Gündem Haberleri

    Allah’ı seviyorum sanırdım

    Doç.Dr. Nihat Hatipoğlu
    08.10.2007 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur. Zordur, çünkü sevmek, sevilenle seven arasında menfaate dayalı olmayan bir ilgiyi gerektirir. Karşılıklı fedakárlığı, vefayı gerektirir. Cefaya karşı sabrı, sert rüzgárlara karşı dağılmamayı gerektirir. Sevmek, sevileni kırmamayı, ona karşı yanlış yapmamayı, kendi isteklerini sevilenin isteklerine tercih etmemeyi gerektirir.

    İsterseniz çocuğunuzu, isterseniz eşinizi, isterseniz bir canlıyı, çevreyi veya başka bir şeyi sevin. Sonuç değişmez. Hayatın zor labirentlerinde bu metaneti yitirmeden yürümeniz şarttır.

    Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim. Belki sevgilinin esası olan sevgiden bahsedelim. Yüce Allah’a karşı hissetmemiz gereken sevgiden...

    Şimdi şöyle bir soru sorsam ve desem ki, "Allah’ı seviyor muyuz?" İnanıyorum ki hepimiz "Elbette Allah’ı seviyoruz!" diyeceğiz. "Allah sevilmez mi? O’na kurban olalım!" deriz. Bu duygumuzda samimiyiz de! Çünkü hiç kimse "Allah’ı sevmiyorum!" demez, diyemez. Hiç inanmayan bile böyle bir cümlenin yüküne talip olamaz, olmamalıdır da.

    O zaman ikinci bir soru soralım ve "O halde sevgi nedir?" diyelim. Veya bizim sevmemiz yeter mi? O’nu sevmek mi önemli, yoksa O’nun tarafından sevilmek mi?

    Ne dersiniz, bütün bu sorulara bir çırpıda mákul cevaplar verebilecek miyiz?

    Dilerseniz gelin, İslám tarihinin ölümsüz şahikalarından enfes satırlar okuyalım. Bakalım sevgiye nasıl bir anlam yüklemiş büyükler?

    Bistamlı Bayezid, sevgi zannedilen boş kuruntuyu duvarların yüzüne çarparken unutulmaz bir ders verir:

    "Allah’ı seviyorum sanırdım! Ama anladım ki, esas olan O’nun sevmesi imiş! Allah bir kulu severse, onun kalbini kendisiyle meşgul edermiş!"

    Doğrudur... Bistamlı Bayezid’in dediği gibi, sevgi eğer sevilenin sevgisini getirmeyecekse, boş bir kuruntudur. Allah’ı o kadar seveceksiniz ki, neticede o sizi sevmeye başlayacak. O zaman sizin sevginiz O’nun sevgisine mahkûm olur. İşte o zaman O’nun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayakları olursunuz!

    Fudayl bin Iyaz’ın sevgiyi tarif eden dokunaklı sözleri ruh dünyamızda depremler meydana getirecek kadar derindir. Şöyle diyordu:

    "Allah’ı seviyor muyuz diye sorarlarsa sus, konuşma. Hayır dersen, dinden çıkarsın. Evet dersen, tavırların evet diyenlerinkine benzemiyor ki! O zaman da münafıklara, sahtekárlara benzersin!"

    İşte size Bağdatlı Cüneyd’in cümleleri. Mevlána’nın ufkunu ne kadar da çok hatırlatıyor?

    "Şu kalp Allah’a aittir. O’na sakın yabancıyı sokma!"

    Sevgide dozu iyi anlamak şarttır. Sevgi teslimiyeti ve tam bir tevekkülü gerektirir. Gayrisinden hicret ve firkat (ayrılık) gerektirir. Koşmak, koşmak, koşmak ve yine koşmak gerektirir.

    Sevgilinin kapısı hiç kapanmaz zira. Kapıyı kapalı zannediyorsanız, sevgiliyi tanımıyorsunuz demektir. Belki de kapısı kapalı olan sevgili değildir, sevgili olamaz.

