KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

Mekong Deltası’nda romantizm

O da hareketlerimi bir garip bulmuş olabilirdi, pekâlâ!

Bense şahsen çılgınca karşıladığım bu manzarayı tekrar bulamamaktan endişeli fotoğraf çekme derdine düşerek camı açıyorum. Makinayı camdan dışarı hafifçe çıkarttığımda bir uyarı gelmez mi? “Madam, please don’t do it” Başımı şaşkınlıkla çevirdiğimde kırık İngilizcesiyle “Dikkat edin, makinayı kapabilirler…” gibi bir cümle kurdu. Daha dikkatli olmalıyım. Haklı adam!

Her yer ama her yer caddeler sokaklar hatta dükkânların önleri ve hatta parklar bile birbirine çok benzeyen çekik gözlü, minyon insanların kullandığı çok da konforlu olmayan motosiklet pazarı gibi. 

İtalya ve Çin’de de motosikletliler görmüştüm. İtalya’dakiler için motosiklet halkın kullandığı en yaygın bir seyahat biçimi. İster spor, ister şık bir kıyafetle olsun onlar belli bir düzende, kurallara uygun ve kendilerine imrenerek baktıracak bir tarz ile kullanıyorlar ve hakikaten bakmaya doyulmuyor. Saatlerce oradaki motosikletlileri ağzım açık seyredebilirim. Nedense oradaki motosiklet sesi bana bir hard rock İtalyanca müziği gibi gelir. Nasıl dinliyorsam artık!

Çin’deyse onlardan çok fazla miktarda gördüm bir de geniş Şangay caddelerinde yüzlercesini karışık düzende hem de toz toprak içinde hayretle izledim, bu kez manzara öyle hayranlıkla bakılacak gibi bir düzende değil hatta ürkütücü. Ama burası yani Vietnam çok farklı bir diyar. Motosikletli bulduğu her yerden sürüyor. Yol varsa yol yoksa bulduğu her yerden rahatça gidiyor. Açıkçası şimdilik yorgunluk hariç her şey iyi,  bütün bunlar sanal düş gibi geliyor çünkü yolun başındayım ama burada kalacağım günler boyunca çok dikkatli olmalıyım. Etrafında egzoz gazıyla dolaşan bir motosikletli tarza alışkın değiliz.

Ve tabii ki ocak ve şubat ayları burada sıcak ve nemli hatta burası hep yaz. Mevsimler kuru ve yaş sezon diye ikiye ayrılıyor. Turist daha çok kuru sezonu tercih ediyor, muson yağmuru dönemiyse bize göre hava koşulları açısından zor bir dönem. O yağmurlar tepeden inme, aniden ve de sel götürecek kadar fazla miktarda ve doğal olarak bu aşırı nem rahatsız edici boyutlarda olabilir, Neyse ki biz kuru mevsimdeymişiz. Yaş mevsim olsa ne olacaktı? Çok fazla miktarda yağan ve uzun süren muson yağışları çevreyi keyifle görmeye müsaade etmeyecekti.  Bu arada şehir ve çevre derken, şehir Vietnam’ın ilk başkenti olan önce Saygon olarak bilinen daha sonraysa ‘Ho Chi Minh City’ adıyla tanınmış Vietnam’ın ikinci önemli şehri.

Bu arada onlar için geçmişteki savaşlarda ülkenin kurtarıcısı, değerli bir lider var. Vietnam bağımsız hareketinin önderi ve Vietnam Cumhuriyet hareketinin ilk başkanı Ho Chi Minh. Bu yüzden Amerika savaşı sonra eski başkent olan Saygon şehrine liderin ismi verilmiş ve bölgenin her yerinde liderlerinin varlığını resim, heykel ya da isim olarak görmek mümkün. 

Ve sırada ülkede yaşayan insanlar, özellikle kadınlarla ilgili gözlemler: İlkönce çok sakinlik ve hizmet odaklılık gözlemliyorum. Müşteri memnuniyeti en öncelikli hedef olarak başlıyor, her şey ve bu ana fikirden gittiğinden onlarla iletişim kurmak o kadar kolay ki. Nasıl isterseniz ve neden memnun olacaksanız güler yüzle yaklaşmaları bu bölgelerin insanına özgü çok beğendiğim bir tutum.  Sakinlik ve huzura öyle ihtiyacımız var ki. İşte burada bundan bol miktarda var. Sokaklar dışında tabiiJ

İşi kolaylaştırdıkça orada kaldığım sürece huzursuzluğum azaldı ve kendimi görevli gittiğim iş sonrasında çok beklediğim Mekong delta turunda buldum. Oranın talep gören turlarından birisi diğeri de Tayland’da da olan yüzen pazaryeri turu. Bu 2 tur gelmeden ilgimi çektiğinden önceden araştırmış ve bilgi edinmiştim.

Bu sularda tekne eşliğinde salınmak, yeni evli bir çiftin romantik bir balayı tadında geçirecekleri günlerin dekorlarına benziyordu. Yeşil ve canlı doğanın verdiği hışırtılı esintiye suyun berraklığı ve kuşların bir müzik gibi cıvıldaması eklenince yaşamı fark ederek bu düş gibi tiyatro perdesinden hiç uyanmak istemeyerek “ Ne çabuk bitti?” dediğimi bile hatırlamıyorum.

Sonradan resimlerime bakanlar “Keyifli anlar nasıl da yansımış…” dediklerinde bir doğa insanı olarak doğadaki uyumun ve huzurun bir insana ne kadar güzel yansıdığını altını çizdiler. Tabii ki tur olunca içinde birçok program ve etkinliği barındırıyor.

Otelden bizleri alan araç ile başlayan tur iki saat boyunca Vietnam Güney bölgesi çeltik alanları, ananas tarlaları, meyve bahçeleri ve küçük köyleri bir rehber eşliğinde gezdirdi. My Tho, tek boynuzlu at Adası'na gitmek için yerel bir motorlu tekneye transfer olunarak, yolda Dragon Adası, Phoenix Adası ve Kaplumbağa Adası görüldü. Bir arı çiftliği ziyaretiyle misafirlere çay, şarap, muz ve pirinç gibi yiyecek ve içecek tatlarından ikram edildi. Daha sonrasında ben Tre eyaletinde bir Hindistan cevizi şeker dükkânında yine yöresel tatlar bulunmaktaydı ve alışveriş imkânı vardı. Mekong Delta turu bünyesinde bölge ağaçlarının kapattığı serin ırmak ve sular boyunca değişik bir tekneyle kısa bir tur yapıp tur teknelerinin öğle yemeğini yediği yere ulaştırılıyor. Öğle yemeği ise oraya özgü balık ve diğer tatlar masaya pratik bir şekilde geliyor. Masanın tam ortasına özel bir sunum eşliğinde gelen kızartılmış balık görüntüsü çok enteresandı. Tadı da nefisti. Sebze ve meyve ağırlıklı keyifli bir masadan kalkarak yolumuza devam ettik. Tek boynuzlu At Adası tropik meyve çeşitliliğiyle ve geleneksel Vietnam müzik ile yine harika bir sunumla bizi karşıladı. Ağırlama yönü ağır basan turun bence en heyecan verici anı deltanın bir kısmından yapılan ve geleneksel Vietnam şapkaları dağıtılarak genelde kadınların kullandığı kayıklarla yapılan kısa harika gezintiydi. Onlarca kayık geleneksel şapkalı kadın kürekçi eşliğinde tek sıralı olarak ve her kayığa 3 kişi şeklinde nefis bir tropik hava eşliğinde o dar ve kalabalık delta sularından hızlıca akıyor. Tam bir enerji kaynağı gibi gelen delta yolculuğu her kısa biten güzel an gibi hemencecik bittiğinde “ne kadar çabuk” diye şaşırabilirsiniz. O an o kadar hızlı geçiyor ki.. Ve kadınlar ne kadar da dikkatli ve ustaca kullanıyorlar kayığı. O dar delta kısmından yan yana ve hiç birbirine değmeksizin 3 kayık aynı anda geçebilir. İşin eğlenceli yönlerinden biri.

Küçük ama kesinlikle daha fazlası hak edilen bir bahşiş sonrasında öyle bir tropik yağmur başlıyor ki misafirler illa ki bir yere sığınmak durumunda kalıyor. Bardaktan dökülürcesine yağan yağmur kısa da sürmüyor, bu süreçte sizin bulunduğunuz yere sığınan Amerikalı, Avrupalı gezginlerle sohbet edebilir,  başka ilginç yerler konusunda deneyim paylaşımı yapabilirsiniz. Eğer yağmur süresi uzarsa daha da ileri gidip politik dedikodular bölümüne de geçilebilir. Tam da fırsat işte. Kimse duymaz, bilmez ve de başka bir ülkenin insanlarının sizinle ilgili dışarıdan görüşleri sorulabilir.  İstediğiniz gibi özgürce konuşma fırsatı. Sesinizi kısma ihtiyacı hissetmeden rahatça cümle kurulabilecek böylesi anlık ortamları seviyorum.

