KEŞFET
EN İYİLER
ROTA

Uygulamada okumaya devam et.

Beyaza teslim bir güzel: Mikonos

'Ankara' isimli Yunan Adaları gezi vapurumuz sabaha karşı adaya demir attı. Birkaç ünlü adayı ziyaret etmiştik. Sırada iki veya üç ada daha kaldı ki, bunlar en bilinen adalar... Ağustos sıcağı ama olsun, geminin içi konforlu ve bunaltmıyor. İster içeride kalırsın ister adaları gezersin, baktın yoruldun hemen gemiye dönüp teraslarda uzaktan seyredersin ada yaşamını. Tümüyle Türk mürettebatla yapılan deniz yolculuğu ve aşçının muhteşem yemeklerinden ötürü herkes keyifli görünüyor. Yine enfes bir kahvaltı sonrası dışarı çıkıyoruz. Saat epey erken. yedi veya sekiz olabilir. Gün yeni ağarıyor, etrafta kimsecikler yok gibi. Mikonos sokaklarında yürümeye başlıyoruz, ellerde kameralar... 

Daracık beyaz sokaklar hiç de akşamdan kalmış gibi görünmüyor. Çünkü dükkân ve kafe sahipleri almış eline süpürgesini kapılarının önünü temizliyor. Ne hoş bir manzara bu, sabah temizliği gibi... Hani derler ya herkes kapısının önünü temizlese... İşte bu sahneyi burada görmek mümkün. Gece sabaha kadar kim bilir neler yaşandı bu sokaklarda ama şimdi bizler tertemiz beyaz taşlara basmaktan keyif alıyoruz. Diğer taraftan da temiz ve kuru havayı hissetmeye çalışıyoruz. Çok rüzgâr olsa da sokak içinden yürünebilir ve Mikonos’un kendine has beyaz zemini üzerindeki mavi çerçeveli binalar seyredilebilir.

 

Yalnız sessiz olmak lazım. Küçük bir gürültüde pansiyonun sahibi “Şist. Uyayan var” diye sizi ikaz edebilir. Haklı da... Tatildeki insan -hele burada olursa- kim bilir kaçta yattı?. Biz kendi işimize bakıp fotoğraf çekmeye devam etmeliyiz. O kadar malzeme var ki etrafta. İnsanlar yavaş yavaş dolmadan bu güzel bahçeli küçük beyaz evlerin harika görüntülerini kaçırmamalı... Daracık sokaklarda yürürken insanlar sokaklara akmaya başlıyor. Ne kadar ilginç, yollar dar olsa da kimse kimseye çarpmıyor. Neden mi? Bunun sırrını çözemedim doğrusu!..  Ama galiba kalabalıkta yürümesini bildiklerinden...

 

Labirent gibi olan sokaklarda şaşırsanız da kaybolmak mümkün değil. Rüzgâra bakmak yeterli. Sizi sahile götürecektir. Sahilde de zaten merkezi bulmak çok kolay. Birkaç adım ötede... Hatta grubunuzdan birini mutlaka merkezdeki banklardan birinde dinleniyor bulmanız çok büyük bir olasılık. Böylece kaybolmakla, bulunmak arasındaki süre çok kısa...

 

İşte hemen sahile çıktık. Mikonos’un simgelerinden ünlü Yel Değirmenleri karşıda. 4 adet yan yana sıralanmış yel değirmenleri ve fonda şiddetli esen rüzgâr eşliğinde fotoğraf kareleri. Uçuşan saçlar, vuran dalgalar ve sıcak havanın  verdiği rehavet ortamında içinde zorla gülümsenen resimler... Bir yandan da sürekli koşturan gruptan uzak kalmamalı... Daha görecek yerler var. Örneğin biraz ileride sahilde görülen taştan yapılı yalı evleri... Uzaktan bakıldığında dalga sanki pencereden içeri giriyor gibi geliyor ama kimsenin aldırdığı yok. Bu sesle gece nasıl uyuyorlar diye düşünüyorum ki sonra bu düşünce saçma geliyor. Gece uyuyan yok ki. Burası 24 saat ayakta...

 

Barlar sokağından geçiyoruz. Gündüz çok sakin ve neşesiz... Akşam kim bilir nasıl değişecek. Bu barların her biri ayrı kimlik taşıyor diyorlar. Caz severseniz şu bar, sirtaki için ise burası... Veya Latin müzik isterseniz o da mümkün ama karşıdaki yer gibi... Gece sesler karışmazmış. Ayrıca ses ile ilgili bir kısıtlama da olmamış bugüne kadar.  Dediğim gibi burada hiçbir kısıtlama yok anladığım kadarıyla. Ama hiçbir konuda!.. Kısıtlama yok ama birbirini rahatsız etmeden yaşanan özgürlükler olmalı. Yoksa olay çıkar ve kimse istemez bunları...

Elbette turistik bir bölge burası ama zengin turistlere göre. Yeter ki aradıklarını bulsunlar, bütçe sorunları yok gibi gözlemledim. Otel fiyatları da adanın içinde ucuz değil. Birini seçerek sordum. 150 eurodan başlıyor deyince sessizce uzaklaştım. Bize ucuz gelmiyor ama zaten onun da rezervasyona ihtiyacı yok. Başında “yer yok” deyip noktayı koydu otelin sorumlusu. Hatta önümüzdeki sene, Ocak’ta başvurun, bakarız demeyi de ihmal etmedi. Ben de bu durumda “hayır başvurmam, otelinizi hiç beğenmedim” diye tepkimi verdim hemen. 

Ada resimlerdeki gibi tipik bir yunan adası görünümünde fakat denizinin çok iyi olmadığını söylediler. Kumdan ziyade çakıl taşı ve yosun varmış. Belki de bilemedik güzel sahillerini, gizli köşelerini. Aslında ünlü plajlarına giden olmadı değil. Hatta tümünün halka açık ancak şezlong ve şemsiye için kira ödedikleri önceden bildirilmişti. Sanırım gece vakti plajlar daha enteresan geliyor turistlere. Biz göremeden ayrıldık ne yazık ki!.. Ne göreceğimizi merak etmedik değil, o kadar üzerinde konuşuldu ki, ama ne yapalım varsın bu da eksik olsun.

İnanılmaz bir tüketim var sokaklarda. Yüzlerce turist dünyanın birçok ülkesinden akın etmiş. Başta İtalyan gençlerinin plaj partileri konuşulmakta. Her yer satıcı, mağaza, kafe, lokanta kaynıyor. Gündüz 14.00’a kadar açık sonra 'siesta' zamanı. 18.00 sonrasında tekrar iş başındalar. Artık kim bilir belki de sabaha kadar hizmet var. Buradaki model böyle. Hele hava alanından uçak hiç eksik olmuyor. Neredeyse dakika başı uçuş var. İmrenmemek elde değil. Buraya gerçekten para akıyor bu dönem. Turist de zengin ve de cömert. Kaliteli yaşıyor parayı esirgemeden. Ülkenin veya adanın pazarlama uzmanlarını tebrik etmek lazım. 

Ve saat 00.00... Geminin kalkış vakti yaklaşıyor. Yine şiddetli bir kalkış töreni. Biraz manevra, biraz zorlanma ama sonunda yola koyuluyoruz sallana sallana... Bir sonraki limana doğru yolumuz açık. Ardımızda kalan geminin sudaki izi, “tekrar bekleriz”  diyor mahzunca... 

 

 

Yazının devamı...

Endülüs'te raks ile flamenko: Malaga

Antonia Banderas’ın memleketi, 'Flamenko’nun başşehirlerinden upuzun ve ipek gibi kumsalların şehri, Malagayı gören var mı aranızda?

