ALLEGRO MA … NON… Kavurucu geçen yazlardan birinin sonu mu, Eylül başı mıydı, bilmiyorum. Yanımda annem babamdan başka birileri de var mıydı? Anımsadığım,

Hürriyet Haber
11 Şubat 2000 - 00:01:00

ALLEGRO MA … NON… Kavurucu geçen yazlardan birinin sonu mu, Eylül başı mıydı, bilmiyorum. Yanımda annem babamdan başka birileri de var mıydı? Anımsadığım, çok eski, çok silik, çok çocuk bir zamanda, içime çarpıveren görüntüler.Bina da, kapı da büyüktü. Ağır, zor açılan kanadın aralığından nasıl girdik? Serin miydi?..Dibinden ışık vuran bir garip, büyülü, kuyu.Beyaza dönmüş sarı saçlı; yaşlı, ürkek, yorgun, adının "Papatya"sı, utangaç bir gençlik özleminden kalan, Suor Margherita'ydı, ilk gördüğüm!Yaşamımda hiç yer etmemiş, bulanık, tatsız, bir su gibi. Hep kapı açan, kayar gibi ulaştığı kapının sesini nereden duyduğunu bilemediğim, içimde dışlanmış, ezilmiş, bir köşeme asılı kalmış, Suor Margherita.…Kırmızı dar halıyla kaplı, pirinç çubukları her basamakta ışıldayan, geniş mermer bir merdiven, nem yüklü bir serinlik, ardından içime dolan ince, incecik bir korku, bir terkedilmişlik.Okulun açılmasından iki gün önceydi. Her zamanki, meraksızlığımdan olacak, erken bırakılma nedenini hatırlamıyorum. Bomboş, beni korkutan, asık yüzlü bir bina.Merdivenlerin sonundaki aydınlık, yavaşça, güçlü, yumuşak bir ışığa dönüştü. Küçük, nerdeyse sevimli bir sahanlık, üst katlara çıkan geniş basamaklar, sağında, oradan ayrıldığım son güne kadar (kaçamak bir göz atışın dışında) korkup, yaklaşamadığım "cappella".Senelerce, cappella'yı da, onun tatlı, tütsü kokan karanlığını da, merak etmedim. İçimde, özenle sakladığım dualar zedelenmesinler diye mi?! Sahanlığın solunda, uzun tahta zeminli loş hole açılan üç sınıfla, Yeni Melek Sineması'nın arasındaki dar, kirli sokağa bakan, müdür odası vardı. Eşyalarının kokusuna ağır nem sinmiş, az ışıklı oda. İçinde, gecikmiş, ödenmemiş okul taksitlerimin sert uyarısını göğüslediğim, sevmediğim müdür odası.İçeri girmeden -seyrek çağrılırdık, cilalı, koyu parkeleri çizilmesin diye, ayakkabılarımızın altına, eski keçeler takardık. Müdürümüz Madre Pia'nın ritmini yakalamaya çalışarak, üzerlerinde, beceriksizce yürürdük...Madre Pia: İçimdeki saygıya asılı uzak bir ses, küskün bir bakış; bıçak gibi, ok gibi, insanın en derinine saplanan....Konuşup bıraktılar beni. Koca binada başka öğrenci yoktu. Yalnız, korkmuş, okulun arkasındaki bahçeye terk edildim. Binalarla çevrili, havası ağır, basık, iki katlı bir bahçenin ortasına. Aşağı inen merdivenlerin tam yanındaki duvarda bir girinti: içinde, yağmur sularının izleriyle kaplı, boyaları yer yer dökük, büyük (acaba?) bir Meryem ana heykeli: Önünde, genişçe bir kapta, solmuş, eskimiş, çiçekler...Bahçenin tam ortasında, kocaman bir çadırı andıran çınarın altındaki banka oturdum. Kafamı kaldırıp, önce üzerime dökülecekmiş gibi duran soluk yeşil yapraklara, sonra da nefes almaktan bile korkarak, etrafımı saran yabancılığa baktım. Kaçamadım. Yanıma kim yaklaştı görmedim. Sonra tanımadığım bir kadın, tanımadığım bir dilde, bana "tanımadığım" bir şeyler söyledi. Kalktım, Suor Annunziettina'nın ardından yürüdüm. Binaya girdim, is rengi geometrik desenli çinilerin üstünde, adımlarının temposunu yakalamaya çalışarak, merdivenlerden yatakhanelerin katına çıktım.Ahşabı aşınmış karanlık odanın iki yanına, yataklar dizilmişti.