KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

Ölümsüzler şehri: Bergama

Bademli ’den çıkıp Bergama’ya varmam iki saatimi alıyor. Bergama İzmir’in bir ilçesi. Ben yolda navigasyonla gitmeyi seviyorum. Hem ne kadar yolum kaldığını görüyorum hem de kaybolmuyorum. Bergama merkeze gelince Asklepion ve Akropol tabelaları sizi karşılıyor. Arabayla ilerlerken tepeden şehre hakim Antik Kent’i görebiliyorsunuz.  Asklepion Antik Kenti tepede. Arabayla tırmanarak çıkıyorsunuz. Tabelalar yeterince açıklayıcı. Şehrin içinde ki tabelalar sizi yönlendiriyor. Kaybolmuyorsunuz. Asklepion Antik Kenti‘ne giriş 20 TL. İş bankası kartımla bana ücretsiz. Girişinde oldukça büyük bir otoparkı ve hediyelik eşya dükkânları var. Öyle bir rüzgârlı ki kafamda ne şapka duruyor ne bir şey. Saat 4 civarı. Ben antik şehri gezip Foça’da ki gün batımına yetişmeyi planlıyorum. Başta plan böyleydi. Daha kapı da önce cüzdanımı arabada unuttuğumu görüyorum. Sonra tripotla içeri giremeyeceğimi öğreniyorum. Tripotla girilince profesyonel çekime giriyormuş ve Kültür Bakanlığı'ndan izin almak gerekiyormuş. Yalnız olduğumu, fotoğrafımı çekecek birisine ihtiyacım olduğunu, cep telefonuyla çekeceğimi bir türlü anlatamıyorum. Akslepion‘la tanışın. Ölümsüzler şehri. Ölüm giremez ve vasiyetnameler açılmazmış.

Tanrı Apollon’un oğlu olan Asklepios sezeryanla doğan ilk çocukmuş. Apollon eve pek uğramayınca karısı karnı burnundayken kaçmış. Apollon buna çok sinirlenmiş ve yakalayıp diri diri ateşe atmış. Sonradan doğacak çocuğu aklına gelince ateşten çıkartmış ve Asklepios sezeryanla alınmış. Daha sonra Asklepios otlarla şifa dağıtan Kherion’un yanında yetişmiş. Sağlık tanrısı olmuş. İnsanları ölümden kurtarmaya başlayınca ölüm tanrısı Hades Zeus’a şikâyet etmiş ve Zeus meşhur yıldırımıyla Asklepios’u öldürmüş. Bu sebepten midir bilinmez ölümsüzler şehri olması. Öyle bir rüzgâr var ki devamlı tripot devriliyor. Telefonun kenarı bile çatlıyor.

Akşam gün batımını Foça’da yapmak istediğimden bahsetmiştim. Zamanımı ona göre ayarlamıştım. Tam antik kent bitiyor ve ben çıkışa yöneliyorum ki kafamı kaldırıp yukarıda ki Akropol’ü görüyorum. “Lanet olsun dostum, buraya kadar gelip bunu görmeden gidemezsin” diyorum. Hem de kaç kere. Koş Bahar koş. Hemen gidip 7’ye kadar açık olduğunu öğrenip rahatlıyorum. Asklepion’dan kolayca gidilebilecek gibi görünmesine rağmen aşağıya şehre inmeniz gerekiyor. Orada ki tabelaları takip edince de kıvrıla kıvrıla dik bir yokuşu tırmanıyorsunuz. Bir de teleferik var. Gidiş dönüş 20 lira. Arabayla harika manzaralardan geçiyorum. Dolana dolana tırmana tırmana yukarı çıkılıyor. Akropol’ün arkası Kestel Baraj Gölü. Buraya giriş 25 lira ve benim banka kartım dolayısıyla yine para ödemiyorum. Geçen sene Rodos da Lindos antik şehre 12 Euro vermiştim. Burasıyla kıyaslarsam param boşa gitmiş.

Bergama dehşet güzelmiş. Bergama Antik Şehri bir sağlık merkezi olarak biliniyor. Eczacılığın piri Galenos M.Ö. iki bin yılında Bergama’da doğmuş. Eczacılıkta günümüzde hala kullanılan yılanlı sembol ilk defa Bergama da kullanılmış. Su sesi ve telkin yoluyla tedaviler yapılırmış. Akropol’e çıkan dağın yamacında bir antik tiyatro var. Gördüğüm en büyük antik tiyatro. Bir merdivenden bir karanlık deliğe iniyorsunuz ve bir tünelden tiyatroya çıkıyorsunuz.

Burada eskiden bir de Zeus Sunağı varmış. 1865 de yapılan kazılarda Alman arkeologlar tarafından Almanya’ya taşınmış. Dönemin padişahı tarafından hediye edildiği, tek tek sökülüp gemilerle Berlin’e taşındığını ve orada yeniden inşa edildiğini dinliyorum. İçim cız ediyor. Böyle bir şey nasıl hediye edilebilir. Berlin’de ki Pergamon Museum’da sergileniyormuş. Bu taraflarda hiç bir antik kentte tanıtım broşürü yok. Bilgi sahibi olmadan geziyorsunuz. Kültür Bakanlığı‘nın buraya broşür göndermediklerini söylüyor görevliler. Tüm bu bilgileri kapıdaki görevlilerden, internetten ve bir arkeolog arkadaşımdan öğreniyorum. Gezerken insan boş boş bakıyor ne olduğunu bilmeden. %12 şarjım var. Powerbank bitik. Tripotum kırık. Selfie çubuğumu arabada unuttum. Deli gibi bir rüzgâr var, uçuyorum. Daha başıma ne gelebilirdi? Hani gezerken fotoğrafların içine onlarca insan girer ve insan sinir olur ya. İki antik şehirde de fotoğrafımı çektirecek bir Allahlın kulu yok. Tek şansım bir kol boyu. Her şeye rağmen %32 şarjla iki antik kent gezip, onlarca fotoğraf ve video çekiyorum. Tüm gün kayıp şehirler, tanrıların tapınakları derken bırak yemek yemeyi su içmeyi bile unuttum.

Şehre inip biraz sokakları dolaşıp fotoğraf çekmeyi ve bir şeyler yemeyi düşünüyorum. Bergama halısı diye bir şey varmış. Almamak için kendimi çok zor tutuyorum.

Meşhur Bergama evlerini görmek istiyorum.  Bir sokaktan girip viran bir evi fotoğraflarken bir teyze bana çok kızıyor. “Git aşağıda düzgün evleri çek. Yıkılacak evi ne çekiyorsun. Niye geliyorsunuz. Evinize gidin” diyor. “Peki” diyorum. Ne diyeyim. Sokaklarda burayı gezmeye gelen turistleri görmek beni çok sevindiriyor.

Küçük oteller var. Geceliği 70 lira olan Odyssey Guest House’u gezme şansımda oluyor. Terliklerimi çıkarıp giriyorum. Sahibi için bir ev çünkü orası. Eğer kalacak olsam kesinlikle burada kalırdım. Sahibi terasına kadar gezmeme izin veriyor. Harika bir manzarası var. Eşyaları eski dönemleri çağrıştırıyor. Buradaki evler sokağın her iki tarafını da görüyormuş.

Ayrıca “Bergama’ya gelmişken köfte, piyaz ve Kemalpaşa tatlısını yemelisiniz” diyor. Onu dinlediğim için çok mutluyum. Çarşıya inip Çiçeksever Kebap Salonu’na oturuyorum. Birkaç kişiye sordum burayı söyledi. Minicik bir dükkân. Evet, köfte ve her şey çok lezzetli ama o domatesin tadını unutmam mümkün değil. En son ne zaman gerçek bir domates yediğimi bilmiyorum. Tahinli Kemalpaşa sen nasıl bir lezzetsin? Biten şarjlarımı doldururken yediğim yemekle yorgunluğum iyice çıkıyor. Benim atladığım dikkat etmediğim hataya düşmeyin sakın.

