KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

Adriyatik rüyasında kaybolmak: Budva ve Kotor

Yugoslavya’nın parçalanmasıyla dağılan ve yeniden yapılanan ülkenin eski yerleşkelerini titizlikle koruması yenileri ise eski mimariye uyumlu kurması aslında takdir edici. Tam da turizm bunu istiyor. Bölge yoğun turizm etkisinde ve özellikle yaz sezonunun popüler coğrafyalarından. O yüzden anlatmak için bir kesit almakta fayda var. Benim seçimim şu oldu; Adına Kotor Bay dedikleri bir körfez turu var. Tam adıyla ‘Boka Kotor Bay’ Budva marinadan kalkıp aldığı yere bırakan, körfezde beş durakta duran, yolculara denize girme mağaraların içini görme imkânı veren, aynı zamanda İngilizce, Rusça, Almanca ve kendi dillerinde tur rehberliği yapan tekneler sezon boyunca iyi iş yapıyor görünüyor.

Tam olarak nereleri ziyaret ediyor? Mavi Mağara (Blue Cave), Santa Maria Adası, Herceg-Nowy kasabası ve Kotor kasabası Gerçekten doğa tek kelimeyle muhteşem. Körfez temiz, kokmuyor. Pırıl pırıl içine doğru çekiyor. Sakinlik ve saygı var, fiyatlar şimdilik uçuk değil kolay alınabilir. Ancak maalesef biz alım gücü olarak yine de onlardan aşağı durumdayız. Her defasında istemeyerek TL ye çevirmek motivasyon düşürüyor. Hele bir de hizmeti aldığın yerin kalitesine ve insanlara bakıyorsun, olmuyor diyorsun içinden ve geçip gidiyorsun çaresizce.

Neyse, enerjimizi düşürmeden devam edelim ve başlayalım tura! Hatırladığım kadarıyla 15 Euro (93 TL.) ödeyerek aldığım Kotor Bay turu için kaldığım otele yakın bir duraktan servis aracına bindim.Bizim otel civarından aldığı grup ile araç Budva Marinaya getirdi.  Küçük bir şehir olan Karadağ’ın en fazla turist çeken şehirlerinden Budva’dayız.  İlk bakışta surlar dikkatimizi çekiyor. Deniz kenarında konumlanmış, içi daracık ve dolambaç gibi sokakların olduğu tarihi kalesiyle Budva eski şehir karşıda. Bizim tekne demir atmış. Yolcu almayı bekliyor. Çoğunluğu Rusça konuşan turist olan yolcular ile beraber bekleşiyoruz. İlkönce tur ödemesini alıyorlar usulca. Bizimkiler gibi aceleleri yok. Zaten deniz yolu.  Bir kalktı mı kaptana bağlıyız. İstediği gibi tekneyi sürecek ama hızlı ama yavaş!

O gün en sonuncu turlarını yaptıkları için tekne ağzına kadar yolcuyla doluydu. O bakımdan kendimi şansız hissettim. Çünkü bu kadar kalabalığı rahatça gezdirecek ve hizmet edecek bir imkân görememiştim. Her şey gayet basit standartlarda. Minimum koşullar hâkim.  Tuvalet tek, sıra oluyor. Ayrıca hijyen değil. Oturma alanları rahatsız ama öte yandan tekne dışı olağanüstü.

Neyse, tekne dışına odaklanmak lazımdı zaten budva kalesi ve eski şehirden uzaklaşırken artık herkes yerleşmişti. Güneşin cömert olduğu bir gün. Teknenin üst katı güneş korumasız ama daha turistler için daha çekici, alt kat ise korumalı ve daha çok oturma alanına sahip. Gençler ve çiftler teknenin üst katını tercih etmişler ve güneşi de çok seviyor görünüyor. Keyifler yerinde. Bol bol bira ve espresso tüketiliyor bir yandan. Bir müddet gittikten sonra ‘blue cave’ denilen mağara yakınında demir atıldı. İsteyenler ekstra ücret karşılığı buraya girdiler.  Doğrusu ben tercih etmedim, Türkiye’de daha güzelleri olduğunu biliyorum ama çoğu bu deneyimi yaşamak istediler. Bunun yerine ne yapılabilir tabii ki havuz görüntüsünde ve temizliğindeki koylarda denize girilip balıklarla yüzülebilir pekâlâ! Körfez balık kaynıyor ve kıyıya yakın yüzüyorlar, ama mercanlarda daha fazla ve renkli olsun doğrusu öyle olmasını tercih ederdim. Yüzme için verilen molalar haricinde teknede öğlen yemeği kokuları sabahtan gelmeye başlamıştı. Balık ekmek tipik tekne yemeğidir, bilindiği üzere. Ben bizimkiler lezzetinde veya ağız tadıma uygun olmayacağını tahmin ederek yanımda bir şeyler getirmiştim ki iyi de yapmışım.

Uzun ve kalabalık bir kuyruk neticesinde alınan balık ekmeklere baktığımda kararımın isabetli olduğunu anladım. Servis öyle yavaş ve bence hiç de nazik değildi. Turizm başka bir şey. Şimdilik var ama gelecek memnuniyete bağlı. Hızlı ve güler yüzlü olmak lazım. Sorulara büyük sabırla cevap vermeli, yolcu kendini değersiz hissetmemeli. Bence bu taraflar zayıftı. Zaten herkes güneşi ve doğanın güzelliklerini kaçırmadan başka şeylerle ilgilenmiyor ama bazı orta yaşlılar ilerleyen zamanlarda hımıl hımıl ettiler. Artık Kotor körfezinden akarak, Kotor şehrine yaklaşıyoruz. Saat 16.00 civarı. Körfez üzerinde adacıklar üzerinde duran kilise ve kaleler gerçekten enteresandı. Nihayet tekne Kotor kentine ulaştı. Bir yandan da hava bozdu, biraz rüzgâr ve yağmur keyfi kaçırsa da teknenin Kotora yakkaşma sahnesini hiçbir şey bozamazdı.

İşte Kotor! Budva, Tivat ve Kotor, daha sonra da Dubrovnik. Bunlar Karadağ ve yakınlarının en yoğun turist çeken merkezleri. Yığınla turizm acentesi bu şehirlerarası transfer hizmeti veriyor. Karayolu veya körfezden deniz yolu ile varış mümkün. Kotor, orijinal ismiyle “Boka Kotor Bay” turun son noktasıydı. Buradan karayolu ile Budva ’ya dönülecekti. Esasında varış noktası ve en fazla vakit ayrılması gereken bir coğrafya olduğu kanaatine varmıştım. Hâlbuki sadece 2 saat kalış süresi vermişlerdi. Tabii ki yetmedi. Misafirler, öncelikle Kotor Kaleiçi’ne doğru akmaya başladı.  Tarihi Kotor kalesinin içine girildiğinde sizi önce geniş taş zeminli bir avlu karşılıyor. Etraf restoran, banka, mağaza ve kafeterya dolu. Bir anda kendinizi labirente girmiş bir hisse kapılıp nereye gitsem diye bocalamadan sonra insanlar nereye giderse peşine düşersiniz veya benim yaptığım gibi gidilmeyen tarafa da yönelebilirsiniz. Asıl gidilmeyen tarafta ne var merak ederim hep! Ya hareketsizdir ya da çıkmaz sokaktır. Bakalım ne çıkacaktı.

