KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

İlkbaharda Paris seyahati planlayanlar için ipuçları  

1- Aziz Martin Kanalı bahar aylarında revaçta

Klasik Paris turunun biraz dışına çıkıp Paris'te yaşayanların favori mekanlarına göz atınca, Saint Martin Kanalı bu mevsimin en sevilen yeri gibi görünüyor. Republique Meydanı'nın yakınında bulunan bu kanal, civarda yaşayanların iş çıkışı yiyecek ve içkilerini alıp geldiği ve suyun etrafına kurulduğu, son derece keyifli bir mekana dönüşüyor. Kanal boyunca oturacak yer bulup burada vakit geçirebileceğiniz gibi; turistik olmayan, ortalama kalitede Fransız restoranlarını da bu bölgede keşfetmeniz mümkün.

2- Luxembourg Bahçesi ve minik tekneleri sizi bekliyor

Baharın en güzel etkinlikleri elbette ki su kenarında olanlar... Yüz yılı aşkın süredir Luxembourg Bahçesi'nin dev havuzunda devam ettirilen, oyuncak tekne yüzdürme geleneği ilkbaharda büyük küçük herkesin ilgi gösterdiği bir eğlence. Yarım saati 3 Euro karşılığında, farklı ülkelerin bayraklarını taşıyan minik ahşap teknelerden birini kiralayıp havuzda yüzdürmeniz mümkün.

3- Paris'in pembe çiçeklerini görmenin tam zamanı

Paris'in uzun süren kış mevsiminin ardından, kendini ilk gösteren çiçekleri manolyalar ve nergisler oluyor. Louvre Müzesi'nin yakınlarında bulunan Palais Royal, bu mevsimde pembenin en tatlı tonlarına sahip olan manolyaları ve nergisleri yakından görebileceğiniz en güzel nokta. Hotel de Ville'in yanındaki park ya da Combattants Espagnols de la Nueve Bahçesi de kentin ilk açılan çiçeklerine ev sahipliği yapan noktalarından.

4- Kapalı mekânlar için son günler

Sıcak bir yaz gününde kimsenin canı iç mekanlarda bulunmak istemez, fakat havanın henüz tam anlamıyla ısınmadığı, aniden yağış ile karşılaştığımız bahar günleri; müze, şato, katedral gibi tarihi ve kapalı mekanları ziyaret etmenin tam zamanı! Klasik Paris turu gereği Paris'in olmazsa olmazları arasında yer alan Louvre Müzesi, Notre Dame Katedrali ve Versailles Sarayı ilkbahar rotalarına eklenebilir.

5- Her ayın ilk pazar günü ücretsiz turistik atraksiyonlar

Paris'te her ayın ilk pazar günü ücretsiz olarak gezebileceğiniz pek çok tarihi yapı bulunuyor. Eğer önümüzdeki günlerde Paris'te bulunacaksanız, mayısın ilk pazar gününde ücretsiz olarak ziyaret edebileceğiniz, görmeye değer olduğunu düşündüğüm noktalardan birkaçı şu şekilde: Orsay Müzesi, Centre Pompidou, Picasso Müzesi, Musée des Arts et Métiers, Compiegne Şatosu. Ayrıca mayıs ayında gerçekleşecek olan Avrupa Müzeler Gecesi'nde de, Louvre dahil pek çok önemli mekana erişmek mümkün olacak.

6- Paris'in vazgeçilmezlerinden: Ressamlar Tepesi

Havanın ısınması ve herkesin sokaklara dökülmesiyle dolup taşan bölgelerden biri de Montmartre. Bölgenin en önemli meydanı Place du Tertre'de oturmaya gerek duymadan, ayakta durarak resminizi çizebilen ya da silüetinizi birkaç dakikada kağıt ve makas kullanarak çıkarabilen sanatçılardan, müzisyenlere, hoş kafe ve restoranlardan müthiş hediyelik eşya dükkanlarına kadar pek çok renkli manzaraya burada tanık olabilirsiniz. Burayı ziyaret etmek için bahar aylarında sabahın erken saatlerini değil de, özellikle hafta sonunda öğle saatlerini tercih etmenizi öneririm.

7- Disneyland'de henüz yaz kalabalığı yokken...

Çocuklu aileler başta olmak üzere, lunapark eğlencesinden hoşlanan herkesin Paris'te mutlaka ziyaret etmek istediği Disneyland, ilkbahar Paris rotası için son derece yerinde bir tercih olur. Yaz döneminde havaların ısınması ve okulların tatile girmesi ile bir çeşit izdihamın yaşanacağı bu dev eğlence parkını, henüz sezon başlamadan ziyaret etmeyi düşünebilirsiniz. Böylece, şu anda en uygun tarifeden satışta olan biletlerden edinerek, hem sezon kalabalığı hem de yüksek bilet fiyatlarından etkilenmeden gezinizi gerçekleştirmeniz mümkün!

Fotoğraflar: Ecem HEPÇİÇEKLİ

Yazının devamı...