İspanyol insanı rahattır, eğlencelidir ve biraz da bize göre tembelliği sever, belki de iklim gereği! İspanyol erkeklerinden hep centilmen ve kibarlarına rastladım, bilmem çoğunlukla böyle mi? Kibar dedim de bizim erkekler onları fazlaca kibar bulmuşlar meğer. Bense seviye budur kibarlıkta diye çıtayı yükselttim. Bizimkilerin kendilerine bakması icap eder, nezaket sorunumuz kültürel bir gerçek ne yazık ki! Malaga aynı zamanda birçok İspanyol şehri gibi bir sanat merkezidir. Örneğin 'Picasso Müzesi'. Soho mahallesindeki “Street Art” çalışmaları görmeye değer. Eski şehirde gezinti, hele sarı loş ışıkların aydınlattığı kare taşlara basarak yapılan gezintileri kaçırmamalı. İşte size olağanüstü romantik bir ortam. 'Costa Del Sol' sahili boyunca kilometrelerce yürüyüş yapabilirsiniz. Sadece yürüyüş değil, koşu, bisiklet gibi aktiviteleri de hangi saat olursa olsun, rahatsız edilmeden yapabilirsiniz. Ama yine de dikkat etmekte fayda var.

Malaga güneyde Endülüs bölgesinde olduğundan mevsimlerden genelde yaz ağırlıkta. En düşük sıcaklığın 12 derece olduğu biliniyor.Her güney şehri gibi burada da Eylül sonları, Ekim, Kasım aylarının muhteşem geçtiğini söylerler. Biz Haziranda ziyaret ettik, sıcak fazla rahatsız edici değildi. Tarihi kentteki 'Larios' caddesinde yürürken, 'Plaza De La Contitucion' Meydanında dolaşırken kulağınıza İspanyol ritimleri gelebilir. Yine bu çekim bedene yansımaya başlarken bir yandan da mis gibi kahve kokusuna dayanamazsınız. Hipnotize edilmiş alana girmişsinizdir artık. Cadde üzerinde o kadar çok sevimli, kendine ait tarzda kafe, bar, restoran vardır ki bir kadın olarak seçimde çok zorlandım! Mutlaka Malaga kafelerinde kahve- tatlı keyfi yapmayı ihmal etmemeli. Ama ne zaman? Sokaklarda yeterince gezindikten sonra bir mola için durmalı. O zaman karşımızdakilere anlatacak ne çok şey vardır.

Bu caddede en lüks marka mağazalardan, tipik yerel dükkânlara, hediyelik eşya dükkânlarından, deniz kıyafetleri ve malzemeleri satan mağazalara kadar her şey var. Caddede inanılmaz güzel vakit geçebilirsiniz ama benim her zamanki gibi sadece ihtiyaçlara yönelik dükkânlar hariç, mağaza gezecek fazla vaktim olmadı.

Bu İspanyolları gerçekten severim. Çılgın ama eğlenceli, biraz deli ama ısrarcı değil, konuşkan ama nerede duracaklarını bilen tipik Akdeniz insanları. Genelde bir söyleyip on gülüyorlar ama ben severim bize göre garip gelenleri… Ve dans halkın çoğunun geleneksel sporu. Her kadın hemen hemen bir Flamenko dansçısıdır. Aklıma 1957 de çevrilmiş bir Sophia Loren klasiklerinden olan orijinal ismiyle “” filmi geliyor. Sophia Loren’in dans ettiği o sahneyi bileniniz var mı? Bilmeyenler Malaga'ya gitmeden o sahneyi seyretmeli. Bilseniz bile eski Amerikan filmleri sanatını ve o unutulmaz sahneyi tekrar hatırlamakta bir sakınca yok.

Flamenko’dan bahsetmek birkaç cümleye sığmayacak kadar derin. Öyle ki bu dans yere vurulan ayaklar, el ve kol kıvrımları, ritim, ritimle uyumlu alkışlardan daha fazlasını içermekte.  Bu dans içinde daha ziyade bir isyan, bir başkaldırı var. Her bir hareket aslında bir mesaj içeriyor. Sessiz bir tiyatral gösteri esasında. Genelde kadınların dans etmesine rağmen bazı erkeklerde Flamenko yapıyor. Ya da eşlik ediyor. Bir de inanılmaz tutku var. Gerçek danslarda kadınlar bunu gülümseyerek yapmaz. Zira Flamenko dansı mutluluğu temsil etmez, aksine birilerine veya bir şeylere isyanı hareketlerle anlatmakta.Bu hareketler gitar ve ritim ile birleşince ayak, el, kol da buna katıldığında tadına doyulmaz bir gösteri çıkıyor. Bu gösteride aşk ve tutku olmazsa olmaz.

Kadını tam olarak ortaya koyarak, beden ile dansın mükemmel uyumunun kitabını yazar edata! İşte “Sophia Loren” örneği karşımızda. Şu ana kadar gördüğüm en çekici Flamenko gösterisi. Muhteşem bir sanat, dans, spor ve bir iletişim şekli bence! Bu dansı İspanyol çingenelerinin başlattığı da ifade edilir.

Toplum tarafından ezilmişliğe, dışlanmışlığa karşı bir başkaldırı olduğu da anlatılan bir gerçek. Aklıma başka İspanyol filmleri geliyor. Mesela meşhur 'Zorro' filmi. Antonia Banderas ile Catherine Zeta-Jones! Banderas’ın filmdeki maskesi ve kılıcı ile olan estetik ve orijinal sahneleri hatırlamamak mümkün mü? İspanyol müziği, dansı ve oyunculuğunun muhteşem uyumu. Benim favori klasiklerim arasındadır.

Malaga caddelerinde alacakaranlıkta gezerken her köşe başından maskesiyle Zorro çıkacak hayali bile güzeldi. Dans konusunu değerli besteci Münir Nurettin Selçuk’un “Endülüs’te Raks” isimli müthiş eserini anmadan geçemeyeceğim. Nasıl bir beste, nasıl bir eser. İnanılmaz bir duygu ve sanat. Zamansız bestelerden. Saygıyla hatırladık, Endülüs sokaklarında hatta sesini açarak dinlettim İspanyollara. İşte ben de bu eserle Flamenko yaptım Endülüs’te! 'Granada’nın dar sokaklarında… Karşımda Şaheser 'Elhamra Sarayı' ve ben. Bir yanımda Rahmetli Münir Selçuk Hoca, saygıyla.

“Endülüste Raks”

Ve sanata devam. Malaga’da büyük bir boğa güreşi stadyumu var şehrin merkezinde. Bazen boğa terbiyecileri olsa gerek stadyum içinde sanırım antrenman yaptıklarını gözlemledik. Burası Plaza De Toros, yani boğa güreşi sahası. Roma’daki Colesium’u andırmakta ilk etapta. Muhteşem bir yapı, yukarıdan bakılırsa!

Burada her yıl nisan-eylül ayları arasında boğa güreşleri yapılmakta ve bu konu İspanyol kültürünün önemli bir parçası. Ülke halkı boğa güreşlerine çok ilgi gösteriyor kaldı ki yabancı turist için de ilginç geldiğinden bu dönemlerde şehrin epey kalabalık olduğundan bahsediliyor. Malagaya ziyaret planı yaparsanız mutlaka sahilde oturup közde hazırlanan taze balıklardan tatmak gerekir ki hala tadı damağımda. Ben gerçekten o zamana kadar böylesi lezzetli ve taze kalamar, karides yediğimi hatırlamıyorum.

Restoran sahipleri önce balığın ne kadar taze olduğunu göstermek için size tavsiye ederek seçtiriyorlar ve bu seçilen balıklar önünüzde kurulu ateşte kızartılıp getirtiliyor. Mis gibi kokan taze balıklar sınırsız yenebiliyor. Doyduğumu hissetmediğimi ilk kez fark ettim. O kadar çok yedim ki neredeyse çatlayacaktım asla bana yük olmadı. Midem rahatsız olmadı ve kolay hazmedildi. Daha önce yediğim balıklar, başka bir şey miydi acaba?

Yemek sonrası yürüyüşte bilgi almaya devam ederken bu konuda son nokta konuldu; Burada balıklar 2 gün önce tutulur, hazırlanır, daha eski olursa asla servis edilmezmiş. Öyle buzluklarda fazla bekletilmezmiş çünkü hemen belli olur, halk istemezmiş. Kimse de bunu göze alamazmış. Müşteriler de güvenerek gelirmiş! İşte güven, işte müşteri memnuniyeti!.. Yiyen, içen, eğlenen, konuşan ve ekonomi iyiye gitmese de fazla kafayı takmayan Endülüs halkı sizleri bekler.  Ve, Endülüs’te Raks.

Yazının devamı...