Üzerleri gergin sinema perdeleri gibi, kırışıksız, düz pikelerle; yastıkları, derince içine alıp inen, kar beyazı pikelerle örtülü yataklar... Daha sonraları Suor Bambina ile aramızda, düzgün yapılma savaşlarına sebep olacak yataklar!Bana gösterilen yatağa gittim. Üzerinde eski bavulum duruyordu, ezik. O da yalnız.Eşyalarımı çıkardım. Ne güzel katlanmış, ne özel, ne güzel kokuluydular. Karanlığa değil, bol güneşli bir tatile hazırlanmışlar gibi...Yatağın yanındaki eski komodinin içine, elime geçenleri tıktım. Buruştular, acele ettim, böylesi özenden utanıp, gözümden kaybolsunlar istedim. Suor Annunziettina kapıda, arkasından vuran zayıf ışıkta, kocaman, karanlık bir heykel gibiydi. Komodini zorla kapattım. Kalan eşyaları topladık, kapının yanındaki daha eski, daha büyük bir başka dolaba götürdük. Formamı, dışarıda, tuvaletin karşısında boylu boyunca duvara raptedilmiş, demir topuzlardan birine astık.Okul formam: Koyu lacivert, yüzde yüz yünlü, önünde, arkasında, robadan inen kanon plili formam, kirlenmesin diye, özel günlerin dışında, hep üzerine, siyah saten (mutfak!) önlüğüyle, lastikli kolluklar takmak zorunda olduğumuz, formam…Üstünde, küçük sedef düğmeye iliklenmiş, motiflerini hala hatırladığım, beyaz işi boynumu kesecek kadar kolalı, yakam...Akşama kadar neler yaptım, yukarı etüd sınıfına çıktım mı bilmiyorum ama, yemek saatinde, aşağıdaki boş yemekhanedeyim. Duvar kenarlarına çekilmiş uzun tahta masaların iki yanına, alçak sıralar konmuştu; tepedeki ampul kırk mumluktan fazla değildi.Bütün "refettorio"yu kaplayan pis, kötü ışığa, Cappella'dan aşağıya gelen boğuk, ürkütücü ilahi sesleri karışıyordu... Kirli sarı duvarlara baktım, benden uzakta, koyu yeşil boyalı kapıya baktım, önümdeki tabakta, ilk kez gördüğüm "cotoletta"ya baktım, üstüme üstüme gelen gölgelere baktım, içimde kabaran korkuya baktım, eğildim, masanın altına saklandım.Ağlamadım, bağırmadım, gözlerimi sıkı sıkı kapattım, evimi istedim...Ne kadar geçti bilmiyorum, utandım da mı yerime oturdum, yoksa beni almaya gelen Suor Annunziettina'yı görünce mi dışarı çıktım?..O beni umursamadı, tabağımdaki soğumuş yemeğe de, üstümdeki korkuya da aldırmadı, yapması gereken çok önemli bir işe yetişmek için, benden kurtulmak ister gibi aceleci, ellerini çırparak kapıyı gösterdi. Yine birlikte çıktık, yine birlikte yatakhaneye gittik, köşede, daha önce dikkat etmediğim, bir bölme gördüm. Etrafı, hastane odalarında yatakları birbirinden ayıran büzgülü beyaz perdelerden biriyle çevrili, yatakhane rahibelerine ayrılan özel bir bölme. Çok daha sonra cesaretle, perdesini aralayarak, gizemini bozacağım bir bölme!.. İçinde: Somyalarımızdan daha büyük, oymalı demir başlıklı, yüksek bir karyola, bir komodin, bir ayağı tahta parçasıyla destekli, küçük, koyu kahve bir masa, ortasında, kenar emayeleri dökülmüş, vuruk, büyük bir tas, geniş ağızlı, kulplu, porselen (yoksa, seramik mi?) kocaman bir sürahi.Cilt kapağı elde taşınmaktan aşınmış bir incil, yanına avuçlanarak bırakılmış, bordo püsküllü siyah