Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

AKP dış imajına neden önem vermiyor?

Türkiye’nin, daha da özelinde Ak Parti’nin dış imajı giderek ve gereksiz şekilde hırpalanıyor. Tek gerekçesi de, basın özgürlüğü konusundaki gözaltılar, tutuklamalar ve cezaevindeki gazeteci sayısı. Aslında çok kolaylıkla çözümlenebilecek bir sorun, hem Ak Parti’nin hem de Türkiye’nin ayağına dolanıyor. Giderek yaygınlaşıyor, ancak kimse oralı değil.

Türkiye’nin başı dertte.

          

Uluslararası kamuoyunda giderek yaygınlaşan bir izlenim var.

          

Buna artık izlenim de diyemeyiz.

          

Türkiye hakkındakesin bir karar verilmek ve “Basın özgürlüğünün olmadığı, gazetecilerin korkutularak susturulduğu, susturalamayanın da, uydurulmuş suçlarla gözaltına alınıp yıllarca sürüldüğü bir ülke” konumuna sokulmak üzere.

          

Bu, öylesine tehlikeli bir damgadır ki, kolay kolay silinemez. Yıllarca uğraşmak zorunda kalırsınız.

          

Damgayı yiyen de, sadece Türkiye değil.  

 

Ak Parti suçlanıyor.

 

İstediğiniz kadar “Bu konu bizimle ilgili değil, tamamen yargının bir uygulamasıdır” deyin, yine de kimseleri inandıramazsınız. Zira herkes, 8 yıldır iktidar olan bir partinin, istese birkaç yasa değişikliğiyle bu anormal durumu değiştirebileceğini bilir.

 

Brüksel’denWashington’a, Berlin’den  Londra’ya, basın ve fikir özgürlükleriyle ilgilenen herkes şu anda yeni bir sanık buldu: Türkiye... Ciddi sivil toplum kuruluşları, uluslararası parlamentolar, Türkiye’ye çelme takmak isteyen kötü niyetli çevreler, hemen hepsi, çullanıyorlar.

 

Hem de, abartılı ve gereksiz şekilde, ülkemizi hırpalıyorlar.

 

Ak Parti’nin bu özgürlükleri bilinçli şekilde kısıtladığına inanılıyor.

 

Buna karşılık, iktidar partisi ne yapıyor?

 

Hiç birşey...

 

Başbakan, bu konuda eleştiri yapan yabancı milletvekillerini paylıyor ve “Kötü niyetlisiniz” diye suçluyor. Verdiği gerekçeler inandırıcı olmuyor.

 

Unutulmamalı ki topu yargıya atarak bu durumdan kurtulunamaz.

 

Oysa ki yasalardaki ufak tefek değişikliklerle dahi, bu anormalliklerden kurtulunabilir.

 

Nedim Şener ve Ahmet Şık giderek sembolleşiyorlar. Zira gözaltına alınma nedenleri kimseye anlatılamıyor...Mustafa Balbay ve Tucay Özkan’ın iki yıla yakın gözaltında tutulmaları ve suçlarının ne olduğunun dahi bilinmemesini de, kimselere açıklayamıyorsunuz...

 

Birkaç sembol bir ülkenin veya bir iktidarın imajını öylesine bozar ki, uzun süre kolay kolay altından kalkılamaz.

 

Merak ediyorum, Ak Parti neden bu kadar duyarsızdır, neden umursamıyor, anlayabilmek imkansız. Eğer,nedeni kendine aşırı güven ise, çok hata ediyorlar...

*                               *                               *


GS’Yİ KURTARMAK İÇİN, 7 BİN DELEGEYE ÇAĞIRIMDIR...

 

GS’de bu haftasonu, Cumartesi günü tarihi bir kongre yaşanacak. Kulübün 7 bin kayıtlı delegesi oy kullanacak ve şu anda yıkıntı durumuna giren bir kurumu ya kurtarcak veya olduğu gibi ölümüne bırakacak.

          

7 bin delegeye seslenmek istiyorum.

          

Arkadaşlar, GS’yi uzaktan seyredip, ağlamayı bırakın.

          

Tarihi bir dönemeçten geçiyoruz.

          

Bu kongre, GS’nin ya yeniden ayağa kalkmaya başlamasının sinyalini verecek ya da bu dev kurumu bitkisel yaşama terk edecek.

          

Bugünkü gidişi değiştirmenin bir tek yolu var; o da 7 bin delegenin kongreye katılması ve oyunu kullanmasıdır.

          

Kime kullanırsanız kullanın, ancak gelin ve kullanın.

          

Seçilecek olan başkan, güçlü bir oy farkı elde etsin ki, yapacağı reformları cesaretle sürdürebilsin, gücünü sizlerden alsın.

          

Aman canım, benim oyum olmamış ne farkeder” demeyin.

Çok şey farkeder.

          

İster Ünal Aysal’ ı seçin, ister Helvacı’ yı... İster Kıran’ı...

          

Yeter ki gelin ve kulübe sahip çıkın.

          

Aysal’ın söylediklerinden benim çıkardığım kulübün daha güçlü bir yönetimle yoluna devam etmesi için meşruiyet aradığı. Aysal her konuşmasında adeta “Kimi seçerseniz seçin, ama seçilecek kişi delegenin desteğini alsın, alsın ki kendini güçlü hissetsin, kulüpte istikrar sağlansın ve artık önümüze bakalım” diyor

          

Gelin arkadaşlar, Cumartesi günü Lise’de buluşalım.

                                 *                                           *                                           *



BU KAFAYLA F-1’İ İSTANBUL’DA TUTAMAYIZ...

 

Dünyanın parası harcandı ve F-1 yarışları  için gerçekten harika bir pist yapıldı.

 

Ancak gelin görün ki, bir türlü arkasını getiremiyoruz.

 

Yarışların sahibi Bernie Ecclestone ile belirli bir fiyat üzerinden anlaşmaya varılmıştı. Pistin sahibi olan İstanbul Ticaret Odası, yeni gelen zamla birlikte fena sıkıştı.

 

Nedeni de, seyirci olmaması. Seyirci olmayınca, gelir azalıyor. O zaman da aradaki farkın İstanbul Ticaret Odası’nın  kasasından ödenmesi gerekiyor. Orada para kalmayınca da, hemen devletin kapısı çalınıyor. Devlet de artık açıktan para vermek istemiyor. Şu sıralarda, ağır bir pazarlık sürüyor. Yarışların gelecek yıl iptal edilip edilmemesi tartışılıyor.

 

Kısır döngünün temelinde, iki neden yatıyor.

 

Biri seyircisizlik, diğeri organizasyon eksikliği...

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, yarışları kim organize ediyorsa, tanıtım açısından hiçbir şey yapmıyor. Haftasonu yarışlarının farkına varabildiniz mi? Koskoca İstanbul’da ne bir afiş ne de bir tanıtım vardı. TV’lerde program yaptırmak, günler öncesinden bir festival havası yaratmak varken, sessiz sedasız bir yarışma geçti.

 

Bu durumda, yarışları merak edip gider misiniz ?

 

İkinci nokta, yıl içinde pistin sadece 1-2 defa kullanılması. Başka hiçbir organizasyona girilmiyor... Sponsorlu yarışlar yapılmıyor...O zaman da gelir düşüyor.

 

F-1 kaçırılmamalı, ancak bu yaklaşımla değil.

 

Devletten para koparmak yerine, iyi bir tanıtım, iyi ve akılcı bir gelir organizasyonu gerekiyor.

X