Şanghay’da birkaç gün

Yolları, araba ve insanlar kullanabileceği gibi bisikletli ve motosikletliler de kullanıyor ve nerede nasıl karşınıza çıkacağı belli değil. Sanki ne çeşit araç varsa bakmadan kullanıyorlar. Sadece önü görmek yetiyor gibi olduğunu düşündüm.Evet, trafiği bu şekilde gözlemledim ama yollarda çok da fazla kaza yok. Artık araba kullanmaktaki ustalık mı yoksa fazla kurallar mı kaza getiriyor karar vermedim. Sonradan tekrar düşündüğümde her yerde sonuç odaklı çalıştıkları kanaatine vardım.  Diğer bir dikkatimi çeken husus ise Çinlilerin ne kadar sakin olduğu. Bazen yakından yüksek sesle telefon konuşan bir Çinli geçebilir ya da iki Çinlinin konuşması gürültü gibi gelebilir. Fakat kimse onları ciddi olarak sinirlendiremez. Bağırıp çağıran, kavga eden, saldıran bir Çinli görmedim etrafımda.

 Yine “Made in China” konusuna dönersem adamlar şimdiki gelişmişliği gerçekten hak etmişler. Karınca yuvası görüntüsünde bir çalışma izlenmekte. Gece gündüz, “sınırsız”, “hayır’sız” bir çalışkanlık gördüm Şanghay’da. İşe bağlılar ve sorumluluklarının çok ama çok farkındalar. Bir Çinli işine çok düşkün gerçekten. Uzun çalıştıkları için sosyal hayatları ve hobilerine vakit kalııyor mu sanmıyorum. Çalışmaya ve üretmeye programlanmış bir Çin fotoğrafı gördüm.Oem gibi orijinal ürünlerin yanında şimdilik kopya ürünler yoğun ve kalitesizlikten şikâyetçi müşteri profili az değil dünyada. Ama bundan sonrasında Çin’in inovasyon ve Ar-Ge’ ye yatırım yapacağını gözlemliyorum. Kalitesiz, kopya veya ucuz ürün imajını yıkıp kendi markalarını yaratma ve küresel pazarda yerlerini almayı çok istiyorlar. Böyle tanınmaktan da rahatsız olduklarını hissettim. Fakat bununla beraber özgün ürünler de olduğu bir gerçek ki haksızlık olmasın.

Çin bundan sonra neler yapabilir? Elbette ürün geliştirme ve tasarım. Ve bol bol yenilikçi çalışmalar. Oysaki bunları gerçekleştirmeleri de zor değil. Gerekli iş gücü, kaynak, iş ahlakı, sorumluluk ve işe bağlılık mevcut. Neden olmasın? Kişi başı çok yüksek maaş aldıklarını sanmıyorum ama az maaş alsalar da arttırıp tasarruf yapabilme yaklaşımı ülkede yaşayanların genelinde var. Ya da tasarruf yapma eskiden gelen bir alışkanlık. Fakirlikten bugünlere gelindiği için paranın kıymetini çok iyi biliyorlar. Harcarken de satarken de kazanmak zorunda olduğunun bilincinde. …Üretim miktarını arttırma, ticaret miktarının yükselmesi en büyük motivasyonu Çinli imalatçının. Tıpkı trafikte olduğu gibi ticarette de kuraldan ziyade sonuç odaklı çalışılıyor. Yeter ki müşterin olsun, malı sat ve mümkün olduğu kadar çok ve pahalı olsun. Çünkü hala ihtiyaç var paraya. Çünkü nüfus, hala çok fazla…

 

Çin’de bir taraftan inşaatlar büyüyor ki dünyanın neredeyse en uzun plazaları burada ve her birinin ayrı kişiliği var.  Özgün yapıda, yapısı, duruşu, işleyişinin farklılığını keşfetmek zor değil. Rengârenk ışıklarıyla bir başka aydınlatıyorlar şehri gecenin sisli karanlığında. Rüya gibi. Seyre doyulmuyor.Keşke inşaattaki yaratıcılık diğer sanayiye de sıçrasa tez elden. Ama bu bence çok yakında. Çin’e seyahatlerden belli biraz. Gelen kalıyor neredeyse diyemiyorum çünkü nedeni belli iş açıyor. Bu seyahatler artacak yakın gelecekte. Ya üretici görüşmesi ya da üretim yeri araştırması.Çok haklılar.

Dış dünya ile yapılan ticaretten epey para kazanılmış. Artık inovasyonun tam zamanıdır.  Yeni bir vizyon ile bu şekilde devam ettiği takdirde Çin’in birkaç zaman sonrası halini merakla bekliyoruz. Ancak öte yandan ülkemiz adına sadece takipçi ve endişe verici düşünmekle kalmayıp, iyileştirme, tasarım ve inovasyon yatırımları üzerinde hızımızı yükselme zamanımızın da çoktan gelmiş olduğuna yürekten inanıyorum.

Yoksa bugünkü “Made in Turkey”  ürünleri dahi “Made in China” ya kaptırmak an meselesi…

 

Yazının devamı...

Egzotik Bali…

Bu arada, birçok arkadaşın olumlu görüşleri ve teşvikleri motivasyonuma iyi geldi ama bir şeyler vardı ki çok arzulu değildim... İnternet sayfaları, kitapçılardan bulunan kitaplar, broşürler, posta kartları aslında “harika bir yer” dedirtiyor ve insanın içine henüz yola çıkmamışken bile bir enerji veriyor… 



Singapur Havayolları ile uçuyoruz. 10 saat İstanbul-Singapur uçuşu sonrası beş saat kadar Singapur Uluslararası Havaalanında bekliyoruz ve tam zamanında Bali’ye geliyoruz. Klimalı ortamlarda yaklaşık 18 saat geçirdikten sonra Bali havaalanından dışarı çıktığımızda korkunç bir sıcak ve nemli bir hava bizi şaşırtıyor. Bu kadarını beklemiyordum. Ada’nın kendine has bir kokusu oluşmuş gibi. Farklı bir koku bu… Neye benziyor? Rutubet, soya sosu ve deniz ürünleri karışık bir şey gibi geldi. Fazla analiz edemedik çünkü yorgunluktan ötürü hemen bir taksi bulup otele gitme fikrindeydik. Açıkçası başım dönüyordu ve güzel İstanbul’u en güzel aylardan olan mayısta bırakıp böylesine sıcak ve rutubetli bir ortama gelmek hiç işime gelmemişti. Onun da verdiği moralsizlikten ötürü aklımızdan geçen doğruca otele gidip dinlenmekti ve öyle de yaptık. İşte, Bali gezisi böyle başladı…



Ertesi gün cumartesi ve akabinde pazar günü tur almaya karar verdik. Hem çevreyi tanıma hem kültürü öğrenme hem de uzaklara gitme fırsatı olacaktı ki, pazar günü Bali adasının kuzey ve doğusuna kadar fikir alabilme imkânımız oldu. Gidebildiğimiz en uç nokta Batur gölüydü. Oraya giderken turistik bölgelerden olan Ubud bölgesinden geçtik. Kahve ağaçlarını gördük, meşhur Bali kahve çeşitlerinden tattık. Ağaçtan kahve tanesi toplayıp koklamak, o tropikal ağaçların yanında nefes alıp vermek, güzelim tropik kokteyllerden içmek yavaş yavaş adaya ısındırdı. Hele Batur Gölü yanındaki volkan ve dağ manzaralı geleneksel restoranın terasında bir şeyler yemek muhteşemdi. Mis gibi dağ havası, tropik meyveler, bize yapılan ikramlar, güler yüzle ve isteyerek hizmet eden personel  ilk intibamızı gerçekten değiştirdi ve burayı sevmeye başladık. Bu güzeldi. Demek ki ancak adapte oluyoruz…




Etkileyici tapınaklar

Bizi en çok etkileyen faktörlerin başında elbette sayısı yüzlerce olan egzotik tapınaklar oldu. Her biri özenli, temiz, ciddi bir şekilde korunmakta ve halk düzenli olarak duaya gelmekte. Günde üç kez gelip yiyecek veya çiçek gibi bir şeyler sunup dua ediyorlar. Bunun dışında ara ara kadınların veya toplanıp tören yaptıklarına da şahit olduk. Endonezya daha ziyade Müslüman ağırlıkta olmasına rağmen Bali’de hâkim olan din Hinduizm. Neredeyse her eve veya her iki kişiye bir tapınak düşüyor. Dua zamanlarında işlerin durduğunu ve herkesin sadece buraya konsantre olduğunu düşündük. Örneğin tur arabası bizi güneyin batışını seyretmeye özel bir ada tapınak bölgesine götürecekti. Güneşin batışına yetişemedik çünkü yol bir dinsel tören dolayısıyla kapanmıştı. Tüm tur araçları, biz de dâhil yolda birkaç saat törenin bitişini beklemek durumunda kaldık. Yol açıldığında ise hava kararmıştı. Olmadı yani...