Yağmur azaldığında ki oranın insanları için gayet doğal olan bu değişimde bizler tişörtlerimiz olduğu gibi içimize kadar geçmiş olan ıslaklığı kurutma derdine düştük. Zaten iklim yaz olduğundan bizi çok zorlamadı ve günün diğer programı olan Trung Luong Bonsai Garden bahçesinde kısa bir mola ve içecek bölümüne geçtik. Artık günlük Mekong Delta turunu son durağı olmaktaydı. Muhteşem bonzai bahçesinde resimler çekilirken, mutlu buda heykelinin önünde mutlu bir şekilde günün kapanış pozunu vermek şu gerçeği tekrardan düşündürdü.

“Yeterince sağlık ve para varsa dünyanın eşsiz güzelliklerini fırsat varken keşfetmek ve doyasıya yaşamak ihmal edilmemeli”

Yazının devamı...

Edirne’de yeni yılı karşılarken...

İlkönce yörenin kültürü ve zenginlikleri hakkında bilgi sahibi olunarak başlamalı. Her gezi öncesinde küçük bir bilgilenme öyle faydalı olur ki… Yılın son günü hava çok soğuk ve her an kar yağabilir. Tadına doyulmaz, enfes Edirne peyniri ve beraberinde yöresel kahvaltı ile güne başlıyoruz. Anadolu’nun farklı huzuru ile gelen yenilenme hemen kendini gösteriyor. Tutkuyla bağlı olduğum Anadolu kokusunun izinde, kar taneleri eşliğinde Edine gezimize geçelim.  



İşte belli başlı konu başlıkları:

Edirne deyince aklımıza ilk ne gelir? Tabii ki “Mimar Sinan’ın Muhteşem Eseri Selimiye Camisi.” Etkilenmemek mümkün değil. Karlar içinde olan şehrin bu değerli eserini dışarıdan fotoğraflamak ayrı bir keyif. İçerisi ise değişik bir huzur âlemi. Hatta Huzurun kendisi. Müthiş bir estetik ve tasarım örneği.  Mimar Sinan’ın Ustalık Eseri denir, kaynaklarda. Ayrıca Unesco Kültür Mirası Listesinde olması da ne kadar doğru. İnce ve zarif minareleri, Geniş kubbesi ve mimari şaheseri bir teknik ile tasarımı yapılmış. O zamanların imkansızlıkları düşünüldüğünde dahilik ötesi bir başarı hikayesi.!

İçeri girildiğinde tekniğe, tasarıma, dekora ve zarafete hayran olmamak mümkün değil. Ne kadar büyük emek sarf edildiğini ve ne kadar yüksek bir mimari seviye olduğunu anlamak için mimar olmak gerekmiyor. Bir de Hindistan’ın Agra şehrinde bulunan ve Şah Cihan için yapılan Tac Mahal’den çok etkilenmiştim. O da ayrı bir sanat şaheseri. Ne mutlu bize ki bu derece olağanüstü ve eşsiz eserlere sahibiz.  

Selimiye Camisi gibi yapıtlar içinde veya dışında kendine öyle çekiyor ki inanılmaz bir rahatlık hissi geliyor. Göremediğiniz, dokunamadığınız bir gücün sizi sarması gibi bir enteresan hisler oluşuyor. Kelimeler yetmez, illa ki görüp tatmalı.

Yılbaşı programı öncesi Edirne’de başka neler yapılır? Neler satın alınır, vakit nasıl geçer? Kültür gezisine devam edecek olursak sırada şunlar var. Tunca Köprüsü, Meriç nehri ve köprüsü ve Karaağaç. Günümüzde Trakya Üniversitesi Rektörlük Binası olarak kullanılan Tren Garı ve Lozan Anıtı.  Karaağacın dar sokaklarında gezmek ve şirin çay bahçelerinde kahve içmek.

Programda başka neler var;

Edirne merkezde meşhur yöresel badem ezmesi, yöresel peynirler, meyve sabunları ve yöresel ürünlerin satıldığı Bedesten & Ali Paşa Çarşısı. Bu arada dünyayı dolaşan biri olarak beyaz peynirsiz bir kahvaltı düşünemem. Ve illa ki edirne peyniri olacak. Dünyanın hiçbir yerinde bizim beyaz peynirimiz lezzetinde bir peynir göremedim. Bilmiyorlar, tatmamışlar. Üzülürüm bu duruma. Bu yüzden hep yanımda götürürüm peynirimi. Peynir de tabii ki Edirne Peyniri olacak. Edirne’de olup ta ciğer yemeden dönülmezmiş. En iyi ciğerci olarak bilinen yer ise “Niyazi Usta” derler.

Ciğer sevenler haliyle Niyazi Ustanın lokantasına oturdular. Benim gibilerin yaptığı ise kar tanelerinin yoğunlaşmasına rağmen Bedesten çarşıya kadar karda düşe kalka yürüyüş ve küçük hediyelik eşya alışverişleri yapmak.  Dışarısı hakikaten soğuk ve karlı. Fark etmez, çok üşütürse girilir bir yere olmadı dönülür. Grup ile ciğerci çıkışında Karaağacın otantik sokaklarının, üzerine karlar düşmüş ağaçlarını resimlemeye koyulduk.

Yine Edirne Kültür Gezilerinin vazgeçilmezi. Bölgedeki Tren Garı. Şu an Trakya Üniversite Rektörlük Binası olarak kullanılıyor. Karlar içinde her yer ne de güzel görünüyor. Gün ışıklı olduğundan Trenli arka plan resimler iyi çıkmış sayılır. Doğrusu bembeyaz ortamda poz verirken üşümediğimi ifade etmeliyim.  Ortam soğuk gibi görünüyor ama ılık geldi bana.

Ve akşam saatlerinde hazırlanıp Karaağaç bölgesindeki yılsonu yemeğinin verileceği tesise doğru gidiyoruz. Program standart, menü bilinen malzemeler, yöresel şarkıcılar programda performans sergileyecek.  Bu bölüm hep aynı, ama fark nerede?  Masadaki dostlar ve içinde bulunduğunuz kültürün en derinden gelen gizemli kokusu.

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Annecy Gölü manzaraları ve Noel sokakları

Buraya iş için ilk geldiğimde kendimi saraya hapsolmuş bir prenses gibi hissetmiştim. Alp dağlarını ve Annecy Gölü’nün penceresinden eşsiz manzaraya bakarken dalıp gider, dışarıya kaçmak isterdim. Ama mümkün değildi. Sabah muhteşem peynirlerle kruvasan, pasta çeşitleriyle alınmış fena olmayan bir kahvaltının ardından 09.00’da başlayan eğitim programı en az 18.00’de bittiğinde hava kararmış olurdu. Gün içindeki molalarda dışarıya kaçamak her bakışımda dağlardaki görüntünün değişmesini heyecanla gördüğümde tekrar derse odaklanmak zordu. Kaçamazdık bir kere, eğitim çok sıkı ve önemliydi. Kaçma düşüncesi boş fikirdi. Her seferinde o saray otelin dışına çıkamamak için öyle bahaneler oldu ki… Ödevler, projeler, notlar ve işler güçler. Ancak molalarda kendimi otelin tertemiz bahçesine atarak Alp Dağları’ndan gelen tertemiz doğa kokusunu en derine çekerek motive olurdum. Bu küçük molalarda hayal kurmak dahi çok güzeldi. Mola bittiğinde her defasında otele doğru yürürken en haşmetli haliyle ‘’ bembeyaz kanatlarını açardı. Hipnotize edilmiş gibi sınıftaki yerimi alır her şeyi sıfırlar ve derse geri dönerdim. İşte o zamanlar şehri çok az gördüğüme hayıflanarak hep içimde kalmıştı. Bu güzelliği tekrar yaşayacağıma söz vermiştim.



İşte nihayet buraya plan yapabildim. Bunun için şükrediyorum... Annecy kısa gezisini Noel pazarlarının kurulduğu kasım, aralık aylarına denk getirmeye çalıştım. Noel pazarları (Avrupa’dakiler özellikle) her zaman ilgimi çekmiştir. Bu dönemdeki ışıltılı caddeler, renklenmiş ağaçlar, ışıklı süsler, hediyelik eşya satıcıları, görüntü oyunları ve renkli ışıklarla donatılmış sokaklar köprüler soğuktan donmuş insana sıcaklık üfler. Cenevre havaalanından şehre vardığımızda akşam saatleriydi. Malum kış akşam saat beş sonrası hava kararmaya başlıyor. Bir de hava sıcaklığı düşerken sokaklar da boşalmaya başlıyor. İşte o zaman en iyi seçeneklerden biri elinizde sıcak bir içecekle ışıklı, renkli dar sokakta dizilmiş küçük satıcılar ile sohbet ederek ürünlere bakmak ve çevreden gelen bir sıcaklıkla ısınmaya çalışmak.



Otelimiz eski şehrin içinde ve her yere yakın olduğundan kaldığımız iki akşam boyunca Annecy’nin önce noel pazarlarını keşfettik sonra o kartpostal güzelliğindeki kanalların loş sokaklarında kaybolduk.  Şehirde bu kez 2 yerde Noel pazarı kurulmuş. Birisi St-Francois bölgesinde diğeri ise Rue Carnot caddesi üzerindeki alanda kurulu. Mesafeler birbirine çok yakın olduğundan otel, caddeler ve göl kenarına yürüme mesafesi.  Noel pazarlarına da yürüyerek çok kolay ulaşım. Zaten öyle küçük bir yer ki ne yapsanız kaybolmazsınız.

