KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

Bursa'nın yeraltı güzeli: Ayvaini Mağarası

Harika güneşli bir cumartesi günü Mecidiyeköy'den bizi alan servisle başlıyor maceramız. Öğlen saatleri olması sebebiyle İstanbul'dan çıkmak bir hayli sıkıntılı oluyor. Kamp yapacağımız yer tamamen doğayla baş başa. Bursa’da Ayvaini Köyünün yukarısında Ayvaini Mağarası’na çok yakın bir yerde kamp yapacağız. Bu sebepten alış verişinizi Bursa'dan yapmanız gerekiyor.



Yolculuğumuz tam altı saat sürdü. Tüm gün yolda geçti. Gelir gelmez hemen çadırlarımızı kuruyoruz. Ortaya ateş için yer hazırlanıyor ve akşam yemeği için hummalı bir çalışma başlıyor. Yemeklerimizi ortak hazırlıyoruz. Birileri derede kap kacak ve sebze yıkamaya gidelim deyince peşlerine takılıyorum. Mağaranın girişi de oradaymış. Mağarayı ilk görüşüm, beni çok ürkütüyor. Ben düzayak gireceğiz sanıyordum ama bir iple beşinci kattan aşağı bir kara deliğe inmemiz gerekiyormuş. Hiç hoşlanmadım. Tüm gece nasıl ineceğimizi düşünüp duruyorum. Ertesi gün vazgeçebileceğimden bahsediyorum. Kamp alanımızda pişen tarhana çorbamız, salatamız ve bizi misafir eden Bursalı grup ‘Bakut'un bize ikramı kavurma ve pilavı var. Bize bunlar yeter mi? Yeme turumuz gece üçlere kadar ızgara köfte, böbrek ve sucukla devam ediyor. Sabah erkenden ayaktayız yine ama bu sefer saat altı değil dokuz.
Ateş yanmış menemen pişiyor. Kahvaltı sonrası wetsuitlerimizi giymek için çadırlara yöneliyoruz. Kırk yıl düşünsem dalış elbisemi bir dağ başında, ormanda kuru kuru giyeceğim aklıma gelmezdi.



Giymesi dert, çıkarması dert…

Dalış elbiseleri genelde ıslak giyilince daha kolay oluyor. Bir kısmını çadırda giymeyi başarsam da geri kalanını giymek için dışarı çıkmalıyım. Ben yine iyiyim. Ekip arkadaşım Hülya'nın elbisesi kendine ait değil ve birkaç beden küçük sanırım. Kendi bedenimizde olsa dahi çok zor giyilen bu elbiseye Hülya nasıl sığacak? Çadırdaki içler acısı durumuna gülmemek elde değil. "Çık dışarı, bu bir spor, kimse sana bakmaz, işin doğasında bu var" desem de çadırdan çıkartamıyorum. Sonra olaya oba başımız Meral hanım ve Meryem dahil oluyor. Hayatımda görmediğim bir sabır ve uğraşmayla Hülya'yı elbiseye sokmaya çalışıyorlar. Uzaktan gelin ve nedimeleri gibiler. Sanırım bir gülme krizine girdim. Böyle bir eğlence yok. Hiçbir şey fayda etmeyince bir başka ekip üyesi Meral Hanım basıyor bulaşık deterjanını. Başka çare yok. En sonunda giyinmeyi başarmış, çadırları toplamış, araca yerleştirmiş zavallı bizler mağaranın yolunu tutuyoruz.




İlk hedefimiz Ayvaini! İleri…

Bir bilinmeze gidiyoruz. Ekibin çoğu yok. Mağara kelimesini duyan gelmemiş. Mağaranın başında 40 kişiye yakınız. İlk önce Ender Hocam atlıyor. Aşağıda bir emniyetçi de yok. Emniyeti o alacak. Sol karşı duvara bir istasyon çakılmış. İp oraya bağlı… Oradan ipe girdiğiniz de öyle bir sallanıyorsunuz ki, boşluğa atlıyorsunuz yani. Aşağısı kapkaranlık ve çok yüksekteyiz. Çok endişeliyim. Gülüp duruyorum ama her an kaçasım var. Bizim gruptan ilk önce kadınları indiriyorlar. Bir tek ben kaldım. En sonunda beni zorla da olsa ipe girmeye ikna ediyorlar. Bir uçurumun başında karanlık bir çukura atlamak üzere bir ipin ucundayım. Arkam dönük olsa ve görmesem yapacağım. Daha önce yükseklik korkumu yendim. Artık bunları düşünmüyorum ama burası öyle değil. Çoğu insan vazgeçeceğimi düşünmüş. Buna ben de dahilim. Son dakikalarımı çeken arkadaşlarım olmuş. Ben bir şeyin farkında değilim. Daha sonra izlediğim videolardan kendime inanamadım. Bir süre beklemeden sonra buraya kadar gelip de vazgeçmeyi kaldıramayacağımı düşünüp salıyorum kendimi. Atlıyorum. Beni tuttukları için pek sallanmadım.





Herkes beni alkışlıyor. “Kolay oldu aslında” diye de bir cümle çıkınca herkes basıyor kahkahayı. Nasıl indim naptım bilmiyorum. Aşağı da diğer arkadaşları beklerken su falan içiyorum. Kendime gelmeye çalışıyorum. Orada ne yaptığımı ve neden yaptığımı, kendimle ne zorumun olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki karanlıktan yukarıdaki ışığa bakıyorum. Aşağısı soğuk. Ayaklarımızda botlar var ama ıslağız. Beklemek bu sporun özeti gibi... Pek sesim çıkmıyor. Her zaman gülen eğlenen ben pek iyi değilim. Klostrofobik durumumdan kapalı ve karanlık yerlerde pek duramıyorum. Ayvaini mağarasıysa 5,5 km’lik bir yeraltı nehri adeta. İki girişi var. Biri Bursa'nın Mustafa Kemalpaşa'ya bağlı Kazanpınar ve Doğanalan Köyleri arasındaymış. Bir yerde yer altından çıkıp bir çay gibi aktıktan sonra Ayva köyünün yukarılarından bir şelale gibi bu mağaraya dökülüyor. Hidrolojik olarak etkin durumda olan mağaranın Ayva Köyü'ndeki ağzından yeraltı suları çıkıyormuş. Uzunluğu 5,5 kilometreyi bulan mağaranın içinde yer yer 3-4 metreye ulaşan 60 adet gölcük yer alıyormuş. Düşünsenize çoğu boyu geçiyor ve biz onları yüzerek geçeceğiz. Hiç yeraltı sularında, göllerinde, nehirlerinde yüzdünüz mü?