Tüm gün zamanla yarışırken denizden çıkınca üstüme geçirdiğim bir elbiseyle dolaşmışım. Elbisenin transparan olması her ne kadar turiste alışık olsalar da küçük bir Anadolu kasabası için fazla iddialı olmuş. Her şey bitmiş ve artık giderken fark etmiş olmam da trajikomik.

 

 

Yazının devamı...

Şelale cenneti: Çınarcık

Erikli Şelalesi

İki günlük, hafta sonuna sığabilecek bu rotaya şelale sevenler bayılacak. Sabah yola çıkma planı, hava bulutlu olunca öğleni buluyor. Çınarcık’a geçmek için Topçular feribotunu kullanıyoruz. Gidiş dönüş 100 TL. Dönüşü bir yıl içinde istediğiniz zaman yapabilirsiniz. Size verilen kartı ve bileti kaybetmeyin yeter. 




Çiftlikköy Kara Kilise

Kara Kilise Yalova istikametine giderken deniz tarafında kalıyor. Topçular feribotundan indikten sonra Yalova istikametinde Çiftlikköy’e geldiğinizde Özdilek’ten sağa dönün. Dümdüz gittiğinizde solda bir kahve göreceksiniz. İşte o kahvedekilere sorduk. Bize yerini tarif ettiler. O kahveden sonraki soldan dönün, karakolu geçin, ‘başkent 1’ sitesinin içinde bu Kara Kilise. Tarihi yapıların ve sit alanının üstüne site yapan ve otoparka çeviren başka millet var mı bildiğiniz? Site güvenliği sorunsuz sizi içeri alıyor. Sol tarafa doğru yürüyünce sizi bir sürpriz bekliyor. Etrafı binalarla çevrilmiş Ani Harabeleri’ndekine benzeyen bir yapı görüyoruz. Gerçekten çok güzel. Arkadaşım benden daha şaşkın. “20 yıldır gelir geçerim. Basmadığım yer kalmamıştır. Bilmiyorum” diyor.




Etrafına arabalar park ettiği için temiz bir fotoğraf almak çok zor oluyor. İçine çim ekmişler. Yemyeşil çok güzel gözüküyor. Etrafında apartmanlar var. Böyle bir yapının hemen yanına nasıl bir site yapılmasına izin verilmiş, kim vermiş anlamak mümkün değil. Site güvenliğinin anlattığına göre bu kalan yapı aslında kiliseye gidenlerin toplandığı yermiş. Asıl kilise yıkılmış. Ne kadarı doğru bilemiyorum tabi. Ani Harabelerine benzeten bir tek ben miyim? 1097 yılında haçlı seferleri sırasında Latin ordularının bir kısmı İznik Yolu’ndan geçerken bu belde içinden de geçmiş. Çiftlikköy, eski Roma İmparatoru Büyük Constantinus’in annesi Helena’nın doğduğu ve adını verdiği Helenopolis Şehri’nin bulunduğu yer olduğundan tarih açısından aslında önemli bir yer. Yalova’ya indikten sonra hep yanından geçip gittiğimiz Çiftlikköy’e bakar mısınız hele. Bu site yapılırken, buralar kazıldıkça kim bilir neler çıkmıştır ve kazılmayan yerlerin altın da kim bilir nasıl bir tarih yatıyordur.




Çınarcık’da günbatımı

Akşam olmadan Çınarcık’a ulaşmak istiyoruz. Muazzam bir gün batımı varmış. Onu yakalamak istiyoruz. Yalova’dan sonra Çınarcık tabelalarını takip ederseniz sizi götürüyor. Tepeden öyle güzel bir manzarası var ki… Aşağılara inmeden mutlaka orada durup bir izleyin, bir fotoğraf çekin.  Çınarcık’ın eski sokaklarında dolanıp tepelere çıkıp yukarılardan bakıyoruz. Deniz uçsuz bucaksız gözüküyor. Aşağıya inip sahilden de yakalıyoruz günün son saatlerini. İnsanın içi huzur doluyor. 

Çınarcık Yapay Şelale

Teşvikiye Köyü’nü geçince Erikli Şelalesi’ne giderken sağa değil de sola gidince yapay şelalelere ulaşıyoruz. Evet, yapay bir şelale ama güzel... Yukarıda bir de gölet var. Çınarcık, Yapay Şelale’nin yukarısındaki gölet…

Erikli ve Çifte Şelaleler’e nasıl gidilir?

Sırada Erikli ve Çifte Şelale var. Çınarcık Teşvikiye Köyü’nü geçince sağa Erikli ve Çifte Şelaleler tabelasına sapın. Oldukça bozuk bir yoldan gidiyoruz. Daha sezon açılmadığı için yollar bir hayli bozuk. Toprak kaymış, yollar delik deşik, hatta yer yer yol kaymış ama ulaştığınız nokta buna değiyor. Dikkat etmezseniz dört tekeriniz ayrı çukura düşebilir. Hal böyle olunca bir hayli yavaş gidiliyor. Bu da doğanın tadını çıkartmak ve hiçbir manzarayı kaçırmamak anlamına geliyor. Vardığımız noktada gözlemeler yapılan bir restoran var. Oraya arabayı bırakıp geri kalan yolu yürümeliyiz.




Asma bir köprüden Erikli Şelalesi’ne doğru yürüyorum. Asma köprülere olan aşkımı bilmeyen var mı? Çok güzel ormanlık bir alandan yukarıya doğru kolay bir patika da ilerliyorsunuz. Sağ tarafınızda dere size eşlik ediyor. Henüz havalar ısınmadığı için kimsecikler yok bizden başka. Hayal ettiğim huzur ve kafa dinginliği. Çok güzel bir yürüyüş yolundan sonra peş peşe iki kocaman şelale sizi bekliyor. En fazla 15 dakika yürüdük buraya. Ciğerlerime çektiğim mis gibi hava, gürül gürül çağlayan sular. Yukarılara doğru ulaştığımız da çok sevimli merdivenleri tırmanın ve Kurşunlu Şelalesiyle tanışın. Debi oldukça yüksek. Kıştan yeni çıktık çünkü. Birkaç merdiven daha tırmanınca da Çifte Şelale tüm heybetiyle karşınızda…

Seneler önce burayı çok merak ettiğim için gelmiştik ama yanımdaki arkadaşım “hadi hadi” yaptıkları için ve yukarıdaki şelaleden haberimiz olmadığı için görmeden gitmişiz. Bir sürü fotoğraf çektikten sonra biraz oturup su sesleri içindeki sessizliği dinliyorum. Mis gibi havayı ciğerlerime çekiyorum. Ayrılmak kolay olmadı. Bugün daha yapmak istediğimiz şeyler var.

Şenpınar Koca Çınar

Onun için kalkıyoruz ve bozuk yollardan kıvrıla kıvrıla tekrar aşağıya iniyoruz. Yolumuzun üstünde bir köyden geçiyoruz. Adı Şenköy. Kocaman bir çınar var. İçi oda gibi. İçine girip çıkıp fotoğraf çekiyoruz. Dediklerine göre bir zamanlar bir köfteci buraya yerleşmiş. Zor çıkartmışlar.




Sudüşen Şelalesi’ne nasıl Gidilir?