Aslında bu pazarlar öğleden sonradan itibaren açık, gece geç vakitlere kadar hizmet veriyor. Bir de pazarın yanında özellikle çocuklar için eğlencelik buz pateni yeri yapmışlar. Çevresi de oyunlarla zenginleştirilmiş. Bu pazarlarda şarap çok ucuzdu. Hatta sudan ucuz diyebilirim. Mesela su “Evian” marka ise 2.5 Euro. 1 bardak şarap ise 2 Euro...  



Mümkünse yurt dışında Euro, TL yer çevrilmemeli ama elde değil. Her gördüğümüze dokunmak istiyoruz. Özellikle ağaç süsleri öyle çekici ki… Bir de balkonlara, pencerelere asılan Noel baba figürleri. Olmazsa olmaz ahşap ürünler. Çoğunlukla ev veya mutfak eşyaları. Alışveriş sevilmez mi. O ışıklı, eğlenceli ortamda eliniz gidiyor, biraz dokunurken fiyatı görüyorsunuz.  İstemeden TL ye çevirdiniz mi elinizde kayıveriyor. Bazen de “Bu kadar da olmaz” deyip hırslanıp geri bırakıyorsunuz. İşte dediğim gibi maalesef paramız değersiz. Hâlbuki, belki onlara göre normaldir. Öyle eskisi gibi büyük bir alışveriş ortamı göremedim. Orada da ekonomik durum pek parlak gelmedi bana. Ülkede vergi artırımı olduğundan bu yüksek fiyatlandırmaya karşı Fransa’da “Sarı Yelekliler” eylemi vardı. Biz de tanık olduk.

Fazla parlak olmayan Noel Pazarı sonrasında geceyi Venedik’i andıran kanal gezmesine ayırmak daha keyifliydi. Eski şehrin taşlı yollarında hafif ıslatan yağmur altında sarı ışıkların verdiği enerjiyle yürüyüş havanın dondurucu etkisini azaltıyor. İnsanlar karanlıkta var olan kaybolan bir gölge gibi. İyi ki dış mekân ısıtma var bir yerlerden sıcaklık geliyor. Öyle geçici ve zayıf ki... Kanalların kenarlarındaki restoranlardan içeriye bakıyoruz. Hem alkol hem kalabalık etkisiyle içerisi sıcak görünüyor. Müşteriler keyifli.  Buradan gelen müzik bazen yükseldikçe derin sessizlik ve soğuk az biraz hareketleniyor. Bir de bu restoran kafelerden  gelen kahve, alkol ve yemek kokuları sızarsa zaten hedef bellidir.



Küçük dar ve taş yoldan yapılı sokaklar, evler, işyerleri, mağazalar hemen her yer yılbaşı dekorları altında.  En azından elle süslenmiş küçük ve aydınlık bir yılbaşı ağacı görünüyor. Kimine göre küçük bir sevinç kimine göre aydınlanma kimine göre ise gereksiz. İşte Avrupa ama burası, onlar için asıl Noel önemli. Noel ve sonrası da her yer bir süre kapalı olur. Yılın en uzun tatilidir. Hayat durmuş gibidir. Gündüz “Annecy” demek, göl kenarında bulutların eşliğinde yürüyüş demek. Tepesinde zarif yoğunlukta dizilmiş kar tanelerini uzaktan seyrederek, göldeki ördekleri izleyerek fotoğraf çekmek demek. Doğanın derin kokusunu içinize çekerek huzur demek.  Hava güneşli gibi görünebilir, aniden değişebilir de. Mevsim kış ve hava çok soğuk. Olsun, her şeye rağmen bu güzellik yürütüyor. Zaten göldeki kürek ve kano sporcuları da bir yandan enerji veriyor. Ah bir de gölde daha yoğun aktivite olaydı. Bu soğuk havada ancak sportif kano antrenmanları gördük. Ve tabii ki sonsuzluk duygusu veren göldeki enfes yansımalar.

Hedefe yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Yürüyüşümüzün amacı olan tabii ki “” tüm haşmetiyle karşımızda. Gittikçe yakınlaşıyoruz bir taraftan da heyecanlanıyorum. Yıllar yıllar önce burada mesleki çok yoğun eğitim almıştım ve ne yazık ki otel dışında bu harikulade şehri yaşayamamıştım. Ancak molalarda ve hava karardığında bir süreliğine kaçıyorduk. Peşimi bırakmayan anıların çekimiyle nihayet otelin bahçesindeyiz. Aynen bıraktığım gibi hatta daha da güzel bir tesis görüyorum karşımda. İçeriye geçip bir çay molası verelim dedik. Şömine başında,  dinlendirici müzik eşliğinde İngiliz usulü çay keyfi. Hayret pek de değişen bir şey yok.



Sanki aynı dekor ve koltuklar. Yüksek tavan ve barok tarzda perdeler. Köşedeki piyano yeri bile aynı. Eğitim dışındaki vaktimiz ya bu salonda ya da bahçede geçerdi. Ve yemeklerde tatlı niyetine yediğim Fransız ve Hollanda peynirlerinin lezzeti damağımda çay keyfimizin sonuna gelindiğinde hava da kararmaya başlamıştı. Artık şehre dönüş zamanı. Malum kış ve hava erken kararıyor.  Küçük sevimli dükkânların ışıkları ve sokak lambaları yandı bile. Sarı ışıklar altında şehre girdiğimizde Noel pazarları daha da hareketliydi. Ya hareket ya da sıcak bir şey içmeden durmak çok zor. Ve en kalın manto ve aksesuarları giymelisiniz. Avrupa bu dönemde gerçekten ciddi soğuk ve nemli.

İyi ki ortam canlı ve ışıklı. Kendine özgü kültür ve tarihi doku küçük ve şirin şehrin simgesi. Göl ise ona öyle bir zarafet ve şıklık veriyor ki. Asalet fışkıran bir görkem. Annecy’de hava kararıyor, gece başlıyor.  Dışarıda olmak güzel ama dondurucu, içeriler ise bir başka enerjik. Biraz soğan çorbası biraz şarap veya kahve yanında enfes Fransız peynirleri ile Annecy eski şehrin sokaklarına dönmek ve kalmak. En uygun fikir bu! Güzel bir ortamda dostlarla yapılan sıcak bir sohbet ama nerede tam da merkezdeki kanalda oturmuş kiliseye bakan bir kafede olsun.  Loş ışıklara altındaki kiliseye bakarak yenilenmek. Ve tabii ki yeni kararlar alma cesareti belki de. İşte tam da yeri ve zamanı!

Yazının devamı...

Münih’te yılbaşı pazarı

Hava buz gibi. Sanırım sıfırın altında 10 veya 20’lerde olabilir. Bunu nereden anlıyorum. Burnumu ve parmaklarımın ucunu hissetmiyorsam muhakkak en az eksi 10 civarı bir sıcaklık var. Ama hava öyle temiz ve berrak ki… Üzerimde illa ki kalın şeyler olmasa da üşümüyorum. Neden üşeyim ki, gecenin karanlığını mekânların içinden gelen ateşlerin alevi aydınlatarak içimi ısıtıyor. İçim cayır cayır. O odun çıtırtıları kulağımı romantik bir beste gibi tırmalıyor ve beni ipnotize ediyorken üstelik gökyüzünü ay bu kadar sarmışken nasıl çok soğuk hissedebilirim. Dişlerimin birbirine vurmasına engel olamazsam da içim beyaz ve parlak bir umutla dolu. Kalbimin atışı kulaklarımda. Heyecanımın nedenini ilk başta çözemiyorum. Sık yaşadığım bir duygu değil oysaki. Ama içim kıpır kıpır. Gözlerimin yansıttığı ışık demiri bile keser. Aklım başka yerlerde… Hep güzellikler aklıma geliyor. Ve bunun için şükrediyorum. Vücudum direk misali her zamankinden daha fazla dik. Elimde Çin malı bir şemsiye, duruyorum.




Uzun zamandır Münih’te yaşayan ve bir dünya vatandaşı olan Alman arkadaşımın beni karşılamasını bekliyorum. Uçaktan indikten sonra yer altı treni ile hareket edip Münih merkez tren istasyonunda buluşacaktık. Hava erken kararmış olması nedeniyle şaşkınlıktan etraftakileri tanıyamıyorum. Ve onu da göremiyorum. Hayret, ilk defa böyle bir nedensiz gecikme oldu. Nerede kaldı bu adam diye endişelenerek telefonuma baktığımda fark ettim ki birçok mesaj atmış. Ne telefonunu duydum ne mesajlarını. Uçakta telefonunu sessize almıştım, öylece kalmış. Hay Allah, ben yanlış yerde bekliyormuşum. Tabii ya nasıl anlayamadım bir terslik var diye. O beni hiç bekletmezdi.



