« Hürriyet.com.tr

Aladağlar'ın temmuz sürprizleri

Orta Toroslar’ın en yüksek noktasındaki Aladağlar, Niğde’nin bağrını yarıp 3 bin metrelere tırmanan bir kaya yumağı. Kişiye karınca hissi veren dev vadilerden, kırmızıya çalan kaya duvarlardan geçip merkezine ulaştığınızda karşınıza doğa harikası bir plato çıkıyor. Yedi Göller platosunun buzullarını, karlı zirvelerini 3723 metreden kuşbakışı seyretmek için, dolunayda bir grup doğaseverle Engin Tepe’ye yürüdüm. Günün ilk ışıklarında, 3 bin metreye ulaştığımda bir doğa mucizesi çıktı karşıma. Sihirli bir el, çölü andıran susuz, topraksız kayalık araziye rengarenk, küçük ve çok zarif çiçek demetleri serpiştirmişti. Bu sürpriz yılda bir kez, temmuzda yaşanıyordu.

Serhan YEDİG/syedig@hurriyet.com.tr
X
İlk karşılaşmamız ürkütücüydü. Çukurbağ Köyü’nde, bizi traktörüyle Sokullupınar’a götürecek Mehmet Şenol’u beklerken Aladağlar’a baktım. Küçük Demirkazık’tan Sarı Mehmetler’e kadar tüm zirveler kara bulutla kaplıydı. Meteorolojiye göre, dolunay gecesi ve ertesi gün gökgürültülü, sağanak yağmurlu geçecekti. Yağmura karşı tedbirli gelmiştim, fakat seyyar paratoner henüz icat edilmemişti.
Yürüyüş arkadaşlarım Şenol’un bahçesindeki kirazların, eriklerin tadına bakarken köyde kısa bir tur attım. Elma ve kiraz bahçeleriyle çevrili Çukurbağ’ın, dağ yamacındaki görüntüsü etkileyiciydi. Son beş yılda Aladağlar’a gelen Fransız, Alman, İngiliz yürüyüşçülerin sayısı üçe katlanıp, Türkleri geride bırakınca, köyün ekonomisinde önemli bir sıçrama yaşanmıştı. Muhtar Nurettin Kıraç, köyde dağcılara yönelik pansiyonların üçü, Aladağlar Milli Parkı’ndaki kampların beşi bulduğunu söylüyordu.