Turun ilk bölümlerinde kaldığımız Kuta bölgesinde maymunlar ormanını da ziyaret ettik. Oldukça eğlenceliydi. Turistik bir bölge. Bakımlı, korunuyor ve Bali vatandaşı turisti nerede bulursa sıkmadan  bir şeyler satmaya çalışıyor. Orada bile, sevimli maymunları görüp seyrettikten sonra yerli rehber hemen bizi kendi tezgahına götürdü. Ve satana kadar da bırakmadı…

Bali’de hayat nispeten ucuz. Sanırım Kuta bölgesi gibi turistik olmayan diğer bölgelerde fiyatlar daha da ucuzdur. Çünkü Bali’de çalışanların kazandıkları parayı duyunca şaşırdık. Ortalama ayda 100 dolar. Bu alt seviye olabilir çünkü hizmet sektöründe çalışan personel maaşları bunlar. Daha üst seviye ne kazanıyor, bilemiyoruz ama ne kadar olabilir? Olsa olsa 500 dolar veya en fazlası 1000 dolar… O kadar da olur mu bilemiyorum, fakat hayat ucuz Bali’de.

İnsanlar nerelerde çalışıyorlar? Çoğunluk hizmet işinde… Ya masör ya SPA elemanı ya da otel çalışanı olmadı satıcı. Gelirin çoğu turizmden görünüyor. Fabrika, büyük tesis vs göremedik üzülerek. Onun yerine bol bol tapınak ve pirinç tarlaları var. Ve dolayısıyla özel şapkalarıyla pirinç işçileri…

O kadar çok yağmur yağıyor ki ve o kadar nemli bir ortam ki, tam üretim yeri burası. Ha unutmadan pirinç pilavı doğal olarak çok yaygın ama bizdekiler gibi değil. Yağsız ve tuzsuz… Sağlıklı yani… Yağı ve tuzu hayatımızdan azaltmakta yarar var. İşte Bali vatandaşı gibi olunabilir.



Hizmet sektörü konusunda epey kafa yorulmuş. Bu açık. Turiste otele gelir gelmez edilen güzel ikramlar, tropikal kokteyler, son gün ikram edilen kulüp üyeliği ve havaalanı çıkışında yapılan danslı müzikli gösteriler. Oldukça etkileyiciydi. Biliyorlar ki, turist ekmek kapısı. Bir kerelik değil, tekrar gelsin mümkünse.

Deniz, güneş ve kuma gelince güneş dışında hayal kırıklığı yaşadık diyebilirim. Denizin dibi taşlık ve deniz pis diyebilirim. Kum da aslında çok hijyen sayılmazdı. Seyahat öncesi aldığımız bilgi böyle değildi. Oysaki Kuta sahillerinde “mutlaka deniz girin!” demişlerdi. Girdik ama çok tatlı gelmedi. Tadına çıkaramadık ama mayısta deniz sezonunu açmış bulunmanın keyfini yaşadık üstelik okyanus suyunda. Herkese nasip olmaz…

Yemekler konusunda bir şeyler söylemek gerekirse, çoğunlukla acılı sos içermekte. Bu yüzden acı yiyemeyenlerin dikkat etmesi gerekir. Balık ürünleri çoğunlukta ama her çeşit restoran ve mutfağı bulmak mümkün Bali’de. Bu konuda sorun yok. Sadece yiyeceklerin fazla soslu özellikle soya soslu olmasına alışık olmayanlar zorluk çekebilir.

Kısa bir iş ve tatil içeren gezinin sonuna geldik. Taksi ile havaalanına geri gidiyoruz. Uzun bir uçuş yine bizi bekliyor. İstanbul’a dönerken her zaman söylediğim gibi “Her seyahatin en güzel yanı ülkeye dönüş” duygusuyla aldığımız masaj, meditasyon ve terapilerin ne kadar süreceğini merak ediyoruz. 

Yazının devamı...

Kapadokya güneşi ve balonu

Yıllar önce buradan kilometrelerce uzak, deniz aşırı bir ülke de mütavazi bir et restoranında otururken şu konu gündeme geldiğinde utandığımı itiraf etmeliyim. Brezilyalı halk bizim Türk olduğumuzu öğrendiğinde ilk açtığı konu “Peri Bacaları unutulmaz bir yer?” Güney Amerika’nın bilinen turistik ve sanayi ülkesi Brezilya’dan doğrudan Kapadokya’ya tur olduğunu ve bu tur içinde her detayın olduğunu, balonla bölgeyi seyrettirdiklerini ve ne kadar inanılmaz bir coğrafya olduğunu anlattığında öyle şaşırmışım ki, dilim tutulmuş. Orada, benim ülkemin turistik bir bölgesini bana ayrıntılı anlatan bir kültür gördüğümde gerçekten yüzüm kızarmıştı. Ben balonla hiç seyretmedim diyemedim sadece duygularına katılmak ve susmayı tercih ettim başımı eğerek. Öte yandan bu kadar övgüyle bahsedilen bir ülkede yaşadığımdan başımı dikleştirerek “sadece orası değil ki başka o kadar güzel yerler var ki görmeden ölmemelisiniz” dedim üste çıkmaya çalışarak…



Ve tabii ki kendim de en kısa zamanda bir plan yapmalıydım. Herkes Kapadokya’ya gidebilir ama orayı yaşayamayabilir. Bence her ziyaretçi kendine sormalı, “Hiç oradaki havayı derine çekerek kokladınız mı? Eşsiz doğaya güneş doğmuşken. Sabah erkenden güneşin doğuşunu balondayken yaşadınız mı? Güneşi vadiye seyrederek batırtınız mı?” Eğer hayırsa bence tekrar ziyaret zamanı. Derin bir nefes alıp bu güzelim vadiye bakarak, tarihi açık hava müzelerinin taşlarına oturarak bir an düşünmelisiniz. Düşünürken renklerin taşlardaki görsel değişimini asla kaçırmayınız. Bunun için çok dikkatli gözleme ihtiyaç var. Öyle hafif tonlarda yansımalar var ki, bunları iyi ayırt etmek için de kuvvetli gözleriniz olmalı.



Kapadokya büyük bir alanın adı… Aksaray, Niğde ve Nevşehir üzerine yayılmış tarihsel, anıtsal, sanatsal ve estetik zenginlikleri olan olağanüstü çekici bir coğrafya. Yeraltı şehirler, yeraltı yaşam odaları, havalandırma ve beslenme şekilleriyle ciddi bir ders ve eğitim merkezi. Eski yaşama bir an dönüp düşünmek için kısa bir ara. Fevkalade estetik anıt ve kiliseler. Maalesef erozyon ve fotoğraf kameralarından olduğu söylenen mağara içi resim ve şekiller yer yer silinmek üzere. Neredeyse kaybolmuş durumda olan duvar ve tavan süslemeleriyle bile çok görülesi bir bölge.




Eski kervansaraylar günümüze kadar korunarak uyarlansa da kimi başarılı, kimi değil.  Kimi ise az çok eski havayı korumuş gibi görünüyor. Ama mesela klima, kalorifer ve televizyon gibi ayrıntılar gözü rahatsız ediyor. Halbuki eskinin gaz lambaları, örtü ve perdeleri, duvar halıları ve yüksek tavanlarıyla kervansaraylar turistleri çok cezbeden yerler. İçeride çalan müzik de tasavvuf müziği olunca hem ortaya iyi uyuyor hem de turistler için rahatlatıcı bu müzikten memnun görünüyor. Yemeğin bitiminde gelen Türk kahvesi veya nargileyle müziğin uyumuyla oluşan otantik hava herkese çok iyi geliyor. Sinirler yumuşuyor, beyinler rahatlıyor ve yüklenmiş enerji gözlerin ateş gibi çakmasıyla belli oluyor. Kalkmak için acele eden yok ama grup gezilerinde hep bir çıkış saati vardır. 



