GeriSeyahat Akdeniz mavisinde portakal çiçekleri
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Akdeniz mavisinde portakal çiçekleri

Akdeniz mavisinde portakal çiçekleri

Bahar bu yıl Batı Akdeniz sahilindeki narenciye bahçelerine yaklaşık iki hafta erken geldi. Noel Baba’nın mekanı Demre’deki portakal ağaçları martın ikinci haftasında çiçeklenmeye başladı. Ödüllü portakalların yetiştiği Finike’de limon, mandalina, portakal ağaçları sahildeki bahçelerden iç kesimlere doğru hızla çiçekleniyor. Nisanın ilk iki haftasında bu iki ilçenin sokakları başdöndürücü portakal, limon çiçeği kokularıyla dolacak. Bahar şöleni nisan sonuna kadar sürecek. İşte sezon avantajlarından yararlanıp, nisan başında Dalaman - Finike rotasında yapılmış dört günlük bir “portakal çiçeği yolculuğu”ndan geriye kalanlar.

Güneşli, sıcak bir bahar sabahıydı. 23 Nisan tatilini değerlendirip, arkadaşlarımla birkaç günlüğüne Antalya’ya gitmiştim. Otomobilin tüm camları açıktı, Termessos antik kentine doğru ilerliyorduk. Birden bire aracın içini büyüleyici bir koku doldurdu. Ferahlatıcı, hafif, hayal gücünü kışkırtan bir çiçek kokusu. 22 yaşındaydım ve o güne kadar ne çiçek kokuları üzerine düşünmüş ne de hayatımda böylesine güzel bir çiçek kokusu duymuştum. Adeta dondum kaldım. Böylesine güzel bir koku olabileceğini hayal bile edemezdim. Belki de ilk kez o gün, hafızamda yeni bir boyut açıldı. O gün bugündür gezdiğim şehirleri, ülkeleri, hafızama kokularıyla da kaydediyorum.

Aradan çeyrek asır geçti. Antalya - Denizli otoyolun iki yanında gözalabildiğine uzanan narenciye bahçelerinden geriye birkaç küçük adacık kaldı. Portakal ağaçları yerlerini apartmanlara, küçük sanayi sitelerine bıraktı. Ama benim hafızamda portakal çiçeğinin kokusu tüm canlılığıyla yaşıyor. Söz açıldığında, tüm dostlarıma o günü anlatıyorum. “Nisanda bir narenciye bahçesinde, portakal çiçeklerini koklamadan ölmemek lazım” diyorum.

ORMANDA MANTAR AVI

Geçen yıl, nisan başında sürpriz bir doğumgünü organizasyonu hazırlamam gerektiğinde portakal çiçeği temalı dört günlük bir yolculuk planladım. Dalaman’dan Finike’ye uzanacaktık. O günlerde Fethiye’de düzenlenecek Türkiye’nin ilk mantar festivaliyle ilgili haberi okuduğumda, 200 kilometrelik rotamıza yeni bir tema eklendi.

Yağmurlu bir cumartesi sabahı İstanbul’dan uçağa binip, pırıl pırıl bir güneş altında Dalaman’a indik. Çevredeki limon, portakal bahçeleri çiçeklenmişti ve kokuları havaalanına kadar ulaşıyordu. Fethiye’ye 18 kilometre uzaklıktaki Yeşil Üzümlü Beldesi’ne ulaşmamız yaklaşık 1,5 saat sürdü. Gün boyunca yabani mantar üzerine uzmanların yaptıkları konuşmaları dinledik, kuzugöbeğiyle yapılmış çorba, pide ve gözlemeleri, ev yapımı şaraplarını tattık. İki bin 500 yıllık antik Kadyanda kentinin yanı başına kurulan, 10 yıl önce İngilizlerin yerleşmesiyle değişim geçiren beldenin badem ağaçlarıyla süslü sokaklarını gezdik. Akşam, beldenin beş kilometre dışında, çam ormanının eteğine kurulan Dikencik Evleri’nde konakladık.
Ertesi sabah ormanda orkide ve festivale adını veren kuzugöbeği mantarı keşfine çıktık. Şubat sonunda mantar ve orkideler kaplıyordu ormanları. Doğa nisanda iyice coşuyordu. 1,5 saatlik yürüyüşte gözalıcı renklere sahip beş farklı orkide türü, iris ve çan çiçekleri, birkaç kuzugöbeği gördük. Bölgede 364 tür yabani
/images/100/0x0/55ea34ddf018fbb8f8715717
mantar yetişiyordu. Köylüler çintar, morel, et melkisi, keçeli, dede mantarı, kedi kulağı, mavi cincile gibi ekonomik değeri yüksek mantarlar sayesinde, kimi zaman bir sezonda traktör alacak kadar para kazanabiliyordu. Köy pazarında kilosu 30 TL’ye satılan kuzugöbeğinin, ihraç edildiği Fransa ve İtalya’da üç katı fiyatla satıldığını öğrendik. Nadir bulunan ve 20 TL’den satılan matsutaki ise Japonya’da 15 katı fiyata alıcı buluyordu. Yürüyüşün ardından Yeşil Üzümlü meydanındaki fotoğraf sergisini gezip, İngilizlerle sohbet ettik, heyecanla mantar avına gidenleri geride bırakıp Kaş’a doğru yola çıktık.

