren Muhammed el Katibi’nin vücut dili analiz edildi. Suçluluk telaşı içinde olduğu sonucuna varıldı.



KAYIT VAR MI?

Bu arada Cemal Kaşıkçı’nın ortadan kaybedildiği başkonsolosluk binasında arama yapmak için özel bir ekip oluşturuluyor. Çünkü oraya Reuters gibi boş dolapların kapıları gösterilmek için girilmeyecek.

Şimdiye kadar bir düğmeden ya da kıl parçasından cinayetleri aydınlatan polis teşkilatı aramaya önem veriyor. Soruşturmanın ilerleyen aşamasında ise çalışanların sorgulanması gerekebilir.

Cemal Kaşıkçı’nın ortadan kaldırıldığı 2 Ekim günü Türk çalışanların gönderilmesi, öğleden sonra konsolosluk çalışanlarının odalarından çıkmamasının istenmesi, Başkonsolos Muhammed el Katibi’nin tüm randevularını iptal edip üç gün konutundan çıkmaması gibi kuşku verici noktalar var.

Ama asıl içeride yapılacak aramada Suudi Arabistan’dan gelenlerin yok edemedikleri delillere ulaşılırsa, işin şekli o andan itibaren değişebilir.

Olay günü çalışmayan kameraların ne zaman kayıttan çıkarıldığı dahi önem arz ediyor. Çünkü kamera sistemini kuran firmaya herhangi bir arıza bildirilmemiş. Bu durumda arızalı olmayan ama o gün için kapatılan kamera sistemi bile başlı başına kuşku verici.

Yeni Şafak yazarı Kemal Öztürk’ün, “Türkiye’nin elinde ya içeriden de kayıt varsa?” sorusunun altının boş olmadığı sonucuna ulaştım. Bir görüntü değil, ama içeriden bir ses kaydı soruşturmanın yönünü değiştirebilir.

Yazının devamı...

Cemal Kaşıkçı olayında 5 karanlık nokta

Çünkü Kaşıkçı, 2 Ekim günü saat 13.14’te Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na giriş yaptıktan sonra bir daha çıkamadı. Emniyet birimleri Kaşıkçı’nın öldürüldüğü kanaatinde. Zaten kendisi de öldürülme kuşkusu taşıyor olmalı ki belli bir saate kadar dışarı çıkmadığı takdirde nişanlısından AK Parti Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay’ı ve Türk-Arap Medya Derneği Başkanı Turan Kışlakçı’yı haberdar etmesini istemiş. Eğer böyle bir önlem almasa çıkmadığından dahi haberimiz olmayacaktı.

Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosu Reuters’e kapılarını açarak Kaşıkçı’nın ölü ya da dirisinin konsolosluk binasında olmadığını ispat etmeye çalıştı. Muhammed el Katibi, olay günü güvenlik kameralarının çalışmadığını itiraf etti. Dolap kapaklarının açılarak bir insanın öldürülmediğinin ispat edilmesi çabasına ilk kez tanıklık ettik.

Emniyet birimlerimizin başkonsolosluk binasındaki incelemeleri sırasında kameraların arızalı mı olduğu, yoksa kapatıldığı mı belirlenecek. Kapatıldıysa 2 Ekim’den önce ne zaman kapatıldığı ve daha sonra açılıp açılmadığı belirlenecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirttiği gibi, Kaşıkçı’nın yaşadığını ispat etme görevi artık Suudi Arabistan’ın. Çünkü şu ana kadar Kaşıkçı’nın başkonsolosluk binasına girdikten sonra çıktığına dair bir kanıt sunamadılar. Devletler yoruma göre değil, delillere göre hareket eder. 8 gün içinde delillerin yok edildiğini tahmin etmek güç değil. Ama delil kırıntısına dahi ulaşılsa Kaşıkçı olayı aydınlatılabilir.

Bu aşamada Kaşıkçı olayında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammet bin Selman’ı gösteren işaretler artıyor. Kaşıkçı’yı başka yöntemlerle ortadan kaldırmaları mümkünken neden İstanbul Başkonsolosluğu seçildi, adres vermek istercesine bu cinayet neden Türkiye’de işlendi sorularının cevaplandırılması gerekiyor. Burada hem Türkiye’ye hem de rejim muhaliflerine “En çok güvendiğiniz ülkede sizi ortadan kaldırırız” mesajının verilmek istendiği açık. Türkiye bunun altında kalamaz. 