Sudüşen Şelalesi‘ne gitmek için önce Yalova’ya bağlı Termal‘e ulaşmak gerekiyor. Oradan da Üvezpınar tabelasını takip edin. Yol da bir yerlerde tabela var ama bence yeterli değil. Buranın yolu da Çifte Şelaleler yolunu aratmıyor. Hatta daha berbat. Sis bulutu manzaraları eşliğinde kıvrıla kıvrıla gidiyoruz. Müziğimizse Sonbahar Fiminin müzikleri. Hey gidi Karadeniz’le başlayan bir müzik şöleni… Ortama çok uyuyor. O filmin içine düşüvermiş gibiyiz. Yol manzarası öyle güzel.

Termal’e 8 km uzaklıktaki Sudüşen Şelalesi’ne giriş ücretsiz. Bir tane cafe yapılmış. Yemek de var sanırım. Erikli Çifte Şelale’de nasıl hiç kimse yoksa burası da bir o kadar Arap turist barındırıyor. İnsansız fotoğraf çekmekte biraz zorlansak da, şelalenin şiddetinden ıslansak da gördüğümüz manzara hepsine değdi. O kadar yüksekten dökülüyor ki, su üstümüze toz gibi yağıyor. Islanıyoruz ama anlamıyoruz. Arkadaşım şelaleye geçiş için konulan merdivenli geçişin yeni olduğunu söylüyor. Eskiden yokmuş. Geçiş kolay ama doğayı biraz bozmuş sanki. Üstüne de bir platform yapmışlar. Oturup çay çorba içilebilsin diye sanırım. Artık akşam olmak üzere.

 Fotoğraflar: Bahar GÜNDOĞDU / Daha detaylı bilgiler için www.nerdesinbahar.com linkine tıklayınız.

Yazının devamı...

Farklı bir deneyim isteyenlere: Van Gölü Ekspresi

Van'da çok güzel zamanlar geçiriyorum. Biraz erken dönmem gerekiyor. Neden? Çünkü her gün tren yok... 
Ankara: 11:00 Tatvan: 12:09 Ankara'dan: Salı, Pazar
Tatvan: 07:00 Ankara: 07:20 Tatvan'dan: Salı, Perşembe

Yani salı yada perşembeden  birini seçmem gerekiyor. Tren bileti alabilmek için TCDD'nin uygulamasını indirirseniz işlemleri çok kolay yapabilirsiniz. Ben kuşetliden salı günü için bir bilet alıyorum. Uygulamada bilet 64,5 lira. Akdamar Adası'nın tepelerinde gerçekleştirdiğim bilet alma işleminde paranın çekildiğine dair bir uyarı balonu çıkıyor ancak herhangi bir mesaj gelmiyor. Uygulamaya baktığımda da aldığım koltuk dolu gözüküyor. Bileti alabildim mi alamadım mı bilmiyorum.  Van Gölü ekspresinde yer bulmak oldukça kolay. Sivas'a kadar da kompartımanda tek başınıza seyahat edebiliyorsunuz. Orada tren tam doluyor. 

Tren Tatvan'dan sabah 7'de hareket ediyor. Van da kalırsam sabah trenini yakalamam mümkün değil. Bir gün önceden Tatvan'a gidip o gece orada kalmalıyım ki, sabah trenini yakalayayım. Ben de kendime kalacak bir yer ayarladıktan sonra öğlen saatlerinde Tatvan için Van otogarına gidiyorum. Van'dan diğer şehirlere giden otobüsler Tatvan'dan geçtiği için her saat ulaşım var. Ben Van Gölü Turizmden 20 liraya bir bilet alıyorum. Van çıkışında ve Tatvan girişinde iki ayrı noktada jandarma kontrol bölgesi var. Tüm araçta bir saat arayla iki defa gbt yapılıyor. 

Ben seyahatlerimde orada yaşayan insanlarda kalıyorum. Uluslararası adıyla couchsurfing uygulaması, Türkiye de ise couchrail face grubundan referansları sağlam ev sahiplerimde kalıyorum. Bu seferki koçum Tatvan 3 nolu sağlık ocağı doktoru Hasan. Tatvan'dan trenle dönenler genelde Hasan'da kalıyor. Tatvan'ın tek koçu. Yol boyu kendisiyle devamlı irtibattayız. Van Tatvan arası 2,5 saat sürüyor. 

Sağlık ocağını kolayca buluyorum. Zaten mesaisi biten Hasan bana Tatvan sahili gezdiriyor. Nirvana ev  yemekleri diye bir yerde diğer doktor arkadaşlarıyla yemek yiyoruz. Porsiyonlar kocaman. Tatvanlı kadınlar resmen döktürmüş. Bana hesap ödettirmedikleri için fiyat hakkında bir fikir sahibi olamıyorum. Halbuki beni misafir ettiği için ben ısmarlamak istemiştim. "Sen daha doğuyu öğrenememişsin" diyorlar. Tatvan da gölde kadın erkek karışık yüzme olayını sorunca "oooo hocamm" diye sesler yükseliyor. Asla olamaz öyle şeyler ama kadın ayrı erkek ayrı plajlar var diyorlar. Hasan, Van gölü manzaralı bir evde yaşıyor. Ben de o manzarayı seyrederek uyuyorum ve sabah da o güneşin doğuşunu izleyerek uyanıyorum. Hasan tüm yorgunluğuna rağmen sabah 6 da beni gara bırakıyor. Artık Tatvan 3 nolu sağlık ocağında bir sürü doktor arkadaşım var. Bu şekilde seyahat etmeyi çok seviyorum.

Tren garında beni bir süpriz bekliyor. Biletim alınmamış. Para kartımdan çekilmiş ancak bilet yok. Tatvan tren garında pos cihazı yok. Bu şekilde ortada kalan tek kişi de değilim. Bir grup genç çocuk daha vahim durumda. Toplu olarak bilet almışlar. Aynı benim durumumdalar. Pos cihazı da olmadığı için aralarında para denkleştirmeye çalışıyorlar. Neyse ki bilet var. Gişe memuru bana para çekilse bile geri ödendiği, geri kalanını bankayla halletmem gerektiğini söylüyor. ama sen yine de ankara garda bir sor diyor. 

Van Gölü Ekspresi az ötemde duruyor. Eski bir sevgiliye kavuşmuş gibiyim. 27 saat bu trende olacağım. Geçen seferki yolculuğum da kar manzaraları vardı. Şimdi bahar manzaralı olacak. Kuşetli vagonuma yerleşiyorum. Benden başka kimse yok. Bu sefer alışverişimi yaptım. Kahvaltımı hazırlıyorum. Restoran bölümünden bir çay alıp tıngır mıngır giden trende müzikler eşliğinde kahvaltıma başlıyorum. Tatvan'da tost ekmeği bulamayınca onların çörek dediği yuvarlak bir ekmek almıştım. Kars'da yediğim keteyle aynı şey. Çok lezzetli bence. Giderseniz mutlaka deneyin. Gençler de beni kahvaltıya çağırıyor ama ben yalnızlığımla çok mutluyum. Öğlen yemeği için sözleşiyoruz. 

Trenlerdeki kompartıman görevlileri oradaki ev sahibim. Çok uzun saatler o trende seyahat ettikleri için sanki evlerine misafir gitmişiz gibi bizi ağırlıyorlar. Kompartımanıma gelip sohbet ediyor abim. Torunlarının, çocuklarının fotoğraflarını gösteriyor. Yıllardır nasıl bu işi yaptığını anlatıyor. Eskiden Van Gölü Ekspresi İstanbul'a kadar gidermiş. Adı da şark ekspresiymiş. İstanbul İran arası çalışırmış. Öyle şeyler anlatıyor ki  küçük bir kız çocuğu gibi ağzım açık masallar dinliyorum sanki. Eski döneme ışınlanıp İran'a giden bir trende olmak istiyorum. Hayaller Paris ama biz Bitlis' deyiz.   