Meğer başka bir yerde sözleşmişiz. Ben değişimi atlamışım. Olsun. Taksi ile hemen doğru buluşma yerine vardım. Habelt ile Münih ana merkezdeki Katedral önünde buluştuğumuzda gecenin derin karanlığı ve buzundan sonra hafif ışıltılı romantik bir şöminenin verdiği ısı gibi yanaklarım kızarmıştı. Bu ani ısınma hoş ortamın verdiği ateşten ziyade sevdiğin bir arkadaşın samimi kucaklaşmasındandı. Nasıl da özlemişim gerçek bir sarılmanın verdiği sıcaklığı…

Yüzüm normale dönerken, akşam yemeği öncesi her sene kasım ayının son haftası kurulan yılbaşı pazarına uğradık. Bu pazaryerlerine bayılıyorum. Her sene olduğu gibi yine pırıl pırıl, canlı, sanat ve yeme içme odaklı bir pazaryeri kurulmuş. Her biri büyük katedralin çevresinde olan bu küçük dükkânlarda hediyelik eşya yanında Münih şehrine özel el sanatları, ev yapımı çoğu Türk aşçılardan çıkmışa benzeyen yemekler ve daha neler neler…




Sunum ise, ürünlerden çok daha özenli. Çamlar, yeşillikler, ahşap nesneler, özel yılbaşı süsleri, Noel baba dekorlarıyla süslenmiş küçük şirin dükkânları erken kararan havanın temizliği ve berraklığı desteklemekte. Bir de sarı ışık veren gece lambaları sokakları romantik bir şekilde aydınlattığında o küçük satıcıların tezgâhları nasıl da göze hoş görünüyor.  Farklı bir gizem barındıran bu atmosfer ile özenle süslenmiş dükkânlara ipnotize olmuş bir şekilde çekiliyorsunuz. Bavyera bölgesinin başkenti olan şehirde hele böylesi özel günlerde halk yöresel kıyafetleriyle tezgâhta durunca alışveriş anı daha da keyifli oluyor. Yanakları pembeleşmiş sarı saçlarının yüzlerine düştüğü güzel alman kızlar ile muhabbet ederken bir de bakmışsınız o keyifli ve güler yüzlü ortamda kontrolsüzce bir şeyler almışsınız. İhtiyaç olmasa da olsun, keyfi yeter.  

Bu arada nefis tarçın, kestane, çikolata kokuları karışık mis gibi temiz havayı iyice içime çekiyorum. Bir çeşit sarhoşluk hali bedenimde, yeni hayallerim kafamda Habelt ile yürüyoruz. Adımlar yavaş, emin ve kendine güvenli… Tabii ki domuz etli sandviç, Almanların gözdesi. Hamburger, patates ve bira olmazsa olmaz. Ağız dolusu kahkaha ise mutlaka var. Bu ortamda yenilip içilirse soğuk hiç hissedilir mi? Bir de bunda alman Noel müziklerinin de etkisi büyük. Fazla rahatsız etmeyecek kadar ses var ancak kulağa hoş gelen, dinledikçe sıcaklık veren güzellikte…

Ah, arada sıra dışı aktiviteler de olabilir. Krep ve Kahve benim favori ikilim oradayken yine bol bol aynısını yaptım. Kahve derken “” en önde gelir. Olmadı filtre kahve ama az yağlı sütten olacak.

Bu arada gerek Münih’te gerekse herhangi bir Avrupa şehrinde izlediğim bir detay var. En büyük ve en kalabalık alışveriş yerlerinden birisi kitap dükkânları. Hediye seçiminde de en ön sırada olması muhtemel. Nasıl da güzel bir yılbaşı dekoru yapmışlar. Eksi 10’larda burnunuzun ucu donmuşken dışarıdan çok çekici görünüp insanların yoğunluğu olan bir mekân görürseniz kitapçı olma ihtimali yüksek. İnanılmaz bir ortam ve de çok saygıya değer. İnsanlar koltuklara oturarak, şömine yanında veya elinde kahve kitaplara bakıyor. İnceliyor, dokunuyor veya iyice okuyor. Sonrasında da en azından bir tanesini satın alıyor. Ortam renkli, ışıklı ve her şeyden önemlisi mis gibi kitap ve kahve kokusu mest ediyor. Tabii sadece kitap değil yanında kitap aksesuarları, dergiler, kartpostallar da var. Araya şarap kokusu da giriyor bazen. Çünkü o mağazada insanlar keyifli, bir elinde kitap bir elinde içecekleri ile hayal yolculuğuna geçiyor. Hayaller arasında kayarken kimse kimseyi tanımaması doğal. Artık başka bir boyutta dünyaları var. Ki o dünyada sadece kahramanlar ve hikâyeler akıyor.   

Hele çocuklara ne demeli. Küçük yaştan kitap karıştırmaya yönlendiren bir kültür. Çünkü anne babası öyle yapıyor. Kitaplarda çocuklara göre tasarlanmış. Renkli, eğlenceli ve eğitici. Oyun gibi kitapla iletişim halindeler. Asla sıkıcı ve bunaltıcı değil. Baskı ise hiç yok ama onun yerine bol bol eğlenerek öğrenme var. Ya bizim çocuklar. Kitap yerine ellerde ya tablet ya da top. Oyun ise sadece tablet içindeki programlarda. İster istemez dünya büyüyeceğine küçülüyor. Anne babalar ise geç kalmış olmanın pişmanlığı ile çaresiz.  



Münih’te bir tipik bir kitap satış yeri. Mağaza denilmez, neredeyse bizdeki AVM büyüklüğünde. Kendi başına kitap alışveriş merkezi. Özellikle yılbaşı hediyelerinde kitabın başı çektiğine bir kez daha tanık oluyorum ve garip bir hüzün doluyorum. Ben kitap üzerine olan bu hareketliliği izlemeye bayılıyorum. Belki de kendi ülkemde çok fazla göremediğimden. İşte bu en kalabalık mağazadan çıkarken gözüm arkada kalıyor ve düşünüyorum. “Keşke daha çok kitap okuyabilseydik kafaya takılan meseleler nasıl hızla çözülürdü.” Bu soğuk Münih akşamında bir yandan eğlenirken bir yandan da kendimi alamadığım düşünceler geçiyor kafamdan… “Daha çok kitap okusaydık daha huzurlu olur muyduk?” İşte Münih ya da Viyana, Londra veya Stockholm. Şehirlerin en kalabalık ve en büyük dükkânları kitap mağazaları. Ne hoş değil mi?



Bavyera’nın bu nezih başkentindeki ara sokaklarında Habelt ile yürümeye devam ediyoruz. Yürüdükçe, gördükçe ve öğrendikçe ısınıyorum. Dışarıdaki halk benim kadar üşümüyorcasına neredeyse kısa kollu tişört ile ve şortlu. Birimizde bir aykırılık var ama çözemiyorum. Hemen hemen her köşe başında küçük tahta ve ışıklandırılmış çatısıyla yılbaşı stantları kurulmuş. Baktıkça gözüm kamaşıyor, ancak bir müddet sonra sergideki geniş bira kazanını ve krepleri görmeye başlıyorum. Kahkaha atarak elinde bira sokakta eğlenen halkı görmek dahi bana çakır keyif olmuşum gibi bir his veriyor. Zira kokular havada dağıldıkça çevredekiler de nasipleniyor. Enerjimin yükselmesinin haklı sebepleri var.



Münih eski şehir içinde dolaşırken kim bilir kaç tane dev ışıklı çam ağacı gördüm. Her birinde sanki başka bir taraftayız edasıyla poz verdik. Hiç sorunumuz yokmuş gibi kayıtsızca ve umursuzca.. Kapılar, pencere pervazları süslü evlerin lokantaların önünden geçerken çevrenin kalabalıklığı vardı ama ne ses ne de aşırı gürültü. Sadece objeler görüyorum etrafımda ama tek kendim varım bu ışıklı ortamda. Kulağımda Frank Sinatra müziği yumuşakça çalarken etrafımdaki görüntünün kayboluşunu seyretmeye dalmıştım. Yavaş yavaş herkes çekiliyordu. Havadaki gri bulutlarda aşağıya iniyordu sanki neyseki karanlıkta değildim.

Isınmış ve enerjim daha da yükselmişti. Tüm yorgunlukların ve umutsuzlukların yerini neşe ve ümit kaplayarak Habelt’in kolunda yürümeye devam ediyordum.

Bu berrak ortamda yeni doğmuş bir çocuk gibi bakınırken sessizlik bozuldu.

“Arzu, Orlando lokantasına giriyoruz. İyi misin, beni duyuyor musun?

İstemesem de kendime geldim, Habelt şaşkınlıkla bana bakıyordu.

“İyiyim dedim bir şeyim yok hadi girelim çok acıktım.”

Münih’te bir yıl sonu gecesi böyle başladı ve bir Bavyera lokantasında devam etti.

Yazının devamı...

Göz kamaştırıcı ihtişamın çölünde: Katar

Yakın geçmişte Dubai yeni fırsatlar ülkesiydi. İlk gittiğimde havaalanı dahi ne kadar lüks bir yer gelmişti. Sonrasında arabalar, yollar, kuleler, cadde ve mağazalar o zamana kadar resimler dışında hiç görmediğim pahalı ve ulaşılmaz bir elmas gibi ışıldıyordu. Büyük ve haşmetliydi her şey. Bununla birlikte mevsim yaz olduğundan hava çok sıcaktı ve dışarıda uzun süre durulmuyordu. İnsan şaşırıyor devasa büyüklükte bir çöl üzerinde nasıl da modern bir şehir inşa edilmişti. Dubai, Birleşik Arap Emirliklerinin en bilinen, şimdi çok daha gelişmiş ve büyümüş bir şehri olmasına rağmen, Katar yıldızı daha da parlak ve sürekli gündemde olan bir ülke haline gelmiş. Gün geçmiyor ki, haber yapılmasın. Ülke çok küçük ama haberciler sürekli peşinde. 