Bir de baktım ki karşıma çok dar bir başka sokak çıktı. O dar sokağında aştım bu kez hakikaten bomboş bir avluya geldim. Karşıda sadece kimsenin oturmadığı bir bank ve yaprakları kurumuş bir ağaç var. Hayret, demek buraya pek ilgi yok dedim ve kendimi fazla zorlamadım. Dönerken meraktan yan gözle aralık kapılardan da içeri bakmaya çalışıyorum bu sessizliğin nedenini merak ederken. İnsanların bekleştiği yere gelmem saniye sürdü. Sadece seslere kulak vermek yetiyor.  Yüksek ses ile konuşulmamasına rağmen bu tip yüksek duvarlı yerler eko yapıyor. Açıkçası gülmek güzel şey ancak ekolu olunca ağız doluşu gülüş duyanlara iyi gelmiyor bazen.

Tarihi duvarlara bakarak yürüyorum Kaleiçi’nde. En büyük zevklerimden biridir bu daracık yollarda kaybolmak. Mümkünse en karışık şekilde kaybolmaya çalışın ama ne enteresandır sonunda yine bilinen bir noktaya varırsınız. Ben ise en zoru peşindeyim.  Bu deneyimi yaşarken yanından geçtiğim ilginç dükkânlar oluyor. Şunu kabul etmeli. Birçok hediyelin eşya Türkiye’den geliyor ve esnaflar Türk. İçeride ev veya otel olarak kullanılan konutların tahta panjurları genelde yeşil ve kahverengi. Balkonlarda mutlaka çiçek veya bitki var. Sokak aydınlatmaları genel mimariye uyumlu ve yerinde. Klima kasalarının görüntüsü çirkinlik yaratmış. Bir de TV antenlerini ve taş binalardan sarkan plastik kabloları görmek istemezdik.

Burada turistik bir merkezde olsa tipik bir olay, evden eve çamaşır ipleri üzerinde kuruyan çamaşır nostaljisi yaşadık. Şahsen beni çok rahatsız etmedi. Renkler burada önemli. Doğa renkleri dışında asmış olsalardı böyle düşünmeyebilirdim. Şaka bir yana, bu aşırı renklilik ve uyumsuzluk görselliği aniden katlediyor. Bu çamaşır ipleri konusu Karadağ’da kültürün bir parçası. Kimse yadırgamıyor. Her yerin taş olması ve bunun kahverengi ve yeşil ile kombinlenmesi şehri daha bakılası ve fotoğraf alası hale getirmiş. Bu kombini özellikle eski şehir ve tarihi bölgelerde seyretmeyi seviyorum.

Kotor Kaleiçi gezisi olmazsa olmaz bir kahve serüveni ile sona ermeliydi zira otobüs saati yaklaşıyordu. Bu bölgeyi terk edip otele gitmek üzere araca bindiğimde aklımda kalan hizmet hariç her şeyin güzel olmasıydı. İşte doğa, işte güzellik işte imkânlar ama insanlarla hayat güzelleşiyor. İletişim yapmadan olmuyor. Soru soracaksın, sipariş vereceksin, bilet alacaksın. Yani konuşacaksın. Yardımcı olacaksın. Turist sabırla ve güler yüzle cevap bekliyor. Yoksa olmuyor!

Yazının devamı...

Kaynayan mavi suda buharlaşmak: Blue Lagoon

havaalanına çok yakın olduğundan tur şirketleri Reykjavik şehrine girmeden önce buraya getiriyor. Muhteşem yerel rehberimiz Alex’in eşliğinde ilk durakta inerek ki yaklaşık yarım saat sürdü havaalanından, sönmüş volkan yığınları arasındaki taş yoldan tek sıra ilerliyoruz. Herkes ya montuna ya mantosuna sıkı sıkı sarılarak bere ve atkılara rağmen soğuktan uyuşmuş parmaklarla birkaç foto alıyor. Sönmüş volkanların siyahlığı havanın gri görüntüsüyle birleşince kararan ruhlar, birazdan girecekleri olağanüstü gölü düşündükçe ışıldıyor. Sanki gökyüzü tersine dönmüş gibi karşımızda. 

Dışarıdaki buz gibi havadan içerideki resepsiyona girildiğinde birbirinden sıcakkanlı, güler yüzlü ve sempatik İzlandalı gençler tüm enerjileriyle karşılıyor. Ne kadar kibar ve içten bu gençler. İşlerini sevdikleri görülüyor ve turistlerin her sorusuna sabırla ve güler yüzle cevap veriyorlar. İçerideki sımsıcak ve bol enerjili ortamı görünce tiyatro perdesi değişmiş gibi bir adaptasyon ihtiyacı doğuyor. Biraz dinlendikten ve ısındıktan sonra fazla beklemeden bu özel fırsatı bir an önce yakalama zamanı!

Biraz heyecan, biraz endişe ve kaygılarla karışık bir duyguyla dolap anahtarı alındı ve soyunma salonlarına aceleyle geçildi. Soyunma odası epey kalabalık ama kimse birbirini rahatsız etmiyor ve saygılı. Yine uluslararası bir ortam ki en keyif aldığım kalabalık. Sakin ve birbirine saygılı. Buradan sonra bir an önce göle girip resimlerdeki gibi keyfi yaşayabilmek herkesin tek düşüncesi. Fazla vakit kaybetmeden mayo, havlular, bornoz vs. organize edip gölün olduğu volkanik ve tahta bölüme geçmeli. Kolumuza manyetik mavi bir bant takmayı unutmadan. Başka türlü geçiş verilmez. Her şeyi çok acele tarafından ayarlayıp dışarı çıktım ki “Aman Allah’ım, bu nasıl bir güzelliktir”. Eşsiz bir doğa servetinin içinde kendimi nasıl özel ve şanslı hissettim anlatamam. Bu mavi renk, ömrümde gördüğüm en muhteşem mavi ve altında kaynayan volkanın etkisiyle ısınan termal su yüzeyinde yarattığı buharlarla tencerede fokurdayan kocaman ve sağlıklı bir sütlü tatlı gibi.

Durgun ve sığ göl suyunun Turkuaz renginde keyif yapan çeşit çeşit insanlar. Çoğunun elinde içtiği bir içecek var. Bunları nereden alıyorlar? Gölün içinde yiyecek içecek satan küçük ahşap bir kafe var. O kafede kuyruğa girmek lazım. Ama kuyruktayken de göldeyiz zaten… Birbiriyle şakalaşarak ve nezaketle beklenen kuyrukta sıra hemen geliyor, kendi içeceğiniz ile küçük adımlarla suda yürüyebilirsiniz. Turkuaz rengi mavi suyun içinde yer yer dumanlar çıkmakta. Bu dumanlar arasında kaybolmuş insanların silik görüntüsünün sıcaklığı havanın soğukluğunu unutturuyor. Oysaki dışarıda hava gerçekten çok soğuk neredeyse sıfırın altında ama hiç üşümüyorsunuz.

Kaynayan volkanik su ve buharlar volkanik kayalarla çevrilmiş. Gölün içinde merkezden uzaklaştıkça Su buharlarının renginin bazen kahverengiye çaldığı görülüyor. Değişik renklerde çıkan buharlar göle ve içinde bulunan insanlara öyle bir mistik hava katmış ki her resim karesi bir sanat eseri yarışmasına girebilecek özellikte. Volkanların yakınından alınan kükürtlü malzeme yüzlere uygulanınca birçok kadın boyalı Kızılderili gibi ışıldayan suda poz veriyor. Bone giymek zorunlu değil. Başı serbest bırakmışlar ama mayosuz kimseyi görmedik. Aksine herkes mayolu hatta dışarıda bornozlu üstelik.