tespih.Duvarda, çarmıha gerili, acı içinde, bir İsa; avuçlarında, dizlerinde, ayaklarında kan. Aynı çivide, isteyerek unutulmuş, yaprakları beyazlaşmış, bir zeytin dalı…Nerede olursa olsun, insanın, inatla kendisi için yarattığı, dokunulmaz, paylaşılmaz, bir garip dünya.Rahibeleri düşünüyorum da; çoğu gencecik kızlar... O zaman ne büyük görünürlerdi gözüme. Yirmili yaşlarını, çocuk ürkekliğiyle taşıyan, ergenlik sivilceli kızlar...Kendi gençliklerini çözmeye çalışırken, bizi bir kenarda, sahipsizliğimize terkeden, kızlar...Suor Michelina, Suor Lucia, Suor Agnese, Suor Clemente, Suor Pina...Bir solukta tükettiğimiz o yıllarda, ne onlar bizi, ne de biz onları yakalayabildik!..Daimi yatılı gecelerimde, uyuyamadığım zamanlar, geç bir saatte Suor Michelina'nın yatakhaneye gelirken koridorda yankılanan sert, kendine has ayak sesini duyardım. Sonra, uyuduğumuzu yeni hatırlamış gibi toparlanması, sessizlik, yataklara çarpmamaya çalışarak, bölmesine ulaşması, birkaç dakikalık bir boşluk, tasa dolan suyun şıkırtısı. Yüze çarpılan, kollara akıtılan sular, belki koltukaltları da yıkanırdı kim bilir?O ilk okul gecesi, yatağa terkedildiğimde öyle yorgundum ki, üzülüp korkmak için bile gücüm yoktu. Evimde görmediğim, yorgansız bir yatakta, battaniyenin altına serili çarşafı, baş tarafta, genişçe geriye katlanmış bir yatakta yatmayı bile, yadırgamadım. Soğuk denecek serinlikte çarşafların içine, yüksekten, derin bir uykuya atılmışım gibi geldi.Uyandırıldığımda yine karanlıktı. Omzumu dürten bir dirsek, üstüme eğilmiş kara bir gölge: Suor Bambina'yı böyle tanıdım.Farklıydı, beni ite kaka, hoyratça uyandırdığı ilk sabah bile bunu anladım. Her zaman hepimizi umursadı, kızdı, bağırdı. Sonraları da, üstüne sevgiyle her atılışımda, romatizmalı elleriyle sakladığı yüzünde, utangaç mutluluğunun gururunu, hep gördüm..Üşüdüğümü, öksürdüğümü, regl olduğumu, ilk o bildi. Hiç şefkatle elimi tutmadı, sarılmadı, ama vardı. Diğer 'suor'lerin aksine; abartarak taşıdığı hırçınlığını, hiç soğuk bir ilgisizliğe çevirmedi.Yünlü, siyah, uzun elbisesinin içinde genç değildi. Kapısı, penceresi gibi okulun kendisiydi. Yirmili yaşları, ergenlik sivilceleri, gençlik sorunları yoktu. Aşk yaraları, sıla acıları yoktu. Yaşamında bütün yitirip tükettiklerinin yerine, bizi, pişmanlık duymadan yerleştirmişti.Akşamları, ağır gövdesiyle, merdivenleri bir eli trabzanda, diğeri dizinde, dura dura çıkarken, yatakhanede kopan fırtınaya vaktinde yetişememesinin hain mutluluğunu yaşar, acı çekmesini umursamazdık bile.Suor Bambina: İnce naylon fileye geçirilmiş beyaz saçları, sulanmış, seyrelmiş uzun kirpikli siyah gözleriyle, ayaklarını ağır bir yük gibi sürüklemesiyle, ellerinden çok dirseklerini kullanmasıyla, itmesiyle, kakmasıyla, yine karşımda...Okulun yalnızlığında geçirdiğim ilk gecenin sabahında, kalkıp giyinirken, onunla güvendeydim. Devamlı ilgisinden, her hareketimi, -niye olduğunu anlamasam da- eleştirerek bağırmasından mutlu oldum…Onu ilk gördüğüm anda bile sahiplenildiğimi hissettim. Hazır olunca, bir daha hiç göstermeyeceğim ürkek bir saygıyla, arkasından yürüyerek aşağı indim. Alt koridorun hemen sağında, yine loş, geniş bir mutfak vardı. Ortasında, bana dev