Van Gölü Ekspresiyle sabahın erken saatlerinde başlayan yolculuğum manzaradan manzaraya girerken günlerin vermiş olduğu yorgunluktan hafif bir şekerlemeyle devam ediyor kısa bir süre de olsa. Kompartıman görevlisi perdemi çekmiş, kapımı kapatmış. Evine gelen bir misafir edasıyla sanki parmak uçlarında yürüyor uyanmayayım diye. Van Gölü Ekspresi Doğu Ekspresiyle aynı. Prizlerin yeri, tuvaletler, tüm şartlar aynı.

Artık trende biraz dolaşıp insanlarla tanışma zamanı. Van Gölü Ekspresi daha çok keşfedilmedi. Doğu ekspresinde ki kadar gezgin kitle henüz yok. Daha çok ulaşım için kullanılıyor ama bir grup benimle birlikte binmişti trene. Gelip geçerken de devamlı şakalaşıyorduk.  Üniversite gençlik kollarından olduklarını, her üniversiteden bir kız bir erkek seçildiklerini ve belediyelerin davetlisi olarak gezdiklerini öğreniyorum. Türkiye'nin dört bir tarafından gelmişler. 

Acıkınca Sivas civarında dışarıdan adana kebap söylüyoruz hep birlikte trene. Doğu ekspresinden cağ kebabı ritüeline alışık olanlar bunu pek denemesinler. Doğrusunu söylemek gerekirse pek lezzetli bulmadı kimse ama doyduk mu doyduk. Trende de Doğu ekspresindeki gibi yemek çeşidi yok. Porsiyonlar 15 lira. 

Sivas da birden bire kuşetli vagon doluveriyor. Teyze de beni pek sevmedi sanki. Her zamanki trende kadın erkek ayrı kuralı burada da geçerli. Evli çiftler aynı soyadıyla iki bilet alabildiği için kadın erkek bilet almaya müsade etmeyen sistem sınıfta kalıyor ve başlıyor karmaşa. O kadın 3 erkekle aynı kuşetli vagonda yatıp uyuyamayacağı için ilk boş yatağa yönlendiriyorlar. Tabi ki o boş yer de benim tepemdeki. Trene bindikten yarım saat sonra, saat 6 da hepsi yatıp uyuyuveriyor. Ben de gençlerle eğlenceye gidiyorum. O kadar uzun saatler trende olunca insan devamlı yiyor. Kendini tutamıyor. Birkaç arkadaşı Kayseri de uğurladıktan sonra biz de uyumaya çekiliyoruz. İnternet Doğu ekspresinde ki gibi yer yer çekiyor. Kulaklığımı takıp müzikler eşliğinde uykuya dalıyorum. 

Irmak istasyonuna 1 saat kala kompartıman görevlisi herkesi uyandırıyor. Bir buçuk yıl önce bir gece vakti Kars için yola çıktığım Irmak'a sabahın erken saatlerinde varıyoruz. Biraz yorgun ve uykusuzum artık. Servisler bizi Ankara gara götürüyor. Bir masal daha bitiyor. Ben tekrar doğuyu ve trenleri  özleyinceye kadar hoşçakal sevdiğim.

Fotoğraflar: Bahar GÜNDOĞDU / Daha detaylı bilgiler için 
www.nerdesinbahar.com linkine tıklayınız.

Yazının devamı...

İlginç efsaneleriyle Spil Dağı maceram

Spil Dağı'nın efsaneleri  var tabii. Tanrıça Niobe'nin yedisi kız yedisi erkek olmak üzere on dört çocuğu varmış. Tanrıça Leto'nun ise sadece Apollo ve Artemis adlarında iki çocuğu bulunuyormuş. Niobe doğurganlığıyla övünürmüş. Niobe'nin övünmeleri Leto'yu kızdırmış ve çocuklarına Niobe'nin cezalandırılmasını  söylemiş. Artemis ve kardeşi Apollon, Spil Dağı'ndan attıkları oklarla Niobe'nin çocuklarını öldürmüşler. Niobe çocuklarının başında ağlamaya başlamış ve Zeus'a kendisini çocuklarının başında taşa döndürmesini  istemiş. Zeus da bu isteğini yerine getirmiş ve Niobe'yi, Spil Dağı eteklerinde bir taşa çevirmiş. Ağlayan Kaya efsanesi bu şekilde. Efsaneler de tarih gibi acılarla dolu.

Spil Dağı eteklerindeki Sülüklü Göl'e bahar gelmiş. Sapsarı çiçeklere papatyalar karışıyor. Bulutlar Spil dağıyla raks ediyor. Hemen etrafa yayılıp kendimize rüzgârsız bir yer bulmaya çalışıyoruz. Bunca yıllık kamp hayatımda ilk defa matta yatacağım. Çadırımızı kurduktan sonra biraz vücudu topraklama zamanı. Gölde o kadar çok kurbağa var ki. Biz göle yaklaştıkça zıp zıp atlıyorlar. İlk gölü gördüğümüzde biz burada yüzeriz demiştik arkadaşımla ama hiç niyetimiz yok. 

Kısa bir dinlenme molasından sonra küçük kanyonda deneme yapmak için yola düşüyoruz. Doğa benim evim ve evime bahar gelmiş. Her yer yemyeşil, mis gibi kokuyor. Çiçekler sapsarı. Kendimizi çiçeklerin üstüne atmaktan alıkoyamıyoruz. Yol yorgunluğunun üstüne küçük kanyonda inişler gerçekleştiriyoruz. Bu sefer sonumu düşünmek istemiyorum. Gün sonu yardan inmekten daha çok kamp alanına geri dönmek yoruyor. 

Obamızın başı Meral Hanım yine işbaşında. Yavrularını doyurma peşinde. Bu seferde yemek hazırlanırken iştirak edemiyorum. Yiyici takımdayım yine. Yemekler yenip çay faslına geçilirken katılımcılardan biri sazını diğeri bendirini alıyor. Başlıyor çalıp söylemeye. Hayatımda gördüğüm en kocaman saz, sahibi de kocaman gerçi. Ateş, müzik, gözüme kaçan dumanlar, mis gibi is kokmama rağmen hiç bir şey keyfimi bozamıyor. Saz çalan arkadaşın yanında kendime dumansız ve sıcak bir bölge ararken ittirip durmuşum o çalarken. Şarkı arasında beni uyarınca beni bir gülme alıyor. Bende beni birisi ittiriyor sanıyorum. Meğer ben ona çarpıp geri geliyormuşum. Arkadaşın kocaman olduğunu söylemiş miydim? Aslında kampta olduğumuz gün Türkiye'den de görülebilen en büyük meteor yağmuru var ama biz öyle yorgunuz ve sabah o kadar erken kalkacağız ki yatmayı tercih ediyoruz. Aklımda kalmadı değil ama bazen hepsi bir arada olamıyor. 

Sabaha karşı donmalarım titremelerime karışıyor. Böyle üşüyünce insan daha bir cenin pozisyonuna bürünüp daha bir hareketsiz kalıyor. Bu da daha çok üşütüyor. Gül ve ben büzüşmüşüz resmen. Saatin çalmasıyla ayaktayım ama sanırım hiç mutlu değilim. "Bahar yeter artık, bu son olsun" diye kalkıyorum. Hala donuyorum. "Bunu da yap sonra emekli et kendini" diyorum. Üşüyorum, uykum var, boynum tutulmuş, yerde uyumayı sevmedim. Mızmızlanmaya vaktim yok. Giyinmeliyim. Çadırı toplamalıyız. Uyku tulumları, eşyalar, kap kacak... Topla topla bitmiyor. Araca eşyaları taşı taşı bitmiyor. En sonunda kamp alanında kahvaltı için oturunca bir derin nefes alıyorum ve sabah kalktığım zamanki duygularımdan eser kalmıyor.  Kamp alanımızda tamamen doğayla baş başayız. Bir tesis yok. WC yok. Sadece küçük bir çeşme var. 