Çeşitli aksilik ve yorgunlukla geçen onca saatten sonra burada olmak öyle rahatlatıcıydı ki, üzerimdeki tüm gerginlikler gittiği gibi hiç de buradan ayrılmak istemedim.  Mineralli suyun içerdiği maddelerden ötürü de ağrı ve deri hastalıklarına iyi gelebilir. Hem ruhsal hem fiziksel sağlık veren bir yerdeyim. Ne mutlu bana! Şifalı kaynar suyun içinde yüzde maske elde meyveli gazoz ile yürümeye çalışırken havanın ve toprağın karanlığına rağmen böyle özel bir doğa zenginliğin içinde olmanın dayanılmaz keyfini hissetmeye çalıştım. Ki nasıl bağlayıcı ve kıskançtı. Artık zaman geldiğinden çıkmak lazımdı ama çıkamıyordum. Bırakmıyordu beni bu çekim…

Daha geriye daha uzağa yürümeye çalışırken beni görenler ikaz ediyordu. “Uzaklaşmayın lütfen” Oysaki beni bu müthiş ve rahatlatıcı ortamda eğlenen insanlar ve âşıkların romantik anları da etkilemişti. Onlara doğru ipnotize edilmiş gibi ufak adımlarla yürüyordum suda.

Öte yandan, böylesi termal sularda uzun süre kalmanın doğru olmadığını istemesem de hatırlıyor kendimi geri çekmeye başlıyordum. Yazık ki çıkmam gerekecekti. Ama ayaklarım müsaade etmiyordu. Su beni daha içine istiyordu. Bu zamana kadar hiç yaşamadığım bu çekimden kurtulmam gerekiyordu. Herkes birer birer sudan çıktığını görüyordum. Başka şansımın olmadığını görünce en yavaş adımımla kıyıya yürüdüm istemeyerek.

Gölden yavaşça çıkarak tahta zeminde asılı bıraktığımız bornozlarımızı aldık. Yüzlerdeki mavi beyaz maske ile bornozu giyerek arkama tekrar dönmeden içeri girdim. Hiç de üşümemiştim hâlbuki ama yine de herkes gibi bornoz giydim. Akşam olup hava daha da kararırken suyun üstündeki buharların arttığı görüldü. Mavinin rengi de daha bir koyulaşmıştı. Sanki üç boyuta geçmiş gibi bir görselliğe geçince sanat olarak çok farklı bir an olmasına rağmen açık havada daha fazla kalmak doğru olmayacaktı, üşütebilirdim.

Dönüş için en son hazırlanıp otobüse binen bendim. Şimdi üzerimde hala tüten mavi lagün buharları, yüzümde gerilmiş cildimin kuruluğu ama canlanmış bedenimle yeni maceralara hazırım…

Yazının devamı...

Svan kuleleriyle korunan bir ortaçağ müzesi: Svaneti

Yol, aslında hem çok yakın hem de oldukça zor ve uzun bir parkur. Bu bölge, Kafkas dağlarının en yüksek tepelerinin bulunduğu ve Avrupa'nın en yüksek rakımında yani 3000-5000 m yüksekliğinde yerleşimi olan doğa renklerinin ışıltısında parlayan bir arazi.

Gürcistan ülkemize komşu olması durumuyla hele Hopa’ya yaklaşık yarım saatlik bir mesafeden dolayı ulaşımı kolay gibi görünen bir ülke. Öyle olmasını beklerken ilk sıkıntı gümrük geçişinde yaşandı. Sıcak ve havasız bir ortamda uzun bir kuyrukta beklerken bir de yavaş bilgisayar sisteminin etkileriyle sıkıntılı bir giriş-çıkış olduğunu üzülerek belirtmem lazım.  Bu geçiş aşaması sorunlu ve turisti bunaltabiliyor. Daha sonrasında ise rahatlıkla ulaşılan Batum şehrine varmak mümkün. 

Ülkeye girişte yaşanılan yavaşlığın meğer sadece girişte veya sistemin getirdiği yavaşlık olmadığını daha sonraları anladım. Genelde ülkede bir ağırlık ve hatta yavaşlık vardı ki bu çoğu zaman bizim gibi turistlerde sıkıntı oldu. Yavaşlık derken bize göre bir ağırlık anlamına geliyor. Yoksa ülkenin nüfusu sadece 4 milyon civarı. Bizimle karşılaştırılamayacak kadar az bir nüfus. Ve bu sakinliğe rağmen ağır çekimde bir hayat hüküm sürmekte. Bu konu çok önemli görünmese de bizim gibi sabırsız ve hızlı bir toplum için ne kadar sineye çekilebilir bir mesele bilemiyorum. Öte yandan turizm sektör olarak pratiklik ve kaliteli hizmet ister, hizmet edenden güler yüzlü ve hızlı iş bekler, turisti memnun edecek ki devamı gelsin vs.

İlk gün plan dışı gerçekleşen olaylardan ötürü fazla yorucu ve kültür şokuyla geçtikten sonra, uzun ve yokuşlu Mestia şehrine doğru yola çıktık. Yol boyunca keşfedilen manzaralarla çekilen resimlerin keyfi, bozuk ve engebeli yolun verdiği yorgunluğu hissettirmiyordu. Çok şükür ki aracımız becerikli sürücümüz sayesinde 1500 m civarı rakımda bulunan Mestia’ya geldiğinde hakikaten eşsiz bir masal diyarına varış gibi etkilenmiştik.  O bozuk yollardan sonraki ilk görüş inanılmazdı. Tepelerinde hala buzul yer alan dağların eteklerinde kurulmuş kuleli taş ve kerpiç evler sanki bir ressam tarafından çizilmiş ve korunmakta.

Yanlarında kulesi olan taş evler ortaçağ döneminde olduğu gibi kalmış olsa da biz meraktan içine dalıp en tepesine kadar çıktık ve Mestia’yı yüksek bir kuleden seyrettik. Kuleye çıkış bir dağcı kıvraklığı ve keşif merakı istiyor. O bozuk ve dar merdivenlerden tozları yuta yuta karanlık bir şekilde çıkmak kolay değil ama hedefe vardığınızda manzara “işte bu” dedirtecek kadar da güzeldi. Kuleye çıkarken dünyanın birçok ülkesinden turistlerle sosyalleşmek mümkün oluyor zira her katta yukarıdan inen ve aşağıdan çıkan turistleri kollamak zorundasınız. Yani kısa bir yakın iletişim işi çözüyor. Hatta kulenin eski ve dar pencerelerinden bakarken sosyal medya arkadaşı bile olmak mümkün. Bu yolda tanışıyorsanız o gerçekten iyi bir gezgindir ve hemen arkadaşlık için ilk adım atılmalıdır fikri geliyor insanın aklına…

Kulelerin, Svan ırkını düşmanlardan koruyan okçular için inşa edildiği rivayet edilmiştir. Kim bilir tarihte ne savaşlar oldu neler yaşandıysa bunlar nasıl güçlü bir duvar gibi koruduysa hayal bile edemediğim bir mekanizma olduğunu düşündüğüm an bırakıyorum bunları ve bu eşsiz manzaranın keyfini sürüyorum.

Orada yaz-kış oturan halk, dünyanın birçok ülkesinden gelen ziyaretçi ve dağcılara ev sahipliği yapmakta, fakat hala turizmle ilgilenen bölümün İngilizce konuşamama ayrıca hizmet yönetimi anlamında da sıkıntıları olduğundan bahsetmek gerekir. Hizmet işi yapan kişinin mutsuz bakışının kendiyle mi ilgili yoksa işle mi ilgili olduğunu çözemedim ne yazık ki. Fakat ne olursa olsun, bir hizmet alırken insan karşısında mutsuz birini görmek istemiyor. İş yapmak istemediğini düşündürecek bir bakışla baktığından zaten içinizden iletişim kurmak da gelmiyor.