Paris Disneyland hakkında bilmeniz gerekenler  

Kimilerinin aynı benim gibi "Paris'e gitmişken uğramadan geçmem" dediği, kimilerinin ise bizzat bu seyahati planlama sebebi olan Disneyland, hiçbir ziyaretçisini hayal kırıklığına uğratmayan, gerçekten de büyüleyici bir eğlence parkı. Parkın en güzel yanı ise, kucaklardaki bebeklerden yaşlılara kadar, herkesi etkisi altına alabilen, herkes için eğlence sunabilen bir yapıda olması. Haftanın her günü, sabah 10'da Disneyland Park ve Walt Disney Studios olmak üzere iki parkın da açılışıyla başlayan eğlence, akşamın geç saatlerine kadar sürüyor. Parkın girişinde yalnızca bir kez bilet kontrolü ile geçiş yaptıktan sonra, gün boyu tüm oyuncaklar hiçbir ek ücret ödenmeden, sınırsızca kullanılabiliyor. Tabii ki zaman zaman oluşabilen uzun kuyrukları beklemek şartıyla!

Gün boyunca parkın içerisinde dolaşan, kimi zaman dans şovuyla karşımıza çıkan kimi zaman ise bir köşe başında imza dağıtan Walt Disney karakterleri, sezona bağlı olarak belirli aralıklarla şatonun bulunduğu meydandan yola çıkarak ana cadde boyunca müzik ve dans eşliğinde bir geçit  töreni sergiliyor. Disneyland Paris’in şüphesiz en önemli olayı olan bu geçit törenlerinden, istisnasız her gün 17.00'da kapanış amaçlı olarak düzenleneni sakın kaçırmayın! Ayrıca yaz döneminde nadiren de olsa akşam 19.00-21.00 aralığında Frozen Princess Elsa kısa bir geçiş yapabiliyor, eğer şanslıysanız gerçek at arabalarıyla yapılan bu şovu da yakalama ihtimaliniz var. Bu ve benzeri şovlar ile ağırlıklı olarak oyuncakların çoğunun Disneyland Park isimli ilk tema parkında bulunduğunu, Walt Disney Studios kısmının ise sonradan eklenmiş olan daha küçük bir ikinci park olduğunu göz önünde bulundurarak ister tek parka, ister iki parka da giriş yapabilirsiniz.

Disneyland Park, farklı temaların uygulandığı dört bölümden oluşuyor; Discoveryland, Fantasyland, Adventureland, Frontierland. Bu dört bölümden geçerek parkın etrafında tam tur dönen trene atlayarak genel bir izlenim edinebilirsiniz. Eğer adrenalinden hoşlanıyorsanız, ayaklarınızı yerden kesebilecek önerilerim Space Mountain ve Indiana Jones. Adrenalin az, eğlence çok olsun derseniz, parkın kaçırılmaması gereken en güzel oyuncağı bana göre Karayip Korsanları.

Çocuklar ve yaşlılar dahil herkesin eğlenebileceği, adrenalin içermeyen atlıkarınca, uçan fil, fincan gibi klasik lunapark oyuncaklarını Fantasyland bölgesinde bulabilirsiniz. Bu sene dördüncü kez gitmiş olmama rağmen henüz keşfedebildiğim, çarpışan araba konseptinin bir adım ilerisini sunan Autopia'yı araba severlere öneririm.

Disneyland Paris'in bu kadar çok sevilmesinin dezavantajı, elbette ki oyuncakların önünde oluşan uzun kuyruklar. Parkın bu sorun için geliştirdiği bir çözüm var o da Fast Pass, yani hızlı geçiş bileti uygulaması. Herhangi bir ücret ödemeden, sahip olduğunuz bileti kullanarak bazı oyuncaklar için öncelikli geçiş hakkı tanıyan bu özel biletten edinmeniz mümkün oluyor. Örneğin saat 15.00’da bir oyuncağa giriş yapmak istediniz ama çok uzun bekleme süresi var diyelim. Fast pass otomatından aldığınız bilet ile birkaç saat sonrasına bir çeşit rezervasyon yaptırmış oluyorsunuz ve belirtilen saat geldiğinde bu biletle kuyruğa hiç girmeden direkt içeri girebiliyorsunuz. Bu sistemin geçerli olduğu oyuncaklardan bazıları Peter Pan Flight, Big Thunder Mountain, Star Tours, Space Mountain.

Disneyland oyuncakları ve parkın içindeki işleyişin ardından, en çok merak edilen 2 nokta parka ulaşım ve içerideki yeme-içme seçenekleri. Paris Disneyland'e toplu taşıma ile bireysel olarak ulaşmak son derece basit. Metro gibi yaygın bir şekilde kullanılan ve metro ile aynı bilet türünün geçerli olduğu RER treninin A hattındaki "Marne-la-Valée - Chessy" istasyonuna ulaşmanız ve trenden indikten sonra birkaç dakika yürümeniz yeterli oluyor. Şehrin doğusunda yer alan bu istasyona, Paris merkezden yaklaşık 40 dakikada ulaşıldığı söylenebilir. Parkın içindeki yeme içme opsiyonlarının çeşitli kafeler, dondurma evleri, fast food satışı yapan noktalar ve birkaç restoran şeklinde olduğu söylenebilir. Tercih edildiği takdirde parka yiyecek ve içecekle girmek de mümkün. Çok sayıda hediyelik eşya dükkanı da, ana caddenin yanı sıra hemen her oyuncağın çıkışında farklı souvenir konseptleriyle sizi bekliyor olacak.