5 ayrı gruba ayrıldık. Öncü gruptayım. Yarıkkaya için bir saate yakın yürümek gerekiyor. Sabah 8 civarı başladığımız kanyondan 4 civarı çıkmayı hedefliyoruz. Grubumuzda iki tane de çocuk var. Bizden daha cesaretli ve başarılı oldukları gerçek…

Eski yıkık ağılın oradan hemen sonra kanyon başlıyor. Daha önce öğrendiklerimiz ve bir gün önce yaptığımız pratikle artık daha bir korkusuz çaylaklarız. Aşağılara bakmıyorum. Otomatikte karabinamdaki sekizlimi çıkartıp ipe doğru girmeye çalışıyorum. Grubumuzdaki çocuklar ne kadar şanslı. Biz bu yaşımızda bunu yapmaya çalışırken onlar hayata ne kadar erken başlıyor. 

Tam 27 kere irili ufaklı uçurumdan kendimizi aşağı atmamız gerekiyor. İki tanesi var ki gerçekten korku filmi gibi. İnsan "Bunu neden yapıyorum ki?" diye sorguluyor. "Hocam biz buradan nasıl ineceğiz" diyorum. Birinden "Kütür kütür ineceğiz" diye bir laf çıkıyor. Gel de gülme. Sinirlerim zaten oynamış yerinden, zembereğim şaşmış, çeneme vurmuş durmadan konuşup gülüyorum. 27 saat filminden bir kare sanki karşımdaki. İki yar arasına sıkışmış bir kaya ve biz o kayanın tam altından metrelerce aşağı ineceğiz. Oradan inmekten başka çaremiz yok. Geri dönemeyiz. Kız çocuğumuzun gözyaşları içimi acıtıyor. Bacaklarının titremesi, sarkıttığı alt dudağı, ıslatmamak için uğraştığı güzel kirpikleri ölsem aklımdan çıkmaz artık. Diğer çocuğumuzu tutabilene aşk olsun. İbrahim hocam diyor ki "Bir iki seneye ölmezsen çok güzel bir hayatın olacak". Öyle zapt edilemiyor ve fazla korkusuz. İpe güven, ipe güven tamam güveneyim de Allah’ım neden burası bu kadar yüksek? Neden ayağımı koyacak bir yer yok? İki dizim yerde yüreğim de tam ağzımda içimden kendime ettiğim küfürler kulağımda "Lanet olsun dostum" diye diye iniyorum. O negatif iniş denilen şey var ya, işte o lanet şey yüzünden o kadar toplamama rağmen saçlarım çatır çatır yolunuyor. Negatif inişlerden nefret ettiğimi söylemiş miydim?

İnsan bir inince bir rahatlıyor ki anlatamam. İki dağ arasındaki bir yarıktayız. Gökyüzü tepelerde bir yerlerde... Güneş de var dışarıdaki dünyada ama bize yok o güneş. Allah’ın unuttuğu bir yerde iki dağ arasında bir ipin ucundan durmadan kendimizi uçurumlara sarkıtıp duruyoruz. Her inişte de bir mutlu oluyoruz. Böyle anlatınca ne kadar saçma geliyor değil mi? Ama değil işte. Sınavımız kendimizle…

Mağara denilen genişçe bir alanda mola veriyoruz. Her grup arkadaki ile peş peşe gidiyor. Birbirinden sorumlu. İkinci grupta yakalıyor bizi molada. Bir şeyler yiyoruz ve dinleniyoruz. Benim bedenim böyle etkinliklerde dinlenmeyi ve yemeyi sevmez hiç. Ne kadar dinlenme o kadar vücut soğuması, adrenalin düşmesi ve yorgunluk getirir. Bu sefer de farklı olmuyor. İkinci etap benim için daha zorlu artık. Yorulduk tabii ve çok bekledik. Benim gibi sabredemeyen birine hayat beklemeyi öğretiyor. Mağara denilen yere biri incir ağacı dikmiş ve yanına bir not bırakmış. Gelip geçen sulasın önümüzdeki yıllar gelip geçerken meyvesini yeriz yazmış. Ne güzel insanlar var. Hocalarımıza hakikaten sabırlarından dolayı teşekkür etmek lazım. 27 iniş her bir insan için 27 ayrı ipe girişi kontrol demek. Bizim grup 16 kişi. Bir de buna biz çaylakların fotoğraf aşkı eklenince, emniyetçiye "Hocamm emniyet, bir foto şeyettircez de" demelerimiz ve bu ricamıza hiç gık dememeleri. İyi ki varsınız.

Saatler süren geçişte sonlara doğru artık dizlerim beni taşımıyor. Kanyonun içinden uzaktaki evi ve otobanı görmek çok şaşırtıcı… Hem bu kadar bakir hem de dış dünyanın hemen yanı. Dışarıda bir hayat var ve biz başka bir dünyadan oraya bakıyoruz. Sanki hep orada yaşayacakmışım gibi hissetmişim demek ki. Kanyondan sallana sallana zafer kazanmış edalarıyla bir çıkışımız var. Yok böyle bir keyif. Tüm yorgunluk, sabah hissettiğim duygular her şey çok uzaklarda. Bir hedefim var ve bu hedefe giderken bir engeli daha aşmanın rahatlığı var. Başarmak ve kendinle olan savaşından galip çıkmak nasıl güzel bir duygudur. Korkularının üstüne üstüne gidip bir hiç olup hayatta sahip olduklarımızın aslında ne kadar kıymetli olduğunu anlamak... Sıcak bir ev, bir yatak, dört duvarı olan bir tuvalet bile şükretmek için yeterli değil mi? Yaptığım hiç bir spor için bu kadar eğitim almadım ben. Normalde bu sporu da yerinde öğrenip yapıp rafa kaldırmam gerekirken neden bu kadar eğitim? Bilmiyorum ama ben bu ekibi sevdim ve bir kere bir şeyi de usulüne göre yapmaktan keyif aldım. 

Fotoğraflar: Bahar GÜNDOĞDU / Daha detaylı bilgiler için www.nerdesinbahar.com linkine tıklayınız.

Yazının devamı...

Kendine has güzellikleriyle Van

Van'a her mevsim gelmek için bir sebep var. Mayıs başı badem çiçeklerinin açma dönemi ve inci kefali göçü. Van'a birkaç kez gitmeyi denemiş ama başaramamış biri olarak uçakla direkt gitmeye karar veriyorum. Dönüşüm Van Gölü Ekspresiyle olacağı için biletim tek yön. Havaalanına indiğinizde mor otobüslere binip 3 liraya merkeze ulaşabilirsiniz.

Yağmurlu bir Van karşılıyor beni. Şehir merkezi fazla şehir... Mistik havası olan şehirleri sevdiğimden ilk izlenim pek hoş değil. Bir gezgin arkadaşım bana Van'ı gezdirecek. Özkan'la İran'a gitme araştırmalarım sırasında tanıştım. O da bir gezgin ve fotoğrafçı. Onu beklerken ÖzŞark Sofrası'nda çok güzel bir satır köftesi yiyorum. 