Svan bölgesi gerçekten sıra dışı bir hedef. Mestia ve diğer köy ve kasabalar (Kobuleti, Poti, Chalaadi ve Ushguli köyleri gibi…) mutlaka görülmesi gereken yerleşim yerleri. Bu köyler oldukça yüksekte olduğundan ancak 4X4 gibi büyük araçlarla çıkılabiliyor fakat önceden ayarlandığında yeterince araç bu köylere çıkmakta. Çıkarken ve inişte kendinizi bir rodeodaymış gibi hissedebilirsiniz. Hatta midenizin çok dolu olmamasını tavsiye ederim. Bir de yanınızda hep küçük bir şişe su olmalı. Yollar tozlu ve bozuk olduğundan gözünüze ve ağzınıza toz kaçabilir, her zaman dikkati bırakmamak gerekir. Uçurum kenarlarından geçerken, hiç de kolay olmayan anlar yaşanabilir.

Bu ortaçağ köylerinde at binmeyi becerebilseydim ne kadar keyifli olacaktı! Binenler oldu. Daha önce hiç binmeyip ilk defa binenlerin cesaretine hayran olmamak elde değil. Fakat bu harikulade hayvanlar oldukça sakin ve çevreyi bildiklerinden kendileri programlanmış gibi müşterilerini sessizce gezdirip geri dönmüşler. Sırtı kar ve buzul kaplı dağların yamaçlarında atla gezerken, hiç ata bilinmese de sanki yıllardır biniyormuş gibi bir güven geldiğini de hayretle gözlemlemiş oldum.  Neticede insanlar gibi bölgenin sevimli atları da sakin ve kendi halindeydi.

Ve tabii koyun, keçi, inek gibi birçok hayvan sahipsizmiş gibi başıboş gezmekte. Kime ait nasıl biliniyor acaba diye sorduğuma “merak etmeyin, onlar ahırlarını bilir” dediler. Bu hayvansal doğal sadakate şapka çıkardım….

Bu arada Ushguli köyü, UNESCO listesinde korunan bir bölge. Bu özelliğinden ötürü de epey yabancı turist çekmekte. Yabancı gençler sıcağa ve zorluklara aldırmadan yürümeye devam ediyor, bir yandan sularını içiyor bir yandan da resim çekiyor. Bölgede her yerde bir araca binmek yerine yürüyen, ata binen ya da bisikletle dolaşan hatta dağlara tırmanan dağcıları takdir ettik. Hiç de eziyet çekiyor bir halleri yoktu. Aksine, yüzlerine aksetmiş bu temiz doğanın renklerinin verdiği yansıma gereken enerjiyi karşılıyor gibiydi.

Doğa sever sporcular ve gezginler için farklı bir keşif rotasıydı. Yollar her ne kadar tozlu, topraklı ve tehlikeli olsa da hatta yolu olmasa da varsın yolsuz olsun. İyi bir gezgin mutlaka bir yolunu bulur.

 

 

Korku komedi ile dopdolu bir hafta başlıyor!

Yazının devamı...

Sapanca ormanlarına yapılan katliam kimin suçu?

Burası biraz Avusturya biraz İsviçre biraz da İsveç karışımı bir doğa harikasıydı. Bilirsiniz yabancılar doğalarına ne kadar özen gösterir. Birçok kez bunu yazmıştım. Çünkü bu güzelliklerin yeri doldurulamaz. Bizim yaşam enerjimiz, toprağımız, vatanımız... Ne kadar şanslıyız ki bu güzel ve verimli topraklarda yaşarken bir de kafanızı yukarı kaldırdığınızda “Eyvah!” diyecek kadar çirkin bir manzara ve hâlâ daha da çirkinleşmeye devam ediyor. Neden bizler görüyoruz da görmesi gerekenler göremiyor!

Yazı ayrı, kışı ayrı güzellikte doğayla yaşamı seven herkes için burası son derece çekici bir cennet. Ekolojik olarak harika imkânları olan bir nimet ama kıymetini bilene!

Her hafta sonu burada muhteşem Sapanca Gölü ve orman manzaralı mekânlarda şömine başında kahve keyfi yapmak ömre bedeldi. Hâlâ da öyle aslında ama büyük bir fark var. Bir kere betonlaşmaya yol açan etkenlerin en büyük nedeni Arap turistlerin bölgeye akın etmesi ve gayrimenkul talepleri...

Özellikle yazın Türkler gibi Araplar da kendi aldıkları villalarda vakit geçirmek üzere bölgeye geliyor.

Sapanca'nın biraz yüksek nahiyelerinden olan Dibektaş ve üstlerinde orman ağaçlarının yerine süper lüks villalar bölgenin her yerinden görünüyor.

Belki villaların yakını veya içinden çok güzel inşa edilmiş ve muhteşem manzaralı olabilir ama göl seviyesinden bakan herkes harikulade doğa içinde öbek öbek yerleştirilmiş çirkin betonlara büyük bir acı ile bakacaktır.

Zira panoramik fotoğraf çeken duyarlı her fotoğrafçı güzelim ormanları yakalamışken aniden karşısına çıkan çirkin inşaat alanını gördüğünde deklanşörden elini çeker ve elini çenesine koyarak düşünmeye başlar.

Çünkü hem görüntü hem de bölgenin ekolojik yapısına büyük zarar verdiği muhakkak. Halbuki oradan gelen doğanın armağanları ile yaşayıp mutlu olurken, kazanç uğruna orman ve ağaçların olduğu bölgelere nasıl imar verildiği insanı hayrete düşürüyor. 

Bunlar Sapanca'nın sırtları artık eskisine göre daha ışıklı. Eskiden gökyüzünün tüm güzel ışıkları ormanın üzerinde yansır, Samanyolu'nu seyrederek dinlenirdik.

"Bizler İstanbul’da yaşarken küçük bir ağaç ve kuru bir dal altı bulup serinlemeye çalışırken burada doğal servet onca zenginliğiyle duruyor" demek isterdim ama ne yazık ki beton yığınına doğru bir kaymaya tanık oluyoruz.

Eğer gözünüz, kalbiniz ve beyniniz kaldırıyorsa şu resimlerdeki katliama bakar mısınız? Canlı ve verimli toprakların yerine, fındık bahçeleri yok edilerek lüks villa siteler yapılmış ve yapılmaya devam ediyor.

Birkaç gazete haberi çıktı ama bir hassasiyet oldu mu? Bu ormanları imara açanlara gerekçeleri soruldu mu? Ya müteahhitler bu alanlara nasıl kıydılar? Çocuklarının, torunlarının besleneceği, yürüyüş yapacağı, etinden suyundan yararlanacağı, belki de organik tarım yapılan bu güzelim arazileri çirkin sitelere dönüştürürken beslendiğiniz gıdaların kökenini hiç mi düşünmezsiniz?

Her şey para mı bu dünyada? İlla bir şeyler yıkıp mı kazanmalı? Yıkmasına yıkın ama eğer işe yaramaz ve üretime dönecekse! Halbuki burada tam tersine bir mekanizma kafası çalışıyor. Üretimi yıkalım, kazançlar elde edelim. Peki kazanç olmuş mudur? Bilemem ama çok aşağılardan gördüğüm kadarıyla, pek yaşam alanı yok.