2018 yaz dönemi için Disneyland Paris bilet ücretleri, ziyaret gününe bağlı olarak 53 - 79 Euro aralığında değişiyor. Bu ücret parkta 1 gün geçirmenin karşılığı, fakat eğer isterseniz birden fazla gün parka giriş hakkı sunan ya da tek fiyata 2 park gibi diğer türlerdeki biletleri tercih edebilir ya da Disneyland otellerinde konaklayarak bu masalsı ambiyansı daha uzun süre yaşayabilirsiniz. Biletlerinizi en az 1 gün önce, Paris Disneyland'in resmi sitesinden online olarak satın alarak en uygun fiyatları yakalamanız mümkün.

Fotoğraflar: Ecem HEPÇİÇEKLİ

Yazının devamı...

Kar tatilinin hızlı, kolay ve ucuz yolu: ULUDAĞ

Doya doya kar oynayamadığımız bir kış mevsimini geride bıraktık. Yalnız, bu zevki tatmak için henüz geç değil.
Hem bütçeyi sarsmamak, hem de hafta sonunu iyi değerlendirmek için planlanacak günübirlik Uludağ gezisi; kar oynamak, birkaç saat de olsa kayak ya da snowboard yapmak ve bembeyaz manzaranın keyfini çıkarmak için oldukça ideal. Günübirlik Uludağ gezisi için başlangıç noktamız İstanbul, Yenikapı İskelesi… Yenikapı-Bursa deniz otobüsü seferiyle iki saat içinde denizin karşı kıyısına geçiyoruz ve arabaya atlıyoruz. Biz bu planı uygularken, Mudanya’da bizi bekleyen arkadaşlarımız olduğu için şanslıyız ama onlar olmasaydı buradan şehir merkezine ulaşmak için iki seçeneğimiz olacaktı. Birincisi belediye otobüsü veya taksi… Diğeriyse Mudanya’dan direkt teleferiğe ulaşan F3 belediye otobüsü…

Türkiye’nin ilk teleferik hattı

1960’lı yılların başından beri hizmet veren, Türkiye’nin ilk teleferik hattı Bursa Teleferik, kışın doğa sporları ve kar tatili yapanları, yazın ise şehir manzarası izlemek ve piknik yapmak isteyenleri zirveye ulaştırıyor. Karlı havada arabasına güvenmeyen, otobüsle dağa çıkmaktan çekinenler için en pratik yöntem gibi görünen teleferik sisteminin, yükseklik korkusu olanlar için biraz tedirgin edici olabileceğini de belirtmeden geçmeyelim.



Yine de bu muhteşem doğal manzarayı izlemek, zirveye yaklaştıkça kar seviyesinin yavaş yavaş arttığını takip etmek, bu gezinin en keyifli anlarından... Sabah 08.00 akşam 20.00 arasında hizmet veren teleferiğin gidiş dönüş bilet ücretleri tam 38, öğrenci ise 27 TL. Teleferiğin istasyonları ise aşağıdan zirveye doğru, Teferrüç, Kadıyayla, Sarıalan ve Kurbağa Kaya (Oteller bölgesi) şeklinde.



Teleferikle yukarı çıkarken ilk durak ile ikinci konumdaki istasyon Kadıyayla, karın en az miktarda bulunduğu bölge… Keyifli piknik alanları sebebiyle tercih ediliyor. Sonraki duraksa Sarıalan… Uzun yıllar teleferiğin ulaştığı son nokta olarak kalmış, birkaç yıl önce teleferiğin zirveye biraz daha yaklaşmasıyla ‘ara istasyon’ olarak anılmaya başlamış. Burada panoramik manzaraya şöyle bir göz atıp yola devam ediyoruz çünkü yukarıda daha fazla kar bizi bekliyor. 2016’da faaliyete geçirilen son istasyon Kurbağa Kaya ise, ikinci oteller bölgesinde bulunduğu için, karayolunu hiç kullanmadan bölgeye varmanızı ve ister günübirlik ister konaklamalı kar tatili yapmanızı sağlıyor. Uludağ’ın her iki bölgesi de hem spor yapanlar hem de yalnızca ortamın keyfini çıkarmak için oldukça tatmin edici. Teleferikle ulaştığımız ikinci bölgeden eğer kayak ya da snowboard ile lifte atlarsak, daha hareketli olan birinci bölgeye kolaylıkla ulaşılabiliyor. Fakat günübirlik bir Uludağ planında, yalnızca ikinci bölgede kalarak da dolu dolu vakit geçirilebileceği için bu seçeneği denemidik.



Bir Uludağ klasiği: Sucuk ekmek ve sıcak şarap

Uludağ’a geldiğiyseniz sucuk ekmek ve sıcak şarap keyfi yapmadan asla dönülmez. Bu güzel anı yaşayabileceğiniz birkaç seçeneğiniz var. Bunlardan en güzelleri pistte kayanları da izleyebileceğiniz manzaralı otel restoranları. Karinna ve Monte Baia bölgenin en meşhur otellerinden. Otelin restoran ve kafelerini otel müşterisi olmasanız da kullanabiliyorsunuz. Böylece günübirlik şömine keyfinden mahrum kalmayacaksınız. Otellerin yanı sıra ikinci bölgede birkaç kafe, coffeshop ve süpermarket de mevcut. Uludağ’ın genelinde fiyatların, şehir içinde alıştığımızdan bir tık daha yüksek olduğunu hatırlatmak gerek.



