KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

Büyülü Toscana...

Pienza’nın görkemli tarihi II. Pius’un papalığının 6 yılına ( 1458 – 1464), bu ünlü yurttaşın gerçek adı olan  Enea Silvio Piccolomini adına dayanır. II Pius papa olunca (nasıl papa olduğunu aşağıda yazdım ilgilenenler okuyabilirler) Floransalı mimar Bernardo Rossellino’dan doğduğu kasaba olan Corsignano’yu yeni bir şehre dönüştürmesini ister.  Proje ilk olarak katedral, Palazzo Piccolomini ve kardinallerin o dönem gücünü kaybetmemek adına inşa etmek zorunda olduğu diğer binaların yapımıyla başlar. Corsignano kasabası Pienza adıyla tekrar yaratılır. II. Pius’un ölümüyle, şehirdeki inşaat çalışmaları durur ve şehir sakin bir kasaba halini alır. Fakat şehir, tarihi yapıları açısından oldukça önemli bir konumdadır ve bu sebeple 1996 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne ‘yaratıcı insan dehası’, ‘değer alışverişi’, ‘insan tarihindeki önemi’ kriterleriyle listeye girmeye hak kazanmış.



Aynı unvanı, estetik açıdan gönülleri fetheden, Ortaçağ’da dönemin halkı tarafından resmedilmiş peyzajı günümüze kadar koruyabilen Val d’Orcia’da alır. Bu estetik algılar, birkaç yüzyıl sonra, Marki Origo’nun Val d’Orcia’nın terk edilmiş ücra bir köşesini yeniden ele alarak biçimlendirmesini ve La Foce ( La Foçe)'yi yaratmasını sağlayacaktır.



İdeal Rönesans şehri

Pienza köyü ile II. Pius ve Bernardo Rossellino, o güne kadar var olmayan bir şehir modeli tasarlamış olurlar. Bu öyle bir şehirdir ki, buranın yerlileri uyum içinde yaşar ve bir yandan da çalışırarak hayatlarını kazanır. Şehrin yapısı, geometrik düzeni, ideal orantısı ve planlaması, Ortaçağ döneminin kaotik ve orantısız yapısıyla bilinen şehir algısını yerle bir etmiş!  Şehir planlaması oldukça düzenli; bir ana cadde, dikey ve yatay sokaklar, etkinlikler ve pazar yerleri için özel tasarlanmış açık ve ışık alan meydanlar... Önemli yapılar ana meydanın çevresine rasyonel bir şekilde yerleştirilmiş. Dar alanlar ise tam bir ustalık eseri ve ana cadde meydana hafifçe dönük bir şekilde inşa edilmiş. Bu şehir planlamasında bir fazlalık, göze batan bir aşırılık görmeniz mümkün değil. Ana caddenin uzunluğunun verdiği sonsuzluk hissi ise üzerinizde ölümsüzlük hissi yaratıyor... Ana meydan, olduğundan daha geniş görünmesini sağlayan trapez şeklinde tasarlanmış. Meydandaki kaldırım taşlarının oluşturduğu geometrik şekiller ise katedrali olduğundan daha yüksek gösteriyor. Katedralin gölgesi yılda iki defa kaldırım taşlarının üzerine vuruyor ve manzara her göreni büyülüyo.

Keşişlerin ilginç mağaraları

Pienza ve çevresinde mistik ve zamanın çok ötesindeymişiz hissi yaratan iki adet mağara bulunuyor. Porta al Prato yakınında bulunan ‘Le Romitorio’, Ortaçağ’da keşişler tarafından kum taşlarının kazılmasıyla oluşturulmuş mağaralar bütünü. Duvarların üzerinde XIV ve XV yy. ait ilginç kabartmalı rölyefler var. Bu kabartma resimlerde, yeni çocuk sahibi olmuş annelerin sütlerinin bol olması için kutsal saydığı ve büyük saygı duyduğu Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı emzirdiği bir temsil bulunuyor. Burayı ziyaret etmek için randevu almak şart ve detaylı bilgiye Diocésain Müzesi’ndeki turizm ofisinden ulaşabilirsiniz.

Monticchiello civarında bulunan ‘Les Buche del Beato’yu yerel bir rehber olmadan bulmak neredeyse imkânsız. Burası, içine erişimi olmayan pek çok mağaradan oluşur. Bu mağaraların bir tarafında dar bir boğaz bulunur ve bu boğazın sonuna Tresa Nehri dökülür.  15. yüzyılın başında San Giovanni Benincasa di Montepulciano hayatının son 20 yılını yalnızlık ve sessizlik içinde burada geçirmiştir.



Küllerinden yeniden yaratılan vadi Val D'orcia ve eşsiz güzellikte yer alan seyir terasları...

Siena'nın 25 kilometre uzağında özenli ve bilinçli oluşturulmuş bir peyzaj harikası olan Val D'orcia çorak ve üzerinde ekin yetişmeyen topraklara sahipmiş, 1000 yılından önce Roma’ya giden bir yol olan ‘Via Francigena’nın  bağlanmasıyla bölge gelişmiş ve adını hacı ve tacirlerden oluşan ve o dönemde bu yolu kullanan Francs topluluğundan alır. Bu vadide daha sonra kilise, manastır, han, şato ve köyler inşa edilmiş. Buradaki yol Siena’nın gelişmesinde önemli bir rol oynamış. Siena 13. yy’dan sonra tüm Val d’Orcia’ya hükmeder. Siena’nın varlıklı tacirleri buradan arazi satın almış ve bu arazilerin tarıma elverişli olması için çalışmış.

Buradaki görgü kurallarına ve toplumsal yaşama saygı duyarlar. Komünün post-feodal düzenindeki ‘doğayla uyum yasasına’ da sadık kalırlar. Avrupa’da ilk defa bir peyzaj sadece estetik amaçlı olarak tasarlanır. Marabacılık sistemi "yani birinin toprağını işleyerek, yalnızca ürüne ortak olma sistemi" getirilir. Tarıma elverişsiz araziler ıslah edilir, ekilen arazilerin arasına çalılıklar ve çitler konulur. Çiftliklerdeki köylüler için panoramik manzaralı çiftlikler inşa edilir. Yollar yapılır ve selvi ağaçları dikilir. Buradan elde edilen gelirle, çiftlikler güzelleştirilir ve güvenlikleri için önlemler alınır. Ayrıca köyler genişletilir ve tüm çevresi güzelleştirilir. 16. yy’da Siena Cumhuriyeti’nin çöküşüyle Via Francigena önemini zamanla yitirir ve Val d’Orcia’nın yavaş yavaş gerilemesine neden olur.  20. yy’da iyice yoksullaşır. 1964 yılına gelindiğinde marabacılık sistemi kaldırılır ve bu topraklar turizme açılarak tekrar canlandırılır...



‘insanlık tarihindeki önemi’, ‘evrensel önemdeki olaylarla ilgili miras’ kriteriyle Val Dorça 2004 yılında Dünya Miras Listesi’nde yerini almış. Pienza ve san Quirico d’Orcia arasındaki yol üzerinde bulunan Madonna di Vitaleta resmi…

Val d’Orcia’nın seyir terasları

Pienza, Monticchiello ve La Foce, küçük ve sevimli kasaba Castiglioncello del Tinoro ile birlikte eşsiz Val d’Orcia ve Monte Amiata (lav domları) manzarası sunar. Castiglioncello del Tinoro, 800 metre yüksekliğiyle bu dört seyir terası içinde en yüksek seyir terası olma özelliğine sahiptir ve buraya Sarteano veya La Foce üzerinden toprak bir yoldan ulaşabilirsiniz.



II. Pius (1405-1464)

II. Pius, gerçek adıyla Enea Silvio Piccolomini, Siena’lı aristokrat bir ailenin çocuğu olarak 1405 yılında bugünkü adı Pienza olan, o dönemde küçük bir kasaba olanCorsignano’da dünyaya gelir. Siena’daki hukuk eğitimini bitirmeden önce maceracı ruhu sayesinde Basel’e (İsviçre) konsey toplantısı için giden bir başrahibe katılır. O dönem 26 yaşında, oldukça yetenekli ve zeki bir gençtir. Hümanist bakış açısı, yeteneği, etkili konuşma sanatı ve başarılı bir diplomat kimliğiyle, III. Friedrich dönemindeki Kutsal Roma İmparatorluğu’na sekreter olana kadar başarılı bir kariyer geçmişiyle, doğduğu köyden uzakta yaşar. Bu güzel şehri idare etmenin yanı sıra, Enea şiir, tarih, coğrafya ve güldürü sanatı ile ilgilenir. L’Histoire de Deux Amants (İki Aşığın Hikayesi) adlı erotik hicvini yazar. Roma’da görev yaparken dine olan ilgisi artar. İmparatorluk ve Papalık arasındaki ilişkileri düzene sokma görevini başarıyla yerine getirdikten sonra, kendisine papa tarafından Sieana piskoposluğu görevi verilir. Böylece 45 yaşında, özgür yaşamını bir kenara bırakarak, dinle ilgisi olmayan tüm yazılarını yok sayar ve yeni bir hayata başlar. Onun bu değişimi oldukça içten ve sahicidir. 53 yaşında genç bir kardinal olarak, kardinaller meclisine katılır ve burada papa seçilir. Papalığı sadece 6 yıl sürer ve bu sürede hayallerini gerçekleştirmek için elinden geleni yapar. Bu hayallerinin içinde onların deyişiyle Konstantinopolis’teki Türklere bir haçlı seferi düzenlemek ve doğduğu köyü “ideal bir şehre” dönüştürmek de vardır. Sahip olduğu hümanist bakış açısı köleliğe ve yahudi düşmanlığına karşı tutumunu çok net ortaya koymasını sağlar. Ona göre, Commentaires gazetesi, bir papanın görevde olduğu süre boyunca hiçbir zaman papalık hakkında yazı yazmadığı tek gazete olmuştur. II Pius 59 yaşında Ancone’da( Ankona'da) hayata gözlerini yumar. Son ana kadar, Türklerle savaşmak için hiç gelmeyecek olan bir donanma ordusunu beklemiş...