Fazla düşünmeye gerek yok artık. Hep mağara sevmez misin, gittiğin her yerde sualtında bile tüm kovuklara girmez misin? Kaç insan yaptı bunu? Herkes de indiğine göre yürüyüşümüz başlıyor. Kafamızda ki fenerlerden her yer aydınlık. Karanlık değil. Yerler de taşlar var. Dikkatli yürümek lazım derken sol ayağım bir kayıyor sağa tutunayım derken sağ ayak da kayıyor. Bu sol sağ sol derken artık bozulan dengeme yapacak bir şey yok. Suların içinde iki dizimin üstüne öyle bir düşüyorum ki acısı aklıma geldikçe hala ürperiyorum. Kalkıp yürümeye devam ettim ama öyle bir acı yok. Tuhaf olan kimseye bir şey söylemiyor olmam. Soğuk sular biraz iyi geliyor. Acı her adımda azalıyor derken önümdeki çocuk su taş derken tak diye sol dizimi suyun içinde bir kayaya geçiriyorum. Ağlasam ağlayacağım. Tamam anladım ne demek istediğini diyorum. Grup öyle hızlı gidiyor ki. İlk başladığımız da ben de koşmuştum onlarla ama sonra nereye koşuyorum ki dedim. Başladım etrafıma bakmaya, o muhteşem sarkıtlara dokunmaya, gördüğüm kayalara sarılıp öpüp konuşmaya. Öyle muhteşem sarkıtlar var ki… Mezozoik dönemden gelmiş düşünsenize. Bakmadan dokunmadan geçilir mi? Bu tür insanların az uğradığı yerlerde negatif iyon denilen bir enerji var. Bu negatif iyon bizi iyileştiren, doping etkisi yapan bir enerji. Tüm bu enerjileri almaya çalışıyorum. Çıplak elle dokunuyorum her geçtiğimiz yerdeki sarkıt farklı ve değişik. Bir yerde altın gibi işlemeli bir duvar gördük mesela. Ortam karanlık ve bizim makinalarımız yetersiz olduğu için çok güzel fotoğraflarımız yok mağarada. Bende su geçirmez bile olsa telefonu yanıma almıyorum. Cebim yok. Elimde taşımak ve uğraşmak istemiyorum. Fotoğraf peşinde değilim. Doğa en büyük şifa kaynağı değil mi? Dokundum bol bol. Şifa diledim. Dua ettim. Anın tadını çıkarma derdindeyim. Öyle bir su var ki... Mavi ve cam gibi. Öndekiler yürürken bulanan su 30 saniye hareket etmezseniz anında berraklaşıyor.




Çok derin sularda bile dibini görebiliyorsunuz. Çok fazla yarasa var. Hep ellerimizle tutuna tutuna indiğimiz için çoğu yerde yarasa gübrelerine bulanıyorum. Bir yarasa pisliğine bulaşmamıştım o da oluyor çok şükür. Hatta bir yerde kaynak varmış. Oradan su içeriz demişti Yüksel hocam ama oraya bile bu pislik karışmış. Su falan içilemez buradan. Kayalar pütürlü. Elbiselerimiz parçalanmasın diye dikkatli iniyoruz. Dalış elbiselerimizin üstüne bir de şort giydik bu sebepten. Biri kontrol etmeden sulara atlamıyoruz. Su da sivri bir taş olabilir. Çoğu yerde su boyumuzu geçiyor. Üstümüzde bir de can yeleği olduğu için yüzüyorum. Ters düz su balesi yapıyorum. Nasılsa batmıyorum. Çoğu yerde eğilerek geçmemiz gerekiyor. Ön grup koptu gitti. Normalde herkes bir arkasındakinden sorumlu. Derslerde böyle ama pratikte pek işe yaramıyor. Biz eğlene eğlene gidiyoruz. 4 saat gibi bir sürede mağarayı geçmeyi planlıyoruz. Saat daha öğlen bile değil. Mola yerinde diğer arkadaşları yakalıyoruz.



Yüksekçe bir yerden aşağıda ki suya atlıyorlar. Bakıyorum öyle ama atlayamıyorum. Çok emniyetli gelmiyor. Genelde kimse atlamasa ben atlarım böyle yerlerden ama bugün günümde değilim. Burada mutlak karanlık dedikleri şey için bir dakikalığına tüm ışıkları söndürüyoruz ama gproların kırmızı ışıkları bile etrafı aydınlatmaya yetiyor. Öyle bir karanlıkta yerin yedi kat dibinde bir mağarada yer altı nehrindeyiz. Şaka gibi. Bir ara Hülya'yı görüyorum. Nasıl beceriyorsa wetsuit ve can yeleğine rağmen o sulara gömülüyor, Ersan ensesinden tutup çıkartıyor. Bulaşık deterjanı kokuyor. İlk girdiğinde köpürdüğünden bahsediyor.  Komedi filmi halt etmiş. Sonlara doğru bir yerde mola veriyoruz. Kocaman bir açıklık, oldukça yüksek bir duvar ve tam tepesinden gökyüzü ve ağaçlar gözüküyor. Biz yine dünyayla bağlarımızı koparmış, İstiklal caddesinde yürümektense yerin kırk kat altında yeraltı sularında yüzmüşüz. Manyak mıyız biz diyorum. Sıradışıyız diyorlar. Evet sıradışıyız ve iyi ki öyleyiz. Rutin kadar beni sıkan bir şey yok. Biri bana gel cafeye gidelim oturalım deyince öyle bir vakit kaybı geliyor ki bana anlatamam. Son durağımızda su kaynatıp sıcak çikolata içiyoruz. Al sana cafe işte. Atıştırmalıklarımızı yiyoruz. Dinleniyoruz ve ben yine patates oluyorum. Dinlenmeden direkt geçmem lazım. Dizlerimi vurduğum için sol bacağım bükülmüyor. Vücut soğudu, kaskatı kesildim.