Ihlara Vadisi bölgede ilk tanıtılan yerden. Sönmüş volkanik kayaların zamanla değişimiyle ortaya çıkmış taş parçalarının ambiyansı yerli ve yabancı turistleri büyülüyor. Son zamanlarda Avrupalı turistin yerini alan Uzakdoğulu turistler ellerinde kamera veya telefon ne varsa her şeyi çekiyorlar. Önce çekip sonra vakit kalıyorsa kendilerini çekiyor. Genellikle arkada inanılmaz vadi görüntüsüyle grup halinde selfie en eğlendikleri an. Ihlara Vadisi içinde Selimiye gibi birçok manastır ağaçaltı, yılanlı gibi birçok kilise var. Kiliselerin içi adından anlaşılacağı gibi genellikle hayvan ve bitki gibi isimlerle anılmakta ve içeride bu resimler yer almakta ama çoğu silik durumda.

Bölgede termal alanda mevcut, Narlı Göl gibi. Etrafı termal otel dolu… Kapadokya bölgesi Romalılardan kalma yeraltı şehirleriyle çevrilmiş. Hristiyanların Romalılar’dan saklanmak amacıyla oluşturdukları bu yeraltı evlerinde erzak yeri, şaraphane, mutfak, kilise ve yaşam odaları gibi detaylar mevcut. Havalandırma sistemi ise çok ilginç. Uçhisar ve Peri Bacaları’nda ise hizmet verenler hariç neredeyse Türk yok gibi. Bir de bizler varız. Esnaf Uzakdoğululara mal satarken bir yandan da bize bakıyor. “Bir bunlara kaldık. Bunlar da olmasa” olsun diyoruz. Turist turisttir diye anlamlı bir söz ediyoruz. Umarım oranın ekonomik ayakta durması ve canlanmasına yardımcı olurlar.



Turist grupları yemek vakitlerinde eskinin kervansarayı olan yerlere götürülmekte. Kervansaraylar  eskiye uygun olarak restore edilmiş ve otantik lokantaya dönüştürülmüş.  Bu mahzen gibi lokantalar turist gruplarının toplanıp yemek yediği standart yerler. Hem geleneksel tatlar hem de menü şeklinde hizmet veriliyor. Eskiye ait Hitit resimleri ve Anadolu medeniyetleri desenleri apliklerle aydınlatılmış olunca ortam daha da keyifli oluyor. Bir de Mevlevi müzik eşlik ederse kısa bir dinlenme arası ruha iyi geliyor. Gelelim Göreme Açıkhava Müzesi’ne… Taşlar üzerinde kabartmaları, Hristiyanlığın ilk zamanlarından kalma kilise, manastır, kiler ve yaşam alanlarıyla devasa bir müze. Hakikaten çok görülesi bir yer daha. O yüzden adı Göreme Açıkhava Müzesi olarak anılıyor.

İçerisindeki freskler kaybolmaya yüz tutmuş olsa da dışarıdaki görüntü inanılmaz bir dekor olarak her şekilde resmedilmeye uygun. Resimlerde farklı bir arka plan olarak sanki bir film dekoru gibi… Ama tamamen sahici olan bu dekor içinde nefes almak, yürümek ve hissetmek öyle bir ayrıcalık ki… Resim veya video çekmeden sonunda kadar yaşanacak bir anı keşke kamera vizöründen görülmese. Çünkü oradaki ziyaretçiler ne kadar şanslı olduklarını pek bilememiş gibiler. Ülkelerine döndüklerinde anı çok da yaşamamış olacaklarını anlayabilirler. Ama gerçekte hep kamera ve resim bağımlığı hat safhada. Bu kadar da olmaz desen de nafile.

Bölgede birçok yerde balon şirketi var.  Balonla uçma belirli bir bölgede izin verilmiş. Bunu isteyenler eğer hava koşulları da uygunsa 150 TL’den 500 TL’ye kadar değişen bir ücretle sabah erkenden otelden alınıp balon seyahati yapılacak bölgeye getiriliyor. Önceden araştırma yapılsa insanlar “aman dikkat, kesinlikle binmeyin güvenli değil” deyip ya kendilerinin yaşadıklarını ya da basından duyduklarını anlatır. Sanılır ki, hemen hemen hepsinde arıza çıkıyor.  Bunu araştırmak istedim. Çünkü rengârenk balonlarla birlikte vadi üzerinde güneşin doğuşunu karşılamak kaçırılacak iş değil.



Dünya insanı kaçırmıyor da ben nasıl yapmam diye telkin vermiştim. Kendimi o kadar hazırladım ki ne olursa olsun tavsiye edilen bir balon şirketi ile anlaşıp bu aktiviteyi kesinlikle kaçırmayacaktım.  Fakat bir gerçeği atlamışım ne yazık ki. Hava koşulları müsait olmayınca balonlar uçmuyor! Ne yazık ki o kadar hevesim kursağımda kaldı ve uçamadık.

Evet uçamadım ama çok şükür hayal edebilirim. Her şey yolunda giderek balonlara alınmışız, Ön bilgiler verilmiş. Dikkat edilecek noktaları öğrenmişiz ve uçmaya başlamışız. Yavaş yavaş yükselirken bir yandan da taşların üzerlerine doğan güneş parıltısı önce cılız ve açık sonra gittikçe kuvvetli ve yoğunlaşarak tüm vadiyi kaplıyor. Renk tonlarını taşların üzerinde bakmaya doyamıyorum. Gölgeli ve açıklı koyulu… Sarısı, kırmızısı, portakalı ve karışık tonlarıyla yükselirken bir yandan da diğer balonlara bakıyorum. Her yerimi kaplamış balonlar güneş gibi yavaşça vadiye yayılıyor. Kendine ait bir ses ve rüzgârın sesi özel bir orkestra gibi bütünleştiğinde insanın orada bir şey üretesi geliyor. Her şey bir resim gibi. Müzikle sanat yapılıyor gözünüzün önünde ve siz bu sahneyi ipnotize olmuş gibi seyrediyorsunuz.



Sanki gerçek değil. Öyle bir sanat ki, hem resmediliyor hem müzik ve esintiyle birleşerek izleyiciye sunuluyor. İzleyicide ise zaman durmuş. Anda kalmış bir saat gibi. İnanılmaz bir keyif ve mutluluk. Sanki orada sadece tek başına bulunan bir canlı gibi. Yukarıda güneşin derin parlaklığı ve gücü aşağıda ise tonlanmış renklerde güneşin hareketiyle değişen dinamik bir sanat eseri. O anda başka kimse yok. Ne çıkarken ne inerken. Bu zevkli dakikalar ancak balonun tak diye inişiyle gerçek hayata dönüyor ve anlıyorum ki bu keyfin sonuna geldim.



Diye canlı canlı yaşamak isterdim ama onun yerine bölgeden geçerken gözümü kapatarak böyle bir hayal kurabildim.

Bu da güzeldi. Gözümü açtığımda güneş bana sinsice göz kırpıyordu.

Bu sefer olmadı ama mutlaka tekrar gelip kesinlikle gerçekten yaşayacağım, dedim bakışımla..

Yine göz kırptı bana.

Otobüs bölgeyi arkada bırakırken güneşin parlaklığı yerine puslu ve gri bir hava geçmişti.

Gözümü tekrar kapatıp kafamı koltuğa dayadım.

Yüzümle hüzünle karışık garip bir gülümseme…

 

Yazının devamı...

Yeşilin binbir tonu: Karadeniz

Karadeniz insanı için doğa, kandır candır, tapılası bir yerdir. Nefes aldıkları, yaşadıkları hatta tedavi oldukları en doğal hastanedir. Koşullar bazen ne kadar sert olursa olsun, Karadeniz insanı bu değişken ve zorlu doğa şartlarında her daim mücadeleye hazırdır. Bir Karadenizli asla pes etmez!