Eğer gelmişken “kayak ya da snowboard ile birkaç sefer kaymadan dönmek istemiyorum” diyorsanız, ikinci bölgenin birinci bölgeye oranla daha sakin ve daha uzun olan pistleri sizi bekliyor. Ayrıca Uludağ’ın en zorlu iki pisti de bu bölgede... Fakat teleferik 20.00’de kapandığı için, zaman yönetimini iyi yapmak gerekiyor. Kış bitmeden kar ile buluşmak, belki az da olsa spor yapmak ve dağ havası almak için Uludağ müthiş bir tercih. Vakti ve bütçesi kısıtlı olanlar için ise günübirlik bir Uludağ gezisi, hafta sonu için en ideal plan…

Yazının devamı...

Kuzey Amerika'da içinizi ısıtacak bir Fransız şehri: Montreal

İsmi Fransızca, resmi dili Fransızca, fakat Kuzey Amerika topraklarında yer alan, ülkede kendini gösteren İngiliz kültüre rağmen 'Frankofon' kimliğini yaşatabilen bir şehir Montreal. Kanada'nın Fransız bölgesi Quebec'in en büyük, ülkenin ise ikinci en büyük şehri. Dünyada da bir ikinciliği var, o da Fransızca konuşulan büyük şehirler sıralamasında. Buna rağmen Kanada'nın temsil ettiği milletleri birleştirici o güç, şehirde İngiliz, Amerikan ve Fransız kültürünün iyi bir şekilde harmanlanmasını sağlıyor.

Montrealliler kimi zaman -40 dereceye kadar düşebilen hava koşullarında kayakla işe gidiyor, kimi zaman ise yaşamlarına yeraltı şehrinde devam ediyor. Yazın ise şehre ismini veren Mont Royal'de ya da dillere destan botanik bahçesinde keyifli vakit geçiriyorlar. "Gülümseyen insanların şehri" olarak bilinen Montreal, doğası, yemek kültürü ve Viktorya mimarisiyle görülmeye değer yerler sunuyor...

Şehre ismini veren dağ: Mont-Royal

Montreal turuna, şehrin tam kalbinde yer alan ve sporsever yerliler için tam bir göz bebeği olan Mont-Royal'den başlayalım. Şaşırtıcı bir biçimde tam da şehir merkezinden başlayıp bir anda yükselen yokuşu, ister araçla ister bisikletle tırmanarak Mont-Royal dağına kısa sürede ulaşabiliyorsunuz.

Montreallilerin hemen her gün spor yapma amacıyla ziyaret ettiği, hafta sonu ise huzurlu vakit geçirmek için tercih ettiği Mont-Royal, kuş bakışı müthiş bir şehir manzarası yakalanabilecek tek yer. Yazın göl kenarında piknik, kışın ise kayak yapılabilecek, şehrin tam ortasında olduğu için hiçbir zaman boş kalmayan devasa bir doğal alan burası.


Şaşırtıcı güzellikte bir botanik bahçesi: Jardin de Botanique Montreal

Şehrin bana göre en can alıcı noktası... İster sırayla, bölüm bölüm gezip görebileceğiniz Japon, Fransız, Çin, Alp bahçeleri, ister patikalardan ilerleyip ormandaymış hissini yaşayabileceğiniz harika bir doğal alana dönüşebiliyor. Göl kenarında dinlenebileceğiniz oturma alanları, belki ilk defa göreceğiniz yüzlerce çeşitte ağaç ve çiçeklerin renkleri, kokuları insanın başını döndürüyor. Ve en önemlisi, bu botanik bahçesi, yerleşkede görebileceğiniz 4 doğal alandan sadece biri.

İçinde dört mevsimin canlandırıldığı, birçok çeşitte hayvanın bir arada yaşadığı devasa cam küre Biodome, böcek çeşitlerinin sergilendiği İnsektaryum, gök cisimlerinin temsilen yer aldığı Planetaryum da vakit olduğu takdirde hayretle gezilebilecek diğer doğal alanlardan.

Kuzey Amerika'nın en tarihi ve en eğlenceli bölgelerinden: Old Port ( Vieux-Port)

Montreal şehrinin St. Lawrance Nehri’ne kıyısı olduğu için, bir de limanı mevcut: Old Port. 1600’lü yıllarda ilk defa kullanılan Old Port şehrin en tarihi olan kısmında yer alıyor. Limana birkaç dakika uzaklıkta bulunan Notre Dame Bazilikası da zaten buranın tarihi bir bölge olduğunu gözler önüne seriyor. 400 yıllık bazilika, mimarisiyle Paris'teki Notre Dame de Paris'yi anımsattığı gibi, dünyaca ünlü şarkıcı Celine Dion'un evlendiği yer olarak da hatıralara kazınmış durumda.

Montreal Science Centre ve Montreal Saat Kulesi'nin de yer aldığı bu bölge, günümüzde sosyal aktiviteler için verimli kullanılan bir alana dönüşmüş durumda. Dünyaca ünlü Cirque du Soleil gösterisi her sene ilk burada sahnelenirken, buzda balık tutma, Iqloofest gibi festival ve etkinliklerin tümü burada gerçekleştiriliyor. Old Port'ta olmasa da, şehrin en önemli aktivitelerinden Montreal Caz Festivali ve Montreal Film Festivali'ni unutmayalım...