Ön grup yine alıp başını gitti. Bizse son çıkıştaki Pamukkale Travertenlerini anımsatan havuzlarda, buz gibi sulara atlayıp yüzüp şarkılar söylüyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz. Eğleniyoruz. Ben mağara düz bir yola çıkıyor sanırken yne yanılmışım. Böyle yerler için yeterli bilgi yok. Böyle bir yazı yok. Yine uçurumlara çıktık. Mağarada çok iyi iş çıkaran botlarım toprakta kayıyor. Dizim bükülmüyor. Üstüm bu işleri yapmak için çok fazla kalabalık. Can yeleğim hareketlerimi kısıtlıyor. Arkadaşlarımın yardımıyla iniyorum ama çelik ip çekili olmasa o yoldan inmesi çok zor olurdu. Köye bir girişimiz var. Zafer kazandık yine. Hele ben. Aşağı inerken yaşadıklarımla rekor bende. Yüksel hocam bir ara "eyvah inemeyecek, vazgeçti" demiş. "Ama seni bırakmazdım buraya kadar geldikten sonra. Ben indirirdim" dedi. Öyle bir yerden indik işte. Köy kahvesinin önünden sırılsıklam saçlar ve kıyafetlerle geçip muhtarlığın bizim için tahsis ettiği oda da üstümüzü değiştiriyoruz. Güneşte saçlarımızı kurutuyoruz.

Çok değişik bir ruh hali içindeyim. Heyecanlıyım hala. Hayatımı ve verdiğim kararları çok fazla sorguladığım bir gün geçirdim. Köy kahvesini işleten Mehmet abimin mutfağını ele geçirip çayları doldururken ellerim titriyor hala. Aklımda hala "Bahar sen ne yaptın, neden yaptın, neden ya neden?" cümleleri hiç bitmiyor. Köyden bakınca çıktığımız yere hiçbir şey anlaşılmıyor. O dağın içinde 5,5 km’lik bir yeraltı nehri ve mağarası olduğunu kimse anlayamaz. Gizlemiş doğa kendini. İnternetin çok zayıf olduğu bir köy. Yeşil erikleriyle ünlüymüş. Eriklerimizi de alıp yola koyulma zamanı. Güzel bir yemek hayali kuruyorum. Köfteci Yusuf planımız varken şooförümüzün tavsiyesi olan başka bir köfteciye giden grubu bırakıp üç kişi Orhangazi de yürüyerek Köfteci Yusuf'a ulaşmaya çalışıyoruz. O kadar efordan sonra da pek kolay yürünmüyor. Yolun karşısına geçelim de otostop yapalım diyoruz.

Önce kimse durmuyor. Yol bomboş yürürken bir ara arkamı dönünce yanımızdan hızlıca geçen bir kamyon görüp kaldırıyorum parmağı. Adam öyle bir fren yapıyor ki 500 metre ötede durabiliyor. Oğuz'u şoförün yanına oturtayım, Hülya'yı emniyete alayım derken en sona ben kalıyorum ve o şoför ben binemeden hareket ediyor. Son kalan tırnağımda kamyonda kırılıyor, sürükleniyorum çünkü. Nedir bu bizim çektiğimiz? Çilemiz hiç bitmiyor ama çok eğlendiğimiz kesin. Köfteci Yusuf'un pirzolalarına ve ekmek kadayıfına gömüyoruz kendimizi. Neyse ki servis bizi almaya geliyor ve geri kalan yolda uslu birer çocuk olarak, maceralarımızı anlatırken güle oynaya sorunsuz evimize ulaşıyoruz. 

Fotoğraflar: Bahar GÜNDOĞDU / Daha detaylı bilgiler için www.nerdesinbahar.com linkine tıklayınız.

Yazının devamı...

Provence’in lavanta kokan kasabaları

Kızıl Kasaba: Roussillon

Luberon’un tepeleri ve Vaucluse dağı arasında kalan bu kasaba rengi açık sarıdan turuncuya çalan demir oksitli kil yapısı nedeniyle kızıl kasaba olarak da geçiyor. Fransa’nın en güzel köylerinden kabul edilen Roussillon, Provence gezinize mutlaka dahil etmeniz gereken bir yer.  Buradaki binalar, kasabanın toprak yapısı ve rengine tamamen uygun yapılmış. Özellikle gün batımında gökyüzüyle birleşen bu kızıl kasabanın sunduğu manzara nefes kesici güzellikte. Belvedere Mirador ismindeki seyir terası ise bu güzelliği izleyebileceğiniz bir manzara sunuyor ziyaretçilere. Kasabanın küçücük meydanlarında çok güzel kafeler bulunuyor. Akşam saatlerinde daha da canlanan meydanlardaki kafelerde oturup, zaman zaman eşlik eden canlı müziği dinlemelisiniz.

Kasabada bulunan “Ochre Trail” mutlaka görülmesi gereken bir yer. Burada biri yarım saat biri bir saat süren iki parkur bulunuyor. Toprağın rengi, yapısı o kadar güzel ki Fransa’nın bir köyünde olduğunuza inanamıyorsunuz.

Uçsuz Bucaksız Lavanta Tarlalarının Kuşattığı Kasaba: Sault

Bundan birkaç yıl önce seyrettiğim bir gezi programında Provence bölgesini geziyorlardı. Gittikleri kasabalardan biri de Sault idi. Lavanta tarlalarından bisikletle geçerek kasabaya ulaşıp kasabanın meydanlarında dolaşmış, dükkanları gezmişlerdi. Herşey o kadar masal gibi görünüyordu ki Sault kasabasını o zaman hafızama kazımıştım. Provence gezimiz sırasında uğradığımız kasabanın sokaklarını gezerken, seyir terasından mordan lilaya çalan lavanta tarlalarını izlerken sonunda bir hayalimi daha gerçekleştirmenin mutluluğunu hissettim. Provence gezinizi Sault’e uğramadan sonlandırmamalısınız.