gibi gelen bir kuzine, yerlerde aynı is rengi geometrik çiniler, beyaz badanalı duvara tutturulmuş tek sıra rafta birkaç tabak, (diğerleri nerdeydi acaba?) duvarı boydan boya çevreleyen bir tezgah, kapının hemen solunda, ilk ve son defa böyle temiz gördüğüm, iki gözlü, büyük bir eviye, (hep donmuş salçalı yağları suyun üstüne çıkmış, pis tabaklarla dolu oldu) ve bezler -kirli gibi, renkleri atmış irili ufaklı bezler.Nereden geldiğini anlayamadığım, benim için yeni, bu tuhaf kokunun içinde de kocaman bir gövde gördüm: Suor Maddalena.Azman, pasaklı, bir çocuk. Üstünde diğer rahibelerden farklı bir önlük. Fırlamaya hazır topa benzeyen karnını, nasıl sardığına şaştığım, iki parmak kalınlığındaki kemeriyle, tam bir ilkokul önlüğü. Kolları, dirseklerine kadar sıvalı, önü hem ıslak, hem lekeli. Geriye kaymış filesinden çıkan, kır saçları dağılmış, bana gülerek bakan ilk yüz.Hiçbir zaman, sorunlara eğilecek derinliği olmayan, Napoli'nin köylerinden kopup gelmiş, düz bir soluk.Aklımda; kulağının üstünde taşıdığı kurşun kalemiyle, mutfağın önündeki kantin dolabından çıkardığı gofretle pralin kutularını taşıması kalmış (duygu dağılımımda, ona düşenin hepsi bu).Bodrumda, refettorio'dan ayrı bir yemekhaneye, girdim. Sokağın parkesine bakan, tepedeki kirli pencereleri, hem demir parmaklık, hem de kalın bir tel örgüyle kaplı, daha küçük bir yemekhaneye.Masalarda, bejli kahveli kalın muşambalar vardı. Tam karşımda da, kanatlarından bazıları zor açılan, içlerinde, evlerden getirilen kahvaltılıklarımızı sakladığımız, boyumuzdan büyük dolaplar… Çoğu zaman boş olan rafımda, bana, "daimi yatılı" olmanın utancını yaşatan dolaplar... Hiç bilemedim, neden kahvaltılıkları, öğrenciler evden getirirdi? Aileleri İstanbul'da olanların bir ayrıcalığıydı bu; benimse, buna özenmekten başka şansım hiç olmadı! O ilk sabah, o karanlık yemekhanede, bunlardan habersiz otururken, elime bir dilim ekmek tutuşturdular. Üstünde, kalın bir tabaka Sana'ya sürülmüş mürdüm eriği marmelatı... Kim?.. Hiç hatırlamıyorum.Ekşi, yapışkan tadıyla, her lokması ağzımda büyüdü. Isırdım, çiğnedim, bitiremedim.'Suor'ler neredeydiler? Belli rollerin ezberlenmiş repliklerini tamamlayan oyuncular gibi, ara ara görünüp kayboluyorlardı.Sonra bahçeye çıktım, iri çakıllı toprağı, hafif esen rüzgarı, sıcağını yüzüme, ellerime uzatan güneşi gördüm. Mutluluk muydu?Giderek durgun, tozlu bir sıcak oluştu… Saatler ilerledi… Ve nihayet kapıda tanıdık bir yüz: Ayla!.. İtalyan Kız Orta Okulu'na gönderilme nedenim... Çevreyi, geçen seneden tanımanın gururu, beni sahiplenmenin telaşıyla, hızlı, canlı, koştu yanıma geldi ve benim o güneşe çıkarılmış hasta çocuk mutluluğumu ok gibi deldi geçti…Fırladım, ona gittim, sarıldım. Artık güvendeydim.Gün değişti.Beton zeminli alt bahçeye inip, turladık. Koştuk, yukarıdaki binanın kapısından daldık. Birkaç saniye süren derin bir karanlık, yaz ışığını içeri taşıyamayan, kamaşan gözlerim, delice çarpan kalbim, mutluluğum, sevincim...Boş sınıflara, tahtalara, kürsülere baktık, Ayla hep, konuştu.Kapısı açık bir kütüphanenin, cam çerçeveli dolaplarında, eski, toz kokulu, kitaplar vardı... Yanımıza kimse gelmedi. Yatakhaneye çıktık, bahçeye indik. Onun her anlattığını dinledim. Uzak bir düşü paylaştığımız saatlerin dışında, Ayla'yla başka hiç bir bağım olmadı, ama, bana o öğleden sonra verdiği mutluluğun tadını, hiç unutmadım.