Kışı ayrı, yazı ayrı güzel ülkemizin özellikle yazın en sıcak aylarında bazıları Karadeniz’in eşsiz doğası altında serin ve yağmurlu iklimin keyfini çıkarmayı seçer. Trabzon, Rize, Giresun ve Artvin’in bilinen güzel yaylaları programa alınarak çeşit çeşit tur alternatifleri hazırlanır ve elbette bu turlara özellikle nemli ve sıcak yaz günlerinde ilgi çok daha büyüktür. Trabzon havaalanına indiğinizde hafif nemli ve sıcak bir hava hayal kırıklığı yaratabilir ama o birazdan geçer zira tur otobüsü yaylalara doğru tırmanmaktadır. O dar ve bozuk dağ yollarında yerli tur araçları öyle bir çıkar ki sanki safaridesiniz. Hele bir de tur sürücüsü Fiko (Fikret) ise tam manasıyla hoş geldiniz Karadeniz Disneyland’a.



Her doğa yürüyüşçüsü mutlaka en az bir kez Karagöl görmüştür. Burayı anlatmaya kelimeler yetmez, mutlaka ölmeden önce görmek lazım demeli. Sözcükler kâfi gelmediği gibi fotoğraflar dahi bu bölgeyi yeterince tarif edemez. Çıplak göz ve diğer duyu organları çalışıyorsa işte size keyif yapacağınız en müthiş yerlerden biri…Safariye devam edecek olunursa bu arada Fiko fırsat buldukça horon oynar ve ellerinin üzerinde amuda kalkarak yürüdüğünde büyük alkış kopar. Alkışlar büyüdükçe yüzü daha bi kızarır ve başlar Ankara ile bölgenin ilişkilerini heyecanlı anlatmaya. Bir yandan da araçta olmazsa olmaz Karadeniz müziği… Rahmetli Kazım Koyuncu başta olmak üzere kimler kimler vardır bilinen veya bilinmeyen.

Yayla evine yaklaşırken ara ara ihtiyaç molası verilirken bir yandan da fotoğraf için fırsat kollayanlar etrafa dağılır. Öyle çok fotoğraf malzemesi vardır ki; yukarı çıktıkça yağmur sonrası bulutlar aşağı doğru inmeye başlamıştır. Gökkuşağı bile çıkmıştır ya da çıkmak üzeredir. Böylece bol bol bulutlu fotoğraf çekildikten sonra yükselmeye devam edilir ve görülür ki çıktıkça hava daha bir berraklaşır. Azalan rutubet ve temizlenen havanın etkisiyle artık bu safariye dahi yeter diyebilirsiniz.

Karadeniz doğal safarileri her sürücüye göre değildir, bunu belirtmek lazım. Yollar zor hatta bazen yol yok, her an sel olabilir araçta mahsur da kalınabilir yani her türlü maceraya hazırlıklı olmak lazım. Zaten bu bölgenin yürüyüşçüsü macera için gelmiştir sorun olmaz, yabancı turist ise mutlaka bu macerayı beklemektedir. Yürüyüşlerde araç bile kullanmadan hatta çadırlarını taşıyarak tepelere tırmandıklarına şahit olabilirsiniz. Keşke bizler de yapabilsek.  Mutlu ve gülümseyen yüzlerine hayranlıkla bakıp ancak “merhaba” dersiniz ve yola devam edersiniz. Bir de fark edersiniz ki onlar ne kadar sağlıklı ve aktifler.

Yayla evine nihayet varılır ve yürüyüşçüler küçük, sade odalara yerleşir. Hızlıca yerleştikten sonra zaten değişen ortam, alışılmamış havanın verdiği rehavet haliyle hemen uyku gelir ve yorgan veya battaniye ile yatmanız gerekebilir. Kısa ama doyurucu bir uyku sonrası gözünüzü açtığınızda etraftan çay, tereyağ ve tezek karışık bir koku gelir. Horozun sesi ve kuş cıvıltıları eşliğinde uykunuzu almış olarak kalktığınızda artık hedef bellidir. İyi bir kahvaltı ve kilometrelerce yürüyüş.

Doğa kokan bir ortamda dostlarla yapılan sevgi dolu kahvaltının tadına doyulur mu!? Mıhlama, laz böreği, bal, reçel ve tabii ki mısır ekmeği ve ev yapımı yoğurt yendikten sonra kolay acıkılır mı? İşte dünyada alınacak en eşsiz kahvaltı sonrası yürüyüşçüler saatlerce yürüyecekleri güzel bir Karadeniz gününe hazırdır. Ver elini yaylalar. Öncelikle Ayder olmak üzere Kavruk, Pokut, Gorgit… Yürüyüş boyunca kâh çıkılır, kâh inilir, ağaca tırmanılır, dere üzerinden yürünür veya daracık zayıf köprülerden geçilebilir. Çok sıcak bölge olduğu gibi serin orman parkurlarından gidilebilir veya hiç ara vermeden saatlerce çamurda kalınabilir. Hiç önemli değil. Sizlerin gerekli gıdası kahvaltıda alınmıştır. Üstüne mis gibi bir hava ve her yerden akan akarsuların tazeliği ile istemediğiniz kadar su! İster için ister yüzün. Ya da ayağınızı sokun. Ama bu güzellikten istifade edin sonuna kadar. Tanrı ne güzel sunmuş şu ortamı deyip keyfini çıkarmalı.

Asla ama asla şikâyet etmeyiniz. Şunu bilin ki aniden gök gürüldeyip şelale gibi yağmur yağabilir. Çamurların içinde kalabilirsiniz. Derelerden çıplak ayakla geçmek zorunda kalıp, patikası olmayan zorlu yollardan geçebilirsiniz. OLSUN. Her şeye değecektir.Yollar yürünürken sadece spor değil öğrenilen öyle çok şey var ki… Her bir yürüyüş günü hayata karşı daha güçlü duruş eğitimi gibidir. Asla pes etmeyen, mücadeleci ve çözümcü ama hep olumlu ve umutlu!

Akşam yorgun argın, ıslanmış ve acıkmış bir şekilde yayla evine döndüğünüzde işte o kuzine yok mu? Dünyadaki en güzel şey gibi gelir. Çünkü üzerinde tümü yerli çay kaynamakta, fırın kısmında börek pişmekte bir yandan da kuzine üzerinde çorba ısınmaktadır. Siz titrerken ıslak çorabınızı ve ayakkabınızı eğer yanına koyarsanız ne kadar çabuk kuruduğunu, ıslak saçlarınızın da nasıl hızla taranır hale geldiğini görürsünüz. Bu arada yanınız asla boş kalmaz. Diğerleri de benzer durumdadır. Saçını veya üzerindekileri kurutanlar, ayaklarını ısıtanlar veya sadece sıcak bir şey içmek için gelenler.  O çıtır çıtır yanan odun seslerinin müziğiyle tatlı bir sohbet başlar. Sohbet yetmez, müzik dinlenir, şarkı söylenir, horona kadar da gider bu iş.

Sohbet zamanla öyle kalabalıklaşır ki içeriden gelen karalahana sarmasının kokusu bile hissedilmez sadece çalışkan Karadeniz kadınlarının ısrarlı sesleriyle istemeden grup içeriye girer.

“Hadi gençler, çorbayı soğutmayın”

Yazının devamı...

Asalet ve kültür: Şehzadeler şehri Amasya

Bu süreç boyunca şehrin yerli kiraz çeşitlerinden oluşan kiraz teşvik yarışmasından tutun da yöresel ve misafir halk dansları gösterileri, ilçe geceleri, karikatür ve resim yarışmaları, Mevlidi şerif ve dualar ile renklendirilmiş yörenin zengin kültürünü gösteren geniş program yer alır. Tabii ki, tarihin önemini tekrarlayan konuşmalar bu programın içinde mutlaka vardır. Halk her yıl aktif olarak programa neşesini, bilgisini ve samimiyetini koyar. Şenlikler boyunca herkes kardeştir ve paydaştır. Kol kola, omuz omuza çekilen halaylar, sokaklar, yollar, bahçe ve bağlar boyunca sürer.  Halk neredeyse 24 saat ayakta bir şey kaçırmaktan imtina ederek gözü kulağı ile izler tüm olup biteni.