Ha denecek ki sizin oturduğunuz siteler belki de meyve bahçesinden yıkma. Doğrudur. Zaten yıkılmış, bitmiş olay. Ama hala çevremizde meyve yetiştiriyoruz çok şükür. Bundan sonrasına bakalım hiç olmazsa. Ormanlık alanlarımızı kelleştirmek yerine çoğaltsak her bir plaket yerine gençlerin yaptığı gibi bir fidan dikilse daha hoş olmaz mı?

Eğitimli, pırıl pırıl geleceğimiz gençlerimiz var bizim. Toprağına, ormanına, bitkisine sahip çıkan. Ağaçları arttırmak için proje üreten gurur duyacağımız gençler, size güveniyoruz. Ne yazık ki bizler iyi bakamadık, koruyamadık. Sizlere daha yeşil, daha temiz ve üretken bir doğa bırakmalıydı, yapamadık. Burada herkesin suçu var!

 

Yazının devamı...

Beyaza teslim bir güzel: Mikonos

'Ankara' isimli Yunan Adaları gezi vapurumuz sabaha karşı adaya demir attı. Birkaç ünlü adayı ziyaret etmiştik. Sırada iki veya üç ada daha kaldı ki, bunlar en bilinen adalar... Ağustos sıcağı ama olsun, geminin içi konforlu ve bunaltmıyor. İster içeride kalırsın ister adaları gezersin, baktın yoruldun hemen gemiye dönüp teraslarda uzaktan seyredersin ada yaşamını. Tümüyle Türk mürettebatla yapılan deniz yolculuğu ve aşçının muhteşem yemeklerinden ötürü herkes keyifli görünüyor. Yine enfes bir kahvaltı sonrası dışarı çıkıyoruz. Saat epey erken. yedi veya sekiz olabilir. Gün yeni ağarıyor, etrafta kimsecikler yok gibi. Mikonos sokaklarında yürümeye başlıyoruz, ellerde kameralar... 

Daracık beyaz sokaklar hiç de akşamdan kalmış gibi görünmüyor. Çünkü dükkân ve kafe sahipleri almış eline süpürgesini kapılarının önünü temizliyor. Ne hoş bir manzara bu, sabah temizliği gibi... Hani derler ya herkes kapısının önünü temizlese... İşte bu sahneyi burada görmek mümkün. Gece sabaha kadar kim bilir neler yaşandı bu sokaklarda ama şimdi bizler tertemiz beyaz taşlara basmaktan keyif alıyoruz. Diğer taraftan da temiz ve kuru havayı hissetmeye çalışıyoruz. Çok rüzgâr olsa da sokak içinden yürünebilir ve Mikonos’un kendine has beyaz zemini üzerindeki mavi çerçeveli binalar seyredilebilir.

 

Yalnız sessiz olmak lazım. Küçük bir gürültüde pansiyonun sahibi “Şist. Uyayan var” diye sizi ikaz edebilir. Haklı da... Tatildeki insan -hele burada olursa- kim bilir kaçta yattı?. Biz kendi işimize bakıp fotoğraf çekmeye devam etmeliyiz. O kadar malzeme var ki etrafta. İnsanlar yavaş yavaş dolmadan bu güzel bahçeli küçük beyaz evlerin harika görüntülerini kaçırmamalı... Daracık sokaklarda yürürken insanlar sokaklara akmaya başlıyor. Ne kadar ilginç, yollar dar olsa da kimse kimseye çarpmıyor. Neden mi? Bunun sırrını çözemedim doğrusu!..  Ama galiba kalabalıkta yürümesini bildiklerinden...

 

Labirent gibi olan sokaklarda şaşırsanız da kaybolmak mümkün değil. Rüzgâra bakmak yeterli. Sizi sahile götürecektir. Sahilde de zaten merkezi bulmak çok kolay. Birkaç adım ötede... Hatta grubunuzdan birini mutlaka merkezdeki banklardan birinde dinleniyor bulmanız çok büyük bir olasılık. Böylece kaybolmakla, bulunmak arasındaki süre çok kısa...

 

İşte hemen sahile çıktık. Mikonos’un simgelerinden ünlü Yel Değirmenleri karşıda. 4 adet yan yana sıralanmış yel değirmenleri ve fonda şiddetli esen rüzgâr eşliğinde fotoğraf kareleri. Uçuşan saçlar, vuran dalgalar ve sıcak havanın  verdiği rehavet ortamında içinde zorla gülümsenen resimler... Bir yandan da sürekli koşturan gruptan uzak kalmamalı... Daha görecek yerler var. Örneğin biraz ileride sahilde görülen taştan yapılı yalı evleri... Uzaktan bakıldığında dalga sanki pencereden içeri giriyor gibi geliyor ama kimsenin aldırdığı yok. Bu sesle gece nasıl uyuyorlar diye düşünüyorum ki sonra bu düşünce saçma geliyor. Gece uyuyan yok ki. Burası 24 saat ayakta...

 

Barlar sokağından geçiyoruz. Gündüz çok sakin ve neşesiz... Akşam kim bilir nasıl değişecek. Bu barların her biri ayrı kimlik taşıyor diyorlar. Caz severseniz şu bar, sirtaki için ise burası... Veya Latin müzik isterseniz o da mümkün ama karşıdaki yer gibi... Gece sesler karışmazmış. Ayrıca ses ile ilgili bir kısıtlama da olmamış bugüne kadar.  Dediğim gibi burada hiçbir kısıtlama yok anladığım kadarıyla. Ama hiçbir konuda!.. Kısıtlama yok ama birbirini rahatsız etmeden yaşanan özgürlükler olmalı. Yoksa olay çıkar ve kimse istemez bunları...

Elbette turistik bir bölge burası ama zengin turistlere göre. Yeter ki aradıklarını bulsunlar, bütçe sorunları yok gibi gözlemledim. Otel fiyatları da adanın içinde ucuz değil. Birini seçerek sordum. 150 eurodan başlıyor deyince sessizce uzaklaştım. Bize ucuz gelmiyor ama zaten onun da rezervasyona ihtiyacı yok. Başında “yer yok” deyip noktayı koydu otelin sorumlusu. Hatta önümüzdeki sene, Ocak’ta başvurun, bakarız demeyi de ihmal etmedi. Ben de bu durumda “hayır başvurmam, otelinizi hiç beğenmedim” diye tepkimi verdim hemen. 

Ada resimlerdeki gibi tipik bir yunan adası görünümünde fakat denizinin çok iyi olmadığını söylediler. Kumdan ziyade çakıl taşı ve yosun varmış. Belki de bilemedik güzel sahillerini, gizli köşelerini. Aslında ünlü plajlarına giden olmadı değil. Hatta tümünün halka açık ancak şezlong ve şemsiye için kira ödedikleri önceden bildirilmişti. Sanırım gece vakti plajlar daha enteresan geliyor turistlere. Biz göremeden ayrıldık ne yazık ki!.. Ne göreceğimizi merak etmedik değil, o kadar üzerinde konuşuldu ki, ama ne yapalım varsın bu da eksik olsun.

İnanılmaz bir tüketim var sokaklarda. Yüzlerce turist dünyanın birçok ülkesinden akın etmiş. Başta İtalyan gençlerinin plaj partileri konuşulmakta. Her yer satıcı, mağaza, kafe, lokanta kaynıyor. Gündüz 14.00’a kadar açık sonra 'siesta' zamanı. 18.00 sonrasında tekrar iş başındalar. Artık kim bilir belki de sabaha kadar hizmet var. Buradaki model böyle. Hele hava alanından uçak hiç eksik olmuyor. Neredeyse dakika başı uçuş var. İmrenmemek elde değil. Buraya gerçekten para akıyor bu dönem. Turist de zengin ve de cömert. Kaliteli yaşıyor parayı esirgemeden. Ülkenin veya adanın pazarlama uzmanlarını tebrik etmek lazım. 

