"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Akıl tutulması

Bunun adı “akıl tutulması”. Akıl tutulması yaşıyoruz.

Topluca, hepimiz.
Söz bitti.
Edilecek laf, kelam kalmadı.
Değerli tespitleri, sosyolojik analizleri, gözlemleri takan yok.
Halk, sokakta görüyor, bizzat yaşıyor, boynunda maskesi, gazı yiyor, devam ediyor direnmeye...
Belli ki edecek de...

EVLADIMA KASTETTİN

Artık “ama”ların, “Öyleydi de böyle oldu”ların da önemi kalmadı.
Her şey, hepimizin gözü önünde cereyan etti.
Neyin, ne olduğu apaçık ortada.
Bütün dünyanın tanık olduğu bir “zulüm” yaşandı.
Bu, bu hükümetin kendi kendini tarihe gömmesi.
Gömdüler.
Bu ülkede, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Vazo kırıldı.
Artık yapıştırsan kaç yazar.
Kazındı Taksim görüntüleri zihnimize, kalbimize.
Çıkmayacak.
Sen, benim evladıma kastettin!
Ötesi var mı?
Üstelik, belki güzel sözler söyleyerek Gezi’ye daldın...
Ama daldın...
O attığınız gazlar dalmaktan farksızdı!

BÜTÜN DÜNYA TANIK

Aklımın, havsalamın almadığı...
Bu kadar göz göre göre...
Nasıl her şey böyle kontrolden çıkabildi?
Nasıl yaşanabildi bu kadar acı şey?
Bu kadar mı beceriksizler?
Bu kadar mı acizler?
Bu kadar mı kalpsizler?
Nasıl izin verilebildi Taksim’de, bütün dünyanın tanık olduğu o hazin görüntülere...
Hadi, krizi iyi yönetmek maharettir, vazgeçtim ondan, bu kadar mı ağzına gözüne bulaştırırsın?
Nasıl insanlarsınız!
Hiç mi insanlıktan nasibini almadınız!
Böylesine büyük toplumsal bir acının, perişanlığın bir karşılığı, bir bedeli olmayacak mı?
Artık sadece biz de değiliz “tanık” olan.
Evvelsi gece yaşananlardan sonra “bütün dünya tanık”.
İki haftadır kendi halindeki Gezi’yi bir anda polisin müdahalesiyle bir demokrasiyle ilişkisi olmayan bir ülke görüntüsü yarattılar. Sizsiniz sorumlusu!

VALİ MUTLU, MUTLU MU?

11 Haziran gecesinden sonra...
Başbakan nasıl uyandı acaba?
Huzurlu muydu?
Çayını normal içebildi mi, kahvaltısını normal yapabildi mi? Eşine gülümseyebildi mi?
Aynaya nasıl bakabildi?
Kendi kendine olan biteni nasıl izah ediyor acaba?
“Bana düşmanlık ettiler, beni devirmek istediler. Bana rağmen direndiler. Ben de bunları yaptım” mı diyor?
Bu söylediklerine gerçekten inanıyor mu?
Acı olanı, kendini haklı görüyor olması.
Hani demişti ya Bülent Arınç, “Birilerinin bizi silkelemesi gerekiyor” diye.
İyi de kim Başbakan’a, “Bu yol, yanlış yol” diyebilecek?
Derse, dinleyecek mi?
Her şeyin, bundan sonra eskisi gibi devam edebileceğini düşünüyor mu?
“Akıl tutulması” bu işte.
Çünkü etmeyecek.
Evet, balık hafızalı bir milletiz.
Her şey unutulur, ama böylesi bir vahşet unutulmaz.
Vali Mutlu, ne kadar mutlu acaba şu anda?
Vazifesini yapmış insanların huzuru içinde mi?
Rahat uyuyabiliyor mu?
Gençleri düşünürken uyuyamıyordu da...
Artık o “marjinal gruplar”ı “dış mihraklar”ı, kimse ciddiye bile almıyor.
İnsanı bir kere kandırabilirsiniz.
Artık biliyoruz ki, bunların hepsi bahane.
Mesele, Başbakan’ın kibri.
Oraya Topçu Kışlası yapılacak mı, yapılmayacak mı?
Başbakan yenecek mi, yenilecek mi?
Yeter artık!
Yettiniz!
Artık dünyanın en havalı mitingini yapsanız da kaç para?
Siz kendi kendinizi bitirdiniz!