Yeraltı şehri görülmeye değer!

Amerika kıtasının en prestijli üniversitelerinden McGill Üniversitesi, La Fontaine Parkı, Kanada Grand Prix’sinin gerçekleştirildiği Formula 1 pisti de yine Montreal'de görülmeye değer noktalardan.


Kış döneminde ziyaret edenler için ise, dondurucu soğuklara karşı düşünülmüş 30 kilometre uzunluğunda tünellerden oluşan yeraltı şehri, ziyaret edilmesi gereken en ilginç nokta olabilir.

Şirin mi şirin Montreal evleri

Şehrin Fransız kültürünü yaşattığı söylense de, yapıların çoğunun Viktorya mimarisi ile inşa edildiği apaçık. İngilizlerin "painted ladies" şeklinde isimlendirdiği, bitişik nizamda bulunan, çok sayıda renk kullanılarak boyanmış evleri ifade eden mimari üslup Montreal'de tam olarak kendini gösteriyor.

Soğuktan korunmak için dip dibe sıralanmış, fakat renkleriyle insanın içini ısıtan Montreal evleri, fotoğraflanmaya ve hatta içinde yaşamaya değer güzellikte.

Montreal mutfağı ve "kendi şarabını kendin getir" konsepti

Füme et, domuz eti, sakatatın sıklıkla tercih edildiği Montreal yemeklerinden, turistik bir zorunluluk olarak mutlaka denenmesi gereken lezzet, füme etli sandviç, patates kızartması ve turşu üçlüsü.

Pek çok restoranda rastlayabileceğiniz bir menü, yerliler tarafından da epey seviliyor. Montreal'in "şarabını kendin getir" konseptine sahip restoranları ve malzemesi zengin bagel seçenekleri de ayrıca değerlendirilmeli. 

Fotoğraflar: Ecem HEPÇİÇEKLİ / www.valizim.com

 

 

Dünyanın en sıcak yeri ve yer değiştiren taşları

Yazının devamı...

Bisikletle gezebileceğiniz en güzel 5 şehir

Çalışırken, izin alıp çıkabildiğimiz 4-5 günlük yurt dışı seyahatlerinde, her yeri gezip görebilmek için ayaklarımıza kara sular inene kadar durmadan yürürüz. Kimi zaman ise yıllık izinleri diğer tatiller ile birleştirip 2-3 haftalık uzun rotalar planlar, "şöyle birkaç ülke görmeden dönmem" deriz. Ve sonunda, olağanüstü bir gezi temposunun içinde buluruz kendimizi! Peki, hedefler bu kadar büyük; fakat enerjimiz kısıtlıyken, işleri kolaylaştırmanın bir formülü var mı? Bana göre var; o da bisikleti seyahatlere dahil etmek! Avrupa'nın "bisiklet şehri" Amsterdam, elektrikli bisikletleriyle beni etkisi altına alan Milano, yokuşlarıyla en çok zorlayan Montreal, bisikletin hayat tarzına dönüştüğü şehirlerden biri Lyon ve dümdüz yollarıyla sizi bekleyen Barselona'da bisiklet sürmenin nasıl olduğuna gelin birlikte bakalım...

Montreal

Kanada'nın ikinci en büyük kenti Montreal'de, bisiklet kullanımını "çılgınlık" kelimesiyle tarif edebiliriz... Şehirde bisiklet kullanımının epey yaygın olması, araç trafiğini azaltmıyor. Gün boyu etkisini kaybetmeyen otomobil ve bisiklet yoğunluğuna karşı, çok sayıda bisiklet yolu işaretleri ve bisikletli trafik ışıkları gibi önlemler alınmış durumda.



Kuzey Amerika'nın bu bisiklet şehrinde yalnızca kısa bir süre konaklayacaklar için bisiklet iyi bir seçenek. Montreal belediyesinin bisiklet işletim sistemi Bixi'den, istasyonlardaki cihazları kullanarak yalnızca 30 saniye içerisinde tek seferlik, günlük ya da haftalık bisiklet kiralamak mümkün.. Montreal'in özellikle bisikletle gezilmesi gereken kısmı, nehir kenarındaki Old Port bölgesi.

Milano

Milano'daki bisiklet işletim sisteminde elektrikli(!) bisikletlerin olması, seyahatinizi hayal bile edemeyeceğiniz kadar kolaylaştırabilir. Elektrikli bisikletlerin ufak bir ücret farkıyla sunulması; hiç yorulmadan, girilmedik sokak bırakmayana dek Milano'da gezme imkanı tanıyor. Belediye tarafından desteklenen bisiklet paylaşım sistemi BikeMi, Montreal'deki gibi 30 saniyede olmasa da, kolaylıkla bisiklet kiralamayı sağlayan bir sistem. Yapmanız gereken, web sitesi üzerinden kayıt olmak ve ödemeyi gerçekleştirmek. Milano'da mutlaka bisikletle gezilmesi gereken yer ise, duvar sanatlarını görebileceğiniz Isola bölgesi.