* * *Düşüme, garip ayrıntılarla gömülü ilk günden sonra bir boşluk, bir kopukluk... Sınıfım! (Ne zaman yerlerimize oturduk?) Aynı kolalı beyaz yaka, kalın lacivert forma, aynı telaş, aynı korku... "1955-56 hazırlık sınıfı". Dördüncü sıranın sol başında ben!Kürsüdeki kadının yanında, beyaz tenli, kumral saçlı Merzuka, sınıfta kalmasının hıncını, tahtadaki yazıları nefes nefese, bir solukta okuyarak çıkaran…Suor Agnese ile aramızdaki tek köprü.Etrafımda tanımadığım bir sürü kız, havaya asılı, anlayamadığım, onlarca kelime… Hiç öğrenemeyeceğim, hiç ezberleyemeyeceğim hiç sevemeyeceğim korkusu...Sıra arkadaşımı bile hatırlamıyorum, sadece ara ara birilerine odaklanan bakışlarla, bu "yabancı"lığı paylaşma arzusu...Dersler bitti!.. Akşam, ezberlenecek uzun bir listeyle (aylar, günler) refettorioya indim. Göğsümde, boğazıma yükselen, beni terleten baskıyla bir köşede durdum.Düşünüyorum da, içimde, az ışıklı bu sınıftan çok, basık yemekhaneyle, taş koridorlar yer etmiş... Suor Maddalena ile okur yazarlığından bile emin olamadığım Suor Clemente'nin, ders zilini beklemeden aceleyle mutfaktan yemekhaneye taşıdıkları koca tencere, tabaklara döke saça doldurdukları makarna çorbaları!.. Soğumuş bulanık suyun içinde, tuzsuz, az pişmiş makarnalar... Hiç değişmeyen "minestrone"!.. İkinci yemek ne olursa olsun, ağıza yapışan hamur tadı.Suor Clemente'nin, mutfak yemekhane arası koşturması, kaba, anlaşılmaz homurtular. Suor Bambina'nın sırtıma inen dirsek darbelerinde "çorba bitecek!" uyarıları... Yemekhanede eksilmeyen bir kovan uğultusu… Bahçeye açılan kapılar, beton üstünde ite kaka başlayan, sonu gelemeyen oyunlar.İstanbul'un bir yerinde, zamandan arınmış, küçük sevgiler, kısa dargınlıklar, çabuk kuruyan gözyaşlarıyla dolu bir Pandora kutusu...Derslerin bitiminde, yine yatakhane, arsızca, telaşla, koşulan basamaklar (nereye yetişmek için?), alelacele askılardan alınıp giyilen, beyaz puanlı lacivert, bele oturan, ev kokan akşam elbiseleri. Formalar kirlenmesin diye giydiğimiz, bizi "gündüzlü"lerin yabancılığından alıp birbirimize yakınlaştıran elbiseler... Etüd saatine kadar, özgün kokularında kümeleşen kızlar, önce bakışlarda, ardından birbirine uzanan ellerde başlayan çocuk dostluklar, zil sesiyle çıkılan, serin karanlık bir merdiven, iki saatlik sessizliğe mahkum edildiğimiz büyük etüd sınıfı.* * *Soğuk, karanlık kış günleri… Bu günlere yakıştırdığım başka biri, Mrs. Jordan, İngilizce hocamız. Eski bir kitaptan, canı sıkılıp fırlamışca, elinde bastonu, siyah ayakkabılarının atkıları yan düğmelerine ilikli, çivitli beyaz saçları ince saç filesinin içine özenle toplanmış, dudaklarında hepimize komik gelen kırmızı rujuyla, öğrettiklerini hala anımsadığım, yaşlılığını gururla taşıyan, mutlu amerikalı.Birden anımsadığım bir Türkçe dersi; İri gövdesi, kalın sesiyle, sıraların arasında dolaşan Türk müdür, Celal Alnıgeniş. İlk ezberlettiği şiir, Orhan Veli'den "Masal":Çocuk gönlüm kaygılardan azade,Yüzlerde nur, ekinlerde bereket,At üstünde mor kaküllü