Cemal Kaşıkçı’nın başkonsolosluk binasının içine girdiği anda derdest edildiği ve Suudi Arabistan’dan gelen istihbaratçılar tarafından sorgulanıp öldürüldüğü kanaati mevcut. İstihbaratçı dedim, sorgulama dedim, öldürüldü dedim, çünkü o yönde belirtiler var. Madde madde sıralıyorum:

1) Cemal Kaşıkçı’nın binaya giriş görüntüsü var. Ancak başkonsolosluk yetkilileri çıkış görüntüsünü sunamadı. Sokağı izleyen hiçbir kamerada Kaşıkçı’nın çıkış görüntüsü tespit edilemedi.

2) Cemal Kaşıkçı’nın, başkonsolosluğa girdiği 2 Ekim günü iki ayrı uçakla Türkiye’ye gelip aynı gün Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne hareket eden 13 kişilik bir ekipten söz edilmişti. O ekipte yer alanların isimleri tespit edildi. Meslekleri sorgulandı ve hepsinin uzman istihbaratçı olduğu ortaya çıktı. İki uçak İstanbul’dan ayrılmadan önce genel olarak arandı. Haberlerde yer aldığı şekilde didik didik aranmadı, o saatlerde herhangi bir ihbar olmadığı ve diplomatik dokunulmazlığı olduğu için usulüne uygun bir arama yapıldı.

3) Kaşıkçı’nın İstanbul Başkonsolosluğu’na girdiği andan itibaren çalışanlara belli bir zaman dilimi arasında odalarından çıkmamaları talimatının verildiği belirlendi.

4) Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosu cinayetin işlendiği düşünülen 2 Ekim’den sonra tam 3 gün evinden çıkmadı. Hafta içi mesai saatleri olmasına ve daha önce verilen randevuları bulunmasına rağmen randevularını iptal edip ilk kez 3 gün evinden çıkmaması kuşku yarattı.

5) Sekiz gün sonra İstanbul Başkonsolosluğu’nda arama izni veren Suudi Arabistan yönetimi, Türk çalışanları zorunlu olarak izne çıkarıp evlerine gönderdi.

Suudi yönetimi bombanın fitilini çekip kucağımıza bıraktığını düşünüyor ama ellerinde patlayabilir. Çünkü soruşturma ilerledikçe önemli delillere ulaşılacağı kokusu alıyorum.

Yazının devamı...

‘Cumhur ittifakı’ için formül bulundu mu?

Özhaseki, milletvekillerinin yerel seçimlerle ilgili sorularına doyurucu yanıtlar veriyor. Sunum ve soru-cevap bölümünün tamamlanmasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan sözü alıyor. “Seçim kazanacak adaylarla halkın karşısına çıkacağız” diye söze başlıyor. Daha önce açıkladığı gibi ehliyet ve liyakate önem vereceklerini, tevazu sahibi isimleri aday göstereceklerini anlatıyor. Milletvekilleri, Erdoğan’ın sözlerinden mevcut belediye başkan adaylarının önemli oranda değişeceği mesajını çıkarıyorlar.

Erdoğan iki noktanın üzerinde duruyor:

1) İyi adaylar çıkaracağız.

2) Her yerde aday göstereceğiz.

Erdoğan, ‘cumhur ittifakı’na ilişkin değerlendirmesini ise sona bırakıyor.

“MHP ile gerçekleştirdiğimiz cumhur ittifakı, seçim ittifakından öte bir şeydir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu meselelerde, yerli ve milli konularda taraf olmak demektir. O nedenle bunu bir seçim ittifakı olarak görmemek lazım. Biz bu ittifakı sürdürmekte kararlıyız” diyor.

Merhum Aydın Menderes, Refah Partisi’ne katılım töreninde, “Pazara kadar değil, mezara kadar” demişti. ‘Cumhur ittifakı’ için aynı şeyi söyleyecek kadar iddialı değilim. Ama Erdoğan bu ittifakı 2023’e kadar sürdürmekte kararlı.