Van Kahvaltısı

İki gezgin bir araya geldi mi muhabbet bitmez. Yol hikâyeleri anlatılır durur. Tabii böyle olunca az uyunur. Van'a gelmenin turistik taraflarını da yapmalıyım tabii bir taraftan da. Van kahvaltısı ritüeli için Van Gölü manzaralı Sütçü Kahvaltı salonunu tercih ediyoruz. Gerçekten bir masa donatılıyor ki hangi birini yiyeceksin. Böyle bir kahvaltının bedeli de sadece 30 lira. 

Van Denizi

Özkan' a kaç milyon kez "herkesin gittiği yerlerle ilgilenmiyorum, sadece halkın bildiği bir yere gidelim" dediysem kendimi St. Thomas Kilisesi yolunda buluyorum. Gevaş yolunda  petrolden hemen sonra Altınsaç Köyü’nde olduğu üç köy tabelasını görünce anayoldan hemen sağdan ayrılıp köy yollarına sapmalısınız. Gölün etrafı kaplumbağa cenneti... Göl etrafında ilerledikçe gölün rengi renkten renge giriyor. Her bir yerde başka renk…

Vanlıların göle neden deniz dediğini anladım sanırım. Artık göl benim için de deniz. Van Gölü dünyanın en büyük sodalı gölü ayrıca Türkiye'nin de en büyük gölü olma özelliklerini taşıyor. Nemrut Volkanik Dağı’nın patlamasıyla oluşan kraterdeki biriken suların oluşturduğu düşünülen bir göl… Tuzlu ve sodalı bir suya sahip. Gölde inci kefalleri yaşıyor. Dünyada sadece bu gölde yaşayan bir türmüş. Mayısın ilk haftası da üremek için tatlı su yolunda büyük mücadele veriyorlar çünkü sodalı suda balık yumurtaları yaşayamıyor. Bu mücadele de öyle görüntüler elde ediliyor ki uçan balık inci kefali adını bile almış. Haziranda düzenlenen bir festivali bile var. 

St Thomas Kilisesi

"Van’ın Gevaş ilçesine bağlı Altınsaç Köyü’nün 5 kilometre kuzey batısında, Beleko Dağı'nın kuzey doğusundaki varis körfezine bakan bir tepe üzerinde Aziz Thomas'a kutsal eşyaların korunması amacıyla inşa edilen kilisenin yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 1581 yılında başrahip Kirakos tarafından yaptırıldığı bildirilmektedir. "



Van Denizi kıyısında manzaradan manzaraya, o bozuk yollarda zıplaya zıplaya ilerlerken Altınsaç Köyü’nden hemen sonra bir tepede bulunan St. Thomas Kilisesi'ni görüyoruz. Buraya özel aracınız olmadan gitmeniz çok zor olur. Aracı aşağıda bırakıp başlıyoruz yürümeye. Yakın gibi gözüküyor ama oldukça tırmanacak gibiyiz. Bir toprak yol açmışlar. Arkadaşım o yolun yeni açıldığını söylüyor. Haberi olsa arabayla St. Thomas Kilisesi'nin çok yakınına kadar çıkabilirdik. ‘Alice Harikalar Diyarında’ gibiyim. Tepemde bulutlar, masmavi bir gökyüzü Van Gölü’nün mavisiyle yarışıyor. Yüzyıllara dayanmış bir kilise böylesi bir manzarada, böylesi bir yalnızlıkta hala hayata tutunmuş, hala ulaşılması zor. Manzaralara doyup mis gibi havayı ciğerlerimize doldurduktan sonra inişe geçiyoruz. Çok dik bir açısı var tepenin. Çıkarken nefes nefese kalmıştım. Aşağı inmek de bir o kadar zor. Yuvarlanacak gibi oluyor insan.



Akdamar Adası

Ada, Gevaş yolunda. Gevaş araçlarına bindiğinizde burada mutlaka duruyormuş. Adaya bizi tekneler götürecek. 15 lira gidiş geliş ücreti. Adaya geçişte tabii ki  teknenin dümenini ele geçiriyorum. Hava şansımıza öyle güzel ki…  Adadaki ağaçlarda hala çiçek var. Kilise çok heybetli gözüküyor. 

Akdamar adasının da bir efsanesi de var tabii ki. Eski zamanlarda burada bir Ermeni baş keşiş ve güzelliği dillere destan kızı Tamar yaşarmış. Bu Tamar'a âşık da bir çoban. Çoban geceleri yüzerek adaya çıkarmış. Tamar da elinde bir fenerle onu beklermiş. Bunu öğrenen keşiş bir fırtınalı bir gece fener ışığının devamlı yerini değiştirerek çobanın boğulmasını sağlamış. Boğulmadan önce de son sözü "Ah Tamar" diye bağırmak olmuş. Bunu duyan Tamar da kendini suya atmış.O günden sonra ada ‘Ah Tamar’ diye anılmaya başlanmış ve günümüze kadar Akdamar olmuş.



Etrafını ve içini gezdikten sonra yine tırmanma zamanı. Zaten Van'ı hep böyle hatırlayacağım. Tepelere çıkıp adayı ve kiliseyi tepeden seyrediyoruz. Ardında ki Artos Dağı’yla muhteşem bir manzara sergiliyor bize. Gün, gölün üstünde muhteşem bir manzarada batıyor. 

Kedi evi

Van'da Van ritüellerinden biri de  Van Kedi Evi’ni ziyaret etmek. Yüzüncüyıl Üniversitesi kampüsünün içerinde olan kedi evine giriş 1,5 lira. 4 liralık bir yaş mama alırsanız kafesin içine girip sevebiliyorsunuz da. Kediler oldukça açtı. Van kedileri sadece Van’da yaşayabilen bir türmüş. Üretimleri kontrol altına alınmış. Biri mavi diğeri sarı renk gözlü olmalarıyla ünlüler ama her doğan bu özellikle doğmuyor. Mavi gözlüleri 500, sarı gözlüleri 300 liraya satın alabiliyorsunuz. İki renk gözlüler satılmıyor. Zaten çok az bu şekilde doğan kediler koruma altında. 



Muradiye Şelalesi

Muradiye Şelalesine toplu taşımayla gidecek olanlar Çaldıran minibüslerine binmeli. Şelale, Muradiye ilçesinden sonra çünkü... En çok bu hata yapılıyormuş. Araç başı 5 lira kaç kişi olursanız olun. Şelaleye giden arazi özel kişilere ait. Onlarda geçiş ve otopark için bedel biçmişler. Muradiye Şelalesi'ne bir asma köprüyle geçiliyor.

Pazar günü olduğu için o kadar kalabalık ki. Her yer piknik yapan insanlarla dolu. Aileler oldukça kalabalık. Mevsim dolayısıyla şelale gürül gürül akıyor. Kışın bu şelale donuyormuş. Bu kadar kuvvetli akan bir şelalenin donabileceğine insan inanamıyor. Seyir teraslarından fotoğraf kuyruğuna giriyoruz. Aşağılara inince derenin üstüne atılmış kütüğün üstünden karşıya geçiyoruz. Arkada daha küçük şelaleler de var. 



Van İskele 

Dönüşte işleri olan Özkan beni iskele yolunda indiriyor. İskeleye yürüyebilir miyim deyince indirdiği yerin Türkiye'nin en uzun düz caddesi olduğunu söylüyor. 7 kilometreymiş. İskele caddesi kocaman bir parka çıkıyor. Orada da tüm çimenler piknikçilerin istilası altında. Amacım meşhur inci kefalinin tadına bakmak. İki tane tekne var. Kale manzaralı teknede bir içecek ve balık ekmeğe 10 lira ödüyorum. Doğruyu söylemek gerekirse içinde ki soğan maydanoz ve acı üçlüsünden balığın tadını pek alamadım ama soğan karışımının tadı güzeldi. 