Ve saat 00.00... Geminin kalkış vakti yaklaşıyor. Yine şiddetli bir kalkış töreni. Biraz manevra, biraz zorlanma ama sonunda yola koyuluyoruz sallana sallana... Bir sonraki limana doğru yolumuz açık. Ardımızda kalan geminin sudaki izi, “tekrar bekleriz”  diyor mahzunca... 

 

 

Yazının devamı...

Endülüs'te raks ile flamenko: Malaga

Antonia Banderas’ın memleketi, 'Flamenko’nun başşehirlerinden upuzun ve ipek gibi kumsalların şehri, Malagayı gören var mı aranızda?

İspanyol insanı rahattır, eğlencelidir ve biraz da bize göre tembelliği sever, belki de iklim gereği! İspanyol erkeklerinden hep centilmen ve kibarlarına rastladım, bilmem çoğunlukla böyle mi? Kibar dedim de bizim erkekler onları fazlaca kibar bulmuşlar meğer. Bense seviye budur kibarlıkta diye çıtayı yükselttim. Bizimkilerin kendilerine bakması icap eder, nezaket sorunumuz kültürel bir gerçek ne yazık ki! Malaga aynı zamanda birçok İspanyol şehri gibi bir sanat merkezidir. Örneğin 'Picasso Müzesi'. Soho mahallesindeki “Street Art” çalışmaları görmeye değer. Eski şehirde gezinti, hele sarı loş ışıkların aydınlattığı kare taşlara basarak yapılan gezintileri kaçırmamalı. İşte size olağanüstü romantik bir ortam. 'Costa Del Sol' sahili boyunca kilometrelerce yürüyüş yapabilirsiniz. Sadece yürüyüş değil, koşu, bisiklet gibi aktiviteleri de hangi saat olursa olsun, rahatsız edilmeden yapabilirsiniz. Ama yine de dikkat etmekte fayda var.

Malaga güneyde Endülüs bölgesinde olduğundan mevsimlerden genelde yaz ağırlıkta. En düşük sıcaklığın 12 derece olduğu biliniyor.Her güney şehri gibi burada da Eylül sonları, Ekim, Kasım aylarının muhteşem geçtiğini söylerler. Biz Haziranda ziyaret ettik, sıcak fazla rahatsız edici değildi. Tarihi kentteki 'Larios' caddesinde yürürken, 'Plaza De La Contitucion' Meydanında dolaşırken kulağınıza İspanyol ritimleri gelebilir. Yine bu çekim bedene yansımaya başlarken bir yandan da mis gibi kahve kokusuna dayanamazsınız. Hipnotize edilmiş alana girmişsinizdir artık. Cadde üzerinde o kadar çok sevimli, kendine ait tarzda kafe, bar, restoran vardır ki bir kadın olarak seçimde çok zorlandım! Mutlaka Malaga kafelerinde kahve- tatlı keyfi yapmayı ihmal etmemeli. Ama ne zaman? Sokaklarda yeterince gezindikten sonra bir mola için durmalı. O zaman karşımızdakilere anlatacak ne çok şey vardır.

Bu caddede en lüks marka mağazalardan, tipik yerel dükkânlara, hediyelik eşya dükkânlarından, deniz kıyafetleri ve malzemeleri satan mağazalara kadar her şey var. Caddede inanılmaz güzel vakit geçebilirsiniz ama benim her zamanki gibi sadece ihtiyaçlara yönelik dükkânlar hariç, mağaza gezecek fazla vaktim olmadı.

Bu İspanyolları gerçekten severim. Çılgın ama eğlenceli, biraz deli ama ısrarcı değil, konuşkan ama nerede duracaklarını bilen tipik Akdeniz insanları. Genelde bir söyleyip on gülüyorlar ama ben severim bize göre garip gelenleri… Ve dans halkın çoğunun geleneksel sporu. Her kadın hemen hemen bir Flamenko dansçısıdır. Aklıma 1957 de çevrilmiş bir Sophia Loren klasiklerinden olan orijinal ismiyle “” filmi geliyor. Sophia Loren’in dans ettiği o sahneyi bileniniz var mı? Bilmeyenler Malaga'ya gitmeden o sahneyi seyretmeli. Bilseniz bile eski Amerikan filmleri sanatını ve o unutulmaz sahneyi tekrar hatırlamakta bir sakınca yok.

Flamenko’dan bahsetmek birkaç cümleye sığmayacak kadar derin. Öyle ki bu dans yere vurulan ayaklar, el ve kol kıvrımları, ritim, ritimle uyumlu alkışlardan daha fazlasını içermekte.  Bu dans içinde daha ziyade bir isyan, bir başkaldırı var. Her bir hareket aslında bir mesaj içeriyor. Sessiz bir tiyatral gösteri esasında. Genelde kadınların dans etmesine rağmen bazı erkeklerde Flamenko yapıyor. Ya da eşlik ediyor. Bir de inanılmaz tutku var. Gerçek danslarda kadınlar bunu gülümseyerek yapmaz. Zira Flamenko dansı mutluluğu temsil etmez, aksine birilerine veya bir şeylere isyanı hareketlerle anlatmakta.Bu hareketler gitar ve ritim ile birleşince ayak, el, kol da buna katıldığında tadına doyulmaz bir gösteri çıkıyor. Bu gösteride aşk ve tutku olmazsa olmaz.

Kadını tam olarak ortaya koyarak, beden ile dansın mükemmel uyumunun kitabını yazar edata! İşte “Sophia Loren” örneği karşımızda. Şu ana kadar gördüğüm en çekici Flamenko gösterisi. Muhteşem bir sanat, dans, spor ve bir iletişim şekli bence! Bu dansı İspanyol çingenelerinin başlattığı da ifade edilir.

Toplum tarafından ezilmişliğe, dışlanmışlığa karşı bir başkaldırı olduğu da anlatılan bir gerçek. Aklıma başka İspanyol filmleri geliyor. Mesela meşhur 'Zorro' filmi. Antonia Banderas ile Catherine Zeta-Jones! Banderas’ın filmdeki maskesi ve kılıcı ile olan estetik ve orijinal sahneleri hatırlamamak mümkün mü? İspanyol müziği, dansı ve oyunculuğunun muhteşem uyumu. Benim favori klasiklerim arasındadır.

Malaga caddelerinde alacakaranlıkta gezerken her köşe başından maskesiyle Zorro çıkacak hayali bile güzeldi. Dans konusunu değerli besteci Münir Nurettin Selçuk’un “Endülüs’te Raks” isimli müthiş eserini anmadan geçemeyeceğim. Nasıl bir beste, nasıl bir eser. İnanılmaz bir duygu ve sanat. Zamansız bestelerden. Saygıyla hatırladık, Endülüs sokaklarında hatta sesini açarak dinlettim İspanyollara. İşte ben de bu eserle Flamenko yaptım Endülüs’te! 'Granada’nın dar sokaklarında… Karşımda Şaheser 'Elhamra Sarayı' ve ben. Bir yanımda Rahmetli Münir Selçuk Hoca, saygıyla.