    Salih Mürri, bir gün vaaz ediyor camide. Ümitsizliği kıracak sözler kullanıyor, ümidin kapılarını açıyor. Ümitsizliğin yakan bir ateş olduğunu anlatıyor. Bunu da şöyle formüle ediyor:

    "Ümitsizliği yenin. Bir insan Yüce Allah’ın kapısını ısrarla çalarsa, kapı mutlaka bir gün açılacaktır!"

    Sözler böyleydi ve doğruydu da. Ama cemaatin arkasında bir kadın vardır ve onun dünyasında ayrı, apayrı fırtınalar kopmaktadır. O, Salih’in durduğu yerde değildir. Birden ayağa kalkar ve seslenir:

    "Daha ne zamana kadar böyle demeye devam edeceksin? O kapı hiç kapanmadı ki açılsın!"

    Camide derin bir sessizlik oluşur. Evet, sevgilisinin kapısı kapanmaz. Zaten kapısı kapanacak sevgili, sevgili değildir.

    Öyle bir sevgili sevin ki, herkesin kapısı kapandığında bile O’nun kapısı açık dursun!

    Esas

    olan, bizi

    O’nun sevmesi


    Bistamlı Bayezid, "sevgi" zannedilen boş kuruntuyu duvarların yüzüne çarparken unutulmaz bir ders verir: "Allah’ı seviyorum sanırdım! Ama anladım ki, esas olan O’nun sevmesi imiş! Allah bir kulu severse, onun kalbini kendisiyle meşgul edermiş!"

    "Biz onu (Kur’án’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tá fecrin doğuşuna kadar!" (Kadir Sûresi)

    Halifeye diz çöktüren köle

    Halife Hazret-i Osman (radiyallahu anh), yapması gereken bir işi savsakladığını zannettiği kölesini yanına çağırır: "Gel bakalım, işini savsaklamak neymiş, sana cezasını vereyim de gör!"

    Ancak köle, işini savsaklamadığı düşüncesindedir. Ona göre olay, halifeye yanlış aksettirilmiştir. Yine de gider, Halife’nin önünde diz çöker, boynunu uzatır. Son derece müşfik bir karaktere sahip olan Hz. Osman, terbiye niyetiyle kölenin kulağından yumuşakça tutar ve hafifçe yukarıya çeker. Ancak elinin ayarını tam tutturamayınca kulağı acıyan köle haykırır: "Çek bakalım ey Allah Resûlü’nün halifesi! Nasıl olsa dinde kıyas var. Burada kulağı haksız yere çekilenler, öte tarafta haklı olarak kulak çekecektir!"

    Kölenin ağzından dökülen bu sözler Hz. Osman’ın beynine adeta bir tokat gibi çarpar. Ellerini kölenin kulağından çeker, olduğu yerde adeta yığılır kalır. Kısa bir sessizlikten sonra köleye seslenir:

    "Eğer bu mevzuda sen haklı isen, hiç durma, hemen sen de benim kulağımı çek!" der ve sözlerine şöyle devam eder: "Sakın kısası ahirete bırakma! Haklıysan, köle bile olsan kuvvetlisin demektir. Haksızsam, halife bile olsam zayıfımdır!"

    Olan biteni izleyenler şaşkınlık içindedir.

    Halifenin ısrarlı tutumunu görünce, dediğini yapması için köleye işaret ederler. Nihayet köle kısası gerçekleştirir ve gider. Hz. Osman rahatlamış bir şekilde etrafındakilere şöyle der:

    "Şükürler olsun, köle de olsa davasında haklı olan birinin önünde diz çöktüm! Kısasımı burada yaptırdım, öte tarafa bırakmadım! Üstelik benden sonra geleceklere de kötü örnek olmadım!"

    Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki:

    "Her kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle Kadir gecesini ihya ederse geçmiş günahları affedilir."

    Aişe (r. anhá) anlatıyor:

    "Resulullah (aleyhissalátu vesselám) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise daha çok çaba gösterirdi. Son on günde geceyi ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırırdı..."

    Aişe validemiz Peygamberimiz’e (sav) "Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?" diye sorunca Peygamberimiz (sav) "Şu duayı oku" buyurdu: "Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet."
    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı