Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Akın var akın, Mars’ın fethi yakın!

Türkiye’de pazartesi sabahı 08.25’te, Amerika’da California’da ise pazar akşamı saat 22.25’te, dünyamızdan milyonlarca kilometre uzakta ‘Yedi dakikalık terör’ başladı.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA’nın California’daki meşhur merkezinden yapılan canlı internet yayınını onlarca web sitesi ve yüzlerce televizyon da aynen yayınlıyor, dünya üzerinde milyonlarca insan bu yayını izliyordu.

İzlediğimiz şey, Curiosity (Merak) adlı robotik aracı taşıyan uzay kapsülünün Mars atmosferine girişi, sonra paraşütle ve ters ateşlenen motorlarla yavaşlatılması ve en son olarak da ‘uzay vinci’ ile Mars yüzeyine kondurulmasıydı.

* * *

Bütün bunlar hesapları yıllar sürmüş son derece hassas işlemlerdi ve bu işlemler sırasında yapılacak bir minik hata veya Mars atmosferinde hiç eksik olmayan kum fırtınalarından birinin etkili olması, yılların emeğini, harcamasını heba edebilirdi. O yüzden bu hassas dakikalara ‘Yedi dakikalık terör’ adı verilmişti.
Saatler Türkiye’de 08.32’yi gösterdiğinde, NASA’dan birinin ‘indik’ sözü duyuldu ve o ana kadar bütün ciddiyetiyle ekran başında işlerini yapmakta olan bilimciler, mühendisler çığlık çığlığa sevinmeye, birbirlerini sarılıp öpmeye başladı.

İnsanoğlu, bir kez daha Mars’a araştırma yapmak üzere uzaktan kumanda edilen ve uzağa (yani dünyaya) bilgi, fotoğraf vs gönderen bir aracı indirmeyi başarmıştı.

Tasarımına ve çalışmalarına 2004 yılında başlanan Curiosity’nin bir haftadır Mars yüzeyinde yürüttüğü çalışmaların dört ana hedefi var: 1. İniş bölgesinin ‘yaşanabilir’ olup olmadığını belirlemek; 2. Suyun rolü olup olmadığını anlamak; 3. Mars iklimini incelemek; 4. Mars’ın jeolojisini öğrenmek.

Bu hedeflerin varacağı yerlerden başlıcası çok belli: Mars’a insanlı uçuş yapıp yapmamaya Curiosity’nin göndereceği bilgilerden sonra karar verilecek.
Curiosity’nin bilimsel görevleri arasında Mars’ta mikrobiyolojik seviyede hayat olup olmadığını veya geçmişte olup olmadığını belirlemek de var.

Mars, bir hesaba göre atmosferinin manyotosfer tabakasını bundan 4 milyar yıl kadar önce kaybetmiş. Bu da gezegeni güneşten gelen bütün radyasyona açık hale getiriyor. Bu denli yüksek radyasyon altında DNA bazlı bir hayat nasıl mümkün olabilir, hayallerin ötesinde bir şey bu. Ama öte yandan Mars’ta hayatın bütün yapıtaşlarının bulunduğu da bir gerçek. Gezegenin kuzey kutbundaki kalın buz tabakası erise gezegeni 11 metre derinlikte bir okyanus kaplayabilir. Gezegende yer altı suları da büyük ihtimalle var. Atmosferi büyük ölçüde karbondioksitten oluşuyor ama az miktarda oksijen de var. Gezegen yüzeyindeki mineraller vs bizim için tanıdık mineraller. Hatta Mars toprağının dünya türü tarıma kısmen uygun olduğu da tahmin ediliyor, NASA’ya göre kuzey kutbuna yakın bölgelerde kuşkonmaz türü bitkilerin yetişmesine uygun ortam var.

* * *

Bütün bunlara rağmen Mars yüzeyi insan yaşamına çok da uygun değil. Ama yine de dünyanın yakın ve ulaşılabilir çevresinde kendi gezegenimize en çok benzeyeni de Mars.
Mars’a insanlı yolculuk, yakın geleceğin en önemli hedeflerinden biri. Nefesimizi tutmuş, Cuiosity’nin göndereceği bilgileri bekliyoruz.

Mars’ta hayat var mı? Varsa nasıl bir hayat?