VADİDE GİZLENEN PERİ BACALARI

30 kişilik grubumuz, çantalarla Şenol’un traktör kasasına sığışıp yola çıktık. Demirkazık Köyü’ne kadar yol asfalttı. Sonra milli parkın bir yanı uçurum, bazı yerleri kaymış toprak yollarına girdik. Ziyadesiyle zıplayarak, Sokullupınar’a vardık. Arkamızda zirvesi yağmur bulutlu Aladağlar, önümüzde geniş bir ova ve Çamardı Dağı vardı. Çadırımı kurdum, bir yamaca gizlenmiş, beton binadaki tuvalet ve duşları inceledim. Grup yemek telaşına düşmüşken Anadolu Dağcılık Kulübü’nden rehberimiz Selim Geyik ve üç meraklı yürüyüşçüyle çevrede ön keşif gezisine çıktım. Karayalak Vadisi’nin girişindeki küçük buzula kadar patikadan bir saat yürüdük. Bahar bu dağlara haziran sonunda gelmişti. Çevredeki tüm çalılar çiçekle donanmıştı. Bir ara burnuma yasemin kokusu geldi. “Hangi çiçek olduğunu bilmiyorum, fakat temmuzda Aladağlar’da bu kokuya sık rastlanır, bazen öylesine yoğundur ki, boğulur gibi olursunuz” diyordu Selim Geyik. Kokunun peşine düştüğümde, yaprağından çok çiçeği olan ilk yasemini keşfettim. 1950 metre irtifadaki kamp yerinden 2300 metreye kadar adeta bir çiçek bahçesinde yürüdük. Türkiye’nin 120 Alpin Bitkisi adlı rehberde birkaçı yer almıştı: Zeytinsi defne, pembe çoban yastığı, boynuzlu korunga... Çiçekler son derece zarif, dal ve yaprakları ise bir o kadar acımasızdı. Koklamak için eğildiğimde, dengemi kaybedip tutunmaya çalıştığımda ustura kadar keskin çalılar ellerimde birkaç delik açtı.
Adem Dönmez Hayratı’nın şeker kadar tatlı suyunu tattık, Karayalak’ın girişinde şiddetli kuzey rüzgarlarının oyduğu, boyu 10 metreye ulaşan peri bacalarını fotoğrafladık ve kampa döndük. Erkenden yatıp, saat 24.00’te kalkacaktık. Kampın çayırı, akşam güneşinin sarısında kartpostalları andırıyordu. Çevrede koşuşturan, arada bir arka ayakları üzerinde yükselip çevreyi inceleyen, ürkek ve çok sevimli tarla sincaplarını (gelengi) görünce, o ana kadar kuş sesi olarak algıladığım alarm sinyallerinin gerçek kaynağını da buldum. Kamp yerindekilerle konuştuğumda, bulgur, pirinç gibi tahıllarla beslendiklerini, yiyecek için çadır delme gibi kötü alışkanlıklarının bulunmadığını öğrendim. Çantamı hazırlayıp, huzur içinde uyudum.
Gece üstümüzden birkaç kez yağmur bulutu geçti. Fena halde moralim bozuldu. Islanmak bir yana, çevreyi göremeyecektim. Bezgin bir ruh haliyle kalkıp giyindim. Selim Geyik’in talimatı üzerine birşeyler atıştırıp, kamp çıkışında tek sıra dizilen yürüyüş arkadaşlarıma katıldım. Çöken sise rağmen, dolunay çevreyi aydınlatıyordu. Kaska iliştirilen fenerleri yakmadan patikayı görüyorduk. Saat 1.30’da yola çıktık. Altı kilometrelik parkurda 1770 metre yükselecek, tahminen şafak sökerken Engin Tepe zirvesine varacaktık. Fakat, evdeki hesap çarşıya uymadı...

ŞAFAK ŞANS GETİRDİ

Karayalak Vadisi’ne dev surları andıran bir geçitten giriliyordu. Patika, yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki kaya duvarın içinden yükseliyor, zaman zaman üstümüzdeki kayalar dolunayın aydınlattığı gökyüzünü kapatıyordu. Sis bazı bölgelerde öylesine kesifti ki, grubun öncülerini görmez oluyorduk. Yola çıktıktan iki saat sonra bir arkadaşımızın kasık ağrısının tutması, spazm çözücü ilaca rağmen geçmemesi sık sık mola vermemize neden oluyor, hızımızı kesiyordu. Saat 5’e doğru hava hızla aydınlandı. Sis kalkmış, bulutlar yükseklere çekilmiş, gökyüzünde Büyük Ayı’nın kuyruğu belirmişti. Güzel bir günün umuduyla kahvaltımızı yaptık, tekrar yola düştük.
Engin Tepe ile Eznevit’in duvar gibi dimdik yükselen kayaları arasındaki yaklaşık 300 metre genişliğinde bir vadiden yukarı tırmanıyorduk. Kışın, karın, rüzgarların parçaladığı kayalar ince çakıla dönüşüp tüm vadinin zeminini kaplamıştı. Kıvrılarak yükselen, yürüyüşçüyü yormayan patikalar, kestirmelerle birbirine bağlanıyor, kaybolma endişesi yaşamadan yürümeyi kolaylaştırıyordu. Sola kıvrılıp Çelik Buyduran geçidine yöneldiğimizde, güneşin ilk ışıkları Eznevit’i aydınlatmış, kayalar kırmızıya boyanmıştı. Çakıl deposundaki tepelerin üstünde oynayan haşarı çocuklar gibiydik. Kayan çarşaktan tırmanmak eğlenceliydi.
Çelik Buyduran geçidine yöneldiğimizde yürüyüş programında değişiklik yapıldı. Yola çıkarken, Engin Tepe’den sonra Eznevit’in tepelerine çıkmayı planlamıştık. Fakat grubun temposu yeterli gelmemiş, iki rotadan birini tercih etmek zorunda kalmıştık. Eznevit için beş kişi aramızdan ayrılıp, vadinin merkezinden tırmanmayı sürdürdü, biz görkemli kayaların arasından Çelik Buyduran’a doğru yola koyulduk. Fakat arkamızdaki dağlarda yükselen Eznevit’te kalmıştı çoğumuzun aklı.