İskelede günlerdir el arabalarında gördüğüm otların tadına bakma fırsatı buluyorum. Dağ muzu da deniliyormuş ama her yörede başka isimde olsa da Van’da ‘uşkun’ diyorlar. Dağdan toplanan yabani otların kökü bir nevi. Dış yapraklarını soyup bana ikram ediyor. Tuzlanıp yeniyor. Ben sevdim. Yeşil eriğe benzer ekşi bir tadı var. Kilosunu sormak aklıma gelmemiş ama Özkan'ın dediğine göre kilosu 30 liraları buluyormuş. 



Van Kalesi

Van Kalesi oldukça büyük bir alanda tepede tüm ihtişamıyla bana bakıyor. Kime ne sorduysam kalenin ana kapısına ulaşmayı başaramıyorum. Türbenin orada iki çocuk bana rehberlik edeceklerini söyleyerek peşime takılıyor. Çocuklar kapısında tadilat olduğunu ve içeri giremeyeceğimi söylerken başkası kalenin kapısının olmadığını söylüyor. Kale kapısı denilen bir gerçek varken nasıl bu kalenin kapısı olmaz ki. Beni öyle yollara sokup öyle bir dolandırıyorlar ki nasıl oralardan yuvarlanmadım, nasıl cinnet geçirmedim bilemiyorum.

Eski Van

İki Osmanlı camisi restore edilmiş, iki Selçuklu minaresi kaderine terk edilmiş. Kaleye çıkamadım, minareye çıkıp o gün batımını yapma peşindeyim. Ben ettim siz etmeyin. O an pek mantıklı düşünemediğimi itiraf etmeliyim. Tek başıma basamakları yıkılmış zifiri karanlık bir kulenin içinde yine tırmanıştayım. Arkamdan bir grup adamın sesini de duyunca nasıl tırmandım bilmiyorum. Onlar hemen gitmeye kalkışınca da bende bu sefer onların peşine takılıyorum. Nasıl ineceğim başka türlü. Toz toprak içinde kaldım bir taraftan. Aşağıda bir güvenlik görevlisi bekliyor ve iyi ki bekliyor. Oraya girmek çıkmak yasakmış ve belli bir saatten sonra o alan pek güvenli değilmiş. Fotoğraf çekeyim diyorum telefon yok. Görevli arıyor ama yok. Minarenin içine bakalım diyoruz ki en tepede düşmüş. O gelmeseydi ben oraya tekrar nasıl çıkar alırdım bilmiyorum. Telefonumu çıkıp aldığı gibi alanda beni gezdiriyor ve güvenli bir şekilde beni o alandan çıkartıyor. Gece vakti Eski Van alanına tek başınıza gitmeyin.



İnci Kefali İlköğretim Okulu

Son sabahım da Özkan'ın öğrencilerini görmek istiyorum. Onlara minik hediyeler getirdim. Öyle tatlılar ve öyle utangaçlar ki. Anadolu’ya giderken yanınızda mutlaka küçük de olsa bir şeyler götürün. Bir çocuk sevindirmek dünyaya bedel… Keşke daha fazlasını yapabilsem…

Fotoğraflar: Bahar GÜNDOĞDU / Van ile ilgili daha detaylı bilgiler için www.nerdesinbahar.com linkine tıklayınız.

Yazının devamı...

Yeşil cennet Ballıkayalar'da kamp

Yeni bir şeyler denemem gerekiyordu artık.  Böyle gereklilikler hissediyor musunuz hayatınız da bilmiyorum. Bende oluyor. Adrenalin ve doğayı seviyorum. Pek çok doğa sporunu zaten yapıyorum. En tehlikelilerinden olan kanyon sporu için bu sene zamanı geldi sanıyorum ki harekete geçtim. Aylık 200 TL'ye kanyon eğitimleri var ama KAD derneğiyle ilgili pozitif yönde çok güzel deneyimler duyduğum için rotamı bu tarafa döndürdüm. Bir aydır eğitimdeyiz. Haftada bir gün 2 saat teorik eğitim var. Birkaç haftalık eğitimden sonra iple iniş için İstanbul'a en yakın antrenman alanı Ballıkayalar'ın yolunu tutuyoruz. Aynı zamanda yılında ilk kampı olacak benim için. Yakın olduğu için ben kendi aracımla gitmeyi tercih ettim. Daha önce defalarca gittiğim Ballıkayalar'da o tırmanan inen insanları hep görmüştüm. Bu sefer ben de aynı sebep için yollara düşüyorum.

Ballıkayalar, şehrin hemen dibinde yemyeşil, kanyona benzeyen, dar ve derin kazılmış bir boğaz. 1. derece sit alanı. Ballıkayalar Kocaeli Gebze Tavşanlı Köyü'nü geçince biraz ileride. Navigasyona yazınca sizi oraya kadar götürüyor. Beşiktaş Gebze arası bir buçuk saat sürüyor. İlk gelen biziz. Çadırı nereye kuracağımıza karar veremeyince bir şeyler yiyelim diyoruz. Çünkü kahvaltı bile etmeden çıktık. Eskiden burada bir restoran vardı ve her şey bulunurdu ama belediye orayı kapatıp yerine de yenisini açmayınca bunu bilmeyen biz aç kalıyoruz. Artık iki ayrı tesis var ve tost çay gibi şeyler bulunuyor. Burada kahvaltı etme hayali suya düşüyor. Gelirken alışverişinizi yapıp gelmeniz gerekiyor. Yakındaki köyden yapabilirsiniz. Köyde ve burada alkol tüketimi yasak. Mangal yapabiliyorsunuz. Hafta sonları da biraz kalabalık oluyor. Daha önce hafta içi gelmiştim, kimsecikler yoktu.

Dağcılar daha çok tepelere yürüyüp kamp yapıyor. Arkadaşları beklerken dere kenarında biraz yürüyelim diyoruz. Yürürken biri bir şelaleden bahsediyor. Kaç defa Ballıkayalar'a gelmeme rağmen ilk defa şelale olduğunu duyuyorum. Şelale aşkımı bilmeyen var mı? Hal böyle olunca yola düşüyorum tabii. İlk başta iki kişi başladığım yolda doğaya alışık olmayan arkadaşımın geri dönmesiyle tek kalıyorum ama yolda her karşılaştığım insan peşime takılıyor. Herkes birbirinden cesaret alıyor. Sular yüksek, geçmek zor. Belli bir yerden sonra oldukça zorlu bir yolu var. Çoğu yerde kayalara sarılarak geçiyoruz. Kaymayan bir ayakkabı şart… Ayaklarım bu kadar kaymasa daha kolay olacak. Ayaklarım hafta içi yaptığım uzun yürüyüşlerden dolayı yara bere içinde. Bu sebepten rahat olsun diye Converse’leri giymişim, kayıp duruyorum. Yola çıkarken şelaleden habersiz olduğum için hazırlıksızım yani. Ayaklar bu kadar kayınca tüm gücü de kollardan alıyorum.

Manzaralar öyle muhteşem ki adım başı fotoğraf çekiyoruz. Benimkini yoldan geçen herkes çekti. Şelaleye giden son dönemeç  çok zorlu… Parmak uçlarımla tutunurken ayaklarımın burnuyla kayalarda çentik arıyorum. Oldukça da yüksekteyim. Buradan aşağıya düşmek istemem. Suyun derinliği hakkında fikrim yok. Suya düşmek sorun değil aslında, suda sivri bir kaya olabilir. Bundan korkuyorum. Sonlara doğru yol zorlaştıkça azalsak da şelaleye kadar varıyoruz. Ben şelalenin tepesinde manzaranın tadını çıkarırken herkes gitmiş. Dönüş yolunda tek kalmışım. Dağın başında bir başınayım. Hava kararmadan geri dönüşe geçmeliyim. Aynı zor yoldan geçerken bir ara ne tutunacak bir şey ne de ayağımı koyacak bir taş buluyorum. Kayaya resmen sarılıyorum. İnsan kendi kendine konuşur mu? Ben konuştum, o birkaç saniyede sakinleştirdim ve havada asılı kalıp kendimi ileri attım. Düşsem kimsenin haberi yok. Bir yoldaş olmadan gitmeyin sakın. Ben ettim siz etmeyin.