Katliam!  Commentaires’de Dracula Türklerle savaşır ve onları canlı canlı kazığa oturtur. II Pius Prens Dracula’nın bu cesaretine hayran olmakla beraber, yine de bu yöntemi onaylamaz.

Tarihi ve coğrafi özellikler taşıyan eseri ‘Rerum Ubique Gestarum’ , Kolomb’a ilham kaynağı olmuştur. Amerika kıtasını keşfetmeye çıktığı sırada bu kitap Kolomb’un yanındaydı. Bundan sonraki yazımda Amerigo Vespucci’nin ailesinin yaşadığı ve doğup büyüdüğü yer Montefioralle'yi kaçırmayın derim...

 

Yazının devamı...

Toskana'nın tarih kokan şehri: Floransa

Bugün çok heyecanlıyım çünkü Floransa'ya gidiyorum. Heyecanlıyım çünkü İtalyan çalışma arkadaşım Francesca'yı uzun zamandır görmemiştim. Onu göreceğim ve konuşma fırsatı bulacağım eski günlerimizi anacağız…

Yıllardır acentacılık deneyimimle beraber Seyahat yazarlığımı harmanlama fırsatı bulabiliyorum, çok mutluyum. Geçen yıllarda oğlum Can ile Büyük İtalya Turu yaparken, resim çektiğimiz sırada Floransa'da kaybolmuştu. Ona hep İtalyanların ne kadar sıcakkanlı ve yardımsever olduklarını anlatmıştım. Başına bir şey gelirse İtalyanlardan yardım isteyebileceğini her ne şekilde olursa olsun ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarını her sohbetimizde anlatmışım ki Can, Floransa sokaklarında kaybolduğunda meydanda bulunan bir faytoncudan yardım istemeyi akıl edinmiş ve benim ilçe merkez amirliği ile yapmış olduğum konuşma ve kimliğini oraya mail atmam sonucunda 20-25 dakika sonra Can'ı merkezde bir karakolda bulmuştum. Hal böyle olunca Büyük İtalya turunda Floransa'da eksik kalan yerler ve turu ayarladığım acentanın merkez dışında konaklama ayarlamış olması ve merkeze kilometrelerce uzakta kalmamız da şehrin dokusunu hissetmeme engel olmuştu. Turda hemen akabinde Siena, San Gimignano gibi turistik çevre köylere uğramış Büyük İtalya turuna devam etmiştik. Hele ki Milano'da yaşadığım zamanda çalışma arkadaşım evlenip Floransa'ya yerleşince bir kez daha Floransa'ya gitmek kaçınılmaz olmuştu.

Gittiğin gibi dönme

Artık seyahat yazarlığı yaptığım için de turistik yerlerden çok yerel ve bir Floransalı gibi şehri yaşamak ve siz okurlarıma bunu anlatmam gerekiyordu. ‘Gittiğin gibi dönme’  sloganıyla yarattığım seyahat atölyeme bir anı bir tecrübe eklemem Floransa ve Toskana'dan sonra edindiğim tecrübelerimle yeni bir ‘ben’ oluşumumu, dönüşümümü yazımla kutlamam gerekiyordu. Gümrük memurunun ismimi telaffuz etmesi ve ‘evet benim’ dedikten sonra bana "hoşgeldiniz" diyerek beni karşılamasıyla Toskana turum başlamış oldu.

Bologna havalimanında turizm ofisine giderek istasyona giden havalimanı otobüsleri için 1 euro'ya biletimi aldım. Ve 15 dakikada bir kalkan otobüslere binerek istasyona 40 dakikada 2 durak sonra ulaştım. İnternetten tren biletimi ayarladığım için ne olur ne olmaz elimde pnr numaram vardı ama yine de belgem olsun diye tren şirketinin kuyruğu için numaramı ve biletimi aldım. 18 veya 19. Kontuardan kalkacaktı trenim bavullarımla aşağı inmem gerekiyordu. Yürüyen merdivenler olmadığı için çantamı bavulum çekçek butonuna takıp indirdim ve alt kattaki bardan güzel bir sandviç ve kahve siparişi verdim. O arada ekranlardan kontrol ediyordum kontuarları kalkacak trenleri mesela benim trenim Napoli'ye kadar gidiyordu onun için son istasyon yeri Napoli yazıyordu. Floransa 'da duraklayacaktı. Mutlaka kontrol etmek bakmak gerekiyor.

Hızlı tren Bologna’dan Floransa'ya 35 dakikada gidiyor. Çok rahat ve hızlı aynı zamanda insanlar itiş kakış binmedikleri için medeniyette kendinizi insan gibi hissediyorsunuz. Yalnızca istasyon girişinden aşağı 1 kat inerken yürüyen merdivenler yok bilerek bavulunuzu çok doldurmayın. Ünlü ‘Pitti Uomo’  moda haftası sonrasında, çok yakın bir arkadaşım olan yarı Milanolu yarı Floransalı Francesca ile buluşmak üzere haziran ayı sonlarındaki sıcak günlerden birinde işte yeniden Floransa’dayım. Şehire gelişimin her seferinde bana sanki eve dönüyormuşum duygusunu yaşatıyor. Müteşekkirim…

Çeşit çok

Sıkı bir kahvaltıdan sonra sabahın erken saatlerinde önce San Lorenzo semtindeki 1800’lerden kalma merkez pazarını dolaşıyoruz. Tarihi binanın bir zamanlar sebze-meyve pazarı olan üst katında, her sabah saat 10’dan gece yarısına kadar her türlü leziz yemeği bulmak mümkün: İtalyan cinsi özel bir sığır etinden balığa, makarna türlerinden pizzaya ve Floransa’nın ünlü işkembe yemeği ‘lampredotto’ya varıncaya kadar ne ararsanız var. Üstelik tatlı çeşitleri de çok zengin ve sadece Toskana bölgesinin tatlılarından oluşmuyorlar. Buraya bir nevi sosyal-restoran demek yanlış olmaz herhalde. Bu pazarda yeni yemekler pişirmeyi bile öğrenebilirsiniz.Daha sonra pazarın açık kısmında, deri giysiler ve hasır eşyaların satıldığı sokaklarda dolaşmaya başlıyoruz. Burada gerçek Floransalı esnaf artık sayıca çok azaldı diyebiliriz. 

 

Adeta açık hava müzesi

Semtin turistik sokaklarında önümüze ünlü San LorenzoBazilikası çıkıyor, sonra da Duomo meydanına ulaşıyor, SantaMaria Katedralini, Brunelleschi kubbesini ve Aziz Giovanni Vaftiz hanesini hayranlıkla seyrediyoruz. Şık vitrinleriyle ünlü Via Roma (Roma Caddesi) ve birkaç adım sonra da sırasıyla Piazza della Repubblica (Cumhuriyet Meydanı), Porta Rossa (kırmızı kapı), Via Calzaiuoli sokağı ve en sonunda bütün güzelliğiyle Piazza della Signoria meydanı içindeki PalazzoVecchio (Eski Saray).

Biraz daha ileride, önünde bitmez tükenmez turist kuyruklarıyla Uffizi Sarayı Müzesini görüyoruz ve sonra da, nihayet, karşımıza Ponte Vecchio (Eski Köprü) çıkıyor. Bu köprü, Floransalı ünlü Medici ailesi tarafından, nehrin karşı yakasında bulunan ve şu an Unesco mirası sayılan Boboli bahçeleri ile Pitti sarayına halkın içine karışmadan ulaşmak için yaptırılmış.

Hava sıcak, o nedenle Hotel Continentale’in roofunda bir aperatif almaya karar veriyoruz ve sonra da küçük bir snack keyfi için Westin  Excelsior oteline ilerliyoruz. Bu otel, Arno nehrinin ve şehir meydanının nefes kesici manzarasına bakan en iyi teraslardan birine sahip. Kahvemizi içtikten sonra Arno nehri üzerindeki köprülerden biri olan Ponte alla Carraia köprüsünden geçip karşı yakaya ve kısa süre önce Lonely Planet tarafından dünyanın en 'cool' semti ilan edilen San Frediano mahallesine ulaşıyoruz.