NOEL BABA ARSIZLARI

Balkon ferforjeleri begoville süslü otelimize vardığımızda hava kararmıştı. Limandan yaklaşık 150 metre mesafedeki, beş katlı otelin sadece birkaç odası doluydu. Onlar da yabancı tatilcilerdi. Oda fiyatları sezonda hayal bile edilemeyecek kadar ucuzdu. Meis’in ışıklarını, gökyüzündeki takım yıldızları seyrederek tam 2010 ilkbahar tatili programı yaptık. Bulutsuz, pırıl pırıl bir sabahdı. Kuşbakışı gördüğümüz sahildeki mor çiçekli ağacı keşfetmeye giderken dikkatimizi çekti, evlerin bahçesinde dalları limonlu ağaçlar çiçek açmıştı. Arılar hummalı şekilde çalışıyordu. Narenciye balı çok leziz olmalıydı.
Çarşıyı, limanı turlayıp, portakal çiçeği turumuzun gerçek hedefi Demre ve Finike’ye doğru yola çıktık. Minibüsle yaklaşık 40 dakika sürdü Noel Baba Kilisesi’ne varmamız. Rus ziyaretçilerle girdik içeri. 2003’te tarümar halde gördüğüm yapı, restorasyondan sonra toparlanmıştı. Duvar resimleri belirginleşmişti. Kimbilir son altı yılda kimler gelmişti bu kiliseye, ne dileklerde bulunmuşlardı? Cam paravanlarla korunan mezarın önünde gözyaşları içinde dua eden yaşlı Rus kadınları, cep telefonuyla fotoğraf çeken gençlerin arsızca iteklediğini görünce asabım bozuldu, dışarı attım kendimi.
Kilisenin etrafındaki hediyelik eşya mağazaları ağzına kadar Çin işi biblolarla doluydu. Kriz yılından sonra 2009 sezonunun iyi geçmesini diliyorlardı. Dev bir mağazada ikonalar satılıyordu. Mağaza Rus Kilisesi’nce kutsanmış, sertifikalandırılmıştı. İçeri girmek istediğimizde, kibarca kapalı olduğu söylendi...

KESİLMEYİ BEKLEYEN PORTAKAL BAHÇELERİ

Demre merkezindeki portakal bahçelerinde çirkin apartmanlar yükseliyordu. Sera ve apartmanların arasına sıkışmış bakımsız bahçeler, kaderlerine terk edilmişti. Kurbanlık gibi kesilmeyi bekleyen ağaçların meyveleri bile toplanmamıştı. Myra Antik Kenti’ne doğru yürürken bakımsız bir bahçeye girip uzun süre ağaçların arasında gezindik. Dallarda iki mevsim bir aradaydı, portakal ve limonların yanı başında çiçekler patlamıştı. Başdöndürücü bir koku sarmıştı çevremizi. Limon çiçekleri daha beyaz, tomurcuğu morumsu, iri ve keskin kokuluydu. Japon efsanelerinde “Ebedi Hoş Kokulu Ağaç” olarak geçen portakalın kokusu daha uçucu, hafifti. Mandalinalar ise küçük yapraklarıyla ayrışıyordu. Bol bol fotoğraf çektik. Koyu yeşil yaprakların arasından patlayan çiçeklerin kar beyazı, limonların sarısı, portakal rengi seyretmeye doyamadığımız bir tablo oluşturuyordu. Kazayla daldan düşürdüğüm bir portakala kıyamadım, soydum. Kışı dalda geçirip süngerleşmiş, susuz bir meyve beklerken ince kabuklu, bol sulu, tatlı bir portakalla karşılaştım, şaşırdım. Böylesine güneşli bir bahar gününde, dalları çiçek, limon ve portakal dolu bir narenciye bahçesinde yarım saat geçirmek için bile bunca yolu gelmeye değerdi.
/images/100/0x0/55ea34ddf018fbb8f8715719


