Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Alptekin'in adı neydi?

Son yıllarımda bellek dediğim belayla cenk halindeyim. Binlerce sözcük, binlerce müzik sesi, binlerce renk, milyonlarca olay ve insan yüzü birbirine karışmış, harman olmuş kafamda dolanıp duruyorlar.

Gerekli bulduğum zaman anımsadığım bir ismi ya da bir resmi bulamıyorum. O anılar, sanki silgi ile silinmişler. Ama yine aynı anılar hiç gerekmediği bir anda, örneğin sabahın köründe ‘‘Sobee!’’ deyip saklandıkları yerden çıkıveriyorlar.

Örneğin üç sabahtır ‘‘Sen yağmur ol, ben bulut... Sen yağmur ol ben bulut...’’ diye bir Karadeniz türküsüne takılıp kaldım. Türkünün ne başını ne sonunu anımsamıyorum. Sadece ‘‘Sen yağmur ol, ben buluut!’’ diye dolanıp duruyorum.

Bazen bir arkadaşım ya da tanışım olmayan birini televizyon ekranında görüveriyorum. Hem de renkli ve sesli... Sonra da bilinmez bir koridorda yok oluyorlar. Ama kolay unutamadığım birinden söz etmek istiyorum.

*

Alptekin, okul ve mahalle arkadaşımdı. Allah, özenip bezenip kafasına akıl, fikir doldurup ‘‘Eh, olursa bu kadar olur. Bu kulumu ben bile beğendim. Diğer alem kullarına örnek niyetine yarattım!’’ diye aramıza salmıştı herhalde.

Alptekin'de yok yoktu. Yakışıklılık, boy bos, endam ondaydı. Biz ‘‘Amanın, bedenimiz güçlü ve yakışıklı olsun’’ diye kan ter içinde debelenir, sıska bedenimizle yüzer, güreşir, halter kaldırır hatta ağaçlara tırmanırdık. Onun hiç zahmet etmeden geniş omuzları, ince beli, adalesi oynak pazuları vardı zaten. Bizlerden de bir kafa uzundu. Sırım gibi ince uzun bir delikanlı olması yetmiyormuş gibi herif adam güzeliydi de... Siyah dalgalı saçları, kalkık burnu ve yeşil gözleri vardı. Güldüğü zaman diş macunu reklamı gibi gülerdi. Kızlar bizlerin farkımıza bile varmazlardı. Ama Alptekin'e bakmaktan boyunları tutulurdu.

Biz, geceler boyu inekleyip ders çalışırdık. Ama o, kendini hiç sıkmadan iftihara geçerdi. Onu hem kıskanırdık hem ona hayrandık. Fakat, lise sonda Alptekin'de garip haller olmaya başladı. Önce dalgalı saçlarını kırptırdı. Sonra, kalem gibi dik bedeni bükülmeye başladı, omuzları çöktü. Yürürken ayaklarını yere sürtmeye başladı. Hastalandığı için telaşlandık. Giderek bizden uzaklaşıp içine kapandı. İşin en şaşırtıcı yanı tam 3 dersten ikmale kalmayı becerdi.

Liseden sonra kimimiz değişik okullara gittik, kimimiz çalışmaya başladık. Savrulup birbirimizden koptuk. Alptekin'i bugüne kadar iki kez görebildim.

*

Zorlu bir çalışma günü Gırgır'dan çıkıp iki tek atmadan somurtuk suratla eve gitmeyeyim dedim. Meyhane kalabalıktı. Yer bakınırken arkamdan biri ‘‘Gel benim masama otur’’ diye seslendi. Ben, o gülüşü tanıyorum ama onun ak dişleri sigaradan sararmıştı. Gözleri de kahverengiydi. ‘‘Bu herif hem Alptekin, hem de değil!’’ diye düşünürken ‘‘Dert etme ben oyum’’ dedi.

‘‘Göbek?’’

‘‘Çok masraf ettim. Börek, kebap, içki... Adam gibi adama benzedim.’’

‘‘Dalgalı saçlar?’’

‘‘Hamdolsun bir hayli kelleşti...’’

‘‘Gözlük nereden çıktı? Sen bir karıncanın arka bacağını 10 metreden görürdün.’’

‘‘Gözlerim yine görüyor ama numarasız camlı gözlük takıyorum.’’

‘‘Adamın saçının rengi değişebilir, dişi çürür, burnu gagaçlaşır ama gözleri değişmez.’’

‘‘Onlar da değişti... Kahverengi lens takıyorum.’’

‘‘Ulan Alptekin, ya sen başka birisin ve benimle dalga geçiyorsun?.. Ya da kafayı sıyırdın.’’

‘‘Ne dalga geçiyorum ne de hoplattım. Üstelik de benim adım Alptekin değil Mehmet... Mahkeme kararıyla adımı değiştirdim. Sıradan bir adım olsun istedim.’’

Adam sahici bir Alptekin'di ya da Mehmet... Önce çocukluğumuzdan, gençliğimizden, arkadaşlarımızdan muhabbet ettik... Bir büyük arkası yolluklarımızdan sonra ben patladım.