Dar sokaklardan geçerek Santo Spirito Meydanına ve buradaki küçük mekanlarla ünlü Kilisenin olduğu noktaya geliyoruz. Basit ama estetik ön cephesi bakımından Francesa bunun şehrin en güzel kiliselerinden biri olduğuna inanıyor. Antikacılar sokağı Via Maggio ve dar bir sokak olan “Sdrucciolodei Pitti üzerinden Palazzo Pitti Sarayına varıyoruz.Sarayın ön cephesinde şu an içindeki müzelerde gösterimde olan sergilerin ilanları asılı. Saray aynı zamanda ünlü Boboli Bahçesinin ana girişini de içinde barındırıyor.

Gezintimize Arno Nehrine paralel uzanan Via Guicciardini ile Viadei Bardi caddeleri üzerinden devam ediyor ve kentin en canlı semtlerinden San Niccolò’ya ulaşıyoruz. Buradaki kemer kapıdan geçtikten sonra Via Monte üzerinden ilerliyoruz ve yemyeşil Giardino delle Rose (Güller Bahçesi) karşımıza çıkıyor.

Burada çimler üzerine uzanarak güller arasında biraz dinleniyoruz. Neredeyse akşam oldu ve son bir çabayla merdivenleri tırmanıp Michelangelo Meydanı'na geliyoruz. Burası Floransa şehrinin çatısı sayılır ve hemen alt kısmında harikulade güzelliğiyle San Miniato Kilisesi ve yanındaki tarihi mezarlık yer alıyor. Eve dönerken yorgun ama mutluyuz. Akşam yemeğini bahçede yiyeceğiz ve soframızda taze mozzarella peyniri, taze sebze, köpüklü beyaz prosecco şarabı ve bir kucak dolusu mutluluk olacak.

Teşekkürler Floransa, sen her zaman bir başkasın!..

Yazının devamı...

Uygarlıkların atası: Mardin

1083 metre yükseklikte Mazı dağının yamacında bir tepenin üzerinde kurulmuş kartal yuvası gibiyim. İpek yoluna yakınım ve Hristiyanlığın ilk kabul edildiği şehirlerden biriyim. Dicle ve Fırat Havzalarının ortasında Mezopotamya Ovasının, tarihin beşiğinin içindeyim.  Kavuşmak için sabır gerekirmiş ve illâ ki bir şekilde şehir gelen ziyaretçisini kucaklarmış... Dicle ve Fırat'ın kucakladığı kadim şehirim. Kızıltepe yönünden,  yeni şehirden geçerek bana doğru yaklaştığınızda, incimi saklayan bir istiridye gibi kendimi göstermekte nazlanırım. 



 Topraklarım o kadar güçlü ki dünyanın en eski kültürlerini üzerinde taşımış.  İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana birçok etnik gurubun; karşılaşma, geçiş ve kavuşma noktası olmuş. Pek çok uygarlık, şehri fethetmek uğruna savaşmış durmuş. Kalenin eteklerinde teraslı evler sıralanmış Mezopotamya Ovası'na doğru. O Ova ki; farklı din, mezhep ve inanışları kucaklayan bu kutsal şehri selâmlarcasına saygıyla önünde serilmiş. Kuşlar bile farklı öter,  güneş farklı batar gök kubbemde, İsa'dan sonra M.S 1. Yüzyıl'da Hristiyanlığı ilk kabûl eden Arami-Süryaniler bana gelip birçok manastır ve kilise kurdular bağrımı açtım sevgiyle kucakladım Onları! Topraklarımda binlerce yıl güneşe tapmış insanoğlu, en önemli manastırlarımdan biri olan Deyrulzafaran manastırı, bir güneş manastırının üzerinde kurulmuş. Güneş coğrafyamın simgesidir. İyinin kötüye galip gelmesidir, hayattır, yol gösterir, can verir, toprağımı cayır cayır yakarken bereketi de getirir. 



Tepemde bulunan " kale" denizdeki en büyük dalganın tepesindeki sivrilmiş uç misali ihtişamlıdır, başkaldırır. Kale halkımındır ve en değerlimdir Artuklu Hükümdarı Necmeddin İsa Bey bile kendi canına karşılık olsa dahî, kaleyi Timur Han'a vermemiştir! Kalemin etrafındaki sur bölgem ve evlerim o kadar dikkat çeker ki, kartallar şahinler yavrularını burada beslerler.  Zor erişilir bir bölgemdir, kırlangıçlarım ve takla atan beyaz güvercinlerim gökyüzündeki koruyucularım olmuştur sur içindeki kentim SIT alanıdır. Evlerim sarı kireç taşından yapılmış, taş evlerdir. Üst üste teras şeklinde yamacıma inşa edildiğinden hiç bir ev başkasının ne güneşine ne manzarasına engeldir, sur içindeki evlerim Mezopotamya’yı selâmlar. Mezopotamya bana ve evlerime analık eder, beni doyuran, bana hayat verendir...

 Hürriyet'i Abidem Ulu Camiidir. Yivli kubbesi yapıları bu şekilde gelenekselleştirdi.  Ve Mezopotamya bu güzelim mimariye ruh verdi!  Hele ki, Şafî, Hanefî, Hanbeli ve Maliki mezhepleri burada bir arada  ibadet ederler. Barışı temsil eder Ulu Camii. Önünde engin bir deniz misalî Mezopotamya serilmiştir. Cami sayesinde ovaya karşı halkın algısı Mezopotamya Denizi idi. Bu denizde Sümer, Babil ve Asur mitoloji efsaneleri hatta bir çivi ile yazılı kil tablet vardır. Bu tablet üzerinde Tanrıların insanları neden yarattığını anlatan mit şöyle der: insanlardan evvel dünyada Tanrılar yaşarlardı. Tanrılar ve insanlar gibi dünyevî işler yaparlardı. Bir gün tanrılar tarla biçmekten ev işi yapmaktan yiyip içmekten sıkıldılar ve baş tanrı An, toprağı suyla karıştırıp çamurdan insanı yaratmış ve Tanrılar göğe çekilmiş. Öyle ki gökyüzümün kubbesinde yaşıyorlar zaten bunu gökyüzüne bakınca hissedeceksiniz!



 Marangozlar kahvesi kahve kültürünün yaşaması adına halkımı tanımak adına uğranacak sembolik yerlerimdendir. Duvardaki sararmış posterlerim, dedelerimizden kalma radyo ve ev gereçlerim kahvehanemi süsler. Terasına çıktığınızda Mezopotamya denizim sizi karşılar ve havada takla atan güvercinlerim bir karnaval havasında sizlere gösteri sunar. Çarşamba gününe rastlarsanız eğer açık hava sineması oynar terasımda yıldızlar size yoldaşlık eder seyreylerken filminizi gök kubbe yıldızlardan bir tablo oluşturur nereye bakacağınızı şaşırırsınız!

 Hele girin bir çarşıma Sipahiler ya da Tellallar çarşısı olarak da halkım dillendirir burayı 17. Yüzyılı gösterir tarih. Ortada bir yol, yolun iki yanında revaklar, revakların arkasında birer sıra derin dükkânlardan oluşur düzeni.  Ayrıca burada benimle özdeşleşen benim sanat sembolüm olan şahmeran sanatını deneyimleyeceksiniz.

 Çarşılarımdan kuyumcular, tel işçiliğimden telkâri sanatı, kuyumcular, manifaturacılar, bakırcıların çarşıları vardır. Burada her sanatçı zanaatını çıkarırken tıkır tıkır çalışır, çalışırken gürültü çıkaran dükkânlarım camiden uzaktadır. Saygı ve hoşgörü benim yapı taşımdır. Her dine saygı duyarım, yaşayanlarım da aynı şekilde birbirlerine saygı duyar ve Mevlana’yı çağrıştırırım: “Gel ne olursan yine gel ister kâfir, ister mecusî, ister putperest ol gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel." Mutfağım çok farklı ve çok özeldir meselâ et ile bulguru sebze ile baharatı bir araya getirir. Tıpkı benimle yaşayan her çeşit insanı harmanladığım gibi,  hepsinin uyum sağlayarak yaşaması gibi yemeklerimde bir araya getirdiğim besin ve baharatlar sizlere eşsiz bir ziyafet sunar. Kaburga dolması, etli ekmek hafif yemekler değildir, hazmı için aroması kapaklı cezvelerde saklı zahmetle yapılan mırra kahvesi içilir.



Taştan yapılı labirent şeklindeki dar sokaklarımda oynayan çocuklar bana neşe verir, masumiyetimin simgesidir çocuklarım! Bu daracık dik yokuşlu sokaklarımda belediyenin değerli elemanları olan kadrolu eşeklerim çalışır, çöplerimi toplar. Eşekler emektarlarımdır. Evlerimin altında taştan tonozlu geçitlerim var, evlerime yapılmış zil görevi gören kapı tokmakları her birine ayrı karakter verir. Sıcak yaz günlerinde avluların tahtlarında uyur yaşayan sakinlerim. Pencerelerin üzerinde hava delikleri hem yazın hem kışın temiz havanın girmesini sağlar.