TOPLANTIDA NE KONUŞULDU?

Yerel seçimlerde ‘cumhur ittifakı’ için dün ilk resmi temas gerçekleşti. AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş ve yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki ile MHP genel başkan yardımcıları Semih Yalçın ve Sadir Durmaz bir araya geldiler. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada ‘cumhur ittifakı’nın süreceği beyan edildi. Numan Kurtulmuş, “Bazı konularda teknik çalışmalarımızı sürdürecek, tekrar bir araya geleceğiz” dedi. Toplantının başına döndüğümüzde ise iki partinin yetkilileri, ‘cumhur ittifakı’nın devamının önemine işaret ediyorlar. “Cumhur ittifakının gereğine inanmış kişiler olarak, af ve yerel seçim ittifakının buna gölge düşürmesini istemiyoruz. Önümüzde 5 yıl gibi bir süre var. Bu 5 yıl içinde Meclis’e birçok konu gelecek. Ayrı partiler olarak farklı tüzel kişiliklerimiz var. Hepsinde anlaşmamız mümkün değil. Bu durum muhalefet tarafından kaşınmak istenecek. Bunların cumhur ittifakına gölge düşürmesine müsaade etmememiz lazım” deniliyor. İki parti hem ‘cumhur ittifakı’nın süreceğini ilan ediyor hem de her yerde aday çıkaracaklarını söylüyorlar. Peki, bu nasıl olacak? İşin püf noktası burası işte. Biraz açmak istiyorum.

İTTİFAKIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL

AK Partili belediyeler 50 milyon vatandaşımıza, MHP’li belediyeler ise 12 milyona hizmet veriyorlar. MHP’nin üçü büyükşehir olmak üzere 130 belediye başkanlığı var. AK Parti, MHP’li belediyelerin olduğu yerde seçimlere girmediği takdirde Türkiye genelinde 4-5 puanlık bir oy düşüşü yaşıyor. MHP açısından ise tablo daha da zor. MHP, AK Partili belediyelerin olduğu yerde seçimlere girmediği takdirde oy oranı yüzde 3-4 seviyesine geriliyor. “Bu sonuçlar birkaç yıl sonra önümüze konulur. Böyle bir tabloya izin vermememiz lazım” diyorlar. Olumsuz sonuçlar değil birkaç yıl sonra, seçim gecesi önlerine konulur.

Cumhur ittifakı’nın önündeki en önemli engeli bu nokta teşkil ediyor. Hatta heyetler, “Keşke Anayasa değişikliği yapılırken ‘Yerel seçimlerde ittifak oyları ortak sayılır’ diye bir madde koysaydık” diye konuşuyorlar. Ama artık çok geç.

Tablo bu. Peki, buna göre nasıl bir formül bulunacak? AK Parti ve MHP heyeti dün itibariyle bir formül geliştiremedi. Heyetler yeniden görüşmek üzere ayrıldılar. Ya bir formül bulunacak, ya da iş liderlere kalacak. Erdoğan ile Bahçeli bir araya gelip, ‘cumhur ittifakı’nın devam ettiğini ilan edip, partileri aday çıkarma konusunda serbest bırakabilirler. Liste ittifakı değil, gönül ittifakı formülü daha ağır basıyor.

 

Yazının devamı...

Erdoğan hangi talimatı verdi?

Bunda şaşırtıcı bir şey yok. Çünkü bir süredir ülkenin gündemini ekonomi belirliyor. Altı ay içinde seçimlere gideceğimiz halde kimse belediye başkan adaylarıyla ilgilenmiyor. Fiyat artışı öncelikli gündem maddesi haline gelmiş durumda. Dış politikadan terörle mücadeleye, Suriye’deki gelişmelerden yerel seçimlere kadar önemli konularda bakanlar sunum yaptı. Martta yapılacak yerel seçimler masaya yatırıldı. Ama hiçbir gündem maddesi ekonomi kadar ilgi çekici olmadı. Milletvekilleri en çok ekonomideki gelişmelere ilişkin sorular sordular.