‘‘Cümle alem biz dahil senin çeyreğin kadar benzemeye çalışmak için yırtındık durduk. Cevat, düz saçlarını kadın kuaförlerinde dalgalı olsun niyetine kamyonla para ödedi. Haluk, gün boyu ağaç dallarında 2 santim uzamak için çamaşır misali sallanıp durdu. Boyu uzamadı ama kolları şempaze gibi uzadı. Kaya, güreş, karate, boks kulüplerine abone oldu. Seni bir kere yenemedi. Ben, sabahlara kadar Tolstoy'undan tut Fuzuli'yi okumak için genç yaşta dörtgöz oldum. Edebiyat dersinden senin gibi bir kere 9 alamadım. Okul, mahalle, kızlar, ailelerimiz cümle alem senin hayranındı. Örneğimiz, gururumuz hatta umudumuzdun. Sen, ne halt ettin de kendini bu hallere soktun?’’

‘‘Çok basit Oğuz'cuğum. Lise son sınıfta hababam kazıklandığımı farkettim. Herkes benden medet umuyordu. Sınıfın kopyalarını gece boyu ben hazırladım. Biriniz ikmale kalsa suçu benden sorulurdu. Aynı anda Güzin Abla görevi bendeydi. Aşk, para, kavga işlerini ben hallederdim. Hatta, öksürüğe neyin çare olduğunu soran ya da bu hafta hangi filme gitmek isteyen gelip beni bulurdu. Anam, babam bile para, yemek işlerini benden sorarlardı. Yani tüm çevrem kendilerine fikrimi bile seçmeden beni lider tayin etmişlerdi. Daha 17 yaşındaki bir delikanlıyı 50 yaşında birine çevirip ırgat gibi çalıştırıyorlardı. Lider olmanın en kötü kazığı da yalnızlıktı. Siz bile ‘‘Nasılsın, nicesin, bir derdin var mı?..’’ diye sormadınız.

‘‘Senin ne derdin olurdu ki?.. Bir elin yağda, bir elin balda... Kızlar bir yanda, okul bir yanda sana hayran...Biz ise cama tırmanır durumdaydık.’’

‘‘Hiç sormak aklınıza gelmedi mi ki?’’

Sahi yahu, derdimizi anlatmaktan, Alptekin'e hal hatır sorduğumuzu pek hatırlamıyorum.

‘‘Bir de bilmediğiniz bir derdim vardı.’’

‘‘Ne derdi?’’

‘‘Bütün akıllı, parlak, beğenilen ve yaman biri olarak aslında ben mahcup bir delikanlıydım. Kısa boylu arkadaşlarımdan, siz zayıf, ben pekiyi alırken, kavgada saçımın bile bozulmamasından, kızların ikide bir aşık olmalarından, babam yaşında adamların bana akıl sormalarından utanırdım. Belli etmezdim ama yerin dibine geçerdim. Her yerimi ateş basardı... Mahcubiyet nasıl bir bela bilir misin?’’

Birer yolluk daha söyledik.

‘‘Artık derdin kalmamış anladığım kadarıyla.’’

‘‘Sıradan biriyim artık. Kimse akıl fikir sormuyor. Benden zaferler beklemiyor. Hayran hayran seyretmiyor. Bir devlet dairesinde şef ya da müdür olamadım. Güzel kadınlarla derdim yok. Anaç bir karımla mutluyum. Sen arslansın, bir tanesin!.. Kurtar bizi!.. diye arkamdan iten de yok. Sırtımda hamallığın sorumluluğu da yok. Artık sadece kendi sorumluluğumu keyifle taşıyorum.’’

*

Alptekin Mehmet'le 30 yıl içinde bir türlü görüşemedik. Ta ki, dün geceki namlı bir film galasına kadar... Ben de dahil herkesler oradaydı. Fuayede bir ara çakmak çakmak yeşil gözleri, siyah dalgalı saçları, pırıltılı beyaz dişleriyle Alptekin Mehmet, yanındaki manken endamlı bir alay kıza hababam birşeyler anlatıyordu. Bence, kızların fıkırdayıp, kıkırdayıp gülüşlerinden ünlü belden aşağıya fıkralarını döktürüyordu. Dayanamayıp sokuldum.

‘‘Ne haber mahcup çocuk?’’ Önce tanıyabilmek için gayrete geldi. Sonra ‘‘Gözlüksüz kolay göremiyorum kusura bakma... Hamdolsun mahcupluk illetinden nihayet kurtuldum’’ dedi.

‘‘Ben yetmişine dayandım bana da şunu öğret.’’

‘‘Saçların dalgalı peruk, porselen dişlerin takma, göbeğinde korse olacak. Benim gibi payet pırıltılı kırmızı smokin giyecek ve kızları güldüreceksin’’
dedi.

‘‘Hanım da seninle galada beraber mi Alptekin Mehmet?’’

‘‘Hangi hanımı soruyorsun?.. Zaten benim adım da Tayanç!.. Yeni değiştirdim’’
dedi.
X