CURIOSITY, Mars’ta mikrobiyolojik seviyede hayat veya hayat izi olup olmadığını da araştıracak.
Aslında, eğer Mars’ta bir hayat varsa veya bir zamanlar olduysa, bunun mikrobiyolojik seviyedeki kanıtlarına ulaşılma olasılığı, diyelim memeli veya diğer çok hücreli canlıların varlığının kanıtlanma olasılığına göre çok daha yüksek.
Sayısal açıdan bakıldığında, dünyamızda da en büyük canlı nüfusunu aslında mikrobiyolojik seviyedeki canlılar oluşturuyor.
Bir an için hayal edelim ki, Curiosity böylesi bir yaşamın kanıtlarına ulaştı. Acaba Mars’taki canlıların (mikrop veya bakterilerin) DNA’sı ile biz dünyadaki canlıların DNA’sı birbirine benziyor mu?
Biz dünyadaki canlılar aslında aynı DNA yapısını paylaşıyoruz, DNA’mızdaki küçük veya büyük farklar bizi birbirimizden ayırıyor.
Bizim DNA’mızın temel yapıtaşlarıyla Mars’taki olası hayatın DNA’sının yapıtaşları birbirine benzerse bir tartışmamız olacak; benzemezse başka bir tartışmamız.
Sadece hayal etmesi bile heyecanlı değil mi?

Curiosity’yi uçuran ve indirenler arasında Türkler de var

MARS’a inan Merak, yani ‘Curiosity’ adlı araç, NASA’nın Pasadena’daki California Institute of Technology üniversitesi içindeki meşhur Jer Propulsion Laboratory’de tasarlandı, uçuruldu ve yüzeye indirildi.
Geçen pazartesi günü Curiosity’nin Marsa’a inişi üzerine Hürriyet’in internet sitesine bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine NASA’nın JPL’sinde çalışan, bu uçuşta ve inişte aktif görevler tapan Türk bilimci ve mühendislerden mektuplar aldım.
Böyle şeyler Türkiye’de haber değeri taşır diye yazıyorum ama aslında taşımamalı, gayet normal karşılanmalı. Elbette, Amerika’ya şu veya bu zamanda göç etmiş çok sayıda değerli bilimcimiz var, onların bazılarının böylesi bir görevde çalışması da çok normal.
Normal olmayan bizim buna şaşırmamız. Şaşırıyoruz, çünkü aslında pazartesi sabahı olan biteni TV ekranında pasif biçimde izlerken bir imrenme, bir kıskanma duygusu içimizi kaplıyor. Sanıyoruz ki biz beceremeyiz böyle şeyleri, ancak başkaları yapar biz de izleriz.
Oysa öyle değil. Eğer üniversitelerimizde bilime yeterince kaynak ayırıyor olsak, ortaokul ve lisede temel bilim eğitimimiz adam gibi olabilse, ben eminim sanayimiz de buna göre örgütlenecek, o bilimden maksimum faydayı sağlamak için böyle ‘üniversite-sanayi işbirliği’ gibi yapay programlara, teşviklere bile gerek olmadan işler yürüyecek.
Gerçek şu ki, biz bugün bırakın ‘evrensel’ olmayı yeterince dünya standardında bile olmayan üniversitelerimizi sanayimizle evlendirmeye çalışıyoruz ama bu evlilik için önce bilimin yoğun biçimde üretiliyor olması lazım.
Bakın, Curiosity görevinin toplam maliyeti sadece 2.5 milyar dolar. Yani tek başına buna baktığımızda atla deve değil. Ama unutmayın, o CalTech, bir zamanlar Richard Feynmann’ın çalıştığı, onlarca Nobel’liyi çıkarmış bir üniversite.
Mesele parada değil. Mesele kafanın içinde. Bilimin varsa paran da oluyor.

Merih’e Mars demeye ne zaman başladık?

Bir okuyucu hatırlatınca ben de farkına vardım. Ben çocukken bu gezegenin adı Merih’ti, ne zamandan beri biz Mars diyoruz?
Sahiden bilmiyorum. Ama Merih’e artık Mars diyor ve Merih adını tamamen unutabiliyor olmamız da bize bir şeyler söylüyor olmalı.
Bilimi üreten, adını da koyar!

X