şehzadeUnutmaya başladığım memleket…Orhan Veli'yi tanımak, buharı tüten, ıslak bir havluyla yüzümü silmek gibi güzeldi. Rahat, yalın, abartısız.O kocaman adamdan bana; eski bir şiir, ve kar beyaz ellerinin tırnakları nar çiçeği ojeli, tombul Sülün öğretmenle yaşadıkları, naif ilişkinin anısı kalmış...Anılarımın bir yerine inceden sızmış, iki rahibe daha var. Birbirinden farklı, güçlü iki kadın:Koridorun ucunda, bol ışıklı bir pencere girintisinde, vazolara, "cappella"nın çiçeklerini yerleştiren, uzak soluk resim gibi Suor Elvira Leopardi'de "umutsuz aşk", Carducci'de "yalın sevgi", D'annunzio'da sonsuz tutkuya dönüşen küskün sesi, eğik başı, yorgun yüzüyle bu kadın, içime, incitmeden, sevgiyi, acıyı, hüznü, doldurdu. Yüreğim, onun yanında usulca büyüdü.. Soğuk sabah saatlerinde birlikte okuduğumuz "Padre Nostro" gibi, onu da anlayamadık ama, yaşamını, bir taş gibi sahiplendiğini bildik. Şiir okurken de, yorumlarken de, içimdeki bütün camları kırdı.Neden siyah elbisesi, zayıf adaleli bacaklarını gösterecek kadar kısa, siyah çorapları yeterince kalın değildi, kimbilir?..Diğerini, Suor Antonia'yı düşünmekse sulu yeşil bir elmayı ısırmak gibi. Hızla girdiği sınıfa taşıdığı telaş, sarı saçları, ışıklı yeşil gözleri, alaycı gülüşü, geniş, iri gövdesiyle hep farkettiğimiz, ama yine de yeterince korkmadığımız biriydi.Suor Elvira'nın duygusallığına karşın, gümbür gümbür gelen bir boşvermişlik, damarlarıma yeniden hücum eden kan.Düz, sağlam bir kadın. "Salami", "cavoli" lerle sınıf disiplinini sağlamaya çalışmayı, başarır mıydı? Aklımda, zor problemleri çözdükten sonra, şişman bir kedi gibi, gözlerini kısarak, sınıfı taraması var…Ya arkadaşlarım, bu özlem yükünün neresindeler? Hangisini önce tanıdım? Hangisini önce sevdim? Kimi daha çok? Ben hepsini, her zaman sevdim. Gözlerimi, ellerimi, yüreğimi sevdiğim gibi, abartmadan, haykırmadan, şaşırmadan. "Yap-boz" oyununun, her bir parçası gibi, hem tek tek, hem de hepbirlikte.Yavaşça geliyorlar. Durup dinliyorum.Hızla açılan, eriyen bir yumak, mercandan, yeşile, altına dönen bir gökkuşağı, buran, kabaran, bir girdap... Bunları bir düzene koyabilir miyim? Yoksa artık "düzen", içimdeki bu karmaşa mı?Arkadaşlarım… Çocukluğumu esirgemeden bölüştüğüm, yaşlandıklarını, şişmanladıklarını, çirkinleştiklerini kabullenemediğim, İtalyan Kız Orta'dan, kaynak suları gibi sessiz akıp giden arkadaşlarım...Yatılılar: Füsun, Suzi, İnci, Zekiye, Tülay, Seher, Merzuka, Nur, Aygül, Sevgi, Fatoş... ve içime kırık bir ayna gibi batan, Muazzez.Bal rengi gözleri, sol göz kapağındaki tiki, kalın örgüleri, ezik taşra kibarlığıyla, artık göremeyeceğim "yatılı"m... Aramızdan en erken ayrılan oyunbozan, hastalığının vurgununu, anılarına yiyen "yatak komşum".Onu görmeye gittiğimiz bir bahar günü, yüzündeki duru hüzne, kocasının çaresizliğine dayanamadan, evini terkederken, bindokuzyüzellili yılların kader bağlarından ilkinin koptuğunu, anlamış mıydık?..* * *Bende asılı kalan o çocuktan, geriye ne kaldı şimdi? İçime yine dalgalar vuruyor, garip hüzünler, garip sevinçler, köşe bucaklara saklanmış küçük kızlar ve… işte bu yarım, eski, ALLEGRO MA… NON TROPPO hikaye... Serpil ÖZUZUN - 11 Şubat 2000, Cuma