HAMİŞ: Bu cumartesi-pazar izninizi istiyorum. Yokum. Çocuğu resitale katılacak bir anne olarak Adana’da olacağım. Salı görüşürüz.

Paralel hayatlar

EVVELSİ akşam İstiklal...
Nilüfer’le, Alya’nın, bu hafta sonu annemin resitalinde giyeceği şortuna pul ve süs bakıyoruz...
Dükkân dükkân dolaşıyoruz.
Atlas Pasajı, incik boncuk satan yerler, birine girip, birinden çıkıyoruz...
Kızının gösterisi için çeşitli aksesuvarlar arayan herhangi bir anneyim yani...

ORTADA MAKUL BİR SEBEP YOKKEN

O arada Taksim giderek kalabalıklaşıyor.
Ama İstiklal’de hayat normal devam ediyor.
Herkes işinde gücünde.
Perulu satıcılar yerlere tezgâh açmış, şapka, heykel-meykel satıyor...
Her zamanki gibi kasetçiler, müzikçiler, bütün kafeler, pastaneler dolu.
Bildiğimiz İstiklal yani.
Nilüfer, Gezi’deki arkadaşlarını anlatıyor, onlara sürekli yemek götürüyor.
Bir de Dolmabahçe’de yaşadıklarını.
Diyor ki, “Sen ne kadar sakin, pasifist biri olursan ol, üç metreden yüzüne gaz sıkıldığında... Yanlışlıkla değil, bile bile, göz göre göre... O biber gazıyla birlikte, senin içinden de bir sinir, bir öfke bulutu yükseliyor. Karşındaki adamın şiddeti sana sirayet ediyor!”
Bunları konuşup yürüyoruz.
Gazetenin editörlerinden Tuğçe ve eşi Barış da İstiklal’de, onlarla telefonlaşıyoruz.
Vali Mutlu habire, “Marjinal gruplar dışında kimsenin kılına bile zarar gelmeyecek” diye garantiler veriyor.
Ve ortada hiçbir makul sebep yokken, kimsenin neden olduğunu anlayamadığı bir şekilde gaz saldırısına uğruyoruz.
Kimsenin bir şey yaptığı yok.
Neden, ne münasebetle İstiklal’in altı üstüne getiriliyor?

HEPİMİZİN İZLEDİĞİ FELAKETLER

İnsanlar çil yavrusu gibi, birdenbire ara sokaklara dağılıyor.
Görüntüye bakarsan, biraz evvel normal İstiklal ahalisi onlarla, eylemci gibi görünüyor.
Oysa sadece kendilerini gazdan korumaya çalışıyor.
Var mı bunun makul bir açıklaması?
Neden yaparsın?
Niye yaparsın?
Derken Taksim Meydanı da karışıyor.
Ve hepimizin ekranlardan izlediği o felaket şeyler yaşanıyor.

GAZINIZ DA KOYMUYOR ARTIK

Ama ben ne gördüm biliyor musunuz?
Sadece Gezi’de çadır kuranların değil, kimsenin vazgeçmeye niyeti yok.
Evet, gaz gelince önce bir geri çekiliyorsun.
Etkisi geçinceye kadar bir yere gizlenip sakinleşiyorsun.
Normal nefes almaya çalışıyorsun. Sonra...
Sonra tekrar çıkıyorsun sokağa...
O kovulduğun caddeye, püskürtüldüğün mevziye geri gidiyorsun.
Ve hayat...
Her şeye rağmen devam ediyor. Ve tuhaftır, insanlar gaza da alıştı...
Boynunda masken varsa, tamamdır, “paralel hayatlar” yaşıyoruz, ne yapman gerekiyorsa yapıyorsun, o arada gaz geliyor, “hooop” burnuna takıyorsun, yüzünü korumaya çalışıyorsun, sonra devam...
Gazınız da koymuyor artık!
Bize bir tek koyan, bu şiddet, bu baskı.
Ama görünen o ki, kimsenin de pes etmeye niyeti yok!

Herkese biraz daha özgürlük!

TWITTER’da 8 yaşındaki çocuğuma sövüyorlar.

