Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Allah böyle muhteşem egoları başımızdan eksik etmesin

Televizyonda MTV açık.<br><br>Şu hayatta müziğini en çok sevdiğim, taparcasına sevdiğim üç isimden biri olan -diğer iki müzisyen zamana ve hálet-i ruhiyeme göre değişebilir ama onun yeri sabittir- Prince’in Get Off’unun klibi var.

Adamımız, New Power Generation ile birlikte ve tabii ki etrafı taş gibi kadınlarla çevrili olduğu hálde şarkısını söylüyor:

‘Get off! / 23 positions in a one night stand / Get off! / I’ll only call you after if you say I can...’

İştahına kurban olduğumun Prince’i... Kop da gel yani: Adam bir gecelik ilişkide (Bu da nasıl bir tabirse? Çevirince bir garip oluyor.) 23 ayrı pozisyonda sevişmekten bahsediyor. ‘Sonra da müsaade edersen ararım’ diyor.

Hoş tabii...

Bunun yanında bir de Colette’in sözleri var ki: ‘Sevişme şekilleri söylenenden çok daha azdır, ama tahmin edilenden çok daha fazla...’

Colette’in Caniko’sunu okuyorum. Vivet Kanetti’nin lokum tadında çevirisiyle...

Önümdeki ekranda bir büyük ego, elimdeki kitapta bir büyük ego...

Allah böyle muhteşem egoları başımızdan eksik etmesin.

Birlikte yaşaması zor tiplerdir büyük egolar belki ama uzaktan uzağa izlemelerine doyum olmaz.

Allah muhafaza, şişman egolardan değil, hakikatli BÜYÜK egolardan bahsediyorum. Hayatla ve kendiyle meselesini hálletmiş ve hazmetmiş, kendini taşıyabilen, yalansız yaşayabilecek kadar muhteşem tiplerden.

Fransız edebiyatının en önemli, en büyük isimlerinden Colette, pek az kişinin cüret edebileceği bir cesaretle yaşamış hayatını...

Vivet, kitabın önsözünde, kitabı çevirirken nasıl tercihlerde bulunduğunun yanı sıra, Colette’in ne derece önemli bir figür olduğunun da altını çiziyor. Kitabın kendisi kadar lezzetli bir metin.

Türkiye, dünyanın en başarılı dublaj yapılan yerlerinden biri malûmunuz.

Okan Bayülgen, vaktiyle bu konuyu ilgili; ‘Dağ gibi sanatçılar, biraz daha para kazanabilmek için dublaj yapıyor da ondan. Müşfik Kenter’in sesiyle hayat verdiği bir kahramandan tabii ki takdire şayan bir tip çıkar’ gibilerinden bir şey söylemişti.

Ne kadar doğru...

Bencilce bir düşünce olabilir ama keşke aynı şey, Türkiye’nin yazarları için de geçerli olsa. Yani daha çok olsa...

Kitapların hepsini, yetkin yazarlar ya da yazar gibi yetkin çevirmenler çevirse...

Behçet Necatigil’in şiir gibi çevirilerini düşününce...

İyi bir çeviriyle karşılaştığında, çocuk gibi seviniyor insan.

Ömrüm yettiğince sağlıklarına duacı olacağım nice çevirmen var: Roza Hakmen, Sevin Okyay, Müfide Pekin, Ömer Madra...

Ve kendisini tanımadan önce, en sevdiğim çocukluk kahramanlarından biri olan Pıtırcık sağolsun, kalemiyle tanıştığım Vivet Kanetti...

‘Azra Erhat’ın çevirisinden nerdeyse yarım yüzyıl sonra Colette’in Cheri’sini (Gazetecinin notu: Benim klavye, Fransız aksanına el vermiyor maalesef. Siz e’nin üzerine aksanı koyunuz.) yeniden Türkçeleştirme arzusuna karşı koyamadım’ diyor Vivet:

‘Kitaba adını vermiş, Fransızca’da bugün en fazla kullanılan sıfat-sözcüklerden Cheri’yi (Şeri diye okunur), Azra Erhat ‘Cicim’ olarak çevirmişti... Gündelik Türkçemizde artık pek kullanılmayan bir deyiş bu... Ayrıca ‘Cici(M)’de bir sahiplenme söz konusu... Oysa genç Cheri, belki her an ‘herkesin’ olabilir, ancak bu hál Colette’in romanında kendi diyalektiğini de içinde barındırır... Daha cesur olsam, herkesin istediği ama kimseye kendini tam teslim etmeyen Cheri’ye belki ‘Canısı’ derdim... Sonuçta ‘Caniko’da karar kıldım.’

Bir dilden bir dile çeviri yapmak... Böyle lezzetli bir uğraşın içinde, türlü tatların harmanlandığı bir uğraşta, konunun içinden tatma duyusu ‘dil’in geçmesi, başlıbaşına anlamlı.