“Endülüste Raks”

Ve sanata devam. Malaga’da büyük bir boğa güreşi stadyumu var şehrin merkezinde. Bazen boğa terbiyecileri olsa gerek stadyum içinde sanırım antrenman yaptıklarını gözlemledik. Burası Plaza De Toros, yani boğa güreşi sahası. Roma’daki Colesium’u andırmakta ilk etapta. Muhteşem bir yapı, yukarıdan bakılırsa!

Burada her yıl nisan-eylül ayları arasında boğa güreşleri yapılmakta ve bu konu İspanyol kültürünün önemli bir parçası. Ülke halkı boğa güreşlerine çok ilgi gösteriyor kaldı ki yabancı turist için de ilginç geldiğinden bu dönemlerde şehrin epey kalabalık olduğundan bahsediliyor. Malagaya ziyaret planı yaparsanız mutlaka sahilde oturup közde hazırlanan taze balıklardan tatmak gerekir ki hala tadı damağımda. Ben gerçekten o zamana kadar böylesi lezzetli ve taze kalamar, karides yediğimi hatırlamıyorum.

Restoran sahipleri önce balığın ne kadar taze olduğunu göstermek için size tavsiye ederek seçtiriyorlar ve bu seçilen balıklar önünüzde kurulu ateşte kızartılıp getirtiliyor. Mis gibi kokan taze balıklar sınırsız yenebiliyor. Doyduğumu hissetmediğimi ilk kez fark ettim. O kadar çok yedim ki neredeyse çatlayacaktım asla bana yük olmadı. Midem rahatsız olmadı ve kolay hazmedildi. Daha önce yediğim balıklar, başka bir şey miydi acaba?

Yemek sonrası yürüyüşte bilgi almaya devam ederken bu konuda son nokta konuldu; Burada balıklar 2 gün önce tutulur, hazırlanır, daha eski olursa asla servis edilmezmiş. Öyle buzluklarda fazla bekletilmezmiş çünkü hemen belli olur, halk istemezmiş. Kimse de bunu göze alamazmış. Müşteriler de güvenerek gelirmiş! İşte güven, işte müşteri memnuniyeti!.. Yiyen, içen, eğlenen, konuşan ve ekonomi iyiye gitmese de fazla kafayı takmayan Endülüs halkı sizleri bekler.  Ve, Endülüs’te Raks.

Yazının devamı...

Şanghay’da birkaç gün

Yolları, araba ve insanlar kullanabileceği gibi bisikletli ve motosikletliler de kullanıyor ve nerede nasıl karşınıza çıkacağı belli değil. Sanki ne çeşit araç varsa bakmadan kullanıyorlar. Sadece önü görmek yetiyor gibi olduğunu düşündüm.Evet, trafiği bu şekilde gözlemledim ama yollarda çok da fazla kaza yok. Artık araba kullanmaktaki ustalık mı yoksa fazla kurallar mı kaza getiriyor karar vermedim. Sonradan tekrar düşündüğümde her yerde sonuç odaklı çalıştıkları kanaatine vardım.  Diğer bir dikkatimi çeken husus ise Çinlilerin ne kadar sakin olduğu. Bazen yakından yüksek sesle telefon konuşan bir Çinli geçebilir ya da iki Çinlinin konuşması gürültü gibi gelebilir. Fakat kimse onları ciddi olarak sinirlendiremez. Bağırıp çağıran, kavga eden, saldıran bir Çinli görmedim etrafımda.

 Yine “Made in China” konusuna dönersem adamlar şimdiki gelişmişliği gerçekten hak etmişler. Karınca yuvası görüntüsünde bir çalışma izlenmekte. Gece gündüz, “sınırsız”, “hayır’sız” bir çalışkanlık gördüm Şanghay’da. İşe bağlılar ve sorumluluklarının çok ama çok farkındalar. Bir Çinli işine çok düşkün gerçekten. Uzun çalıştıkları için sosyal hayatları ve hobilerine vakit kalııyor mu sanmıyorum. Çalışmaya ve üretmeye programlanmış bir Çin fotoğrafı gördüm.Oem gibi orijinal ürünlerin yanında şimdilik kopya ürünler yoğun ve kalitesizlikten şikâyetçi müşteri profili az değil dünyada. Ama bundan sonrasında Çin’in inovasyon ve Ar-Ge’ ye yatırım yapacağını gözlemliyorum. Kalitesiz, kopya veya ucuz ürün imajını yıkıp kendi markalarını yaratma ve küresel pazarda yerlerini almayı çok istiyorlar. Böyle tanınmaktan da rahatsız olduklarını hissettim. Fakat bununla beraber özgün ürünler de olduğu bir gerçek ki haksızlık olmasın.

Çin bundan sonra neler yapabilir? Elbette ürün geliştirme ve tasarım. Ve bol bol yenilikçi çalışmalar. Oysaki bunları gerçekleştirmeleri de zor değil. Gerekli iş gücü, kaynak, iş ahlakı, sorumluluk ve işe bağlılık mevcut. Neden olmasın? Kişi başı çok yüksek maaş aldıklarını sanmıyorum ama az maaş alsalar da arttırıp tasarruf yapabilme yaklaşımı ülkede yaşayanların genelinde var. Ya da tasarruf yapma eskiden gelen bir alışkanlık. Fakirlikten bugünlere gelindiği için paranın kıymetini çok iyi biliyorlar. Harcarken de satarken de kazanmak zorunda olduğunun bilincinde. …Üretim miktarını arttırma, ticaret miktarının yükselmesi en büyük motivasyonu Çinli imalatçının. Tıpkı trafikte olduğu gibi ticarette de kuraldan ziyade sonuç odaklı çalışılıyor. Yeter ki müşterin olsun, malı sat ve mümkün olduğu kadar çok ve pahalı olsun. Çünkü hala ihtiyaç var paraya. Çünkü nüfus, hala çok fazla…

 

Çin’de bir taraftan inşaatlar büyüyor ki dünyanın neredeyse en uzun plazaları burada ve her birinin ayrı kişiliği var.  Özgün yapıda, yapısı, duruşu, işleyişinin farklılığını keşfetmek zor değil. Rengârenk ışıklarıyla bir başka aydınlatıyorlar şehri gecenin sisli karanlığında. Rüya gibi. Seyre doyulmuyor.Keşke inşaattaki yaratıcılık diğer sanayiye de sıçrasa tez elden. Ama bu bence çok yakında. Çin’e seyahatlerden belli biraz. Gelen kalıyor neredeyse diyemiyorum çünkü nedeni belli iş açıyor. Bu seyahatler artacak yakın gelecekte. Ya üretici görüşmesi ya da üretim yeri araştırması.Çok haklılar.

Dış dünya ile yapılan ticaretten epey para kazanılmış. Artık inovasyonun tam zamanıdır.  Yeni bir vizyon ile bu şekilde devam ettiği takdirde Çin’in birkaç zaman sonrası halini merakla bekliyoruz. Ancak öte yandan ülkemiz adına sadece takipçi ve endişe verici düşünmekle kalmayıp, iyileştirme, tasarım ve inovasyon yatırımları üzerinde hızımızı yükselme zamanımızın da çoktan gelmiş olduğuna yürekten inanıyorum.

Yoksa bugünkü “Made in Turkey”  ürünleri dahi “Made in China” ya kaptırmak an meselesi…

 

Yazının devamı...