Hem ne korkunç küfürlerle.
Kusmak istiyorum.
Onlar, beni “taraf” görüyor.
“Onlar” ve “bizler”.
Ben senin hedef tahtan olayım...
Bana ne istersen söyle.
Ama kızımdan ne istiyorsun?
Küçücük çocukları hedef alabilecek kadar mı döndü gözün?

SELVİ’NİN YAZISI

Eminim başkaları da, sizler de, küfürlerden, tehditlerden bol bol nasibinizi alıyorsunuzdur.
Herkes.
Küfür, tehdit nedir ki?
Bu Gezi olaylarında gencecik insanlar hayatlarını kaybetti, gözleri çıktı, kafaları patladı, bedenleri mosmor oldu, bin bir türlü acı yaşadılar, hâlâ da yaşıyorlar.
Ama yaşayan başkaları da var...
Dün Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi’nin yazısını okurken fena oldum.
Başbakan’ın sözünü ettiği yerlerde sürüklenen başörtülü kadın.
Olay, 1 Haziran’da İstanbul’da yaşanıyor.
Z.D., arkadaşlarıyla Adalar’a gidiyor.
Yanında 6 aylık bebeği var.
Dönüşte, Kabataş İskelesi’nden kocasını arıyor.
Kocası iskelenin karşısına geçip beklemesini, almaya geldiğini söylüyor.
O sırada, oradan geçen bir grup eylemci Z.D.’ye küfür etmeye, sataşmaya, “Başımıza ne geldiyse bundan geldi” diyerek başörtüsünü çekiştirmeye ve tekmelemeye başlıyor.
Evet, olay yerindeki kişiler müdahale edip kurtarmaya çalışıyor ama onlara da saldırıyorlar.
Bebek arabasını parçalıyorlar. Başörtülü kadın, vücudu mosmor orada kalakalıyor.

GEZİ RUHUNA AYKIRI

Ne kadar korkunç bir şey!
Üstelik Gezi’nin ruhuna aykırı.
Oradaki gençler, nereden gelirse şiddeti engelleyebilmek için kendilerini siper ettiler.
Onların istedikleri hürriyet.
Yalnızca kendileri için değil.
Herkes için, hepimiz için hürriyet.
Biraz daha hürriyet.
Sen şiddete karşıysan, başkasına da şiddet uygulamaya hakkın yok.
O Gezi’deki gençler başörtülülerle birlikte saldırılara karşı koymadılar mı, birlikte özgürlük istemediler mi?
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

MOTTOMUZ ÖZGÜRLÜK OLSUN

Abdülkadir Selvi, Elif Çakır’ın yerlerde sürüklenen Z.D.’yle konuştuğunu yazıyordu.
Hemen Elif’i aradım.
Yıllar öncesinden tanışırız.
“Beni davet ettikleri bir Uludağ gezisine ben gidemeyeceğim, sen gidip yazmak ister misin?” demiştim, yazdı, izlenimleri benim köşemde yayınlandı.
O da aslında çok iyi bilir ki, ben “taraf” değilim.
Mizacım öyle değil.
Ben kürtaj hakkını da savunurum.
Ama karında bebeğiyle ortada kalan başörtülü kadını da.
Hayvan haklarını da.
Eşcinselleri de.
Travestileri de.
Benim hayat mottom özgürlük.
Herkes için daha fazla özgürlük.
Ama iş öyle bir hale geldi ki ben de artık “taraf” olarak algılanıyorum.
Evet bu gezi olaylarında hükümetin politikalarına karşıyım.
Ama başörtülü kadının hırpalanmasına da karşıyım.

LÜTFEN BANA YAZIN

Problem şurada başlıyor.
Elif’i arayıp “Gel birlikte gidelim, ortak imzalı bir röportaj yapalım. Bu olan biteni herkese anlatalım” dedim.
“Seni anlıyorum ama konuşmaz” dedi.
Ne yazık ki artık bu durumdayız.
Birden böyle iç sayıklaması gibi yazdım, kusura bakmayın.
Aslında demek istiyorum ki...
Yazın bana.
Daha fazla özgürlük istiyorsanız yazın bana.
Başınıza gelenleri anlatın, çağırın beni, geleyim konuşalım.
Polisin şiddetine maruz kalıp omuzu kırılanlar da yazsın, şiddete uğrayan başörtülüler de...
Bekliyorum...

X