Amsterdam

Şehrin nüfusundan daha fazla sayıda bisikletin olduğu belki de tek yer Amsterdam. Günde ortalama 11 dakika bisiklet üstünde geçiren Amsterdamlılar, dünyada bisiklet kullanımında lider. Şehir içinde bir yere ulaşmanın en hızlı yolunun bisiklet olduğunu düşünüyorlar ve haksız değiller. Uzaktan küçük bir şehir gibi görünen Amsterdam'ın beklenmeyecek uzunlukta, tam 400 kilometrelik bisiklet yolu mevcut. Bu şartlar altında Amsterdam'da bisiklet kiralamak artık turistik bir mecburiyete dönüşüyor. Bisiklet kiralanabilecek en iyi adres MacBike gibi görünse de, daha pek çok seçenek var. Bisikletle mutlaka gezilmesi gereken nokta ise Vondelpark.



Lyon

Bisiklet, diğer Fransız şehirlerinde olduğu gibi Lyon'da da doğal bir şekilde hayata dahil oluyor. Lyon'da Fransız bir reklam şirketi ve belediyenin işbirliğiyle 10 yıldır hizmet veren bisiklet işletim sistemi Vélo'v, hem turistlerin hem de yerlilerin hayatlarını kolaylaştırıyor. Burası Amsterdam gibi "bisiklet şehri" olarak adlandırılmasa da, sabah işe giderken resmi kıyafetlerle ya da gece geç saatte üzerinde şık bir abiyeyle bisiklet kullananları görmeniz olası. Lyon'da bisiklet ile mutlaka gezmeniz gereken yer, Parc de la Tête d'or.




Barselona

Akdeniz rotalarının en sevilen durağı Barselona'da, çok ama çok yürümek gerekiyor. Turistik noktaların pek çok farklı alana yayılmış olması bisiklet kullanmak için bir mecburiyet iken, upuzun sahil kesimi bu mecburiyeti büyük bir keyfe dönüştürüyor. Barselona'nın belediye tarafından işletilen bisiklet sistemi Bicing'in yanı sıra, tercih edilebilecek çok sayıda bisiklet kiralama şirketi mevcut. Avrupa'nın en düzenli şehirlerinden biri olan Barselona'nın her bölgesinde bisikletle gezmek ayrı bir keyif, fakat mutlaka yapılması gereken bana göre tüm sahil şeridini bisiklet ile keşfetmek.

Fotoğraflar: Ecem Hepçiçekli / 
www.valizim.com


Peru Kasabası Huancaya'da bir hafta sonu

 

Yazının devamı...

Londra'da kilo almanıza sebep olacak en tatlı 5 pastane

Londra seyahatimi planlarken ilk yaptığım şey, uzunca bir pastane listesi çıkarmak oldu. Çünkü Londra'da tadına bakılması gereken o kadar çok, yaratıcı ve leziz tatlı var ki...  renkli pastalar, sevimli cupcake'ler,  dondurmalar, her biri özenle hazırlanmış ekler çeşitleri ve daha neler neler...

Çay saatini asla atlamayan İngilizler, çayın yanında hangi tatlıların iyi gittiğini çok iyi biliyor. İster salaş bir kafede olun ister 5 yıldızlı bir otelin restoranında, çay saatinde müthiş pastane ürünleriyle karşılaşacağınız kesin! Fakat yine de, seyahat planlarına mutlaka dahil edilmesi gereken 5 Londra pastanesine göz atmalısınız.


1- Hummingbird Bakery

Büyük sabırsızlıkla beklediğim, gökkuşağı renklerindeki pastaların sahibi işte bu pastane: Hummingbird Bakery. Burasıyla ilgili kesin olan bir şey var, o da Londra'daki şubelerinden hangisine giderseniz gidin, içeri girdiğiniz anda o muhteşem koku sizi etkisi altına alacak.

Gökkuşağı renklerindeki pastası, bizzat gökkuşağının kendisiyle süslü olan cupcake'leri, pek çok kişinin vazgeçemediği  tarifi gizli olan red velvet cake'i, ıslak kekleri ve sadece görüntüsünden son derece lezzetli olduğu anlaşılabilecek daha pek çok kek ve pasta, Londra'ya gitme sebebiniz olabilir! 

2- Milk Train

Seyahat planı yaparken sabırsızlığımı ikiye katlayan Londra tatlıcılarından biri de Milk Train oldu! Bulutlarla çevrili dondurmaları var desem... Külahı pamuk şekerle çevrili, üstü ise çeşitli şekerlemelerle süslü olan bu dondurmalarının yapılışını seyretmek bile insanı mest ediyor.

Daha önce hiçbir yerde görmediğim bu Milk Train dondurmaları, adeta birer tasarım harikası olsa da, duble şekerli olması sebebiyle, bazılarının cesaret edemeyeceği kadar ağır bir tatlı.


3- Peggy Porschen

Hem ambiyansıyla hem de pastalarıyla sizi büyüleyecek bir başka Londra pastanesi de Peggy Porschen. Pasta tasarımı alanında dünyaca ünlü olan Porschen'ı çay saatinde ziyaret etmeden dönmek olmaz. Pastanenin Barbie bebek evini anımsatan iç ve dış dekorasyonu ve bu ambiyansı tamamlayan, süslü püslü cupcake'leri gidip görmeye değer!