Şanslı günümüzdeydik. Bahçeden çıktıktan birkaç dakika sonra önümüzde bir otomobil durdu. “Antik kente doğru gidiyorum, sizi de götüreyim” dedi camı aralayan sürücü. Biner binmez sohbete başladık. 40 yaşlarındaydı. Uzun yıllar Rusya’da çalışıp, evlenip, sonra eşiyle İstanbul’a dönmüştü. Mutsuzlukları tavana vurunca, iki yıl önce Demre’ye yerleşmişlerdi. “Sahilde deniz manzaralı, yayla gibi geniş bir evde oturuyorum. 300 TL. kira veriyorum. Yazın eşimle beş ay turizm sektöründe çalışıyoruz, bu parayla tüm yıl geçiniyoruz, hatta para biriktiriyoruz. Şimdi çok mutluyum” diyordu.

Myra’nın girişi seralar tarafından kuşatılmıştı. Satıcıların bariyerini aşıp, bahar dalları altındaki kapıdan girdik. Dev anfitiyatronun tepesine tırmanıp seralar ve portakal bahçelerinin ardında, denize kadar uzanan Demre’yi seyrettik. Bu Likya kenti bir zamanlar limandı. Nehrin alüvyonları verimli bir ova yaratmıştı. Şimdi denizi görmek bile neredeyse imkansızdı.
Alicenap İstanbullu dostumuz, yarım saat sonra Demre merkezine döneceğini, bizi de götürebileceğini söylemişti. Dönüşte sohbet konumuz tarihi eser ticaretiydi. Hayretle dinledik anlatılanları: Bazı seralarda kaçak kazı yapılıyor, çıkan eserler gizlice el değiştiriyordu. Birkaç yıl önce yol yapımında lahit bulunmuş, içindeki objeler hemen yok olmuştu.

LİKYA’NIN BAŞKENTİNDEKİ PORTAKALSEVER BELEDİYECİ

Demre’den 25 kilometre uzaklıktaki portakal diyarı Finike’ye vardığımızda ikindi vaktiydi. Denize paralel ilen Acısu ve Tatlısu derelerinin suladığı topraklarda narenciye bahçeleri gözalabildiğine uzanıyordu. Finike’nin Demre gibi betonlaşmamasının nedeni, portakal bahçelerini tutkuyla seven belediye başkanıydı. Çevresindeki beldelerin bahçeleri tatil sitelerince yok edilirken, Finike merkezinden yaklaşık 3,5 kilometre uzaklıkta başlayan tarım arazileri özenle korunmuştu.

İki bin yıl önce, Aykırçay Vadisi’ndeki Arykanda kentiyle Likya Birliği’ne başkent olan Finike bugün marinası sayesinde önemli bir turizm merkezi. Buna karşın merkezindeki çarşı, eski dokusunu koruyor. Dondurulmuş portakal suyuyla serinleyip, sahilde yürüyüşe çıktığımızda, gözalabildiğine uzanan narenciye bahçelerini uzaktan görüyoruz. Daha sonra konuşma fırsatı bulduğumuz Finike Meyve Üreticileri Birliği Başkan Yardımcısı Fahrettin Çağlayan, narenciyelerin mart sonunda kademe kademe çiçeklendiğini anlatıyor. Kıyıya yakın sulak alandaki bahçelerde başlayan çiçeklenme, daha sonra tepelere doğru yayılıyor. “Nisan boyunca Finike çılgın gibi portakal, limon çiçeği kokar. Tüm bahçeler aynı anda çiçeklenmediği için nisan sonuna kadar bu koku devam eder” diyor. Fethiyeli rehber Tayfun Uysal’dan ise narenciye bahçelerinin çiçeklenme döneminin turizmde bir temaya dönüştürülemediğini, sadece kültür turlarının çiçeklenmiş bahçelere uğradığını öğreniyoruz. Buna karşın portakallar olgunlaştığında tur otobüsleri bahçelere uğramaya başlıyor. Haziranın son haftasında, hasat tamamlandığında, Finike Festivali düzenleniyor. Sonra köylüler sıcaktan kaçıp yaylalara gidiyor, yerlerini tatilciler alıyor.
Finike’den Kaş’a döndüğümüzde güneş ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Hava sıcaklığı 25, denizsuyu ise 19 derece civarındaydı. Sahilde yüzenlere rastlayınca kararımızı verdik. 2009’un 13 Nisan’ını geçmişteki 43 doğumgününden farklı kılmak üzere mayolarımızı giyip, Küçükçakıl’ın burnundan denize atladık. Vücudumuz, ilk anda soluk kesen suya birkaç dakikada alıştı. Boğaziçi’nin, Karadeniz’in serinliğini sevenler için harikaydı su sıcaklığı. Portakal çiçeklerinden sonra, Akdeniz’in tuzu ruhumuza iyi gelmişti. Pamuk gibi hafifleyip, sakinleşip otelimize döndük. Akşam yemeği için çarşıya indiğimizde ara sokakları gezdik, sezona hazırlanan esnafla sohbet ettik. Bu arada denize girdiğimiz burunda taşların altından bir derenin aktığını öğrendik. Dere Torosların zirvesinden denize kar suyu taşıyordu. Bu nedenle Küçükçakıl burnunda denizsuyunun yazın bile ısınmadığını öğrendik...