Milletvekilleri kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da diğer başlıklara rağmen ekonomi üzerinde bu denli ağırlıklı durması dikkati çekti. Erdoğan iki hamle yaptı, bir de talimat verdi. Öncelikle kamuoyuna açık bir şekilde yaptığı iki hamleyi kaydetmek istiyorum.

McKinsey konusundaki tartışmalara son verdi. “Fikri danışmanlık hizmeti de almayacağız” dedi. Erdoğan böylece yerel seçimlere giderken muhalefetin kozunu elinden almış oldu. İkincisi ise IMF defterini bir daha açılmamak üzere kapattı.

Talimatına gelince, ekonomik krizin gündemden düşürülmesi ve halkın pahalılıktan şikâyetine son verilmesi için her türlü tedbirin alınmasını istedi. Ülke olarak zor bir süreçten geçiyoruz. Ekonomin önemli siyasi sonuçları oluyor. Bunu en iyi bilen insanlardan biri Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ecevit 1979’da ve 2001’de ağır ekonomik krizler yaşattığı için iki defa başbakanlığı kaybetti. Özal ise 12 Eylül yönetimine rağmen “Ekonomiyi iyi biliyor” imajıyla tek başına iktidar oldu. Erdoğan ise 16 yıllık iktidarı boyunca Türkiye’yi büyüttü. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kızılcahamam kampının kapalı bölümünde en fazla ağırlığı ekonomiye verdiği ve “Bizim dönemimizde bu ülkede ekonomik kriz yaşatmamakta kararlıyız” dediği söyleniyor.

Bunun için bir dizi paket uygulamaya konuluyor. Hafta içinde enflasyonla topyekûn mücadele süreci başlatılacak. Fiyatlama, indirim ve stokçulukla etkin mücadele için düğmeye basılacak. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, enflasyonla mücadelenin sadece Merkez Bankası ve bir bakanlığın görevi olmadığını belirtip “Elinizi taşın altına koyun” diye çağrı yapacak.

Türkiye’nin yaşadığı sorunun iki ayağı var. Biri ekonomik diğeri siyasi. Krizin siyasi ayağına ilişkin önemli bir haftaya giriyoruz.

BRUNSON NE OLACAK?

Bu hafta bir anlamda Brunson haftası olacak. Çünkü 12 Ekim Cuma günü Brunson davası var. Kamuoyunda Brunson’ın bırakılması yönünde büyük bir beklenti var. Piyasalar rahip olayını olumlu yönde fiyatladı. Tersi olursa ne olur bilemiyorum tabii. Ancak beklendiği gibi Brunson’ın serbest kalması söz konusu olursa, 10 Ağustos’tan sonra başlayan Trump krizinin siyasi ayağı çözülmüş olacak. Brunson’la ilgili mahkemenin sonuçlanacağı, mahkûmiyet verilen rahibin yattığı süre dikkate alınarak serbest bırakılacağını düşünüyorum. Ondan sonra bizi güllük gülistanlık bir dönem bekliyor iddiasında değilim. 4 Kasım’da bizi de yakından ilgilendiren İran’la ilgili yaptırımlar açıklanacak. Trump’ın olduğu bir dünyada kimseye huzur yoktur. Kastetmek istediğim krizin siyasi ayağı çözülmüş, dış baskı hafifletilmiş olacak. Böylece krizin ekonomik boyutuyla mücadele etmek durumunda kalacağız.

GÖNÜL İTTİFAKI

Cumhurbaşkanı Erdoğan yerel seçimlere ekonomik ve siyasi krizlerin gölgesi altında gitmeyi tercih etmiyor. O nedenle ekim ve kasım aylarını çözüm açısından hayati bir dönem olarak görüyor. Aralık ayından itibaren ise Türkiye’nin yeniden pozitif gündeme dönmesini hedefliyor. Bu arada MHP ile ‘cumhur ittifakı’ konusunu unutmuş değilim. AK Parti ve MHP yetkilileri ittifak için buluşacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Budapeşte dönüşü Bahçeli ile bir araya gelecek. Erdoğan’ın Kızılcahamam kampında çizdiği tabloya göre ‘cumhur ittifakı’ yerel seçimlerde liste ittifakı değil, gönül ittifakı olarak kurulacak.

Yazının devamı...