Havaalanı yolu her ne kadar modern yapılsa da çöl esintisi gelmemesi mümkün değil. THY uçağı Katar’a gece uçuşu yaptığından oraya sabahın çok erken saatlerinde varılıyor. Tabii ki biz vardığımızda check in vakti olarak çok erkendi ve resepsiyondaki görevli bir süre dinlenip beklememizi rica etti. Bizim gözlerimizden öyle uyku akıyordu ki, lobinin en uzağındaki gözümüze kestirdiğimiz rahat koltuklara kıvrılıvermişken kendimden geçme halini şu ses bozmuştu. “Kadınlar burada uyumak yasak. Odanız da giriş için hazır”




Homurdanarak doğrulduğumu hatırlıyorum öyle de güzel uyuyordum ki… Nerede olduğumu çözmek için biraz zaman geçti. Sersem gibiydim. Uyandırmasa öğlene kadar böyle gidecekti. Ama malum zaman az ve yapacak çok iş var bir an önce kendimize gelmemiz lazımdı, işlemleri halledip otel odasına çıktık.  Oda gayet büyük ve konforlu olmasına rağmen ilk dakikada su ısıtma makinası, havalandırma gibi konularda sorun çıktığı için teknik servis çağrıldı. Teknik servisin pek usta olduğu söylenemezdi. Bir süre uğraştılar ama tamir edemediler.

Biraz istirahat edip şehri dolaşmak için dışarı çıktık. Otelimiz bizim Kapalıçarşı’ya benzeyen eski şehre yakın olduğundan şanslıydık ama şehrin modern kısmı ise suyun öteki tarafındaydı. Masmavi bir denizin üzerinde resim gibi yerleştirilmiş tekne görüntüleriyle şehir sanki ikiye bölünmüştü. Biz, denizin diğer yakasındaki modern bina ve kulelerin olduğu merkezin tam karşısındaydık. Uzaktan bakılan bu görselliğin gündüzü de gecesi de bir başka çekicilikteydi. Hele gece vakti çok değerli bir mücevher gibi ışıldayan bu iki yaka arasında yapılan yürüyüş tadına doyulmaz görünüyor.



Geniş ve yeşil parkların olduğu cadde eşliğinde keyifli bir yürüyüş alanı yapmışlar deniz kenarında. Bu caddelerde isteyen spor yapıyor isteyen piknik ya da sanat yapıyor. Farklı kültür sentezi gibi bir yer, Katar. Yerli halkın ortalıkta görünmediğini söyledi oradaki tüccarlar. Dışarıdakiler ya farklı ülkelerden gelen yabancılar ya da turistler. Ülke yelpazesi ise çok çeşitli... Hemen hemen dünyanın her diyarından çalışmaya gelmişler. Türklerin sayısı da hiç az değilmiş. Burada şube açan, uluslararası iş yapan veya burada Katar ortaklı kurulan birçok Türk şirketi ve çalışanları olduğu bilgisini aldım.

Çünkü gelir seviyesinin epey yukarıda olduğu görülüyor. Yoksa insanlar neden ülkesinden, ailesinden uzağa çalışmaya gelir. Çoğu tek başına gelmiş ailesini getirmemiş. Doğrusunu söylemek gerekirse sadece para kazanmak için gelmişler, pek mutlu oldukları söylenemez.

Ülke bir kere son derece tozlu ve havasız. Dışarıda uzun süre keyifle kalmak zor görünüyor. Genelde ulaşım olarak taksi veya Uber hizmeti tercih edilmekte ki, Uber daha profesyonel olabilir zira deneyimlediğim taksi sürücüleri cadde ve sokakları bilmiyordu bana sordular bilip bilmediğimi. O an şaka yapıyor zannettim ama maalesef doğru çıktı. Hedef adresi birkaç kez dolandıktan sonra tesadüfen bulduk ve her an pes etme pozisyonuna geçtim. Adresi bulamamak taksi sürücüsünün pek umurunda olmadığı gibi çalışmaya da niyeti yoktu. Sanki zoraki çalışıyordu. Buna karşılık taksi bulma da ayrı bir sorun. Hadi buldunuz diyelim, bir turist için beklenen yeni sorun taksiciyle iletişim kurabilecek misiniz?

Kültürün bu tarafı özellikle benim yapıma çok ters olduğunu söyleyebilirim. Taksi ücretini verirken çok rahatsız oldum zira hiç hak etmedi. Üstelik boş yere dolaştırdığından ötürü şikâyet etmeye karar vermiştim. Yani ister Katar ister başka ülke aslında şikâyet konuları çok benziyor. Bir daha da havaalanına gidiş dışında orada taksiye binmemeye yemin ettim. Yürüyerek gezmeye devam ettik. Daha verimliydi!




Öte yandan, suyun diğer yanındaki modern tarafı bir rüya gibi. Uzaktan görünen bu yeni şehir özellikle masmavi deniz ve teknelerin etkisiyle daha da çekici bir görsellikte. Fotoğrafçıların uzun soluklu çalıştığı bir çekim alanı. Gündüzü de gecesi de tüm renkli ışıltısıyla büyüleyici. Saatlerce çekim yapılsa dahi asla sıkılmayacak renklilikte ve harekette olan bir bölge.

Oradaki kültürle ilgili gözlemler daha da netleşiyor. Dışarıda daha ziyade turist ve yabancı çalışıyor, geziyor veya alışveriş yapıyor. Yerli halkı gördüğümüzü sanmıyorum. Tabii ki çok varlıklı olduklarından belki de belirli mekânlarda yaşıyorlar ve çalışıyorlar. Mağaza ve ticaret ofislerinden görüldüğü kadarıyla burada alım gücü epey yüksekte olmalı ki dünyanın tanınmış markalarının en pahalı ürünlerini cadde dükkânlarından görmek mümkün. Mağazalar da son derece dekoratif ve pahalı döşenmiş.   Lüksün ise belli bir standardı olmadığını gösteren örnekler müşterinin imkânına göre siparişi üretiyorlar. Sınırsız bir imkânın olması nasıl bir şey acaba? Her istediğini parasını düşünmeden sahip olan mutlu olmaz çünkü onun için sıradanlaşmış olduğundan mutluluğu başka ulaşılmaz şeylerde arayabilir? Katar günleri kâh iş kâh alışveriş ve dolaşma ile geçerken buraya özgü bir aktiviteyi yapmadan gitmek olmazdı. Sırada kum safarisi veya onların koyduğu isimle ‘Desert Safari’ var. Dubai’deyken yapmıştım ve inanılmaz keyifli anların yaşandığı bu aktiviteyi bir de burada yaşamak için girişime başladık.

Oradaki büyük otellerden biri ayarladı turumuzu hatta oldukça iyi bir fiyata bakımlı ve lüks bir 4X4 (Land Cruiser) ile çöl safarisi yapacaktık. Bu safarinin sürücüleri özellikle mi seçiliyor bilemedim yine cool ve çılgın bir sürücü ile karşılaştık. Orijini İranlı ama buraya yerleşen konsoloslukta çalışan tipik katarlı görünümünde ve soru sorulduğunda cevap veren biri.

Her safaride olduğu gibi aracımız önce kum tepelerinin bulunduğu ‘Sealine’ bölgesine ulaşıyor burada ciplerin lastik havaları indirilirken kısa bir mola verilir. Bu mola turistlerin ilgisini çekecek şekilde renklendirilerek cay/kahve kek ikramıyla birlikte deve aktiviteleri sunulmakta. Çöl kumlarıyla kaplanan ve uçuşan saçlarınız arkada deve ve kum manzaralarıyla iyi bir kompozisyon yapabilir. Ya da kısa bir süre için deveye binmek de mümkün. Derken mola biter ve safariye geçilir. 



Daha sonra kum tepelerinin olduğu inişli çıkışlı çöllerde kendinizi aracın içinde uçmaya bırakabilirsiniz. Sürücünün ustalığına bağlı olarak yaşatılan bu kum kayağı bazen adrenalin dolu bir eğlenceye dönüşebilir. Hatta sürücüler bazen bilerek tehlikeli gibi görünen sürüşler deniyor. Dik bir kum tepesinde önce yan olarak duruyor, bir süre bekliyor sonra tepeden aşağı doğru yan olarak ön camda kumlar şiddetli bir fırtına gibi uçuşarak kayarken göz gözü görmüyor. Bu anı sakin geçirmede sürücü sakinliğinin o kadar etkisi var ki tam çığlık atacakken ona başınız çevrildiğinde her şeyin normal olduğunu hissedip, rahatlıyorsunuz. O rahat, her günkü işini yapıyor. Rutinleşmiş bir aktivite. Ama bizim için farklı. Zaman zaman belli etmesek de nabız yükseliyor. Renk soluyor ama keyifli.