YAĞMUR KAMPTA YAKALADI

Geçide geldiğimizde önce karların altından akan harika bir pınarla karşılaştık. Yanıbaşındaki kayalık sarı dağ aslan pençeleriyle süslenmişti. Üzerlerindeki çiğler sabah güneşinde pırlanta gibi parlıyordu. Pınarın arkasındaki çukurluk alana, altı küçük çadır kurulmuş, çevrelerine diz yüksekliğinde taşlar dizilmişti. Çorak kayaların üstünde yeni açmış gelincikleri andıran çadırların başında bir köylü bekliyordu sadece. Selamlaştık. Grup Sokullupınar’da konaklamak yerine, çadırlarını köylünün katırıyla taşıyıp, Engin Tepe’nin eteğine kurmuştu. Sabaha karşı Engin Tepe’ye tırmanıp, gündoğumunu zirvede seyretmişti. Birkaç dakika sonra karşıdaki tepeden neşe içinde indi yürüyüşçüler. “Merak etmeyin, çok kolay bir rota, 1,5 saat sonra zirvedesiniz” dediler.
Haklıydılar, beklediğimiz saatte zirveye vardık. Fotoğraf çektik, bir saat kadar çevreyi seyredip dönüşe geçtik. İnişte eğlencenin dozu iyice artmıştı. Çakıl yığınları üzerinden zıplayarak yaklaşık dört saatte kamp yerine ulaştık. Kara Yalak Vadisi’nin girişinde yine onlarca yaban çiçeği gördük. İki gündür korkuyla beklediğimiz gökgürültüsü ve sağanak yağmur bizi kampta çadırları sökerken yakaladı. Islanmıştık ama ne gam, macerayı tamamlamıştık. /images/100/0x0/55eb3d97f018fbb8f8b461f2

ENGİN TEPE’NİN ZİRVESİNDE

3200 metreyi aşmış, Engin Tepe’nin eteklerinden Yedi Göller’in bulunduğu platoyu kuşbakışı gören, müthiş manzaralı bir patikaya girmiştik. Birazdan günün en büyük sürprizi çıktı karşımıza. Sanki sihirli bir el, kayaların üstüne, çakılların arasına, avuçiçine sığacak kadar küçük, onlarca çiçek demeti bırakmıştı. Bu narin çiçeklerin, bir gram toprak olmayan, suyu bulunmayan, gün boyunca yakıcı güneş altında kavrulan, kışın Sibirya’ya dönen kayalık alanda hayatta kalmasını anlamak zordu. Doğa, bu güzellikleri görmek için binlerce metre tırmanan azimli doğaseverleri sarı drabalar, beyaz Kaf dağı yıldızları, mor hünkarbeğendilerle ödüllendiriyor olmalıydı. Belki de Aladağlar’da hayatını kaybeden dağcıları anıyordu. 2008 Ekimi’nde kaybettiğimiz dostum Tanju Duru’yu hatırladım. Karşımda yükselen Demirkazık’tan dönerken, uçuruma yuvarlanmıştı. Besteleri, sohbetlerimiz geçti aklımdan.
Ne tuhaf tesadüftü. Tanju, İran’a gitmiş, dönüşte ricam üzerine, Hürriyet Seyahat’te yayımlanmak üzere Yezd’i anlatan bir yazı hazırlamıştı. Ağırlıklı olarak Sessizlik Kuleleri’ni, yani Yezidi mezarlarını anlatmıştı. Yazısını şehir izlenimleriyle zenginleştirmesini rica ettiğimde “Aladağlar’a gidiyorum, dönüşte tamamlarım” demişti... Tanju, Aladağlar’da hayatını kaybeden 14’üncü dağcıydı. Onları anmak için birer demet iberya ya da drobadan güzel ne olabilirdi?