 Artuklular döneminde yapımına başlanan Kasımiye Medresesi, Timur İstilâsı ve Akkoyunlu baskısı gibi sokaklarım gibi karışık bir durumun siyasetime hakim olmaya başlaması üzerine yarım kalmış, Akkoyunlular tamamladığından Cihangir'in oğlu Kasım adıyla anılmış tasavvufî  bir mekândır. Medresenin avlusundaki havuzda akan su tasavvufî bir betimlemeyi anlatır. Suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar insan hayatı ve sonrası simgelenmiştir daha sonra su kanallarla toprağa kavuşur topraktan can bulmayı ve mahşeri temsil eden bu sahneyi gözlerinizde canlandırabiliyor musunuz? İnsanoğluna verilecek en büyük derstir!



Mezopotamya ovalarına dönmüş sırtını Anadolu Dağlarına güvenle yaslamış kendini Antik Kentim, Mezopotamya'nın Efes’i... Dara Anastasiapolis... Milâttan önce III. Yüzyıla dayanan Persler tarafından kurulduğu işaret edilir, adının da Pers Kralı Dara'nın askeri üssü olmasıyla birlikte Büyük İskendere karşı İssos Savaşı'nda kaybettiği ve burada öldüğü adınında bu yüzden Dara olduğunu bilir miydiniz? Sonrasında VI. Yüzyılın başlarında Bizans İmparatoru I. Anastasius 'un kentte yaptığı geniş bayındırlık faaliyetleri ve Bizans-Sasani sınırının güvenliğini sağlamak amaçlı bir askeri garnizon kurması ile şehrin adı Anastasiopolis ( Anastasius) olarak değişmiş. Tarihin her safhasında önemli bir bölge olduğunu kanıtlar, bu bölgenin seçilmesinin en önemli nedeni bölgenin zengin su kaynaklarının olmasıdır yiğidim. Bir bölge kendini nasıl teslim eder? Su kaynakları bitince, işte bu yüzden su kaynağı bir bölge için çok ama çok önemli …!

Hele bir de bana 14 kilometre, Yeşilli ilçesine 4 kilometre uzaklıkta Bülbül (Bnebil) köyü var ki burada Ortodoks, Katolik, ve Protestan Kiliselerine mensup Süryaniler yaşamaktaydı her mezhebe mensup kiliselerin bulunduğu köyde 20. Yüzyıl başında boşaltıldığı bilinen bir de manastır bulunmaktaydı. Köyün ortasında ve halen ayakta bulunan kiliselerin en önemlisi Mor Yakup Kilisesidir. Resmi kuruluşu 397'dir. Ama bilinen o ki çok daha önceleri vardı. Manastırın kurucularını tanıştırayım: Eştinli Şamuel ve öğrencisi Şemun.  Manastırın kuruluş söylemi çok ilginçtir: Bir melek Aziz Şemun'a  rüyasında içlerinden biri mucizevî  şekilde boşlukta asılı  duran üçtaş göstererek bir dua evi kurmasını ama bunu bu üç taş arasına sığacak şekilde yapmasını söyler. Manastırın adının Mor Gabriel olarak anılmasının nedeni Gabriel'in yaşarken gerçekleştirdiği mucizelerdir. Ayrıca Aziz Gabriel'in ölümünden 126 yıl sonra meydana gelen veba salgını, onun naaşının mezardan çıkarılarak kendisine dua edilmesiyle bir anda veba salgını sona ermiş. Ana kilisede bulunan mozaikler Justinianus öncesi günümüze kadar gelebilmiş mozaiklerindendir Turabdin bölgesinde yanlızca burada bulunduğu için çok önemlidirler. 2002-2003 yıllarında, restore edilmiş günümüzde bir rahip eşliğinde ibadet ve ayinler yapılır. Ne mutlu hoşgörü sahibi memleketimde yaşayan renk mozaiğine!  Şifa olsun! 



 Bir de Nusaybin yakınlarında Beyaz Su'ya gelseniz şırıl şırıl akan nehrimin orada sofada otursanız suyun sesini dinleseniz o buz gibi suyuna ayaklarınızı soksanız ve doğayı dinleseniz. Bir de hemen oracıkta pişirilen alabalığı yeseniz oturup... Nefes olur hayat verir ömrünüze ömür katar, havam suyum... Her adımımda tarih var benim, sağa bakarsınız şaşırırsınız, sola bakarsınız sağdakinden daha farklı bir tılsım bir giz görürsünüz, göğe bakarsınız yaratanı yakınınızda hissedersiniz, gökteki göçmen kırlangıçları görürsünüz, yere basarsınız sokaklarımda kâh kahraman oluverirsiniz, çocuklarım karşılar sizi şiirler okurlar size masumiyetin insana en has duygu olduğunu öğretir burada insan olmayı benimle daha iyi anlarsınız! İşte benimle yerde misiniz,  gökte misiniz? anlamazsınız !

Yazının devamı...

Bana bir aşk masalı anlat Venedik...

Biasio Nehri’nde her bir sembol, her bir nesne tam bir uyum içinde. En güzel aşk şarkıları burada bestelenmiştir bence. Romantik ve nostaljik şehir Venedik'te... Kim bilir?

Kanallara bakan eski yapılara giriş, kanaldan su yoluyla sağlanıyor. Bu açıdan bakarsanız apartman girişinizin denizden olduğunu varsayın. Bu özellik bile Venedik’i orijinal kılıyor. 118 ada üzerine kurulu İtalya'nın doğu Akdeniz'e açılan kapısı ve kuzeydoğu  İtalya'da yer alan Veneto bölgesinin başkenti Venedik 10. Yüzyılda bağımsız bir Bizans Devleti iken o tarihlerde doğuyla sürdürdüğü ticarî ilişkiler ve Haçlı Seferleri’yle elde ettiği zaferler ve ganimetlerle büyük bir zenginlik ve güç kazanmış. Zenginliğin ve gücün örnekleri şehrin dört bir alanında yer alan etkileyici yapılarda yansıtılmış. 



Kentin iki yakasını birbirine kavuşturan Rialto Köprüsü, Büyük Kanal'ın üstünde "Ben burada en eski, en romantik, en değerliyim" dercesine kendini nasıl da belli ediyor! Kanalda tam da Rialto Köprüsü’nü geçtikten sonra La Volta düzlüğünden bir kıvrımla geriye dönüş başlar ve San Marco'da güzel ve ihtişamlı tarihî şehir kendini gösterir. Gondol sefamda kaptana eşlik ediyorum… İtalyanca aşk şarkılarındaki kahramanlara şâhit oluyorum. Açık hava müzesinde, açık hava konseri bana çok ama çok iyi geldi.  Sür kaptan gondolu Büyük Kanal'da,  süzüleyim martılar eşlik etsin şarkılara. Büyük Kanal, gondolların sığınacak limanı, ne güzel de sahiplenmiş bağrına basmışsın onları, büyüklüğünün adı kenti sahiplenmiş olmandandır mutlaka. Gondol sefası sırasında âşıklar her köprüde öpüşme ritüeli yaparak aşklarını ölümsüzleştiriyormuş. Sonsuza dek süren aşklar, şehri masallaştırıyor adeta... Kanalın "Riva del Vin"  kıyısında çekilip dinleneyim öylece bakayım şehre, dinleyeyim kayıkçının küreklerinin fışırtısını ve seslerden yükselen serenatları...



Piazza San Marco'dan Rialto'ya kadar uzanan Mercerie, her daim kalabalık olan Larga XXII Marzo, zaman tünelinin içinde hem alışveriş etmek hem tarihî yaşamak adına Venedik’in Orta Çağ’dan bu yana süregelen "alışverişin merkezi". Size bir de Ahlar Köprüsü’nün de hikâyesini anlatayım: Köprünün bağlandığı Dükler Sarayı’ndaki eski hapishanede yatan mahkûmların ızgara kaplı pencerelerinden hayatlarına gözlerini yumarken gördükleri tek yer "Ahlar Köprüsü". Hafızalarda bir anı olarak kalan ve bu köprüyü ölümsüzleştiren bir kare oluşuyor gözümde sanki! Ve yine hapishaneden kaçan genç kızların sevgilisi ünlü macera düşkünü çapkın Casanova, sanki buradan bize göz kırpıyor ve usulca sesleniyor: "Nasıl ama kaçtım ya!"



Venedik eşsiz ve sanatsal başarının dorukta olduğu bir şehirdir ve dünyanın en büyük sanatçılarına esin kaynağı olmuş. Altın yerkürenin üstünde bir rüzgârgülüyle taçlandırılmış gümrük binası "Punta Della Dogana". Bir milyondan fazla ağaç kazığının desteğiyle ayakta duran görkemli barok kilise Santa Maria Della Salute Kilisesi, şehrin 1630 yılında veba salgınından kurtulmasıyla minnet ve şükranla andıkları esenlik ve kurtuluş anlamına gelen "Salute"  kelimesiyle binayı inşa etmişler. Kurtuluş gününe inananlar, her yıl kasım ayında mumlar yakarlar ve  Büyük Kanal’da sıralanmış teknelerden oluşan köprüyü aşarak o günü anarlar... 