Yayınlanma Tarihi : 11 Şubat 2000 - 00:00:00
Etiketler:

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Koç Burcu
      21 Mart - 20 Nisan

      Kişisel farkındalığınızı arttıracak, bilgi kazanmanızı sağlayacak, ama bu esnada bütçenize çok fazla zarar vermeyecek şeyler planlamalısınız. Tüm...Koç Burcu - Bugün

      Boğa Burcu
      21 Nisan - 20 Mayıs

      Başarınızı diğerleriyle de kutlayabilirsiniz. Bilgi toplamalı, bilgilerin gerçekliğinden emin olmalı ve başladığınız işleri bitirmelisiniz. Fark yaratmak istiyorsanız,...Boğa Burcu - Bugün

      İkizler Burcu
      21 Mayıs - 20 Haziran

      Evinizde ve özel ilişkilerinizde yapacağınız değişiklikler duygusal anlamda istikararı sağlayabilir. İş birliğine açık olmanız durumunda, evinizi veya yaşadığınız yeri...İkizler Burcu - Bugün

      Yengeç Burcu
      21 Haziran - 22 Temmuz

      Önemli detayları atlamadığınızdan emin olun. İstediğinizi açık açık ortaya koymak işe yarar çözümler üretmenizde size yardım edebilir....Yengeç Burcu - Bugün

      Aslan Burcu
      23 Temmuz - 23 Ağustos

      Duygusal anlamda motive bir gündesiniz. Yanlış nedenlere dayalı değişiklikler yapmak doğru olmayabilir. Olayları doğru değerlendirmeli, daha alçak...Aslan Burcu - Bugün

      Başak Burcu
      24 Ağustos - 23 Eylül

      Sahip olduğunuzdan daha fazla paranız varmış hissine kapılmayın ve aşırı harcamalardan kaçının. Sizi motive eden kişilerle görüşebileceğiniz bir hafta...Başak Burcu - Bugün

      Terazi Burcu
      24 Eylül - 23 Ekim

      Bu hafta sonu, önemli kişisel değişiklikler yapmanız durumunda kendinizi çok iyi hissedebilirsiniz. Sizi bekleyen güzel bir gelecek varken lüzumsuz...Terazi Burcu - Bugün

      Akrep Burcu
      24 Ekim - 22 Kasım

      Dış etkilere bağlı duygusal durumlarla uğraşabileceğiniz bir hafta sonundasınız. Bazı kişilerin yapacağı son dakika değişiklikleri sizi asıl uğraşmanız gereken işlerden...Akrep Burcu - Bugün

      Yay Burcu
      23 Kasım - 21 Aralık

      Duyduğunuz her şeye inanmamalısınız. Belli anlaşmalar yapmadan ya da bazı sözler vermeden önce, kendi araştırmanızı bizzat yapmanızda fayda var. Bu hafta sonu, elinize...Yay Burcu - Bugün

      Oğlak Burcu
      22 Aralık - 20 Ocak

      Endişelerinizi dile getirerek olaylara netlik kazandırabilir ve doğru kararlar alabilirsiniz. Eviniz ve ailenizle bağlantılı konularla ilgilenirken daha sorumlu davranmalısınız....Oğlak Burcu - Bugün

      Kova Burcu
      21 Ocak - 18 Şubat

      Çok fazla bilgi paylaşımı size ters şekilde geri dönebilir ve size bazı bedeller ödetebilir. Bu hafta sonu, sevdiğiniz kişilerle ilişkilerinizi...Kova Burcu - Bugün

      Balık Burcu
      19 Şubat - 20 Mart

      Bu hafta sonu, bazı işleri ele alış veya uygulayış biçiminizi ya da bilgi edinme ev haber alma yöntemlerinizi gözden geçirebilirsiniz. Bu sayede kendinizi...Balık Burcu - Bugün