Yine de kısa bir çığlık çok sakinleştirici bir ilaç gibi. İlk düşme başarılı geçti mi tekrar tekrar isteniyor. İyi mi? Adrenalin bağımlısı olmak bu mudur acaba? Koşullar güvenilir olduğu sürece, zevk varsa tehlikeyi yaşamak da güzel. Aslında bazen sınırları zorlamalı insan. Korkusuzca, inatla ama temkinli olmayı da bırakmamalı. 

Çöl safarisinde kaç kez tepe düşüşleri yaşadık hatırlamıyorum ama her seferinde bir öncekinden daha zorunu denedik gibi geldi. Her engeli rahatlıkla aşarken aslında bu aracın içinde kısa bir hayat dersi gizliydi. Tepeden kaymalar hep aynı riskte olaydı heyecan geçecekti veya en zordan başlasaydı kolaydan zevk alamayacaktık. Hayat gibiydi bu macera. Küçük engelleri başarıyla geçtikçe daha büyük engelleri görmek istedik.

Ve hep bir adım daha zoru vardı sırada. Fırtınalı kum safarisi günün sonunda yemek ve çay/kahve için suya yakın bir yerde yine mola verdi. Çadır, yer yastıkları, divan ve otantik dekor içinde aldığımız menü ve yöresel tatlardan sonra güneş batmaya başlarken mola yerinden ayrılmıştık. Hava hızla kararıyordu. Artık çölden uzaklaşma zamanı. Şehre doğru giderken geride sadece güneşi bırakmamıştık. Macera ve risk ile dolu bir günün sonunda lidere güven ve ayrıca ekip ruhuyla mücadelenin ilişkisini de bu eğlenceli safaride deneyimlemiştik. Yeni oyun ve rollerle mücadeleye devam o halde. Belki de hayat böyle daha zevkli. Risklerden kaçınmamalı. Çöl yerine başka şey safari yerine başka bir oyun nerede ve her ne koşuldaysa...

Yazının devamı...

Adriyatik rüyasında kaybolmak: Budva ve Kotor

Yugoslavya’nın parçalanmasıyla dağılan ve yeniden yapılanan ülkenin eski yerleşkelerini titizlikle koruması yenileri ise eski mimariye uyumlu kurması aslında takdir edici. Tam da turizm bunu istiyor. Bölge yoğun turizm etkisinde ve özellikle yaz sezonunun popüler coğrafyalarından. O yüzden anlatmak için bir kesit almakta fayda var. Benim seçimim şu oldu; Adına Kotor Bay dedikleri bir körfez turu var. Tam adıyla ‘Boka Kotor Bay’ Budva marinadan kalkıp aldığı yere bırakan, körfezde beş durakta duran, yolculara denize girme mağaraların içini görme imkânı veren, aynı zamanda İngilizce, Rusça, Almanca ve kendi dillerinde tur rehberliği yapan tekneler sezon boyunca iyi iş yapıyor görünüyor.

Tam olarak nereleri ziyaret ediyor? Mavi Mağara (Blue Cave), Santa Maria Adası, Herceg-Nowy kasabası ve Kotor kasabası Gerçekten doğa tek kelimeyle muhteşem. Körfez temiz, kokmuyor. Pırıl pırıl içine doğru çekiyor. Sakinlik ve saygı var, fiyatlar şimdilik uçuk değil kolay alınabilir. Ancak maalesef biz alım gücü olarak yine de onlardan aşağı durumdayız. Her defasında istemeyerek TL ye çevirmek motivasyon düşürüyor. Hele bir de hizmeti aldığın yerin kalitesine ve insanlara bakıyorsun, olmuyor diyorsun içinden ve geçip gidiyorsun çaresizce.

Neyse, enerjimizi düşürmeden devam edelim ve başlayalım tura! Hatırladığım kadarıyla 15 Euro (93 TL.) ödeyerek aldığım Kotor Bay turu için kaldığım otele yakın bir duraktan servis aracına bindim.Bizim otel civarından aldığı grup ile araç Budva Marinaya getirdi.  Küçük bir şehir olan Karadağ’ın en fazla turist çeken şehirlerinden Budva’dayız.  İlk bakışta surlar dikkatimizi çekiyor. Deniz kenarında konumlanmış, içi daracık ve dolambaç gibi sokakların olduğu tarihi kalesiyle Budva eski şehir karşıda. Bizim tekne demir atmış. Yolcu almayı bekliyor. Çoğunluğu Rusça konuşan turist olan yolcular ile beraber bekleşiyoruz. İlkönce tur ödemesini alıyorlar usulca. Bizimkiler gibi aceleleri yok. Zaten deniz yolu.  Bir kalktı mı kaptana bağlıyız. İstediği gibi tekneyi sürecek ama hızlı ama yavaş!

O gün en sonuncu turlarını yaptıkları için tekne ağzına kadar yolcuyla doluydu. O bakımdan kendimi şansız hissettim. Çünkü bu kadar kalabalığı rahatça gezdirecek ve hizmet edecek bir imkân görememiştim. Her şey gayet basit standartlarda. Minimum koşullar hâkim.  Tuvalet tek, sıra oluyor. Ayrıca hijyen değil. Oturma alanları rahatsız ama öte yandan tekne dışı olağanüstü.

Neyse, tekne dışına odaklanmak lazımdı zaten budva kalesi ve eski şehirden uzaklaşırken artık herkes yerleşmişti. Güneşin cömert olduğu bir gün. Teknenin üst katı güneş korumasız ama daha turistler için daha çekici, alt kat ise korumalı ve daha çok oturma alanına sahip. Gençler ve çiftler teknenin üst katını tercih etmişler ve güneşi de çok seviyor görünüyor. Keyifler yerinde. Bol bol bira ve espresso tüketiliyor bir yandan. Bir müddet gittikten sonra ‘blue cave’ denilen mağara yakınında demir atıldı. İsteyenler ekstra ücret karşılığı buraya girdiler.  Doğrusu ben tercih etmedim, Türkiye’de daha güzelleri olduğunu biliyorum ama çoğu bu deneyimi yaşamak istediler. Bunun yerine ne yapılabilir tabii ki havuz görüntüsünde ve temizliğindeki koylarda denize girilip balıklarla yüzülebilir pekâlâ! Körfez balık kaynıyor ve kıyıya yakın yüzüyorlar, ama mercanlarda daha fazla ve renkli olsun doğrusu öyle olmasını tercih ederdim. Yüzme için verilen molalar haricinde teknede öğlen yemeği kokuları sabahtan gelmeye başlamıştı. Balık ekmek tipik tekne yemeğidir, bilindiği üzere. Ben bizimkiler lezzetinde veya ağız tadıma uygun olmayacağını tahmin ederek yanımda bir şeyler getirmiştim ki iyi de yapmışım.

Uzun ve kalabalık bir kuyruk neticesinde alınan balık ekmeklere baktığımda kararımın isabetli olduğunu anladım. Servis öyle yavaş ve bence hiç de nazik değildi. Turizm başka bir şey. Şimdilik var ama gelecek memnuniyete bağlı. Hızlı ve güler yüzlü olmak lazım. Sorulara büyük sabırla cevap vermeli, yolcu kendini değersiz hissetmemeli. Bence bu taraflar zayıftı. Zaten herkes güneşi ve doğanın güzelliklerini kaçırmadan başka şeylerle ilgilenmiyor ama bazı orta yaşlılar ilerleyen zamanlarda hımıl hımıl ettiler. Artık Kotor körfezinden akarak, Kotor şehrine yaklaşıyoruz. Saat 16.00 civarı. Körfez üzerinde adacıklar üzerinde duran kilise ve kaleler gerçekten enteresandı. Nihayet tekne Kotor kentine ulaştı. Bir yandan da hava bozdu, biraz rüzgâr ve yağmur keyfi kaçırsa da teknenin Kotora yakkaşma sahnesini hiçbir şey bozamazdı.

İşte Kotor! Budva, Tivat ve Kotor, daha sonra da Dubrovnik. Bunlar Karadağ ve yakınlarının en yoğun turist çeken merkezleri. Yığınla turizm acentesi bu şehirlerarası transfer hizmeti veriyor. Karayolu veya körfezden deniz yolu ile varış mümkün. Kotor, orijinal ismiyle “Boka Kotor Bay” turun son noktasıydı. Buradan karayolu ile Budva ’ya dönülecekti. Esasında varış noktası ve en fazla vakit ayrılması gereken bir coğrafya olduğu kanaatine varmıştım. Hâlbuki sadece 2 saat kalış süresi vermişlerdi. Tabii ki yetmedi. Misafirler, öncelikle Kotor Kaleiçi’ne doğru akmaya başladı.  Tarihi Kotor kalesinin içine girildiğinde sizi önce geniş taş zeminli bir avlu karşılıyor. Etraf restoran, banka, mağaza ve kafeterya dolu. Bir anda kendinizi labirente girmiş bir hisse kapılıp nereye gitsem diye bocalamadan sonra insanlar nereye giderse peşine düşersiniz veya benim yaptığım gibi gidilmeyen tarafa da yönelebilirsiniz. Asıl gidilmeyen tarafta ne var merak ederim hep! Ya hareketsizdir ya da çıkmaz sokaktır. Bakalım ne çıkacaktı.