Marquis de Sade’nin Gölge Düşürdüğü Kasaba: Lacoste

Provence bölgesinde görülmeye değer kasabalardan biri de Lacoste. Kasaba, Provence’in en güzel yerlerinden biri olması dışında, en tepesinde yer alan şatosu ile de ünlü. Pierre Cardin tarafından restore edilip müzeye dönüştürülmüş şato, korkunç Marquis de Sade'ye ait. İnsanlara acı çektirip cinsel anlamda kendini tatmin eden Marquis de Sade'nin yaptığı kötülükler kendisinin defalarca hapse girmesine neden olmuş. Bu güzel kasabanın böyle karanlık bir yüzü var ne yazık ki.

 

Kasabanın dar ve yokuşlu yollarında yürüyerek şatoya çıkabiliyorsunuz. Bu sırada size çok güzel binalar ve çiçekli dar sokaklar eşlik ediyor. Şato dense de zihninizde bildiğimiz görkemli bir yapı canlanmasın. Şatoya ulaştığınızda terastan panaromik olarak manzarayı seyretmeyi unutmayın. Bir sürü lavanta tarlası göreceksiniz.

Provence’in En Popüler Kasabası: Gordes

Bu eski köy, Luberon vadisine bakan Vaucluse platosunun kenarında yer almakta ve Fransa'nın en güzel köylerinden biri kabul edilmekte. Gordes kasabasının yakınlarındaki Abbaye Notre-Dame de Sénanque ismindeki manastırın bahçesi lavantalarla dolu ve sabahın ilk saatlerinde manzara harika görünüyor. Gordes kasabası bölgedeki diğer kasabalara göre çok daha popüler olduğundan park sorunu yaşamamak ve çok kalabalığa kalmamak için günün erken saatlerinde gezmenizi öneririm.

Beyaz taştan yapılmış evleri ve binaları ile bir dağın uçurumunda yer alan kasaba birçok ünlü sanatçıya da ev sahipliği yapmış. Bu nedenle diğer köylere göre daha popüler ve fiyatların daha yüksek olduğu bir yer haline gelmiş. Kasaba taş binaları, dar sokakları, sunduğu panaromik vadi manzarası ile Provence gezinize güzellik katacak bir yer.

 

Yazının devamı...

Kuzey Amerika’daki küçük Avrupa

Québec’e İstanbul’dan direkt uçuş bulunmuyor. O nedenle Toronto’dan  aktarma yaparak Québec’e ulaştık. Daha önce Kanada’da bulunmamıştım ama otelimize doğru giderken yolda gördüğüm sokaklar, evler, dükkanlar kendimi Avrupa’nın şirin bir kasabasına düşmüşüm gibi hissettiriyordu. Québec’e ilk görüşte bayılmıştım.

Gittiğim şehirlerde güne başlamak için tercih ettiğim yerlerin başında parklar gelir. Biz de ilk sabahımıza Plains of Abraham’da başladık. Nasıl New York deyince Central Park, Londra deyince Hyde Park akla geliyor ise Quebec deyince de Plains of Abraham akla geliyor. 1759 yılındaki Fransa ve İngiltere orduları arasındaki savaş bu alanda olduğu için park tarihi bir öneme de sahip. Ayrıca parkta bulunan güzel sanatlar müzesi mutlaka listenizde yer almalı. Eskiden seyahatlerimde müzelere çok geniş zaman ayırırdım ancak son zamanlarda sadece çok önemli olanları listemde tutuyorum.

Bahsettiğim müze görülmesi gerekenler kategorisine giriyor. Eğer sanata ilginiz var ise çok keyif alacağınıza eminim. Müze bir tanesi eskiden hapishane olarak kullanılan dört farklı binadan oluşuyor. Özellikle yüz yıldan fazla bir süre hapishane olarak kullanılmış bir yapının güzel sanatlar müzesine dönüştürülmüş olması çok güzel bir sonuç ortaya çıkarmış.

360 derece Québec şehrinin manzarasını görmek isterseniz müzeden sonra Capital Observatory’e uğrayabilirsiniz. Şehrin en güzel ve keyifli kısmı ise eski şehir bölgesi. Ne varsa eskilerde var diye boşuna dememişler bence. Burası aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta olan bir bölge ve vaktinizin büyük bir çoğunu buraya ayırmalısınız. Bu bölgede ilk dikkatinizi çekecek yapı otel olarak hizmet veren Fairmont Le Château Frontenac olacaktır. 1892-1893 yılları arasında Kanada demiryolu firması tarafından yolcular düşünülerek otel olarak inşa edilmiş bina adeta bir şato. Şatonun nehre bakan tarafında bulunan Dufferin Terrace ise manzarası, yürüyüş ve dinlenme alanları ile her zaman kalabalık ve canlı.  Dufferin Terrace’dan Côte de la Montagne’e doğru yürürseniz birçok sanat galerisi göreceksiniz. Notre Dame caddesine döndüğünüzde ise belki de şu ana kadar gördüğünüz en güzel muralı keşfedebilirsiniz.

Notre Dame caddesinden devam ederseniz sizi Quartier Petit Champlain’e çıkaracak. Burası için eski şehir bölgesinin en hareketli yeri diyebilirim. Vitrinleri sizi içeri davet eden dükkanlar, rengarenk binalar, camların önündeki çiçekler ve yeme-içme mekanları ortama ayrı bir güzellik katıyor.