4- Gail's Artisan Bakery

Çörekler, ekmek çeşitleri ve kahveler... Bu listedeki Londra pastanelerinden en iddiasız olanı Gail's Artisan gibi görünse de, bir kez deneyince unutamayacağınız lezzetlere sahip... Burası havuçlu keki, çörekleri ve nefis kahveleriyle sizin için de unutulmaz bir adres olabilir! 


5- Melba at Savoy

Londra'nın meşhur otellerinden Savoy Otel'in giriş katında pastane olur da, gidilmez mi...Hem de birbirinden güzel ekler çeşitleriyle ün salmış bir pastane ise Londra pastanelerinden şiddetle önerilen Melba at Savoy'un popüler ürünü ekler, gerçekten de yaratıcı süslemeleri ve lezzetiyle etkisi altına alıyor. Fakat Fransız usulü eklerin yerinin ayrı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim!

Fotoğraflar: Ecem HEPÇİÇEKLİ 




İstanbul Hostellerinde yaşam

Yazının devamı...

Artık havalimanlarında bir yatağınız var!

Aktarmalı uçuş yapacaksınız ve iki uçuş arasında çok zamanınız var diyelim... Bundan birkaç yıl öncesine kadar, elinizdeki en iyi seçenek plastik sandalyeleri birleştirip uyumaya çalışmak ya da havalimanı koridorlarında müsait bir yere uzanmak olabilirdi... Fakat bugün, dünya genelinde yaygınlaşmaya başlayan uyku kabinleri sayesinde havalimanında geçirmeniz gereken uzun saatleri, size özel odanızda konaklayarak değerlendirebiliyorsunuz. Bu girişime İngilizcede 'sleeping pod/capsule' Türkçede ise uyku kabini deniyor.

Snoozecube, Yotel, Minute Suites, Sleep Box gibi pek çok havalimanı uyku kabini işletmesinin, dünyanın pek çok noktasında şubesi bulunuyor. Doğuda Dubai, Abu Dhabi; Avrupa'da Londra, Amsterdam, Berlin, Milano, Delhi ve Amerika'da Atlanta, Philadelphia ve daha pek çok şehirde bulunan uyku kapsülleri, gün geçtikçe yaygınlaşıyor. Kimisi gerçekten de kapsülü andıran, kimisi ise lüks bir otel odasından farksız olan uyku kabinleri, havalimanında uzun saatler beklemek zorunda kalanlar için bulunmaz bir fırsat sunuyor.

Yotel ile uyku kabini tecrübesi

Amsterdam aktarmalı Toronto-İstanbul uçuşum sırasında, iki uçuş arasında havalimanında beklemem gereken süre altı saatti. Zaten okyanusu aşıp Toronto'dan Amsterdam'a gelmek ve zamanın tersine hareket etmiş olmak yeterince zorlu bir deneyimken, bir de bağlantı uçuşu için altı saat havalimanında beklemek oldukça keyifsiz olacaktı. Tabii eğer Amsterdam uyku kabinlerini keşfetmemiş olsaydım...



Amsterdam Schiphol Havalimanı'nda birden fazla uyku kapsülü seçeneği mevcut. İlk karşıma çıkan, altı saatlik ücreti yaklaşık 80 dolar olan GoSleep'te hemen giriş yapabileceğim boş bir oda bulamadığımdan, diğer alternatiflere yöneldim... Yan terminaldeki ikinci seçeneğim olan Yotel'de boş bir oda bulunca, kararımı verdim ve dört saat konaklamak üzere 52 Euro'luk ödemeyi yaptım.



Mucizeler yaratan üç metrekarelik kapsül

Yalnızca birkaç saatimi geçirmiş olsam da iki uçuş arasında dinlenmemi sağlayan uyku kabini, aynı küçük bir kutuyu andırıyor. 3-4 metrekarelik alana zekice sığdırılmış rahat bir yatak, ışıklandırma, klima ve küçük bir banyo, bağlantı uçuşunu beklerken dinlenmek ve yenilenmek için oldukça yeterli. Yotel'in temiz ve konforlu bir seçenek olması da, bu deneyimi daha keyifli hale getiren unsurlar arasında. Kanada'ya giderken, bağlantı uçuşunu kaçıran ve yaklaşık 18 saatini havalimanında geçiren bir gezgin olarak, aktarmalı uçuşlarınızı uyku kapsülü seçeneğinin bulunduğu havalimanlarından yapmanızı tavsiye edebilirim...


Uyku Kabini vs. Havalimanı Oteli

Uyku kabinlerinin avantajı, havalimanının dışına çıkmadan ve hatta uçağa bineceğiniz alandan fazla uzaklaşmadan odanızda dinlenebiliyor olmanız. Pek çok havaalanında otelin bulunmadığını ya da havalimanı oteline gidebilmek için gümrükten ülkeye giriş yapmanız, pasaport/vize kontrolünden geçmeniz gerektiğini düşünürsek, uyku kabini hem zaman açısından avantaj sağlıyor hem de o anda bulunduğunuz ülkenin vizesine sahip olmasanız da, size konaklayacak bir mekan alternatifi sunmuş oluyor.


Kaç saatlik uçuşa dayanabilirsiniz?