Bir de baktım ki karşıma çok dar bir başka sokak çıktı. O dar sokağında aştım bu kez hakikaten bomboş bir avluya geldim. Karşıda sadece kimsenin oturmadığı bir bank ve yaprakları kurumuş bir ağaç var. Hayret, demek buraya pek ilgi yok dedim ve kendimi fazla zorlamadım. Dönerken meraktan yan gözle aralık kapılardan da içeri bakmaya çalışıyorum bu sessizliğin nedenini merak ederken. İnsanların bekleştiği yere gelmem saniye sürdü. Sadece seslere kulak vermek yetiyor.  Yüksek ses ile konuşulmamasına rağmen bu tip yüksek duvarlı yerler eko yapıyor. Açıkçası gülmek güzel şey ancak ekolu olunca ağız doluşu gülüş duyanlara iyi gelmiyor bazen.

Tarihi duvarlara bakarak yürüyorum Kaleiçi’nde. En büyük zevklerimden biridir bu daracık yollarda kaybolmak. Mümkünse en karışık şekilde kaybolmaya çalışın ama ne enteresandır sonunda yine bilinen bir noktaya varırsınız. Ben ise en zoru peşindeyim.  Bu deneyimi yaşarken yanından geçtiğim ilginç dükkânlar oluyor. Şunu kabul etmeli. Birçok hediyelin eşya Türkiye’den geliyor ve esnaflar Türk. İçeride ev veya otel olarak kullanılan konutların tahta panjurları genelde yeşil ve kahverengi. Balkonlarda mutlaka çiçek veya bitki var. Sokak aydınlatmaları genel mimariye uyumlu ve yerinde. Klima kasalarının görüntüsü çirkinlik yaratmış. Bir de TV antenlerini ve taş binalardan sarkan plastik kabloları görmek istemezdik.

Burada turistik bir merkezde olsa tipik bir olay, evden eve çamaşır ipleri üzerinde kuruyan çamaşır nostaljisi yaşadık. Şahsen beni çok rahatsız etmedi. Renkler burada önemli. Doğa renkleri dışında asmış olsalardı böyle düşünmeyebilirdim. Şaka bir yana, bu aşırı renklilik ve uyumsuzluk görselliği aniden katlediyor. Bu çamaşır ipleri konusu Karadağ’da kültürün bir parçası. Kimse yadırgamıyor. Her yerin taş olması ve bunun kahverengi ve yeşil ile kombinlenmesi şehri daha bakılası ve fotoğraf alası hale getirmiş. Bu kombini özellikle eski şehir ve tarihi bölgelerde seyretmeyi seviyorum.

Kotor Kaleiçi gezisi olmazsa olmaz bir kahve serüveni ile sona ermeliydi zira otobüs saati yaklaşıyordu. Bu bölgeyi terk edip otele gitmek üzere araca bindiğimde aklımda kalan hizmet hariç her şeyin güzel olmasıydı. İşte doğa, işte güzellik işte imkânlar ama insanlarla hayat güzelleşiyor. İletişim yapmadan olmuyor. Soru soracaksın, sipariş vereceksin, bilet alacaksın. Yani konuşacaksın. Yardımcı olacaksın. Turist sabırla ve güler yüzle cevap bekliyor. Yoksa olmuyor!

Yazının devamı...

Kaynayan mavi suda buharlaşmak: Blue Lagoon

havaalanına çok yakın olduğundan tur şirketleri Reykjavik şehrine girmeden önce buraya getiriyor. Muhteşem yerel rehberimiz Alex’in eşliğinde ilk durakta inerek ki yaklaşık yarım saat sürdü havaalanından, sönmüş volkan yığınları arasındaki taş yoldan tek sıra ilerliyoruz. Herkes ya montuna ya mantosuna sıkı sıkı sarılarak bere ve atkılara rağmen soğuktan uyuşmuş parmaklarla birkaç foto alıyor. Sönmüş volkanların siyahlığı havanın gri görüntüsüyle birleşince kararan ruhlar, birazdan girecekleri olağanüstü gölü düşündükçe ışıldıyor. Sanki gökyüzü tersine dönmüş gibi karşımızda. 

Dışarıdaki buz gibi havadan içerideki resepsiyona girildiğinde birbirinden sıcakkanlı, güler yüzlü ve sempatik İzlandalı gençler tüm enerjileriyle karşılıyor. Ne kadar kibar ve içten bu gençler. İşlerini sevdikleri görülüyor ve turistlerin her sorusuna sabırla ve güler yüzle cevap veriyorlar. İçerideki sımsıcak ve bol enerjili ortamı görünce tiyatro perdesi değişmiş gibi bir adaptasyon ihtiyacı doğuyor. Biraz dinlendikten ve ısındıktan sonra fazla beklemeden bu özel fırsatı bir an önce yakalama zamanı!

Biraz heyecan, biraz endişe ve kaygılarla karışık bir duyguyla dolap anahtarı alındı ve soyunma salonlarına aceleyle geçildi. Soyunma odası epey kalabalık ama kimse birbirini rahatsız etmiyor ve saygılı. Yine uluslararası bir ortam ki en keyif aldığım kalabalık. Sakin ve birbirine saygılı. Buradan sonra bir an önce göle girip resimlerdeki gibi keyfi yaşayabilmek herkesin tek düşüncesi. Fazla vakit kaybetmeden mayo, havlular, bornoz vs. organize edip gölün olduğu volkanik ve tahta bölüme geçmeli. Kolumuza manyetik mavi bir bant takmayı unutmadan. Başka türlü geçiş verilmez. Her şeyi çok acele tarafından ayarlayıp dışarı çıktım ki “Aman Allah’ım, bu nasıl bir güzelliktir”. Eşsiz bir doğa servetinin içinde kendimi nasıl özel ve şanslı hissettim anlatamam. Bu mavi renk, ömrümde gördüğüm en muhteşem mavi ve altında kaynayan volkanın etkisiyle ısınan termal su yüzeyinde yarattığı buharlarla tencerede fokurdayan kocaman ve sağlıklı bir sütlü tatlı gibi.

Durgun ve sığ göl suyunun Turkuaz renginde keyif yapan çeşit çeşit insanlar. Çoğunun elinde içtiği bir içecek var. Bunları nereden alıyorlar? Gölün içinde yiyecek içecek satan küçük ahşap bir kafe var. O kafede kuyruğa girmek lazım. Ama kuyruktayken de göldeyiz zaten… Birbiriyle şakalaşarak ve nezaketle beklenen kuyrukta sıra hemen geliyor, kendi içeceğiniz ile küçük adımlarla suda yürüyebilirsiniz. Turkuaz rengi mavi suyun içinde yer yer dumanlar çıkmakta. Bu dumanlar arasında kaybolmuş insanların silik görüntüsünün sıcaklığı havanın soğukluğunu unutturuyor. Oysaki dışarıda hava gerçekten çok soğuk neredeyse sıfırın altında ama hiç üşümüyorsunuz.

Kaynayan volkanik su ve buharlar volkanik kayalarla çevrilmiş. Gölün içinde merkezden uzaklaştıkça Su buharlarının renginin bazen kahverengiye çaldığı görülüyor. Değişik renklerde çıkan buharlar göle ve içinde bulunan insanlara öyle bir mistik hava katmış ki her resim karesi bir sanat eseri yarışmasına girebilecek özellikte. Volkanların yakınından alınan kükürtlü malzeme yüzlere uygulanınca birçok kadın boyalı Kızılderili gibi ışıldayan suda poz veriyor. Bone giymek zorunlu değil. Başı serbest bırakmışlar ama mayosuz kimseyi görmedik. Aksine herkes mayolu hatta dışarıda bornozlu üstelik.

Çeşitli aksilik ve yorgunlukla geçen onca saatten sonra burada olmak öyle rahatlatıcıydı ki, üzerimdeki tüm gerginlikler gittiği gibi hiç de buradan ayrılmak istemedim.  Mineralli suyun içerdiği maddelerden ötürü de ağrı ve deri hastalıklarına iyi gelebilir. Hem ruhsal hem fiziksel sağlık veren bir yerdeyim. Ne mutlu bana! Şifalı kaynar suyun içinde yüzde maske elde meyveli gazoz ile yürümeye çalışırken havanın ve toprağın karanlığına rağmen böyle özel bir doğa zenginliğin içinde olmanın dayanılmaz keyfini hissetmeye çalıştım. Ki nasıl bağlayıcı ve kıskançtı. Artık zaman geldiğinden çıkmak lazımdı ama çıkamıyordum. Bırakmıyordu beni bu çekim…

Daha geriye daha uzağa yürümeye çalışırken beni görenler ikaz ediyordu. “Uzaklaşmayın lütfen” Oysaki beni bu müthiş ve rahatlatıcı ortamda eğlenen insanlar ve âşıkların romantik anları da etkilemişti. Onlara doğru ipnotize edilmiş gibi ufak adımlarla yürüyordum suda.

Öte yandan, böylesi termal sularda uzun süre kalmanın doğru olmadığını istemesem de hatırlıyor kendimi geri çekmeye başlıyordum. Yazık ki çıkmam gerekecekti. Ama ayaklarım müsaade etmiyordu. Su beni daha içine istiyordu. Bu zamana kadar hiç yaşamadığım bu çekimden kurtulmam gerekiyordu. Herkes birer birer sudan çıktığını görüyordum. Başka şansımın olmadığını görünce en yavaş adımımla kıyıya yürüdüm istemeyerek.