Maple şurubu, maple şekeri, kurabiyeler, kışın Kanada'nın soğuğundan korunmak için yün eldiven ve bereler, el yapımı cam ürünleri dükkanlarda en sık rastlayacağınız hediyelik eşya alternatiflerinden. Bununla birlikte küçük ve şirin kafelerinden, restoranlarından yükselen müzik sesleri ortamı daha da hareketlendiriyor. Buradan tekrar Dufferin Terrace’a dönmek isterseniz yürümek yerine füniküleri de kullanabilirsiniz.

Yazının devamı...

Singapur'un en renkli mahalleleri

Çin Mahallesi (Chinatown)

Daha önce gitti iseniz New York, Londra, Bangkok gibi büyük şehirlerde Çin mahallelerine mutlaka denk gelmişsinizdir. Gittiğim şehirlerde Çin mahallesi varsa, mutlaka uğrar, bir iki tur atar ve o karmaşasını yaşarım. Singapur’daki Çin mahallesine de benzer beklentiler ile gittim ancak buradaki Çin mahallesi daha önce gördüklerimden oldukça farklıydı. Her şeyden önce beklentimin çok üzerinde bir düzen ve temizlik ile karşılaştım. Sağa sola koşuşturan, yüksek sesle konuşan, bağıran insanlar yoktu. Her yer rengarenk ve süslemelerle doluydu. O an, dünyanın en güzel Çin mahallesi kesinlikle Singapur’da olmalı diye düşündüm.

Şehrin geri kalan yerlerindeki gökdelenlerle kıyaslandığında buradaki binalar oldukça tezatlık oluşturuyor. Sokaklar genellikle 2-3 katlı, rengârenk binalarla dolu. Gittiğim dönem Çin yeni yılına denk geldiği için sokaklar ve caddeler her zamankinden daha renkliydi ve süslemelerle donatılmıştı.

Çin mahallesinde gezmeniz gereken iki tapınak var. Bunlardan biri Buddha Tooth Relic ismindeki Budist Tapınağı. 2007 yılında halka açılan tapınağı 09.00- 18.30 arasında gezebiliyorsunuz. Diğeri ise Sri Mariamman ismindeki Hindu Tapınağı. Açıkçası Çin mahallesinde bu güzel Hindu Tapınağı’na denk gelince oldukça şaşırdım. Bu tapınak Singapur’un en eski tapınağı. Tapınağın süslemeleri ve mimarisi göz kamaştırıcı güzellikte.

Çin mahallesi; hediyelik eşya satan dükkanlar, sokaklara kurulan tezgahlar ile tam bir alışveriş cenneti. Bazı dükkanlarda o kadar güzel el yapımı objeler, yelpazeler vardı ki gözlerimi alamadım. Çin Mahallesi’nin kalbi ise Kreta Ayer bölgesinde atıyor. Buraya uğramadan Çin Mahallesi’nden sakın ayrılmayın. Kreta Ayer yemek molası vermek için oldukça ideal ve keyifli bir yer.

Küçük Hindistan (Little India)

1800’lerde Hindistan’dan gelen işçilerin yerleştiği bölge zamanla Hint halkının yaşadığı mahalle haline gelmiş. Uzun zamandır hayalini kurduğum Hindistan seyahati aşkı, burayı görmem ile adeta alevlendi. Gerçekten ismi gibi küçük bir Hindistan bu mahalle.

Burada da sokaklar 2-3 katlı renkli binalarla dolu. Sokakları dolaşırken dükkanlardan, marketlerden yükselen Hint şarkıları, rengarenk Saree’leri (Geleneksel Hint Kıyafeti) ile dolaşan Hintli kadınlar, hediyelik eşya satan dükkanlardaki rengarenk Hint kıyafetleri, gösterişli Hint takıları ile başımı döndüren bir yer oldu Küçük Hindistan. Burada ayaklarım yerden kesildi ise Hindistan’da ne yaparım bilmiyorum ama Singapur’da dolaşırken en çok keyif aldığım yer oldu.

Arap Mahallesi (Kampong Glam)

Kampong Glam, Küçük Hindistan ile iç içe geçmiş bir mahalle. Buradaki en önemli yapı Sultan Camii, 1824 yılında Singapur’un ilk sultanı Hüseyin Şah için yaptırılmış. Bugün ise Singapur’un en önemli camisi kabul ediliyor. İçini gezemedik ancak dışarıdan görünümü oldukça etkileyiciydi.

Caminin tam karşısında yer alan yolda dikkatinizi birçok kebapçı ve Türk restoranı çekecektir. Özellikle 'Mevlana Turkish' ismindeki restoran çok güzel görünüyordu. Tabi Singapur oldukça pahalı bir ülke. Kendi ülkemizde çok daha ucuza yiyebileceğimiz bir yemeği burada daha pahalıya yiyeceğinizi unutmayın. Kampong Glam’deki ünlü bir diğer cadde de Arap caddesi. Buradaki hediyelik eşya satan dükkanlar, dükkanların önünde kurulan tezgahlar size çok tanıdık gelecek ve kendinizi İstanbul’da geziyormuş gibi hissedeceksiniz.

Arap mahallesinin en güzel sokağı hiç kuşkusuz Haji Lane. Burada o kadar güzel kafeler, öyle şirin butik dükkanlar yer alıyor ki neredeyse hepsine girip dolaştık. Hatta bir ara her birinin önünde fotoğraf çekerken buldum kendimi J Haji Lane’deki birçok binada renkli graffitiler görmeniz de mümkün. Bu mahalleyi dolaşırken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Rahat rahat dolaşmak, kafelerinde keyifli vakit geçirmek için en az 2-3 saat ayırmanızı öneririm.

Fotoğraflar: Banu GÜNDOĞDU 

Yazının devamı...