SOLUK KESEN UÇURUM

Gökyüzü tamamen açılmış, çevredeki zirveler bulutlardan kurtulmuştu: Liderliği 2008’de ilan edilen 3767 metrelik Kızılkaya, 3756 metrelik Demirkazık, 3510 metrelik Direktaş... Doğuda, yaklaşık 10 kilometre ilerideki Hacer Boğazı’nda bulutlar toplanıyor, küçük kümeler aşağıdaki platonun çanağına girip, taş duvarlara çarparak ortadan kayboluyordu. Zamanımız daralmıştı. En geç bir saat içinde çevredeki zirveler bulutla kaplanacaktı. 60’ına merdiven dayadığı halde hepimizden hızlı yürüyen diş hekimi Haydar Aslan, ağrısı geçince grubun liderliğini üstlenen matematik öğretmeni Nagihan Gilanlı ve diğer yol arkadaşlarımla canımızı dişimize takıp, son bir gayretle kalan mesafeyi tamamladık. Saat 9.05’te, halkın verdiği isimle Enler, haritalardaki ismiyle Engin Tepe’nin zirvesine vardık. Doğusu 45 derecelik açıyla yükselen tepenin kuzey ve batısı ürpertici bir uçurumdu. Uzaktaki ovanın yerleşimleri, Çukurbağ, Demirkazık köyleri Guliver’in ayaklarının altındaki kum taneleri gibi kalmıştı. Güneyimizdeki Eznevit, bıçak sırtı gibi Sokullupınar’a uzanıyor, zirvesindeki karların görüntüsü soluk kesiyordu. Dürbinle arkadaşlarımızı aradık. Ortada kimse yoktu. Birazdan, Eznevit grubundan bir arkadaşımız çıkagelince öğrendik. Buz nedeniyle grup geri dönmüştü...
Yedigöller’den Çelikbuyduran’a doğru giden yürüyüşçüler, katır kervanları geçiyordu altımızdan. Vadiye serpiştirilmiş elmas gibi göller, Direktaş’ın yanından geçen bulut kümeleri görülmeye değerdi. Pili biten fotoğraf makinemin düğmesine son bir kez bastım, çalıştı. Zirveye bırakılmış bir demet çiçeği andıran sarı drobayı ve Demirkazık’ı fotoğrafladım. Bu güzelliği görmek için altı saatlik yürüyüş yeterliydi, biz sekiz saatte çıkmıştık, fakat gördüklerimiz 18 saatlik yürüyüşe değerdi.

NEREDE KALINIR?

Çukurbağ Köyü’nde üç pansiyon bulunuyor:
Şafak Pansiyon, yarım pansiyon 50TL. (0388 724 70 39), Öz Şafak, yarım pansiyon 40 TL. (0388 7247049)
İstanbullu kaya tırmanışçısı Zeynep-Recep İnce çiftinin kurduğu Aladağlar Kamping’de oda kahvaltı 35TL. (0534 201 89 95)
Demirkazık Dağ Evi: Dağcılık Federasyonu’na ait, Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nce işletiliyor. 85 odalı. Yıl boyunca açık. Boş yer olduğunda, federasyon ve kulüplerin dışında da konuk kabul ediyor. Tam pansiyon 55 TL. (0388 724 72 00)

NASIL GİDİLİR?

Aladağlar’ın Niğde’deki giriş noktası, Çukurbağ Köyü. Kent merkezini Çamardı İlçesi’ne bağlayan karayolunun 61’inci kilometresinde, otoyolun yanındaki köyden, asfalt yolla Demirkazık Köyü’ne ulaşılıyor. Bu köyden milli park sahasına giriliyor. Parka günlük giriş ücreti 2,5 TL. Çadır kurma ücreti 5TL. Mehmet Şenol, dağcı grupları köyden Sokullupınar’a traktörle 50 TL’ye çıkarıyor. Aladağlar’ı batıdan doğuya geçecek 10 kişilik gruplara, üç katırıyla günlüğü 200 TL’den hizmet veriyor. (0535 610 02 41) Niğde’ye en yakın havaalanı 80 kilometre uzaklıktaki Nevşehir’de. Türk Hava Yolları her gün İstanbul ve Ankara’dan Nevşehir’e uçuyor. TCDD, Ankara’dan her gün mavi tren servisi yapıyor

Kaynak: Serhan YEDİG/syedig@hurriyet.com.tr

Hem renkli hem de orijinal