Gölden yavaşça çıkarak tahta zeminde asılı bıraktığımız bornozlarımızı aldık. Yüzlerdeki mavi beyaz maske ile bornozu giyerek arkama tekrar dönmeden içeri girdim. Hiç de üşümemiştim hâlbuki ama yine de herkes gibi bornoz giydim. Akşam olup hava daha da kararırken suyun üstündeki buharların arttığı görüldü. Mavinin rengi de daha bir koyulaşmıştı. Sanki üç boyuta geçmiş gibi bir görselliğe geçince sanat olarak çok farklı bir an olmasına rağmen açık havada daha fazla kalmak doğru olmayacaktı, üşütebilirdim.

Dönüş için en son hazırlanıp otobüse binen bendim. Şimdi üzerimde hala tüten mavi lagün buharları, yüzümde gerilmiş cildimin kuruluğu ama canlanmış bedenimle yeni maceralara hazırım…

Yazının devamı...

Svan kuleleriyle korunan bir ortaçağ müzesi: Svaneti

Yol, aslında hem çok yakın hem de oldukça zor ve uzun bir parkur. Bu bölge, Kafkas dağlarının en yüksek tepelerinin bulunduğu ve Avrupa'nın en yüksek rakımında yani 3000-5000 m yüksekliğinde yerleşimi olan doğa renklerinin ışıltısında parlayan bir arazi.

Gürcistan ülkemize komşu olması durumuyla hele Hopa’ya yaklaşık yarım saatlik bir mesafeden dolayı ulaşımı kolay gibi görünen bir ülke. Öyle olmasını beklerken ilk sıkıntı gümrük geçişinde yaşandı. Sıcak ve havasız bir ortamda uzun bir kuyrukta beklerken bir de yavaş bilgisayar sisteminin etkileriyle sıkıntılı bir giriş-çıkış olduğunu üzülerek belirtmem lazım.  Bu geçiş aşaması sorunlu ve turisti bunaltabiliyor. Daha sonrasında ise rahatlıkla ulaşılan Batum şehrine varmak mümkün. 

Ülkeye girişte yaşanılan yavaşlığın meğer sadece girişte veya sistemin getirdiği yavaşlık olmadığını daha sonraları anladım. Genelde ülkede bir ağırlık ve hatta yavaşlık vardı ki bu çoğu zaman bizim gibi turistlerde sıkıntı oldu. Yavaşlık derken bize göre bir ağırlık anlamına geliyor. Yoksa ülkenin nüfusu sadece 4 milyon civarı. Bizimle karşılaştırılamayacak kadar az bir nüfus. Ve bu sakinliğe rağmen ağır çekimde bir hayat hüküm sürmekte. Bu konu çok önemli görünmese de bizim gibi sabırsız ve hızlı bir toplum için ne kadar sineye çekilebilir bir mesele bilemiyorum. Öte yandan turizm sektör olarak pratiklik ve kaliteli hizmet ister, hizmet edenden güler yüzlü ve hızlı iş bekler, turisti memnun edecek ki devamı gelsin vs.

İlk gün plan dışı gerçekleşen olaylardan ötürü fazla yorucu ve kültür şokuyla geçtikten sonra, uzun ve yokuşlu Mestia şehrine doğru yola çıktık. Yol boyunca keşfedilen manzaralarla çekilen resimlerin keyfi, bozuk ve engebeli yolun verdiği yorgunluğu hissettirmiyordu. Çok şükür ki aracımız becerikli sürücümüz sayesinde 1500 m civarı rakımda bulunan Mestia’ya geldiğinde hakikaten eşsiz bir masal diyarına varış gibi etkilenmiştik.  O bozuk yollardan sonraki ilk görüş inanılmazdı. Tepelerinde hala buzul yer alan dağların eteklerinde kurulmuş kuleli taş ve kerpiç evler sanki bir ressam tarafından çizilmiş ve korunmakta.

Yanlarında kulesi olan taş evler ortaçağ döneminde olduğu gibi kalmış olsa da biz meraktan içine dalıp en tepesine kadar çıktık ve Mestia’yı yüksek bir kuleden seyrettik. Kuleye çıkış bir dağcı kıvraklığı ve keşif merakı istiyor. O bozuk ve dar merdivenlerden tozları yuta yuta karanlık bir şekilde çıkmak kolay değil ama hedefe vardığınızda manzara “işte bu” dedirtecek kadar da güzeldi. Kuleye çıkarken dünyanın birçok ülkesinden turistlerle sosyalleşmek mümkün oluyor zira her katta yukarıdan inen ve aşağıdan çıkan turistleri kollamak zorundasınız. Yani kısa bir yakın iletişim işi çözüyor. Hatta kulenin eski ve dar pencerelerinden bakarken sosyal medya arkadaşı bile olmak mümkün. Bu yolda tanışıyorsanız o gerçekten iyi bir gezgindir ve hemen arkadaşlık için ilk adım atılmalıdır fikri geliyor insanın aklına…

Kulelerin, Svan ırkını düşmanlardan koruyan okçular için inşa edildiği rivayet edilmiştir. Kim bilir tarihte ne savaşlar oldu neler yaşandıysa bunlar nasıl güçlü bir duvar gibi koruduysa hayal bile edemediğim bir mekanizma olduğunu düşündüğüm an bırakıyorum bunları ve bu eşsiz manzaranın keyfini sürüyorum.

Orada yaz-kış oturan halk, dünyanın birçok ülkesinden gelen ziyaretçi ve dağcılara ev sahipliği yapmakta, fakat hala turizmle ilgilenen bölümün İngilizce konuşamama ayrıca hizmet yönetimi anlamında da sıkıntıları olduğundan bahsetmek gerekir. Hizmet işi yapan kişinin mutsuz bakışının kendiyle mi ilgili yoksa işle mi ilgili olduğunu çözemedim ne yazık ki. Fakat ne olursa olsun, bir hizmet alırken insan karşısında mutsuz birini görmek istemiyor. İş yapmak istemediğini düşündürecek bir bakışla baktığından zaten içinizden iletişim kurmak da gelmiyor.

Svan bölgesi gerçekten sıra dışı bir hedef. Mestia ve diğer köy ve kasabalar (Kobuleti, Poti, Chalaadi ve Ushguli köyleri gibi…) mutlaka görülmesi gereken yerleşim yerleri. Bu köyler oldukça yüksekte olduğundan ancak 4X4 gibi büyük araçlarla çıkılabiliyor fakat önceden ayarlandığında yeterince araç bu köylere çıkmakta. Çıkarken ve inişte kendinizi bir rodeodaymış gibi hissedebilirsiniz. Hatta midenizin çok dolu olmamasını tavsiye ederim. Bir de yanınızda hep küçük bir şişe su olmalı. Yollar tozlu ve bozuk olduğundan gözünüze ve ağzınıza toz kaçabilir, her zaman dikkati bırakmamak gerekir. Uçurum kenarlarından geçerken, hiç de kolay olmayan anlar yaşanabilir.

Bu ortaçağ köylerinde at binmeyi becerebilseydim ne kadar keyifli olacaktı! Binenler oldu. Daha önce hiç binmeyip ilk defa binenlerin cesaretine hayran olmamak elde değil. Fakat bu harikulade hayvanlar oldukça sakin ve çevreyi bildiklerinden kendileri programlanmış gibi müşterilerini sessizce gezdirip geri dönmüşler. Sırtı kar ve buzul kaplı dağların yamaçlarında atla gezerken, hiç ata bilinmese de sanki yıllardır biniyormuş gibi bir güven geldiğini de hayretle gözlemlemiş oldum.  Neticede insanlar gibi bölgenin sevimli atları da sakin ve kendi halindeydi.

Ve tabii koyun, keçi, inek gibi birçok hayvan sahipsizmiş gibi başıboş gezmekte. Kime ait nasıl biliniyor acaba diye sorduğuma “merak etmeyin, onlar ahırlarını bilir” dediler. Bu hayvansal doğal sadakate şapka çıkardım….

Bu arada Ushguli köyü, UNESCO listesinde korunan bir bölge. Bu özelliğinden ötürü de epey yabancı turist çekmekte. Yabancı gençler sıcağa ve zorluklara aldırmadan yürümeye devam ediyor, bir yandan sularını içiyor bir yandan da resim çekiyor. Bölgede her yerde bir araca binmek yerine yürüyen, ata binen ya da bisikletle dolaşan hatta dağlara tırmanan dağcıları takdir ettik. Hiç de eziyet çekiyor bir halleri yoktu. Aksine, yüzlerine aksetmiş bu temiz doğanın renklerinin verdiği yansıma gereken enerjiyi karşılıyor gibiydi.

Doğa sever sporcular ve gezginler için farklı bir keşif rotasıydı. Yollar her ne kadar tozlu, topraklı ve tehlikeli olsa da hatta yolu olmasa da varsın yolsuz olsun. İyi bir gezgin mutlaka bir yolunu bulur.

 

 

Korku komedi ile dopdolu bir hafta başlıyor!

Yazının devamı...