Malezya’nın Karadeniz’i: Cameron Highlands

Başkent Kuala Lumpur’un yaklaşık 200 kilometre kuzeyinde bulunan Cameron Highlands, Malezya’nın en yeşil bölgelerinden biri. Deniz seviyesinden yaklaşık 1900 metre yükseklikte bulunduğu için özellikle sıcak günlerde serinlemek isteyenlerin ve turistlerin gözdesi. Kuala Lumpur’dan günübirlik bize özel rehberli bir tur planladık. Rehberimiz, hafta sonu ve tatil günlerinde trafiğin çok yoğun olduğunu ve gezmek için iyi bir gün seçtiğimizi paylaştı. Şubat sonunda gittik ve yağmura yakalanmadan rahatça gezebildik. Cameron Highlands, ismini 1885 yılında bir haritalama gezisi sırasında buraları dolaşan William Cameron’dan almış. Bölgenin gelişmesi ise 1925’te Sir George Maxwell’in burayı ziyaret etmesi ile başlamış.

İlk durağımız bambu sepet fabrikası

Rehberimiz ilk önce yolumuzun üzerinde bulunan sepet fabrikasına uğrayacağımızı paylaştı. Fabrika deyince 2-3 katlı biraz daha büyük bir alan gözümde canlanmıştı ancak gittiğimiz yer baraka gibiydi. Yerde el yapımı hasır sepetler, bambuları kestikleri birkaç makine yer alıyordu. İşçilerin hepsi satışta olduğu için kimseleri göremedik ama sepetler çok güzeldi.

Lata Iskandar Şelalesi

Tapah’tan Cameron Highlans’e doğru ilerlerken durduğumuz yerlerden biri de Lata Iskandar Şelalesi oldu. 25 metre yüksekten dökülen şelale görülmesi gereken yerlerden biri. Yolun diğer tarafında kurulan hediyelik eşya tezgâhlarında bambudan yapılma birçok ürün de satılıyor.

Şelaleyi gezdikten sonra yola devam ederken ormanların nefes kesici güzelliği de eşlik etmeye başlıyor. Bir süre sonra yol kenarında baraka evler görmeye başladık.  Rehberimizin anlattığına göre yolun aşağısında yer alan köyde yaşayan bu aileler, yol kenarına kurdukları tezgâhlarda meyve, sebze ve el yapımı ürünler satarak para kazanıyorlarmış.  Yol kenarına kurdukları barakaları ise ev olarak kullandıklarından bahsetti. Bir süre sonra yol kenarındaki barakalardan birinde durduk. Kendileri ile rehberimiz aracılığı ile biraz sohbet ettikten sonra bize nasıl avlandıklarını anlatan küçük bir gösteri sundular.

Çay bahçelerinde dolaşırken yeşile doyun

Çay bahçelerine girmeniz ile yeşilin tonları adeta değişiyor. Araçlar yemyeşil bahçeler içindeki dar yolda ilerlerken ara ara trafik tıkanabiliyor. Siz de muhteşem manzaraları fotoğraflayabiliyorsunuz. Bazı yerlerde fotoğraf çekmek için duruğumuzda doğanın içinde adeta kaybolduğumuzu hissettik. “Boh Tea Plantation” çay üretim merkezine vardığımızda yaklaşık bir buçuk saatlik bir mola verdik. Burada Rize’dekine benzer şekilde, çayın üretim sırasında hangi aşamalardan geçtiği anlatılıyor. Bu anlatım sonrası BOH marka çayları alabileceğiniz markete geçiyorsunuz. Çay hiç içmesem de paketler o kadar güzeldi ki hediye olarak almadan duramadım.

Marketten sonra kafeteryasına geçerek mola verebilirsiniz. Eğer The Tarik ismindeki içine süt katılan yerel Malezya çayından denemek isterseniz burada tadabilirsiniz. Kafeteryanın en güzel yanı ise muhteşem güzellikteki çay bahçelerini panaromik olarak gördüğünüz bir manzara sunması.

Cameron Highlands’de başka neler yapılır?

Yemyeşil çay bahçelerinde yeterince vakit geçirdikten sonra bölgede gezebileceğiniz diğer yerlere uğramadan Cameron Highland’den ayrılmamalısınız. Bunların en başında çilek tarlaları geliyor. Yeni toplanmış tazecik çileklerin mis gibi kokusu, arabadan iner inmez sizi sarıyor. İsterseniz tarlaya girip çilek toplayabilir, isterseniz toplanmış çileklerden satın alabilirsiniz. Rotanızda ilerlerken lokâl pazarlara denk geleceksiniz. Çilek başta olmak üzere çeşitli tropikal meyveler, sebzeler alabilir ve tadabilirsiniz. Kelebek çiftliklerini eminim başka yerlerde de gezmişsinizdir. Cameron Highlands’de de gezebileceğiniz kelebek çiftliğinde rengârenk kelebekleri görebilirsiniz.

Cameron Highlands golf oynamayı sevenler için de güzel imkânlar sunuyor. Bu güzel doğanın içinde golf oynayabilir, Hint mutfağının lezzetlerinden tadabilir, orkide ve gül bahçesini, arıcılık ve bal üretiminin yapıldığı çiftlikleri gezebilirsiniz.

Tüm bu güzelliklerden sonra giderken biraz yoğun olduğu için duramadığımız Cameron Vadisi’ne bakan seyir terasında mola verdik. Burada aynı zamanda Bharat Tea isminde bir çay üretici firmasının marketi de yer alıyor. Cameron vadisi manzarasının güzelliğini hafızamıza kazıyıp bu güzel günü sonlandırdık.

Yazının devamı...

Doğunun kraliçesi, imparatorların ve kralların düşü: Hatay

Güne Arkeoloji Müzesi ile başlayın

Havaalanından araç ile yaklaşık yarım saat mesafede bulunan arkeoloji müzesi, Gaziantep’teki Zeugma Müzesi’nden sonra en beğendiğim müze oldu. Hatay’ı günübirlik gezeceğimiz için araba kiralamak istemedik ama kiralasaydık daha iyi olurmuş. Havaalanından şehir merkezine taksi ücreti 80 TL olarak belirlenmiş. Müzedeki mozaik koleksiyonu çok zengin… M.S. 2. yüzyıldan M.S. 6 yüzyıla kadar olan dönemde üretilen mozaik koleksiyonunda çok çeşitli konular işlenmiş. Mozaikler göz kamaştırıcı güzellikte. Müzedeki en bilindik eser ise tarih kitaplarından hatırlayacağımız Kral Şuppiluliuma’nın heykeli.