1730'lardan kalma zarif ve şık, bugün ise sanat eserlerini ağırlayan "Palazzo Grassi" en güzel renkteki mermerlerin oluşturduğu, rivayete göre lânetli sayılan, görkemli bir ön cepheye sahip Dario Sarayı "Palazzo Dario"… Daha önce ünlü Gritti ailesinin yaşamış olduğu bugün ise lüks bir otel olan Gritti-Pisani Sarayı" Palazzo Gritti Pisani".

Dünyanın en büyük resim koleksiyonlarının sergilendiği fevkalâde tasarlanan ön cephesiyle dikkat çeken Accademia ve Ponte Accademia Köprüsü… Gotik üslûbun güzel bir örneği Garzoni Sarayı,  yazar Henry James'in "Aspern'in Mektupları’’nı kaleme aldığı saray Palazzo Barbaro… Adı sağlam omurga anlamına gelen Dorsoduro bölgesinde Venedik’in en eski manzarasının oluştuğu ayrıca renkli meyve ve sebzelerin satışının yapıldığı yüzen tezgâhların bulunduğu San Barnaba ve yakınında bulunan Köprü  "Ponte Dei Pugni"de turistler kadar yerli halkın da ilgisini çeken güzel ve tarihi mekânı ziyaret etmenizi öneririm. Yine San Barnaba boyunca akan sempatik kanallardan biri olan "Fondamenta Gherardini" tabloluk bir bölge! Bizans rölyefleriyle süslü Gotik sanatın en güzel örneklerinden Santa Maria Dei Carmini… Benzersiz Rönesans eserlerinden Santa Maria Gloriosa dei Frari'deki "Madonna ve Çocuk" tablosu görülmeye değer.



Pescheria 600 yıl boyunca süregelen hareketli balık pazarı ön cephesi altın varaklar kırmızı ve mavi renkli değerli taşlarla süslü etkileyici Gotik mimarî malikâne Ca d'Oro’ya (Altın Ev) uğrayın. Cam sanatlarının yapıldığı Burano Adası’nda hem cam sanatları tekniklerini öğrenin hem de minik de olsa cam sanatlarından güzel renkli hediyelikler alın. 

Şehirde Cocaeta adlı şirin minik dükkânda ister somonlu ister çikolatalı krepin tadına bakın. Suşi ve değişik kokteyller için Il Mercante ideal, ambiyansı ve atmosferi ilginç. Cantina Arnaldi mükemmel bir bar peynir ve şarküteri tabağını güzel bir İtalyan şarabıyla (ben kırmızı şarap tercih ederim) mutlaka deneyin. Trattoria Bar Pontini’de deniz mahsulleri spagettiyi mutlaka beyaz şarap eşliğinde deneyin. Tiramisu sevenler varsa tiramisu yemek için burası ideal. Manzara müthiş mutlaka yer ayırmalısınız!

Murano Adası'nda yerel el işçiliğinin güzel örneklerini bulabilirsiniz. Adada bulunan minik dükkanlarda sergilenen kadınların yapmış olduğu nakışlı masa örtülerinden alabilirsiniz. Adada bulunan Versus Meridianem restoranda pizzanızı veya deniz mahsulleri tagliatellenizi beyaz şarap eşliğinde yiyerek gününüze tatlı bir dokunuş yapın. Yaz veya kış bir aşk masalı yaşamak isterseniz Venedik sizi bekliyor!

Fotoğraflar: Filiz GÜLTEN, Vikipedi, Telegraph

Yazının devamı...

Barok ve Gotik mimarisinin şaheseri: Prag

Prag, 1993 yılının başında kurulan Çek Cumhuriyetinin başkenti ve Bohemya'nın merkezidir. (Çek Cumhuriyeti 2016 itibariyle Çekya adını almış) Avrupa’nın en çok turist çeken dördüncü şehri Prag, adeta bir açık hava müzesidir ve 5 bölümden oluşmuş. Avrupa'nın orta bölgesindeki konumuyla Nürnberg, Viyana, Bratislava gibi büyük şehirlere ulaşımı oldukça kolay kılar. Hem bireysel anıtları hem kent manzarasıyla üstün nitelikte oluşmuş mimarlık harikasıdır. Tarihi Prag kenti üç ayrı kenti kapsar: Eski Kent, Yeni Kent ve Küçük Kent (Küçük Mahalle)

Şehrin tarihi 3 büyük hanedan tarafından şekillenmiş. Premysller, Lüksemburglar ve Habsburglar. Şehir Orta Çağ’ın sonlarında en parlak günlerini yaşamış. Kutsal Roma İmparatoru IV. Karl imparatorluk ikametgâhı olarak Prag’ı seçmiş ve Gotik tarzda pek çok kilise ve manastır yaptırmış. Gotik mimariler arasında Aziz Vitus Katedrali, Karel Köprüsü, Eski-Yeni Sinagog ve Tyn kilisesini örnek gösterebiliriz. Aziz Vitus Katedrali ülkenin en büyük kilisesi ve sembolü. Tyn Kilisesi ise kiliseden çok masallar diyarından kalma büyülü bir şatoya benziyor. Kilisede bulunan iki kule, dişi ve erkeği simgeliyor. Dikkatlice bakarsanız birbirlerine paralel ancak birinin benzeri olmadığını birinin ince, birinin kalın olduğunu görebilirsiniz. Kulenin içi barok mimariyle yapılmış. Gece ise ziyaretinizde sizlere görsel bir şölen sunacak mutlaka gidin!

Nerede kalmıştık, IV. Karl, Prag kalesinin yenilenmesi, Judith Köprüsü yerine yeni bir taş köprü yapılması ve Yeni Şehir’in kurulmasına kadar şehirleşmeye yönelik çok önemli adımlar atmış. 16. Yüzyıl’da neredeyse dört yüz yıl iktidarda olacak Habsburglar ve imparatorluğun en aydın üyesi olan II. Rudolf, Prag tarihinde çok büyük önem taşır. II. Rudolf sanata ve bilime düşkünlüğüyle Prag'a Rönesans ruhunu bizzat taşıyan kişilik. II. Rudolf'un himayesinden hoşnut olan İtalyanlar sanat ve mimaride kendilerini hissettirmiş. Sarayını sanatçılar, astrologlar, astronomlar ve simyacılar ile dolduran Rudolf  sanat ve bilim tutkusu yüzünden politikayı aksatmış ve bu tutarsız yönetimi sebebiyle çeşitli isyanlar çıkmış. II. Dünya savaşı sırasında Alman Ordusu İşgali ile Katolik olmayana zulüm dönemi ve ülkenin Almanlaştırılması dönemi ve  Protestanlığa karşı verilen mücadelede başı çeken Cizvitler'in kiliseleri Barok mimarisine uyarlaması da şehrin tarihçesinde yerini almış.

Barok mimarisinin en güzel örneği Aziz Niklaus'tur. Barok saraylara ve büyükelçiliklere "Küçük Mahalle" bölgesi ev sahipliği yapar. Ayrıca şık restoranlar da bu bölgede bulunuyor.  Gotik kulenin altından geçmeden sizi Barok Heykeller karşılar. Heykellerden en ilginci sembolleştirilmiş bir betimleme yer alıyor: Türk heykeli ve zindana hapsedilmiş halk senaryosunda "halkınız için mücadele vermezseniz sizi Türkler işte böyle esir eder" şeklinde bir heykel betimleme bölümü de görülmeye değer... Beni şehirde derinden etkileyen eserlerden bazıları ve eserlerin efsanelerini kısaca size anlatayım: 

Karl Köprüsü (Charles Köprüsü) ve Aziz John Nepomuk efsanesi ve onun adına yapılmış Heykeli... Karl Köprüsü, Adı üzerinde IV Charles tarafından yaptırılmış tarihi bir köprü. Vltava nehri üzerinde kurulmuş şehri masallaştıran şehrin sembolü... Tarihi köprünün üzerindeki Barok mimarisiyle yapılmış heykeller belli bir ruha bürünmüşler ve adeta size selam veriyorlar. Bu heykellerden en popüleri başında hâresi bulunan Aziz John Nepomuk Heykeli. Önünden geçerken etrafındaki kalabalığından ve insanların heykelini ellemesi, üzerinde para yapıştırarak dilek tutması bu isimin efsanesini öğrenmemde öncü oldu.

Aziz John Nepomuk bir rahiptir. Zamanın kralının karısı bir gün rahibe günah çıkarmaya gider. Bunu öğrenen kral, rahipten kendisine karısının sırrını açıklamasını emreder. Ancak rahip bunu dinî kimliğinden dolayı söylemez. Söylemeyince kralı kızdırır hatta kral karısının kendisini aldattığını ve o yüzden rahibin söylemediğini düşünür ve bu öfkeyle rahibi nehirden aşağı atar. Rahip ölürken tıpkı heylede olduğu gibi başında bir hâre oluşur. Hâre;  Azizliğin sembolüdür. İşte bu sebepledir ki  insanlar burada Azizin bulunduğu yerde dilekte bulunuyorlar...