MANZARASI SOLUK KESEN LİKYA KULESİ

Son günümüzde, Kaşlı bir arkadaşımızın ailesini ziyaret ettik. Onların önerisiyle, adını daha önce hiç duymadığınız Hoyran’a gittik. Demre’ye 15 kilometre kala, Davazlar’dan deniz yönüne saptık. 500 metre yükseklikten Akdeniz’e bakan 12 haneli bir köydü Hoyran. Kekova’dan Gelidonya Burnu’na kadar geniş alan ayaklarımızın altında uzanıyordu. Köyün içinden geçip, güney batı yönünde denize doğru yürüdük. Yemyeşil bir buğday tarlasının kıyısında, dev lahitler çıktı karşımıza. Bir kaya mezarının üstündeki kabartmalardan, iki bin yıl öncesinin komutanları, zarif kadınları, şık zenginleri bugüne bakıyordu. Definecilerin dinametlediği, yağmaladığı Nekropolis’i geride bırakıp, dar ve sarp bir geçitten Likya şehrine girdik. Dev ağaç kökleri çıkmıştı duvarların içinden. Bir anda kendimizi balkon gibi küçük bir düzlükte bulduk. Altındaki uçurum ve deniz yönündeki manzara tam anlamıyla soluk kesiciydi. Sanki bir martının kanatlarında yükselmiş, Kekova’ya bulutlardan bakıyorduk. Yaklaşık 20 kilometrelik sahil şeridi ayaklarımızın altındaydı. “Bu bir şey değil, siz bir de kaleden görün manzarayı” dedi Hoyran’da yaşayan rehberimiz Süleyman Hacımusaoğlu. Taşların üstünde biraz canbazlık yapıp, gözetleme kulesinin yıkıntısına tırmandığımda gördüğüm manzara karşısında soluğumun kesildiğini söyleyebilirim. Arkamda Toroslar’ın karlı zirveleri, önünde Kekova Adası, uzaklarda Demre’nin portakal bahçeleri, çevremde göz alabildiğine yeşillik, yerlerde çiğdemler...
Dönüşte, terk edilmiş bir Hoyran evine uğradık. Görkemli bir çınarın altındaydı. Sahibi, yüzlerce yıllık şapelin üstüne oturtmuştu evini. Şapeli ahıra dönüştürmüştü. Altarın üstündeki kubbedeki birkaç aziz resmi bu vandalizmden kurtulmayı başarmıştı. Bahçesindeki ağaçtan bir avuç badem topladık. Bir elimizde körpe bademler, diğer elimizde mor çiçekli adaçayı demeti, dönüş uçağına yetişmek üzere Dalaman’ın yolunu tuttuk.

YOLCULUK BÜTÇESİ

Dört günlük “portakal çiçeğine yolculuk” geçen yıl, iki kişi her şey dahil, 700 TL’ye maloldu. Bu yıl aynı rotada yolculuk yapmak isterseniz, THY ile İstanbul’dan kişi başı gidiş dönüş 208 TL’ye Dalaman’a ya da Pegasus’la 137 TL’ye Antalya’ya uçabilirsiniz. Dikencik Evleri’nde kahvaltı dahil iki kişi gecelik konaklama 140 TL. (www.yesiluzumlu.com) Kaş’ta mütevazı bir otelde kaldık. Kayahan’da çift kişi oda kahvaltı nisan fiyatı 50 TL. (www.hotelkayahan.com)

Yorumları Göster
Yorumları Gizle