Müzede her saat başı sinevizyonda yaklaşık 15 dakika süren bir gösterim oluyor. Son derece akıcı ve masalsı bir anlatımla Hatay hakkında kısa bir bilgi edinmenizi sağlayan bu gösterimi izlemenizi öneririm.

Hristiyanlığın en eski kilisesi St. Pierre

Burası kayalara oyulmuş bir mağara kilise. Antakya’daki ilk Hristiyanlar bu kiliseyi gizli toplantıları için kullanırlarmış. Burayı değerli kılan esas şey ise Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri kabul edilmesi. Kilisenin girişinde yer alan bilgi panosunda, buraya toplanan Hristiyanların dağa açılan tüneli baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları yazmaktadır. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su ise vaftiz için kullanılırmış. Günümüzde şifa niyetine kullanılan su, depremler nedeniyle son yıllarda oldukça azalmış. Kilisenin bahçesi ise Hatay şehir merkezini tepeden görebileceğiniz bir manzara sunuyor.

Anadolu’da yapılan ilk cami: Habib-i Neccar

Habib-i Neccar Camii sadece Hatay’ın değil aynı zamanda Anadolu’nun da en eski camisi olarak biliniyor. Cami bir tapınak iken kiliseye çevrilmiş, daha sonra da cami olarak değiştirilmiştir. Şehir merkezinde uzun çarşı yakınlarında yer alan camide Habib-i Neccar’ın ve Hz. İsa’nın havarilerinin de türbesi var. Bir rivayete göre Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan kişilerden biri olan ve onlara destek veren Habib-i Neccar, halk tarafından şehit edilmiş ve başı caminin bulunduğu yere getirilmiş. Bedeninin ise Habib-i Neccar Dağı’nda olduğu söyleniyor.

Eski, dar sokaklarında kaybolun

Biz camiyi gezdikten sonra yolun karşısında yer alan sokaklardan birine daldık. Sonra labirentteymiş gibi bir o sokağa, bir bu sokağa yürüdük. Daracık, bazıları çıkmaz sokaklarda yürürken tam bir mahalle sıcaklığı hissediyorsunuz. Oyun oynayan çocuklar size görünce yabancı olduğunuzu anlıyor ve dikkatlerini size veriyorlar. Eğer elinizde makine varsa poz bile vermek isteyenler oluyor. Evler ise çok eski, hatta bazıları yıkılacak kadar eski ama yine de çok güzel görünüyor. Evlerin bazılarının çok güzel, renkli kapıları var. Hatta kapılardan birinde tam fotoğraf çektirecekken kapı açıldı ve içeriden çıkan çocuk birden bizi görünce irkildi. Nasıl bir açıklama yapsam bilemeyip “Kapınızı çok beğendik de” deyiverdim.

Hatay’da alışverişin kalbinin attığı yer: Uzun Çarşı

Hemen hemen her Anadolu şehrinin biz turistlerin mutlaka uğraması gereken çarşıları vardır. Hatay’ın da Uzun Çarşı’sı meşhur… Tahmin edebileceğiniz gibi burası Hatay’a özgü şeyler bulabileceğiniz bir pazar. Çeşit çeşit baharatlar, küflü çökelek, zahter, içi hurmalı kömbe kurabiyeler, kasaplar, kebapçılar, ipek dükkânları… En çok vaktinizi alacak yerlerden biri burası olacağı için geniş bir zaman ayırmanızı öneririm.

Hatay’ın olmazsa olmaz lezzetleri

Tepsi Kebabı: Tepsi kebabını yiyebileceğiniz çok fazla yer var. Siz de kendiniz araştırıp karar verebilirsiniz. Biz çoğu yerde önerilen Pöç Kasabı’nı tercih ettik ve çok beğendik.

Künefe: Hatay’a gidip künefe denememek düşünülemez. Künefenin pişirme yöntemi çok önemliymiş ve mutlaka kömür ateşinde pişirilmesi gerekirmiş. Künefe için iki ünlü adres var. En bilineni Çınaraltı Künefe Yusuf Usta'nın Yeri. Künefenin yapılışını detaylı bir şekilde izleyebiliyorsunuz. Künefenin bir yüzü piştikten sonra tepside çevrilişi adeta bir şov havasında gerçekleşiyor. Diğer bir adres de Tarihi Bizim Künefeci. Her iki künefenin tadı da lezzeti de birbirine çok yakındı. Açıkçası ben daha çıtır çıtır, ağızda eriyen bir lezzet bekliyordum. O nedenle Hatay’ın künefesi beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Yine de mutlaka denemelisiniz.

Humus: Hayalimizdeki künefeyi bulabilmek için çok fazla künefe yiyince humus yemeye yer kalmadı ama Humusçu İbrahim Usta bu konuda en iyi yermiş.

Haytalı: Süt, mısır unu ve gülsuyu ile hazırlanan tatlıyı yiyebileceğiniz yer Affan Kahvesi. Kahvenin çok güzel bir de bahçesi var. Olmazsa olmaz bir lezzet değil ama yöreye özel olduğu için bir tane alıp paylaşabilirsiniz.

Hatay dinlerin doğduğu medeniyetin beşiği önemli bir şehir... Tam anlamıyla gezmek için en az 3-4 gün ayırmanızı tavsiye ederim. Tadı damağımızda kalan bu kısa gezimiz bize yetmedi. En kısa sürede tekrar doğunun kraliçesi ile buluşacağım.

Fotoğraflar: Banu GÜNDOĞDU 

Yazının devamı...

Dünyanın en güzel fiyordları

Norveç yeryüzündeki en güzel manzaraları görebileceğiniz, sayamayacağınız kadar şelaleye ve dünyaca ünlü fiyordlara ev sahipliği yapan bir ülke. Gezilecek ve yapılacak bu kadar çok şey olunca ‘geziye nereden başlamalı, nasıl planlamalı?’ konusuna da ciddi mesai harcamak gerekiyor. Özellikle seyahatlerinizde eşsiz deneyimler yaşamak, kısa zamanda mümkün olduğunca çok yer görmek istiyorsanız seyahat planlaması daha da önem kazanıyor.