Astronomik saat ve Hanuş Usta efsanesi

600 yıllık ortaçağdan kalma saat hem saat dilimini, hem takvimi, hem 12 havariyi, hem de güneş ve ayın gökyüzündeki pozisyonunu ( gezegenler ve burçların simgelerini) gösteriyor. Her saat başı havariler sırayla çan sesi eşliğinde kendini gösterip gösteri yapıyor. Saatin üzerinde ayrıca dört figür bulunuyor. Bu figürler aynı zamanda insanlara dünyada kötü olan şeyleri simgesel olarak anlatıyor. Biri elinde kendine altın renkte ayna tutan kibirli kişiyi, diğeri elinde kese bulunan cimri kişiliği, bir diğeri elinde mandolini başında şapkası olan hatta Osmanlı olduğu düşünülen zevke düşkün kişiliği, dördüncü figür ise elinde zil tutan iskelet yaşama karşı isteksiz olan kişiliği ve ölümü sembolize ediyor. Her saat başı ölümü sembolize eden iskelet elinde bulunan zili çalıyor. Diğer cimri, kibirli ve zevk düşkünü kişilikler başlarını sağa sola sallayarak ölümü reddediyorlar. Ölüm bir hakikat… Hayatı cimrilik, kendini beğenmişlik ve kibirle geçirmeyin dostlar...

Astronomik saat 1410 yılında saat ustası Mikulas of Kadan tarafından ve Charles Üniversitesi profesörü Jan Sindel tarafından yaptırılmış. Saat ile ilgili Hanuş Usta efsanesi saat kadar ilginç bir efsaneye sahip. Efsanenin kaynağı hikâye ve roman yazarı Alois Jirasek. Efendim efsaneye göre saati Usta Hanuş yapmış. Saat o kadar beğenilmiş o kadar beğenilmiş ki başka ülkelerden ustaya teklifler yağmaya başlamış. Bunu duyan Kral Hanuş, usta gelen teklifleri reddetse de çareyi ustayı kör etmekte bulmuş. Kör olan usta saati tamamıyla bozup burada intihar etmiş. Saat 50 yıl boyunca çalıştırılamamış hatta çalıştırmaya çalışan ustalar ya delirmiş ya da ölmüş. Korku filmi gibi! Ancak çok sonraları saat yetenekli bir saat ustası tarafından çalıştırılabilmiş...

İşte efsaneler şehri Prag; tarihi, merkezi değer alışverişi, insanlık tarihindeki önemi, evrensel önemde olaylarla bağlantılı miras kriterleriyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki yerini almış. Şehir ayrıca 40 yıl komünizm dönemi yaşamış. Meşhur Paris Caddesi’nde bu zulümde pek çok Yahudi öldürülmüştür. Paris Caddesi şu an uluslararası ünlü marka mağazaları içinde barındırıyor. Alışveriş sevenlere duyurulur. Caddede kafe bulunmuyor. Yeme içme için ara verme yakın olan eski şehirde yapılabilir. Yeme içme meraklıları için; kampa parkının yanında bulunan eşsiz göl manzarasına sahip Kampa restoran ve Lobkovich Sarayı’nda bulunan üzüm bağlarının arasından geçip tepeden panoramik manzara görüntüsü alabileceğiniz ve harika yemekler yeyip şarap içebileceğiniz "Villa Richter" i tercih  edebilirsiniz. Restorana varana kadar yürüyüş yolu da bir o kadar da keyifli...

Merkeze yakın Paris otelin Michelin restoranı veya Cafe de Paris keyif alacağınız yerlerden. Ayrıca "Franz Joseph Restaurant"ta yine merkezde yenebilecek keyifli yerlerden. Avrupa'nın başka hiçbir şehrinde yapılmayan Prag'a özel bir deneyim yaşamak isterseniz Orta Çağ hanların birinde sizi 500 yıl geriye götürerek tamamen Orta Çağ konseptiyle giyinmiş garsonlar ve masanızın yanı başında Orta Çağ dansözleri, şövalye dövüşleri, cadı çıkarma ayinleri yapılan ve ateş şovları eşliğinde yemekli gösteriye katılabilirsiniz! 

Ev eşyası meraklıları Mosers'den renkli ve şık kristal bardak, porselen tabaklar alabilirler. Türkiye'ye kıyasla oldukça ucuz. Eğlence isterseniz Küba barda hem atıştırmalık şeyler bulabilirisiniz hem de Küba müziği eşliğinde platformda dans eden gösteri yapan kişilere eşlik edebilirsiniz. Uğrayın! Prag'ın hatta dünyanın en dar sokaklarından biri olan Vinarna Certovka o kadar dar ki iki kişi dahi sokaktan geçemiyor. Sokağın başında ve sonunda bir trafik lâmbası mevcut. Kırmızı yanarsa bekleyin birine toslayabilirsiniz.

Gidilecek en güzel zaman: Bahar ve yaz aylar

Vize: Schengen vizesi geçer

Para birimi: Çek Kronu

Saat farkı: Türkiye'den 1 saat geride

Ulaşım: İstanbul'dan Türk Hava Yolları direk seferiyle 2- 2,5 saatte keyifli uçak yolculuğuyla ulaşabilirsiniz.

Prag'a yakın gezilebilecek yerlerin başında dünyanın en ünlü kaplıca şehri Atamızın ve pek çok ünlü şahsiyetin ziyaret ettiği Karlovy Vary gelir. Prag'dan 2 saatlik araba yolculuğu yapıp rengârenk art nouveau ve neo klasik tarzda inşa edilmiş bu şirin şehre ulaşabilirsiniz. 

Dresden: Prag’dan  araçla 2,5 saatlik yolculukla Almanya'nın sanat şehri Martin Luther'in memleketi Dresden'i günü birlik geziyle keşfedebilirsiniz.

Terezin Kampı: Prag'a 45 dakika mesafede bulunan Nazilerin kurduğu toplama kampı diğer toplama kamplarına göre mevcut askeri kışladan dönüştürüldüğü için olduğu gibi günümüze ulaşmıştır. Benim hayranlıkla izlediğim "La Vita é bella" "Hayat Güzeldir" filmi burada çekilmiş. Ayrıca 1. Dünya Savaşına neden olan Kral Ferdinand suikastını yapan Sırp anarşist burada yatmış. Yahudilerin yattıkları koğuşlar, revir odaları, idam alanlarını görüp hüzünlenmemek yaşanılan acıyı ruhunuzda hissetmemek elde değil.

Sanatseverler için öneriler 

22 yıldır gösterimde olan ve yılda on binlerce kişinin ziyaret ettiği "Aspect of Alice" illüstrasyon şovuna gitmenizi öneririm. Gösteri 19.00'da başlıyor. Yemeğinizi erken saatte veya şov sonrası alabilirsiniz. Önerim 11'de genelde restoran servis saatleri sona eriyor öncesinde bir şeyler yiyip gitmenizdir. Meşhur Don Giovanni'nin Marionette (Kukla) Tiyatrosunu izleyebilirsiniz.

Kafka Müzesi: Kafka müzesi bahçede  enteresan iki demirden birbirine bakan ve su atan heykeliyle, içeride labirenti andıran yapısıyla, Kafka'nın havasına uygun tarzda kasvetli dekoruyla, Kafka ile ilgili resimler, kullandığı eşyaları incelerken müzeyi ziyaret ettiğiniz sırada duyacağınız ilginç seslerle sizi bir kez daha şaşırtacak! Kafka, modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarlarından biridir. Prag'ın sembolüdür. Kafka'nın duyguları; ailesi ile olan ilişkileri, eserlerinde ve özellikle günlük ve mektuplarında ifade bulmuştur. Kafka Prag'dan vazgeçemez döner dolaşır tekrar Prag'da kendini bulur. 3 Haziran 1924'te hayata veda ettiğinde henüz 41 yaşındadır. Arkadaşı Max Brod'a eserlerini öldüğünde yakmasını istemiştir, ancak arkadaşı eserlerini yayınlamış ve bunun üzerinden kazanım sağlamıştır. Maalesef her ünlü yazar gibi ancak ölümünden sonra Kafka'nın değeri anlaşılmıştır.

Lobkovich Sarayı: Mozart en başarılı operalarını Prag'da bestelemiş ve Barok tarzını yansıtan bu özel sarayda çalışmalarını yapmış ve sergilemiştir. Gezmenizi öneririm. Gezi sonrasında önerdiğim gibi sarayın alanında bulunan "Villa Richter" de yemeğinizi keyifle yiyebilirsiniz. 

Prag,  efsanelerle dolu özel bir şehir dostlar. Her daim gezilecek bir şehir. Tekrar tekrar gitmenizi öneririm. Her zevke hitap ediyor. İster sanatsever, ister gezgin, ister gastronomi duayeni olun Prag'da aradığınızı her şekilde bulacaksınız. Orta Çağ stilinde nostaljik bir düğünle dünya evine girmek isteyenler için de sahne yaratmak gerekmiyor, şehrin doğal ortamı bunu size sağlıyor! Yeni evlenecekler burası tam size göre!

Fotoğraflar: Filiz GÜLTEN

Yazının devamı...