Yazının devamı...

Suyun esir aldığı rüya şehir: Venedik

Seyahatiniz sırasında, otelinizin kapısından çıkıp gondola biniyorsanız ya rüyadasınızdır ya da Venedik'te... İtalya'nın ve hatta Avrupa'nın coğrafi bakımdan en ilginç kentlerinden biri olan Venedik, 'sular şehri' ya da 'rüya kent' olarak anılıyor. Size rüyadaymış gibi hissettirecek bu kent, 6 yüzyıl önce Venedik Lagünü'nün derinliklerine ahşap kazıklar çakılarak kurulmuş. Venediklilerin karadan gelebilecek tehditlere karşı inşa ettiği bu şehir, bugün ise kanalları ve tarihi yapılarıyla bizi hayallere daldırabilecek güzellikte...

 

Geçtiğimiz ay, kuzey İtalya seyahatimi planlarken en önemli durağım Milano'nun Venedik'e çok yakın olduğunu fark edip rotamı bu yönde uzatmaya karar verdim ve benim için ikinci kez Venedik macerası başlamış oldu. Milano merkez istasyondan yola çıkıp Venedik St. Lucia Garı'na vararak seyahate başladık. Bu gezinin en güzel tarafı bana göre dönüş saatine dek hiçbir toplu taşıma aracına ihtiyaç duymadan, yürüyerek özgürce gezebilecek olmamızdı.

 

Venedik'e vardığımızda, ilk hedefimiz Büyük Kanal'a ulaşmaktı. Büyük Kanal ve üzerindeki dört büyük köprü, Venedik'te görülmesi gereken en önemli noktalar listesinde. Bu dört köprüden en meşhuru ise 16. yüzyıldan kalan, bugünlerde turist akınına uğrayan taş köprü Rialto...


 
İki yakayı birleştiren Rialto Köprüsü'ne çıkıp Büyük Kanal'ı seyre daldıktan hemen sonra ulaşılması gereken hedeflerden bir diğeri olan San Marco Meydanı'na doğru yola çıktık. Napolyon'a göre 'Avrupa'nın resim odası' olan, dünyanın en güzel meydanlarından biri olarak kabul edilen San Marco'da tarihi simge olarak kabul edilen yapılardan şık restoranlara, dünya markalarından hediyelik eşyacılara kadar görülecek pek çok nokta var.

Meydandaki San Marco Bazilikası ve Torre dell'orologio isimli saat kulesi şehrin simgeleri haline gelmiş. 19. yy'dan beri ayakta olan bazilikanın, ondan birkaç yüzyıl önce var olan Ayasofya'dan esinlenilerek inşa edildiği söyleniyor. 99 metrelik Aziz Mark'ın çan kulesi ise en üst katına çıkıp şehri bir de en tepeden izleyebileceğiniz önemli yapılardan.



Venedik'le ilgili en ilginç detay ise, yılın bazı dönemlerinde 'acqua alta' adı verilen suyun yükselmesi olayı gerçekleştiğinde, epey geniş olan San Marco Meydanı'nın adeta bir yüzme havuzuna dönüşüyor olması. Şehrin en alçakta kalan bu kısmı, ekim-mart aylarında su baskını sorunuyla karşı karşıya kalıyor ve ziyaret edilemez bir hal alıyor.

Venedik'te yapılabilecek en eğlenceli aktivite ise şüphesiz ki gondol turu. San Marco'daki limandan yola çıkarak 30-40 dakikalık bir gondol turu ile Venedik'in daracık kanallarında pek çok önemli noktayı keşfetmek mümkün. Keyifli bir gezinti yapmak için biz yoğunluğun olduğu San Marco Meydanı'ndaki limanı tercih etsek de, neredeyse her kanalda müşterilerini bekleyen gondollar var.


 
Venedik gondol turlarından uzun tarifede, Casanova'nın ve Vivaldi'nin evleri, Ahlar Köprüsü, Murano Cam Fabrikası ile camdan at heykeli, 15. yy.'dan beri ayakta olan kiliseler gibi tarihi önemi olan yerlerin önünden geçebiliyorsunuz. Gondol turunun ücreti 2017 yaz tarifesine göre, süresine bağlı olarak 80-120 euro aralığında değişiyor.

Turistik mecburiyetlerin en keyiflisi olan gondol turunun hemen ardından, vaktiniz olursa 40 dakikalık deniz yolculuğu ile Burano ve Murano adalarını keşfe çıkabilirsiniz. Eğer adaları ziyaret edecek kadar vaktiniz olmazsa, Venedik'teki hediyelik eşyacılarda da Burano dantellerini ve Murano taşlarını bulmanız mümkün!

 

Venedik'i doyasıya gezmek için en güzel mevsim elbette ki baharın sıcak günleri ve yaz ayları. Fakat burayı özel bir dönemde ziyaret etmek isterseniz tercihiniz Venedik Karnavalı'nın düzenlendiği kış aylarından yana olmalı! Herkesin özel kostümler ile sokaklarda dolaştığı, rengarenk görüntülerin ortaya çıktığı bu dönemde belki siz de kostümünüzü giyip Venedik'in simgelerinden biri olan maskenizi takıp karnavala katılırsınız!

Fotoğraflar: Ecem Hepçiçekli


Yazının devamı...