Doğru bir planlama için öncelikle Norveç seyahatinizin amacını belirlemek gerekiyor. Eğer kuzey ışıkları gibi etkileyici bir doğa olayının peşine düşmek, çılgın huskyler ile kızak keyfini deneyimlemek istiyorsanız uzun ve soğuk kış günleri sizin için en doğru zaman. Ancak seyahatin amacı Norveç’in eşsiz doğasını keşfetmek, fiyordlarında gemi ile kısa seyahatler gerçekleştirmek olunca güneşin neredeyse hiç batmadığı uzun yaz günlerini tercih etmek lazım.

Kelimeler yetmiyor
Gemi turları seyahat süreleri kimileri için uzun gelebilir. Ayrıca doğada mümkün olduğunca vakit geçirmek ve hızlı yol almak da birçok gezginin tercihi. Hem dünyaca ünlü fiyordları görmek, hem de kısa da olsa keyifli bir cruise deneyimi yaşamak mümkün. Norveç’te kendi başınıza bir gezi planlamak için Norway Nutshell (https://www.norwaynutshell.com/) iyi bir rehber. Gezinize nereden başlayacağınız, nerelere gideceğiniz, hangi otellerde kalacağınız, gezinizin bir kısmında cruise gerçekleştirmek isteyip istemediğinize kadar birçok seçenek sunuyor ve esnek bir seyahat planlamanızı sağlıyor.



Norveç’in fiyordlara açılan kapısı Bergen ancak Türkiye’den direkt uçuş olmaması nedeniyle öncelikle Oslo’ya uğramak gerekiyor. Oslo’dan keyifli bir tren ve otobüs yolculuğu ile Åndalsnes, Ålesund, Bergen gibi kasaba ve şehirlere ulaşabilirsiniz. Yol boyunca göreceğiniz manzaralar, kırmızı sevimli kuzey evleri sizi o kadar büyülüyor ki beğeninizi hangi kelimeler ile ifade edebileceğinizi bilemiyorsunuz. Bazı kasabalarda bineceğiniz panaromik trenler önemli yerlerde yavaşlayıp fotoğraf çekebilmeniz, bu güzellikleri sindirebilmeniz için süre tanıyor.

Gemisiz bir fiyord gezisi olmaz
‘Hangi fiyordları görmeliyim?’ derseniz buna cevap vermek çok zor. Eğer vaktiniz varsa Norveç’in en büyük fiyordları ‘Sogne’ ve ‘Hardanger’ ile birçok seyahat sitesine göre en güzel fiyordu ‘Geiranger’ gibi önemli fiyordları gezi planınıza mutlaka dahil edin. Biz seyahatimiz sırasında Oslo’dan tren ve otobüs yolculuğuyla sevimli bir balıkçı kasabasını andıran ‘Ålesund’ şehrine ulaştık. Ertesi gün ise bence Norveç’in en güzel fiyordu Geiranger’e gemi turumuzu gerçekleştirdik.



İlk kez bu seyahatimde bir yolcu gemisine bindiğim için öncelikle gemiyi merakla inceledim. Gemide yolcuların rahat bir şekilde manzarayı izlemesi için her türlü konfor sağlanmıştı. Yaz olmasına rağmen fiyordlarda hava oldukça serin hatta soğuk olabiliyor. İçeride oturmak isteyen yolcular için seyir salonları bulunurken dışarıda manzaranın tadını çıkarmak isteyenler için de şezlonglar bulunuyor. Gemi yol alırken sizi her seferinde şaşırtıp heyecanlandıran manzaralar, dağların tepesinden başlayıp denize dökülen hatırlayamayacağınız sayıda şelaleler görüyorsunuz. Ünlü ‘Seven Sisters Şelalesi’ de Geiranger fiyordu cruise gezisi sırasında görülebilir.



Dört saat süren bu keyifli gemi yolculuğunda Geiranger fiyordundan geçerek Geiranger kasabasına ulaşıyorsunuz.
Ålesund’a dönüşümüzü ise otobüs ile gerçekleştirdik. Otobüs sizi yola çıkmadan önce, Geiranger Fiyordu’nu panoramik olarak görebileceğiniz öyle bir seyir terasına çıkıyor ki manzaranın gerçekliğine inanamıyorsunuz. Oysa daha birkaç saat önce o manzaranın içinde gemi ile ilerliyordunuz. İşte o zaman “İyi ki otobüsle dönmeyi seçmişim” diyorsunuz.



Bergen’e doğru gemide bir gece
Gezinin en heyecanlı anlarından biri Ålesund’dan Bergen’e yaklaşık 12-13 saat sürecek konaklamalı gemi yolculuğuydu. Resepsiyonda rezervasyonlar kontrol edildikten sonra kamara kartları verildi ve odamıza yerleştik. Odalar gayet geniş, temiz, rahat ve kullanışlı. Banyo ve tuvalet de bulunuyor. Gemideki olanaklar fazlasıyla ihtiyaçlarınızı karşılıyor. Oda ücretine dahil olan kahvaltı da oldukça zengin ve lezzetli. Bergen’e doğru ilerlerken şansınız yaver gider de güneşli bir havaya denk gelirseniz dışarıdaki şezlonglardan kapıp manzaranın keyfini çıkarın.

Norveç’te geçirdiğimiz dokuz günlük seyahati dolu dolu yaşadık. Tren, otobüs, gemi ve zaman zaman bot ile çok güzel manzaralar keşfettik. Norveç gerçekten anlatılanlar kadar güzel, hatta kendi gözlerinizle görüp deneyimleyince çok daha güzel olduğunu fark edeceğiniz bir ülke. Zihnime kazıdığım kartpostal gibi manzaraları ile kalbimin bir parçasını Norveç’ te bıraktım ve bu güzel ülkeye tekrar gideceğim günün hayallerini kurmaya başladım bile.

Yazının devamı...