Hawaii rüyası: Honolulu Adası

Uçağımız San Francisco'dan kalkıyor. Heyecanlıyım. Bir taraftan dalga sörfünü deneyimlemek ve öğrenmek isteyen oğlum için, bir taraftan meraklı taze olan şahsım için... Uçağımız dar aralıklı bir uçak 3'lü koltuklarda oturuyoruz. Ayaklarımız sığmıyor ama 5,5 saat dayanabiliriz diyoruz. O sırada benim 3 katım kadar bir kişi bize yaklaşıyor. 3'lü koltuk olduğu için yanımızda oturması demek sandviç olmamız demek. Ve korktuğumuz başımıza geldi. 3. Koltuğa bam diye oturan bay bir de uçak boyunca horladı. Neyse Hawaii'ye gitmenin heyecanıyla yolculuğun bu kısmı tatlı bir anı olarak kaldı... Uçaktan indiğimizde bizi çiçeklerle ve müzikle karşılayan halk sempatikti. Canlı çiçeklerden yapılmış kolyeler inanılmaz güzeldi. Alandan Hilton Waikki Otele doğru yola çıktık. Güneş deniz ve kumun dalgalarla buluştuğu koylara doğru Oahu yani Honolulu maceramız başladı...



Oahu yani Honolulu Hawai adalarının 3. büyük adası. Pasifik Okyanusunda yer alıyor takımadalar. Honolulu Hawaii'deki en geniş şehir Papa ve Lua'nın kutsanmış evlâdı olarak anılıyor. İster kumda güneşlenin, ister sörf tahtanızı alıp dalgalara atılın, ister Pearl Harbour limanını ziyaret edip tarihi yaşayın, Honolulu sizi başka bir dünyaya taşıyacak bundan emin olun... Bence Waikiki Trolley turun 43 noktaya uğradığı programı alın ilk deneyiminizi şöyle bir yerel tur otobüsüyle yapın. Biz Sheraton Otelin altında dalga sörfü okuluna gitmeyi tercih ettik ve öncelikle karada ilk dersimizi aldık. Belli bir saat eğitimi aldıktan sonra genç sörfçülerin pick-up arabası ile emin koylara gittik. İnanın deneyim muhteşemdi!



Bir de gelenek ve göreneklerini deneyimlemek üzere Adada "Polynesian Kültür Merkezi’’nde bir gösteriye katıldık. Folklor gösterisi desem değil, savaş ve danslarını gözlemlemek üzere renkli ve hareketli bir gösteride yerimizi aldık. Önce bizi açık büfesi olan bir yere aldılar, yemeklerini tattık daha sonra gösteri için açık hava tiyatrosu tarzı bir bölüme aldılar ve seyreyledik. Yemekler farklı ama lezzet açısından turistik bir yer olduğu için bir beklentiniz olmasın Değişik ve duygu yüklü bir gösteriydi. Gösteriye odaklanmanızı tavsiye ederim.



Volkan ve doğal parkları içeren "Hawaii Volkanları Ulusal Parkı" bölgesi  yeryüzü tarihinin en önemli evrelerini içeren niteliğiyle Birleşmiş Milletler Dünya Mirası listesinde yerini alıyor. Dünyadaki en aktif volkanların ikisi Mauna Lao (4170 metre) ve Kilauea (1250 metre) volkanik patlamaların olduğu ve bu patlamalarla inanılmaz manzaraların oluştuğu bölgedir. Yüksekliğe göre nemli iklimden tutun çöl iklimine kadar değişiklik gösteren alanda iklime göre yetişen bitkilerin çeşitliliği inanılmazdır.

Bölge 23 ayrı bitki türünü sahasında barındırıyor. Benden söylemesi macera seviyorum diyorsanız sabah 7'den akşam 7'ye kadar bütün gün inanılmaz manzaralara şahit olmak aynı zamanda da yorulmam diyorsanız bu tur tam da sizin için... Çok rahat giysiler giyin aman serin olacağı için hırkanızı ve şapkanızı alın derim. Ve bu bölgeye gelirken deniz kaplumbağalarını görebileceğiniz siyah kum plajından daha sonra banyan ağaçları ve makademya yemiş ağaçlarıyla bezenmiş Japon bahçelerinden geçeceksiniz! Oksijeni maksimumda içinize çekin ve görsel şova hazırlanın... Volkanik falezler lav tabakalarının oluşturduğu düz kubbeli volkanlar sizi bekliyor! Müthiş bir deneyim olacak inanın!



Bir başka doğa harikası olan Waimea Şelaleri’ne gidin ve lokal restoran olan "Fumi" 'de  jumbo karides yiyin. Eğer deniz kaplumbağalarıyla yüzeceğim diyorsanız ve dalma meraklısıysanız Turtle Kanyon'da sörf yerleri olduğu gibi dalma bölgeleri var burada katamaranla dalma turları organize ediliyor. Dalış turlarına katılıp kaplumbağlarla yüzmenin keyfini yaşayabilirsiniz! Ayrıca sörf için Hanauma Körfezi, Eternity Plajı’na (aynı zamanda Halona Plajı diye de anılır) gidebilirsiniz. Makapu'u tepesinde bulunan fenerden de panoramik ada manzarasını tepeden keyifle izleyebilir fotoğraf çekebilirsiniz. 



Şehir merkezinde kolaylıkla Amerika'da bulabileceğiniz her şeyi burada da bulabilirsiniz. Merkezde bulunan her çeşit eşyanın bulunabileceği bitpazarına uğramanızı tavsiye ederim. Uluslararası zincir eşyaların yanı sıra yerel Hawaii'li artistlerin yapmış olduğu eşyaları bulabilirsiniz. Ancak dikkat Çin malı eşyalar da var yanılmayın! Ben turistik mağazalardan hediyelik eşya almak yerine yerel dükkânları bulup orijinal şeyleri almayı tercih ediyorum. Sizlere tavsiyem yerel hediyelik eşyalar için, eğer araç ile gidiyorsanız Kapiolani ismiyle anılan Komüniti Kolejinin  Meslek Yüksek Okulu olduğunu vurgulamak isterim. Bu 2 yıllık üniversite gençleri hayata hazırlıyor. Okulun "Diamond Parking" bölümünde  park edip Waikiki Plajı’na geçerek Lewers Caddesi girişini bulun. Burada küçük yerel dükkânlarda ve ayrıca Hawaii üniversitesinin yanında bulunan küçük outlet pazarında orijinal yerel ürün ve eşyaları bulabilirsiniz.



Hawaii adalarını tek bir krallıkta toplayan Büyük Kral Kamehameha anısına yaptırılan anıtı yine merkeze yakın Aliiolani meydanında ziyaret edebilirsiniz. Uluslararası kafe zinciri olan Hard Rock Kafe şehrin merkezinde bulunuyor. Ambiyansı diğer Hard Rock Kafelerinden çok farklı. 2 katlı ahşap bir villada yer alan kafe, yukarı kattaki restoran kısmında renkli tablolar ve sörflerle dekore edilmiş, tepede sipiral şeklinde dizili renkli gitarların oluşturduğu dekor beni çok etkiledi,  sizi de etkileyeceğinden eminim. Menü, Hard Rock Kafe'nin menülerinden... Ben kızarmış halka soğanlarını ve hamburgerlerini, steaklerini seviyorum. Eğer siz de benim gibi Hard Rock t-shirt ve Hard Rock ürünlerinin kolleksiyoncusuysanız görmeye ve değer...



Ayrıca kendi etrafında dönen Kalakaua Caddesi’nde bir plazanın 18. Katında bulunan "Top of Waikiki" Restaurant'ta yerel lezzetleri tadabilir, panoramik Waikiki Plajının ve Honolulu ada manzarasının keyfini çıkarabilirsiniz. Kokteyl de için derim kokteyl karıştırıcısı diye adlandırılan kokteyl mixologist'e tercih ettiğiniz tatları söyleyince inanılmaz güzel kokteyller yaratıp sizlere sunuyorlar. Honolulu adası bana göre deniz, güneş, kumdan ziyade heyecan, macera, kültür, doğanın şaşırtıcı hallerini keşfetmek, yeşilin arasında kaybolmak, dalga sörfü, mavi sulara dalış, denizde yunus ve balinalarla yüzmek demek, bakalım sizler adayı ziyaret ettikten sonra nasıl yorumlama yapacaksınız. Merak içindeyim ve heyecanlıyım. 

Waianae Bölgesi'nde ve Leeward sahilinde snorkel ile dalış turu, yunuslarla yüzme deneyimini ve balinaları izleme macerası yaşayın! Ayıca yine Waianae'de balinaları izlemek, görüntülemek isterseniz bu fevkalade mümkün! Maceraya hazır mısınız? 

Fotoğraflar: Filiz GÜLTEN, Alamy

Yazının devamı...