Egzotik Bali…

Bu arada, birçok arkadaşın olumlu görüşleri ve teşvikleri motivasyonuma iyi geldi ama bir şeyler vardı ki çok arzulu değildim... İnternet sayfaları, kitapçılardan bulunan kitaplar, broşürler, posta kartları aslında “harika bir yer” dedirtiyor ve insanın içine henüz yola çıkmamışken bile bir enerji veriyor… 



Singapur Havayolları ile uçuyoruz. 10 saat İstanbul-Singapur uçuşu sonrası beş saat kadar Singapur Uluslararası Havaalanında bekliyoruz ve tam zamanında Bali’ye geliyoruz. Klimalı ortamlarda yaklaşık 18 saat geçirdikten sonra Bali havaalanından dışarı çıktığımızda korkunç bir sıcak ve nemli bir hava bizi şaşırtıyor. Bu kadarını beklemiyordum. Ada’nın kendine has bir kokusu oluşmuş gibi. Farklı bir koku bu… Neye benziyor? Rutubet, soya sosu ve deniz ürünleri karışık bir şey gibi geldi. Fazla analiz edemedik çünkü yorgunluktan ötürü hemen bir taksi bulup otele gitme fikrindeydik. Açıkçası başım dönüyordu ve güzel İstanbul’u en güzel aylardan olan mayısta bırakıp böylesine sıcak ve rutubetli bir ortama gelmek hiç işime gelmemişti. Onun da verdiği moralsizlikten ötürü aklımızdan geçen doğruca otele gidip dinlenmekti ve öyle de yaptık. İşte, Bali gezisi böyle başladı…



Ertesi gün cumartesi ve akabinde pazar günü tur almaya karar verdik. Hem çevreyi tanıma hem kültürü öğrenme hem de uzaklara gitme fırsatı olacaktı ki, pazar günü Bali adasının kuzey ve doğusuna kadar fikir alabilme imkânımız oldu. Gidebildiğimiz en uç nokta Batur gölüydü. Oraya giderken turistik bölgelerden olan Ubud bölgesinden geçtik. Kahve ağaçlarını gördük, meşhur Bali kahve çeşitlerinden tattık. Ağaçtan kahve tanesi toplayıp koklamak, o tropikal ağaçların yanında nefes alıp vermek, güzelim tropik kokteyllerden içmek yavaş yavaş adaya ısındırdı. Hele Batur Gölü yanındaki volkan ve dağ manzaralı geleneksel restoranın terasında bir şeyler yemek muhteşemdi. Mis gibi dağ havası, tropik meyveler, bize yapılan ikramlar, güler yüzle ve isteyerek hizmet eden personel  ilk intibamızı gerçekten değiştirdi ve burayı sevmeye başladık. Bu güzeldi. Demek ki ancak adapte oluyoruz…




Etkileyici tapınaklar

Bizi en çok etkileyen faktörlerin başında elbette sayısı yüzlerce olan egzotik tapınaklar oldu. Her biri özenli, temiz, ciddi bir şekilde korunmakta ve halk düzenli olarak duaya gelmekte. Günde üç kez gelip yiyecek veya çiçek gibi bir şeyler sunup dua ediyorlar. Bunun dışında ara ara kadınların veya toplanıp tören yaptıklarına da şahit olduk. Endonezya daha ziyade Müslüman ağırlıkta olmasına rağmen Bali’de hâkim olan din Hinduizm. Neredeyse her eve veya her iki kişiye bir tapınak düşüyor. Dua zamanlarında işlerin durduğunu ve herkesin sadece buraya konsantre olduğunu düşündük. Örneğin tur arabası bizi güneyin batışını seyretmeye özel bir ada tapınak bölgesine götürecekti. Güneşin batışına yetişemedik çünkü yol bir dinsel tören dolayısıyla kapanmıştı. Tüm tur araçları, biz de dâhil yolda birkaç saat törenin bitişini beklemek durumunda kaldık. Yol açıldığında ise hava kararmıştı. Olmadı yani...



Turun ilk bölümlerinde kaldığımız Kuta bölgesinde maymunlar ormanını da ziyaret ettik. Oldukça eğlenceliydi. Turistik bir bölge. Bakımlı, korunuyor ve Bali vatandaşı turisti nerede bulursa sıkmadan  bir şeyler satmaya çalışıyor. Orada bile, sevimli maymunları görüp seyrettikten sonra yerli rehber hemen bizi kendi tezgahına götürdü. Ve satana kadar da bırakmadı…

Bali’de hayat nispeten ucuz. Sanırım Kuta bölgesi gibi turistik olmayan diğer bölgelerde fiyatlar daha da ucuzdur. Çünkü Bali’de çalışanların kazandıkları parayı duyunca şaşırdık. Ortalama ayda 100 dolar. Bu alt seviye olabilir çünkü hizmet sektöründe çalışan personel maaşları bunlar. Daha üst seviye ne kazanıyor, bilemiyoruz ama ne kadar olabilir? Olsa olsa 500 dolar veya en fazlası 1000 dolar… O kadar da olur mu bilemiyorum, fakat hayat ucuz Bali’de.

İnsanlar nerelerde çalışıyorlar? Çoğunluk hizmet işinde… Ya masör ya SPA elemanı ya da otel çalışanı olmadı satıcı. Gelirin çoğu turizmden görünüyor. Fabrika, büyük tesis vs göremedik üzülerek. Onun yerine bol bol tapınak ve pirinç tarlaları var. Ve dolayısıyla özel şapkalarıyla pirinç işçileri…

O kadar çok yağmur yağıyor ki ve o kadar nemli bir ortam ki, tam üretim yeri burası. Ha unutmadan pirinç pilavı doğal olarak çok yaygın ama bizdekiler gibi değil. Yağsız ve tuzsuz… Sağlıklı yani… Yağı ve tuzu hayatımızdan azaltmakta yarar var. İşte Bali vatandaşı gibi olunabilir.



Hizmet sektörü konusunda epey kafa yorulmuş. Bu açık. Turiste otele gelir gelmez edilen güzel ikramlar, tropikal kokteyler, son gün ikram edilen kulüp üyeliği ve havaalanı çıkışında yapılan danslı müzikli gösteriler. Oldukça etkileyiciydi. Biliyorlar ki, turist ekmek kapısı. Bir kerelik değil, tekrar gelsin mümkünse.

Deniz, güneş ve kuma gelince güneş dışında hayal kırıklığı yaşadık diyebilirim. Denizin dibi taşlık ve deniz pis diyebilirim. Kum da aslında çok hijyen sayılmazdı. Seyahat öncesi aldığımız bilgi böyle değildi. Oysaki Kuta sahillerinde “mutlaka deniz girin!” demişlerdi. Girdik ama çok tatlı gelmedi. Tadına çıkaramadık ama mayısta deniz sezonunu açmış bulunmanın keyfini yaşadık üstelik okyanus suyunda. Herkese nasip olmaz…

Yemekler konusunda bir şeyler söylemek gerekirse, çoğunlukla acılı sos içermekte. Bu yüzden acı yiyemeyenlerin dikkat etmesi gerekir. Balık ürünleri çoğunlukta ama her çeşit restoran ve mutfağı bulmak mümkün Bali’de. Bu konuda sorun yok. Sadece yiyeceklerin fazla soslu özellikle soya soslu olmasına alışık olmayanlar zorluk çekebilir.

Kısa bir iş ve tatil içeren gezinin sonuna geldik. Taksi ile havaalanına geri gidiyoruz. Uzun bir uçuş yine bizi bekliyor. İstanbul’a dönerken her zaman söylediğim gibi “Her seyahatin en güzel yanı ülkeye dönüş” duygusuyla aldığımız masaj, meditasyon ve terapilerin ne kadar süreceğini merak ediyoruz. 

Yazının devamı...