Gelen turistler açısından ise başta gürültü gibi gelse de sonrasında dayanamaz katılırlar uzun halaylara. Onları da Amasyalı yapar halk. Çünkü belki de bu içtenlik ve paylaşımı hatta ikramları başka hiçbir yerde görmemişlerdir. Amasya Kültür ve Sanat Festivali turist için güzel bir anı olarak saklanabilir ama bizler için ise Amasya kültürünün sadece ufak bir gösterimi. Oysaki daha neler neler var! Ne bu festivale sığar ne de kelimeler yetersiz kalır. Bir insan doğduğu büyüdüğü yerleri anlatırken bir başkalaşıyor ya ben de aynı duygudayım şimdi.



Hangi birini anlatsam? Mutlaka yetersizliklerim olacaktır, ama şunu ilk önce belirtmem lazım ki, iyi ki çağdaş bir Anadolu şehrinde doğmuşum. Şimdikiler gibi betonlar arasında büyümedik biz. Susayınca akan sulardan içen, acıkınca ağaçlara çıkıp meyve koparan hatta koparırken düşen ve dizleri yaradan kurtulamayan çocuktuk bizler. Büyük şehirdeki gibi hormonlu bol ilaçlı ve tatsız meyve sebze yiyerek değil, dalından koparıp anında pişirerek yedirirdi annelerimiz. Yumurtayı sabahleyin tavuktan alır pişirirdik ve horoz sesleriyle sabah gözümüzü açardık.



İncir ağacının eteklerinde oturur, dertleşirdik. Arada erkek arkadaşları da konuşurduk utana sıkıla! Ağustos böceği sesleriyle uykuya dalar, rüyamızda olmadık şeyler görürdük. Sonra onları kiraz toparken birbirimize anlatır, gülüşürdük. Amasya’nın o kuru sıcağından bunaldık mı, bağlardan bahçelerden akan sulara atardık kendimizi, en azından ayaklarımızı sokardık. Hele Taşova yakınlarında Boraboy Gölü vardı ki, dünya harikası bir yer, bugün yatırım yapılsa kesinlikle İtalya’daki meşhur Como ve lugano Gölü’nden daha turistik olur. Ama istemez halk.  Amasya halkı geçmişine ve kültürüne düşkündür. Kirlilikleri sevmez, tipik bir Anadolu insanı gibi samimiyet ister, kültürüne geçmişine sahip çıkan hemşerileriyle mutludur. 



Ferhat ile Şirin’in yurdu…

Biraz da kültüre dönecek olursak ki yetmeyecek, Ferhat ile Şirin çok duyulmuş bir hikâyedir. Doğuda Ferhat Dağı, batıda Kırklar Dağı; ikisinin arasından Yeşilırmak, yeşil yeşil süzülür, gider. Yamaçlarda Amasya'nın birbirinden güzel evleri. Buradaki dağa adını veren Ferhat, hepinizin bildiği "Ferhat - Şirin" hikâyesinin kahramanıdır. Ferhat'ın da bir yüreği vardır. Bu yürek alev alev Şirin için yanmaktadır. Amasya beyinin güzel kızı Şirin, onun yüreğini ateşlemiş, bu ateş bir yangın olmuş. Gel gör ki beyin bir şartı var, kimseler yerine getiremez. Bey demiş bir kere, “Dağın ötesindeki suyu şehre akıtacak yiğit’e vereceğim kızım Şirin'i.”

İşte hikâye böyle sürer gider ta ki Ferhat, Şirin için dağları delerken vefat eder, rivayete göre. Amasya’daki âşıklar müzesinde anlatılır bu özel hikâye yazı, şiir ve resimlerle. Bunun dışında arkasında İçerişehir mahallesini alarak dağlar boyunca sıralanmış Yeşilırmak evleri vardır ki, bakmaya doyulmaz.  Bu ırmak kenarı yalı evlerinin her biri öyle hikâyeler barındırır ki, ancak içeride olduğunuzda o muazzam atmosfer ve koku sizi hemen oracıkta içine alır. Sanki o geniş ailelere misafir gelmiş gibi bir konuma geçersiniz ve neredeyse sesler duyacakmış gibi olursunuz. Etkilenmemek mümkün değildir. Her an o boş odalarda birileri konuşuyor gibi gelebilir, o yüzden içeride fazla kalmamakta yarar var.



Burada eşsiz misafirperverlik kültürünün etkisine tanık olursunuz. Tipik Amasya yalı boyu evleri ne hayatlar görmüş ne hikâyeler yazmıştır içinde! Bu yol üzerinde mutlaka ziyaret edilesi bir müze karşınıza çıkar ki, o şehzadeler müzesidir.  Her gireni etkileyen ve saatlerce kalmasını sağlayan Amasya’da yaşamış veya eğitim görmüş şehzadelerle tanışmak için bu fırsatı kaçırmamalı.

Bu küçük turdan sonra Amasya Belediyesi’nin şehrin eski bölümüne yaptığı yatırımı ve korumak için ne kadar emek sarf ettiklerini görüyorum. Işıklandırma güzel ancak daha pastel renkler olsaydı diye düşündüm.  Gece Yeşilırmak kenarında çekirdek çıtlatıp yürürken bir yandan akan suyun hışırtısı bir yandan da ışıkların hareketi dikkatinizi çekecek ama bunlar şehrin tarihi geçmişiyle birleştiğinde daha da otantik hale geliyor.




Zamanda yolculuk gibi küçük bir dönüşüm ama çok hoş. Belki de dönüşmek istemeyiz bazen. Irmak kenarındaki ailelere bakıyorum. Dondurma yiyerek yürüyüş yapanlar bir yanda ellerinde çekirdek ile bankta oturup dağlara yansıyan ışıkları seyreden sevgililer öte yanda. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Etmesin de! Keyifleri yerinde gibi. Anadolu kültürü içten, samimi olduğu kadar tutucu da olabilir. Bankta otururken yabancı turist de gelip yanına oturabilir. Yerinden kalkmayıp elindekini paylaşandır Anadolu insanı. Kim olursa olsun “Hoş geldiniz” diyebilendir.  Samimiyetle sohbet eden, ekmeğini paylaşandır. Ve de Mustafa Kemal Atatürk’ün Amasya’ya gelişini her yıl güzel bir festival programıyla kutlayandır. İşte Amasya ve Amasyalı budur!

Yazının devamı...

Portofino’da aşkı bulmak...

Bir zamanlar romantik ortamlarda dillerden düşmeyen bir şarkıydı. Melodi aktığında etrafta çiçekler, böcekler kuşlar uçuşur,  yemyeşil ağaçlar ve durgun sular üzerinde bir meltem eşliğinde gezintiye çıkarır gibi hayat birden nasıl da güzelleşirdi. Bir de bakmışsınız dünya pespembe olmuş, size “haydi yaşamana bak” diyor. “Bırakın dertlere üzülmeyi, güzellikleri görün” gibi kulağınıza fısıldıyor. En çok da Dalida’nın olağanüstü ses rengiyle şarkı daha da tanınmış oldu.  Aslında 1959 yılı başlarında Cenova’nın küçük balıkçı köyünde yaşayan bir İtalya’nın romantik sesiyle mırıldandığı bir besteydi. Bu mırıldanma öyle beğenildi ki, kulaktan kulağa giderek en sonunda ünlü sanatçıların sesiyle dünyanın sevdiği ‘unutulmayan klasikler’ listesine girdi. 



Şarkı başlı başına romantizm rüzgârına estiriyor. Dün öyleydi bugün hâlâ aynı. Dinlerken yanınızda varsa sevdiğinize sarılmak, denizin hüznünü dalgaların hışmını birlikte dinleyerek hayaller kurmak geliyor içinizden. Dünya duruyor bir süre, ruhunuz gidiyor bir yerlere. O an en uzaklara, ama hep daha güzeline! Hiç dans etmemiş biri olsa müzik öyle çekici ki, sanki yıllardır büyük bir ustalıkla dans eden bir dansçı gibisiniz. Vücut uyumu, adımlar hayret edilecek uyumda şarkıya eşlik ediyor.

Provaya gerek yok. Müziği iyi dinlemek yeterli bir de eşinize güzel bakmak! Gerisi zaten geliyor. Her türlü kötü düşüncelerden uzak, yumuşak bir zeminde kayıyormuş gibi bir ‘alem’e çekiliyorsunuz. Pespembe bir ortam ve tüm varlıklar sadece sizi seviyormuş gibi… Ve yıllardır hiç eksilmeyen bu duygularla hep kafada şu var. Acaba bir gün oraya gitsem hakikaten mi?