Hele ki mevzu, Vivet’in tabiriyle ‘Kimilerine göre gelmiş geçmiş en ‘hedonist’ yazarlardan biri’ Colette olunca:

‘Colette, sadece Proust’un, Pierre Louys’in, Andre Gide’in, Henry Montherlant’ın, Cocteau’nun, Simenon’un, Claudel’in, Stefan Zweig’ın hayranlık ve imrenmeyle dönemin dev yazarı (sadece dev kadın-yazarı değil) saydığı, genç Jean Genet’nin ‘Sizi seviyorum madam Colette’ diye mektup yazdığı, genç Walter Benjamin’in görmeye koştuğu, Scott Fitzgerald’ın okunması şart yazarlar listesine koyduğu, Julia Kristeva’nın üzerine incelemeler kaleme aldığı edebiyatçı değil, aynı zamanda batılı feministlerin bir ‘ikonu’dur da...’

Ağzımın tadı pek yerinde sormayın...

Her devrin kadını

Biraz geç oldu ama, geçen haftanın Tempo dergisinde yer alan bir röportajdan dem vurmadan geçemeyeceğim.

Haluk Oral ile M. Şerif Özsoy’un ortak çalışması ‘Erol Güney’in Ke(n)disi’nden yola çıkıp, peşine düştüğü ve bulmaya muvaffak olduğu Bella Eskenazi ile röportaj yapmış Enis Tayman.

Bella Eskenazi, Orhan Veli’nin platonik bir aşk beslediği ve meşhur Sere Serpe şiirini yazarken ilham aldığı kadın.

Hepi topu dört sayfalık bir röportaj, her dem genç Bella Eskenazi’ye hayran olmanıza, hatta platonik bir aşka düşmenize yetiyor:

<ı>Siz bugünkü aşk anlayışını mı, eskisini mi tercih edersiniz?

Bugünkünü. Bir kitap var. ‘Yarım Bakireler’ gibi bir şey. O zaman herkes böyleydi. Ama bugün ne yapılırsa, o zaman daha gizli ve az olmak kaydıyla aynısı yapılırdı yine de. Bugün hiç olmazsa yalan yok. Sonra kadın hiç olmazsa kendini buldu. Ben zannediyorum ki bir kadının çok daha fazla seksüel hayata hakkı vardır. Daha erken inkişaf eder. Ama o zamanlar başka zamanlardı. Sadece bizde değil. Fransızlar, Amerikalılar, Almanlar da öyleydi. Bir tek sanırım İsveçliler. Pornolar da oradan başladı.

Bizim Danny De Vito

Avrupa Komisyonu Ekonomi ve Finans Direktörlüğü Ekonomisti Dirk Verbeken, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ı Danny De Vito’ya benzetmiş: ‘De Vito gibi çok zeki ve sürekli gülüyor. O kadar neşeli ki bazen şaka mı yapıyor, yoksa ciddi mi anlayamıyoruz.’

Unakıtan, zaten uzun zamandır ilgiyle izlediğimiz bir şahsiyet. Bunu da duyunca kendilerine en bi’ hassas tartar gözümle bir daha bakma ihtiyacı hissettim.

Zira daha önce, Abdullah Gül’ü George Clooney’e benzettiklerinde de aynı ürkünç duygu tebelleş olmuştu bünyeye: ‘Eyvah, yarın bir gün, Abdullah Gül’ü seksi bulma ihtimalim söz konusu olabilir mi?’ diye...

Konu George Clooney olunca, o kadar da korkmamıştım gerçi ama Danny De Vito derseniz, orda şöyle bir dururum.

Zira, evet efendim, bendeniz Danny De Vito’yu müthiş seksi bulurum.

Hatta ikisini tezgaha koysanız, ben paramı George Clooney yerine Danny De Vito’ya yatırmayı tercih ederim yani.

Çoğu kadına soracak olursanız, ‘Para ve imanın kimde olduğu belli olmaz’ sözüne kesinlikle bir özelliğin daha eklenmesi gerekir: Seksapel...

Seksapel söz konusuysa nekes bir izan gitsin ötede bayılsın. Zevkine ket vurmaktan daha zalim, daha mazohistçe bir yaklaşım olabilir mi bu hayatta?

Ve Danny De Vito, çok seksidir. Nokta...

Yine de benim zaviyemden çok şükür ki asayiş berkemal. Gün gelip de bir bakanı seksi bulmaktan yana beslediğim endişe bir kez daha rafa kalktı.

Ben de çoğu zaman şaka mı yaptığını ciddi mi olduğunu anlayamıyorum ama bunun haricinde Kemal Unakıtan’a bakınca, Danny De Vito’yla aralarında pek bir benzerlik göremiyorum.

Hani durumu çok zorlarsanız belki saçları dökülmüş bir Levent Kırca?..
X