Basketbolda Gurur, Leyla Çalışkan ve Koç Carter

BASKETBOL şampiyonasında milli takımla gelen mutluluk son zamanların en güzel olayıydı. Başkent Ankara açısından bakarsak pek çok artı puanı da ekleyebiliriz.

Öncelikle Ankara Spor Salonu gibi bir tesisin varlığı önemliydi ve iyi değerlendirildi. Ana caddelerin basketbol atmosferiyle süslenmesi iyi fikirdi. Seyirci eğilimleri yönünden ise bence araştırma konusu olmaya aday bir nokta belirginleşti: Futbol ile basketbol seyircisi arasında tavır, duruş ve ifade açısından “dünya kadar” fark var.
Dile kolay, güreş dışında ilk kez bir takım sporunda dünya ikinciliğini kazandık. Üstelik “asla yenilmez” denen devlerle mücadele ederek. Sırbistan’ı nasıl bileğimizin hakkıyla yendiysek, bir adım sonrasında Amerika’yla final oynarken sanki nazar değdi ve kendi hatamızın kurbanı olduk. 12 dev adamdan bahsetmiyorum; onlar ellerinden geleni fazlasıyla yaptı, ama tamamen güçten düşmüş halde. Nasıl düşmesinler ki, son iki maçı üst üste programlayan federasyon adeta sporcu yorgunluğunun ne demek olduğunu herkese kanıtladı. En son iki maç arasında hiç değilse 48 saat geçmesi gerekmez miydi? Böyle bir planlama önümüze geldiyse bile en başında itiraz etmemiz şarttı. Sonuçta nasıl koskoca ana muhalefet partisi, genel başkanının seçmen kartını bulmayı akıl edemeyip bir skandala imza attıysa; federasyonun arka arkaya final maçlarını koyup basketçilerimizi birer yorgun savaşçıya dönüştürmesi de traji-komik bir olay olarak kayda geçti.

Dört dörtlük filmler

Ne olursa olsun, ilk kez dünya ikinciliği müthiş bir olay. Basket maçından sonra hemen ev sinemasına kurulup 2005 yapımı “Coach Carter/Koç Carter” filmini yeniden izledim. Elbette “Beyaz Gölge”, “Space Jam”, “Glory Road” gibi dizi veya filmleri anmadan olmaz, ama basketbolla ilgili dört dörtlük bir film arıyorsanız “Koç Carter”ın yeri başkadır. Bu filmi izlerken bir yandan 12 dev adam ve onları yetiştiren hocayı hatırlayarak, aslında “Koç Carter” filminden çok daha ilginç bir hikâyemiz olduğunu düşünmeden edemedim.
Okulun yeni basket koçu Carter (Samuel Jackson) göreve başlar başlamaz farklı tekniği, diğerlerine benzemeyen disiplin anlayışı ve de “rengi” ile göze batar. “Koç Carter” kendini basketbolun sadece sporcu yanıyla sınırlamayıp, aynı zamanda ırkçılık, ayrımcılık, önyargılar ve mahalle baskısı üzerine pek çok şey söyleyen bir filmdir.
Hidayet Türkoğlu’nu daha ortaokul öğrencisiyken keşfeden ve ailesinin karşı koymasına rağmen basketbola yönlendiren Leyla Çalışkan, bugün Kerem Tunçeri başta olmak üzere 12 oyuncuyu yetiştirip “dev adam” yapan çalıştırıcıdır; yerel takım elemanlarını dünya çapında yıldızlara çeviren bir yetenek avcısıdır. Ne yazık ki bu değerli antrenör “ruhuyla bedenini barıştırdığı” için cezalandırılmış, dışlanmıştır.

Hissettiğim gibiyim

Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürme kararı ve sonrasında cinsiyet değişikliği ameliyatı bir anda bütün profesyonel yeteneklerinin önüne geçmiş; üç yıl gibi uzun bir süre antrenörlük yapması engellenmiştir. “Nasıl hissediyorsam öyleyim” demiş ve cezalandırılmıştır!
Bütün bunlar bir yana, dünya basketbol şampiyonası sırasında da kendisini hatırlayan olmadığı anlaşıldı.
En son bir televizyon programında gördüm Leyla Hocayı:
Her ne kadar Dünya Basketbol Şampiyonası’na davet edilmediğini anlatıp sitem etse de; Hido ve diğer oyuncuların kendisini teşekkür etmek için bile aramadığını belirtip gönül koysa da, bir öğretmen sevecenliği içinde hiçbirisine kıyamadığı belli oluyordu.
Bir senaryo yazarımız keşke bu konuya bir el atsa, 12 dev adamın galibiyeti ve dünya çapındaki başarısında birebir emeği olan bu insanın hayat hikâyesinden öyle bir film çıkar ki, inanın “Koç Carter” yanında sönük kalır.

Haftanın En İddialısı:
Ejderha Dövmeli Kız


BAYRAM sonrası haftada sinema salonları herkesi memnun edecek çeşitlilikte. Üç boyutlu gözlüklere ilginiz devam ediyorsa, macerasından (Ölümcül Deney 4) en kanlı olanına (Pirana) ve çizgi romanına (Oyuncak Hikayesi) kadar her türlü seçenek mevcut. Yakında üç boyutlu gözlüklerle izlenecek ilk Türk filmi de (Cehennem) bu listeye katılacak.
Bu hafta uzun zamandan beri merak konusu olan bir film gösterime girdi: Kitabıyla şimdiden uluslararası popülerlik kazanan “Ejderha Dövmeli Kız”ın sinema uyarlaması da çok başarılı. Yıllardır kayıp olan kızının ölmediğine inanan bir baba ve onu bulmak uğruna dedektifliğe kalkışan gazeteciyi bekleyen çarpıcı gelişmeler bir macera filmi tadında. Ayrıca “Ejderha Dövmeli Kız” aile ilişkileri, kapalı toplum ve dar çevre gibi ilk bakışta klişe gibi gelen kavramların içini çok katmanlı bir öyküyle doldurmayı da başarıyor. Kitap serisi bir üçleme olduğuna göre, mutlaka filmin devamı gelecek.
Yazarın Tüm Yazıları