Denemek lazım, bakarsınız gerçekten “I found my love in Portofino” mi acaba? İtalya her daim çok güzel. Her şehri her bölgesi keşfeden bakışlara özel kendini gösterir. Ama her koşulda sevgiyi ve aşkı önemser ve özellikle vurgular. Bakınız Roma’daki ‘Aşk Çeşmesi’ gibi. O halde hemen organizasyon yapıp seyahate başlayalım. Portofino’ya oraya en yakın şehir olan İtalya’nın Cenova tren garından gidiliyor. En doğru ulaşım aracı tren. Cenova – Brignole tren garından binildiğinde orijinal ismiyle Santa-Margherita ve Portofino durağında iniliyor. Bu seyahat sadece 40-45 dakika sürüyor. Bu arada tren birçok küçük istasyonda durabilir. Hangi tren rast geldiyse çünkü burada çeşitli tren şirketleri var kimi özel kimi devletin. Bu arada kimi tren konforlu kimisi çok bakımsız. Hangisi rast gelirse artık şansa bağlı.



Fakat şunu söyleyebilirim ki belki de yazın sıcağından olabilir İtalyanlar hizmet işinde o kadar ağır ki, bilet ofisinde biraz kuyruk oldu mu treniniz kaçabilir ve siz hala kuyrukta bekliyor olabilirsiniz. Dikkat edin ve biletleri önceden alarak işinizi garantileyin… Tren İtalya’da sahilden giderek aslında yolculara güzel bir görüntü sunuyor. O kadar güzel yaz evleri ve benzer görüntüler var ki bir de müzik dinlerseniz yolda ister 2 ister 5 saat gidilir hiç sıkılmadan. “İntercity” ve benzeri hızlı trende ise kompartıman ve yeriniz belli zaten,  içine grip yerinizi bulabilirsiniz ama İtalya’da trende yer bulmak kolay değil hatta bir İtalyan’a soru sorup verdiği cevaba göre kararınızı vermeyin bence başka kişilere de danışın derim. Her an bir yanıltma olabilir. Dikkat ediniz. 

Bizimkisi içeride havalandırma olmayan oldukça bakımsız bir tren idi şansımıza. Ve olağanüstü sıcak ve nemli bir temmuz günü. Üstelik pis ve kalabalık. Bu olumsuzlukları unutmak için kafada güzel şeyler düşünerek camdan bakmak yeterli. Bir yanı deniz bir yanı Akdeniz’in renklerini ve sıcaklığını yansıtan çoğunluğu taştan yapılmış somon rengi evler. Evler sarı turuncu ve pembe tonlarında. Aykırı renk görmedim ve farklı bir tarzda yapı yoktu. Trene dönersek büyük olasılıkla en düşük sınıftan bilet alınmış olmalı. Yoksa birçok tren var aynı hattan geçen. Kim bilir belki de orada durmuyor ya da ucuz olsun diye bu sınıf seçilmiş veyahut tamamen tesadüf. Her neyse keyfimizi hiçbir şey bozamaz. Şarkı kulaklarımda sadece camdan dışarıyı seyrederek ve gördüğüm güzel kadrajı fotoğraflayarak geçen bir 40-50 dakika.



Ve böylece grup sahilden sıradaki tekneye binerek hakkında dünyaca ünlü bir şarkı yazılmış ve kim bilir ne aşklara tanık olmuş İtalya’nın küçük ve çok bilinen tatil yeri Porto Fino’ya varıyor. Aşk ve sevgi şarkısının çıktığı o küçük sahil kasabası. Deniz yoluyla sahile yaklaşırken ki doğa görüntüleri dahi kartpostal gibi. Küçük ayrıntıların gitgide büyümesini seyrederek kıyıya yanaşmak. Mis gibi bir deniz kokusu, dalga ve kuş seslerinin eşlik ettiği Porto fino şarkısı yavaşça yine kulaklarımızda. O kadar küçük ve bir o kadar da büyüleyici ki… Görmek lazım, kelimeler yetmiyor. Uzaktan şirin bir maket gibi görünen sahil yaklaştıkça küçük bir film platosu gibi.  Ah, nasıl da heyecan verici, kalbim kıpır kıpır. Daha şimdiden.

Herkes çok etkilenmiş olmalı ki grup halinde geldiklerini unutup dağılma yoluna giriyor. Temel mesele en iyi fotoğraf karesini yakalayabilmek. En güzel videoyu çekmek. Zaten yeterince iyi malzeme ve ışık varken kimse bu müthiş manzarayı kaçırmak istemiyor. En çok da ateş gibi çakan gözlerin derinine bakabilsek, bulacağız. Sevgiliyi gözlerde arayacak gibi olduk, ama yoktu. Her köşe başındayken bir sonraki köşedeymiş gibi bir umut doğuyor. Olmayan gölgesini takip ederek, tepelere çıktığınızda yok oluyor birden. Hayret, sevgili buraya kadar çıkmıştı, görmüştüm onu. Nerede acaba? Belki de aşağı indi farklı sokaktan. Hüzünle dar ve taş merdivenleri inerken sesi geliyor, limana çağırıyormuş gibi.. Hay Allah, ne zaman indi ki… Aşağı doğru adımlar sıklaştık ki ses de yakınlaşıyor. Kısa yoldan gitmeli, o halde sokak aralarındaki dar geçitlerden daha hızlı adımlarla koşarak. Tam limana yaklaşırken sevgili bir dükkâna girerken görülüyor. Parlak, sarı saçları uçuşarak hızla içeri girerken biriyle çarpışır. Tam yere düşürdüklerini almaya uzanırken aniden kaybolur.



Güneşin tepede en dik zamanları. Öyle parıldıyor ki, sevgili yine kayboldu. Güneşin parıltısı sevgilinin yanında nedir ki, bak aşağıya inmiş beni çağırıyor. Hatta geldiğimiz tekneye doğru yürüyor. Yakalamalıyım onu bu kez. Güneş en yakın yardımcım. Limana hızla iniyorum, şarkı kulaklarımda. Sevgili tekneye yürüyordu en son ama kayboldu. Bu küçük balıkçı kasabasının her lokantasında, kafesinde, Arnavut kaldırımında, hediyelik eşya mağazalarında onu arıyorum tek tek bakarak. Teknede buluşma zamanı azaldı biliyorum ama sevgilinin kokusu hala burnumda tütüyor, biliyorum ki burada bir yerde beni bekliyor. Vücudunun O harikulade kokusu ve dökülen sarı saçlarının tüyleri benim rehberim. Ona kavuşmadan gitmeyi reddediyorum.  Rengârenk tarihi İtalyan evlerinin önündeki bankta çaresizce oturuyorum. Bacaklarım ağrıyıncaya kadar koşmam, şu tepelere tırmanmam hepsi onun içindi. Gömüyor mu ne kadar uğraştığımı. Neden benden kaçıyorsun demek istiyorum bulduğumda. Saçını göğsüme yatırıp, ay şeklideki porto fino limanına bakarak birlikte hayaller kurmayı isterdim.  Ama yoktu. Hava da kararıyordu. Tekneler bir bir ayrılırken limandan, etraftaki insanlar da çekilmeye başladı. Bu Aşk kasabası boşalıyordu. Her akşam olduğu gibi.Grubun rehberi beni bulduğunda nefesi kesilmişti. En son ben kalmışım.

Denize baktığımda lacivertleşen su içinde hüzünlü yüzünün gölgesi göründü. Rengi gitmiş, yüzü düşmüştü, gözünden akan yaşları silmeyi çok isterdim. Ellerini yüzüne kapadı, arkasını dönerek su üzerinde uzaklaşırken ben de onun peşinden gitmeyi çok arzuladım ama bırakmadılar.

Tekneyle limandan ayrıldığımızda hava kararıyordu. Son vapurduk. Ne zaman masmavi denize baksam onu arıyorum. Hatta gökyüzünde, toprakta, suda ama göremiyorum. Onun saçının telinden, kaşından, o alımlı dudağından bir parça görebilsem, dokunabilseydim ne mutlu olurdum. Ama yoktu. “I found my love in Portofino” Galiba sadece oradaydı…

 

Yazının devamı...