Ballıkayalar'a vardığınızda bir gölet sizi karşılıyor. O göletin karşısına geçip yürürseniz daha kolay yürüyebilirsiniz. Ağaçların arasından bir patika yolu bile buldum. Kaybetmezseniz şelalenin oldukça yakınına kadar ağaçların içinden yürüyebilirsiniz. Sorunsuz ve mutlu geri döndüğümde arkadaşların geldiğini görüyorum. Kamp kurulmuş, yemek hazırlığına başlanmış. Dere kenarında bir yer bulup, çadırımı kurup, sandalyeleri de atınca bir oh, diyorum. Biraz dinlenmeliyim.

Sabah, havanın biraz serince ve bulutlu olması biraz tadımı kaçırsa da tabiat ana gönlümü almayı başarıyor. Ballıkayalar'da kamp yapmanın bedeli bir araç, bir çadır, iki kişiye kadar 50 TL. Elektrik yok. Sadece WC ve su var. Ben çadırda dereyi seyrederek uzanırken kampımızın ateşi yanmış, yemekler hazırlanmış. Dernek yemekleri hazırlıyor. Hoş sohbetler başlamış. Yemeklerimizi yedikten sonra ateş başı sohbetleri, birbirimizi tanıma, müzikler dinleme derken sabah 07.30’da "kahvaltı" lafını duyuyorum. O kadar erken kalkılacak. İlk ekipte değilim neyse ki. Ekibin çoğunluğu Kastamonulu... Her kendini tanıtan Kastamonu diyor. Kastamonu kanyon cenneti bir yer. Dünyanın ikinci en derin kanyonu olan Valla Kanyonu'nun çıkışında bulunan köyde yaşayanlar hiç o kanyona girmemiş. Şimdi eğitim için buradalar. Aynı zamanda bu bölgede bulunan Loç Vadisi Hes Projesiyle sular altında kalacakmış. 8 senedir bununla mücadele ediyorlar. Ben size Loç Vadisi sular altında kalmadan gidip görün demeyeceğim. Sular altında kalmaması için onlara destek olun diyeceğim. 

KAD yani Kanyon ve Doğa Sporları Araştırma Derneği kanyon sporunu sevdirmek için gönüllülük esasına dayanarak eğitimler veriyorlar. Tüm malzemeler dernek tarafından ücretsiz karşılanıyor ve yine tamamen ücretsiz teorik eğitimlerden sonra pratik eğitimler için sizi bu sporun yapıldığı yerlere götürüyorlar. Bu da paylaşım usulüne göre ücretlendiriliyor. Tüm tecrübeli hocalar bıkmadan usanmadan saatlerce size bu sporu sevdirmek ve öğretmek için uğraşıyor. Çünkü tehlikeli ve zor, extrem bir doğa sporu. Ölümle sonuçlanacak kadar ciddi. Evet dağa hiç eğitim almadan çıkmış olabilirim ama kanyon için eğitim şart. Başkanları Meral Hanım, her şeyle ilgileniyor ve dikkat ettim herkes onu çok seviyor. Bir ekip ruhu var. Zaten kanyon geçişlerinde ben yok biz var. İlk kez bu kadar kendimi ait hissettiğim, hemen kaynaştığım bir ekip oluyor. Egolarından arınmış, doğayla barışık ve neşeli insanlarla tanışıyorum.

Kalabalık bir grup dağın yolunu tutuyoruz. Senelerdir geldiğim ve izlediğim sporcuların içindeyim. Bir gün önce kendimi o kadar yormam iyi olmamış tabii. Bedenim yorgun. Siz eğer bu sporu yapacaksanız hele ki eğitimdeyseniz kendinizi yormayın. Bir gece önceden alkol almayın. Erken yatın. Yukarı çıktığımda önce seyirciyim. En yakına oturdum. Nasıl yaptıklarını, hocaların önerilerini dinlerken arada bir aşağılara bakıp vazgeçtim. Sonra "yaparım"  dedim. Şakalaşıp duruyorum ama kaçmamak için zor tutuyorum kendimi. Bu bir saat böyle devam etti. En sonunda bir kere denemem gerektiğine karar veriyorum. Hadi kendimizi dağdan aşağı atıyoruz.

Hocalarımızın söylediği ilk cümle "ipe güven". Evet, ipe güveniyorum. Öğrendiğimiz şekilde bağlamaları yapıp, hocamın direktifleriyle parmaklarım dağın ucunda bedenim boşlukta kendimi  salmaya çalışıyorum. Genelde cesaretliyimdir ama bu başka bir şey. 42 metre suya dalmak, bir botun içinde azgın sulara dalmak ya da kayaklarla bir dağdan aşağıya salına salına kaymak gibi değil. Onlar hiçbir şeymiş. Bir ipin ucunda boşlukta inmeye çalışmak, yükseklik korkusuyla baş etmek. Ben de bir şeylerden korkuyormuşum. Sınırlarımı zorluyorum. Bir kendimi dağdan aşağı atmadığım kalmıştı. Şu gelip geçtiğim hayatta denemediğim bir şey kalmasın diyorum ama eve gidip fasulye pişiresim var. Ama nedense o dağın tepesinde bir ipin ucundan boşluğa sarkıtıyorum kendimi. İbrahim hocam öyle güzel motive ediyor ki. "Harika, çok iyisin, ders versek bunu örnek olarak gösteririm" diyor. Hepimize aynısını söylediğine eminim ama o an ona inanmak istiyorum.

İlk inişte kendinizi ipe oturtuncaya kadarki kısmında çok zorlanıyorum. Hatta kayalara yapışıyorum. Bu beni sinirlendiriyor. Sinirlendiğim zaman yapamayacağım şey yoktur. Titremeyi bırakıp öğrendiklerimi uygulama zamanı. Haftalardır boşuna gitmedin derslere. Ve evet inmeyi başarıyorum. İlk denemeyi çift iple yapıyorsunuz. Bu daha kolay… Tek ip için tekrar dağın ucundayım. Kayıyor, tutamıyorum. Daha zor olsa da iniyorum. Ben bu inişleri en fazla üçe kadar yapabiliyorum. Normalde beş kez inme, deneme hakkımız var. Bir gün öncesinin bedensel yorgunluğundan ve stresten dizlerim beni taşımıyor artık. Geçen sene Haça Dağı’ndaki 12 saatlik tırmanış sonrasındaki gibiyim. Zorlamaya gerek yok. Her hata ve kaza yorgunken oluyor.

Kamp alanımıza dönüp günün kritiğini yapıyoruz. Çok severim böyle konuşmaları. Çok şey öğretir. Hiç kimsenin gidesi yok. Her şey güzel, herkes mutlu... Sanırım hayatıma yeni bir heyecan daha kattım. Kıyafet Önerisi: Kıyafet olarak ince bir rüzgârlık içine termal içlik, su ve rüzgâr geçirmez trekking pantolonumu kullandım. Çok rahat ettim. Geri kalan tüm malzemeyi onlar veriyor. 

Fotoğraflar: Bahar GÜNDOĞDU

Yazının devamı...