Kraliyet bölgesinin coğrafyasında kutsal bir mağara: Covadonga

Covadonga, İspanya'nın Cangas de Onis Bölgesi’nde, Asturias'ın doğu tarafında yüksek dağlarla çevrili dar ve dik bir vadide yer alıyor. Deniz seviyesinden 263 metre yükseklikte. Atlantik Okyanusu’ndan Kantabria Denizi'ne uzanıp Picos de Europa'nın dağlarına geçelim. Akarsuların oluşturduğu engebeli düzlükler, büyülü ortamı zenginleştiren zümrüt yeşili rengârenk ormanlık alanlar, kireçtaşı sarkaçları, çağıl çağıl akan Diva Nehri müthiş bir uyum içerisinde! Bu uyumun varlığıyla bir ruh oluşmuş, bu ruh bu bölgedeki ağaçlara ve hatta kayalara hayat vermiş sanki. Gines-Priena'nın zirvesinin heybetli duruşu, kutsal Auseva Dağı’nın görkemi bize görsel bir şölen oluşturuyor ve şakıyan kuşlar manzaraya uyumlu bir senfoni oluştururcasına gökyüzünde süzülerek dans ediyor. Doğaya yakın olmak yaşamın ta kendisi!

Gelelim kutsal mağaraya... Mağaraya gelmeden önce demir bir kapı, ardından bir tünelden geçiyorsunuz. Kapıyı geçer geçmez solda duran minik mumlardan yakmak istediysem de mum bulamadığım için yakamadım. Daha sonra çıkışta bulunan hediyelik eşya mağazasından tedarik edildiğini görünce önce mum yakmak isteyenler olursa bu mağazaya mağaraya girmeden önce uğramalılar. Mağara bir mabet yeri ve tarihçesini kısaca özetlemek gerekirse 8. yüzyıldan günümüze kadar, Hristiyan ordularının zaferini, Reconquista'nın başlangıcında İslam hilaline karşı atfeden İspanya'nın, Kutsal Bakire’ye şükran tapınağı olarak tanımlanmış...

Covadonga öncelikle bir doğa harikası, sonra bir dini sembol ve tarih... Peyzajın bir başka parçası ise mağaranın altından akan Diva Nehri. Tanrı'yı yakınınızda hissetmek ve kendinizi dinlemek istiyorsanız burası tam bir meditasyon yeri... Taştan yapılmış Aslanlı çeşme bu alanda ayrı bir dini semboldür. 

Saltanatının 866 ile 910 yılları arasında sürdüğü Kral 3. Alfonso’un yazıları, Ramon'un versiyonuna göre, şu sözleri doğrular: “... kutsal mağaranın önünde bir yerde, konuştu…” Ve şöyle devam ediyor: “Ama Tanrı, mancınıkların attığı taşları, Bakire'nin sunağına daha varmadan Sarazenlere geri döndürmüştür ve bu taşlar da onları öldürmüştür.” Bu Kral tarihi ifadelerinde, sadece bir yönelimi değil, aynı zamanda Covadonga kelimesinin kaynağı ve tarihsel anlamını da buluyoruz: "Leydi Mağarası..."

Bu bölgeye yakın seyahat edebileceğimiz en yakın şehir Bilbao. Türk Hava Yolları’nın direk seferiyle Bilbao şehrine gelip, eğer Bilbao'yu daha evvel gezdiyseniz; şirin Comillas kasabasını ve daha önce kaleme aldığım El Capricho de Gaudi'yi planınıza alıp, İspanya'nın plajlarıyla ünlü kıyı şehri Santander'e de uğramanızı şiddetle tavsiye ederim. Hatta yolculuk yorucu olacağından Santander'de kalmanızın daha uygun olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Bilbao'ya varışınızdan sonra, Covadongaya trenle kolayca geçebilirsiniz. 

Araçla A8 otobanından 3 - 3,5 saat sürer. Comillas El Capricho de Gaudi'yi ziyaret edebilir oradan Santander'e geçebilirsiniz. Aslında Santander, Bilabao ve Covadonga'nın orta bölgesinde yer alır. Ancak ben en uç noktaya ilk seferde giderseniz arada Comillas ve Gaudi'yi kısa bir ziyaretten sonra Santander'e geçebileceğinizin daha uygun olacağının düşüncesindeyim. Yorgunluğunuzu Santander'de giderir, dinlenir, deniz havası alırsınız ve kalırsınız. Öteki türlü çok yorucu olacaktır ve gezinizin keyfini yorgunluğunuzdan dolayı alamayabilirsiniz. Koştur koştur gezi yapmak yerine; sindirerek, gezinizi keyifli hale bu şekilde getirebilirsiniz. Ve ertesi günü Bilbao'ya aynı şekilde trenle geçebilir oradan direk uçakla Türkiye'ye dönebilirsiniz. Eğer araç kiralayacaksanız seyahatiniz daha keyifli hale gelecektir. 

 

Fotoğraflar: Filiz GÜLTEN

Yazının devamı...

Müslüman İspanya'nın tanıkları: Elhamra, Yüce Cenet Bahçesi ve Albayzin

Granada denince akla Elhamra, Yüce Cennet (Cennet-ül Arif)Bahçesi ve Albayzin  gelir. Bu kompleks " yaratıcı insan dehâsı, kültürel geleneğe dayanıklık ve insanlık tarihindeki önemi " kriterleriyle Birleşmiş Milletler dünya miras listesinde yerini almış. Bakın neden bu özellikleriyle miras listesine alınmış; Elhamra Ortaçağda yaşamış olan Arap Krallığının ( Nasrı Sultanlığının) o zamanki konutlarıymış.



ElHamra(Arapçada Kırmızı) Sarayı muhafız odaları avluları bahçeleri hamamları ve camiyi birleştiren mekân; ışığın suda yansıtma oyun ve teknikleriyle (bunun en güzel örneği Patio de Arrayanes'tir; yaban mersini çalıları ile zarif işlenmiş kemerlerin ortasındaki havuz, ışığı çevresindeki odalara yansıtır ve su ve ışık danseder) alçı, kereste, seramik, deri gibi basit malzemelerin ince ve ustalıkla işlenmiş süslemelerin oluşturduğu bir şaheserdir. Napeléon'un bu olağanüstü sarayı havaya uçurma girişimi ve çeşitli yağmalamalara karşın göz kamaştırıcı Saray,  kapsamlı bir restorasyon geçirerek bizi dimdik ihtişamıyla selâmlıyor...



Geleneksel Endülüs mimarisiyle  yerli Magrip mimarisinin harmanlandığı Albayzin (Albaicin) dar sokakları küçük meydanları ve bunların etrafında sıralanmış evlerinden oluşmuş şirin bir ortaçağ kenti.  Dokusu ve mimarisini koruyup, yeni yaşam tarzına uyum sağlayarak geleneksel Magripli kökenine bağlılığını da böylelikle kanıtlamış.



İspanya'da Magripli egemenliğinin ilk döneminde iktidarlık Cordoba'daki Emevi Halifeliğinin elinde olduğu için Granada'nın da önemi artarak yükselişe geçmiş. Kasaba 1238'de Muhammed İbn-ül Ahmer tarafından halifeler; 1. İsmail, 1. Yusuf ve V. Muhammed yönetiminde yaptırılmış ve  14. Yüzyılda tamamlanmış. Aslında sultanların güçleri git gide  zayıflamış ancak bunu saklamak için kendi cennet imgelerini gerçeğe dönüştürerek burada sanal bir hükümdarlık yaratmışlar. Bu yapılarla güç gösterisi yapmışlar.


Sultanlar kentin sıcaklığından kaçıp Elhamra'nın kuzey kısmında inşa ettikleri şimşir, söğüt, servi ağaçlarının oluşturduğu gül, karanfil ve şebboy çiçeklerinin süslediği bahçecilik sanatının mükemmel örneği olan bu bahçeye yani "yüce cennet bahçesi" ne sığınmışlar. Ağaçların verdiği huzur, çiçeklerin yaydığı enerji ve mis kokular doğanın her şeyden hatta kompleksteki eşsiz mimariden bile üstün olduğunu kanıtlar gibi. Yeryüzündeki cennet burası olsa gerek!


Granada'da her yıl düzenlenen müzik ve dans festivali için müthiş bir ortam sağlayan yüce cennet bahçesi ( Generallfe) size görsel bir şölen sunmak için bekliyor... Granada'nın yamaçlarında,  mağaralar bulunurmuş ve bu mağaralarda çingeneler yaşarmış. Mağaraların bulunduğu bu yere "Sacromonte"  adı veriliyor. Şu an çingeneler yaşamıyor ama , biz burada çingenelerin rengârenk giyindikleri o güzel giysileriyle yapmış oldukları doğaçlama flamenko gösterilerine katıldık ve şu an turistik olarak işlevde olan bu mağaraların birinde bu nostaljiyi yaşadık ve büyülendik.

Bölgede aynı adı taşıyan manastırda ayrıca Granada'nın koruyucu azizi Cecilio'nun külleri bulunuyor.
Granada'da ayrıca barok süslemesiyle ünlü San Juan De Dios Kilisesi ve Rönesans yapıtı San Jerónimo Kilisesi görülmeye değer.
Ayrıca Mirador de San Nicolas' a yürüyerek yukarıdan Elhamra'nın büyüleyici manzarasını görebilirsiniz. Seyre dalın ve tarihi yaşayın!

Fotoğraflar: Alamy

Yazının devamı...