Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Akademisyen oldu kendisi hapse tıkıldı gazeteci oldu dergisi poşete tıkıldı

Hacettepe Hastanesi’nin son zamanlarını ve yeni üniversite rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer’in icraatlarını geçen hafta köşeme taşımıştım.

Yönetim anlayışındaki değişikliklerin, ekol olmuş dev bir sağlık kurumunu nasıl yıprattığını da iki basit örnekle anlatmıştım. Meğer farkında olmadan derin bir yaraya parmak basmışım. Birçok Hacettepeli ve şifa arayan hasta sel olup telefon ve mail yoluyla bana ulaştı. Aslında ne büyük sıkıntılar varmış da haberimiz yokmuş!
 Hacettepe Hastanesi’nde görüp yaşadığım süreçten ve bu ileti trafiğinden sonra kendi çapında araştırmaya girdim. Üniversitenin internet sitesini, senato ve yönetim kurulu kararlarını inceledim. Bu kararlar içinde en çok yeni atama duyurularına rastladım. İdareciler, dekanlar, müdürler filan derken makamlar bir bir el değiştirmiş görünüyordu. Elbette ki her yönetici çalışma arkadaşlarını seçmekte özgür, hatta haklı olabilir ama tepeden tırnağa değişime rastlayınca dudaklarımdan “Eyvah” sözcüğü döküldü. Zira Hacettepe dünyaca tanınmış bir ekolse ve gelenekleri varsa böylesine büyük bir değişim felaketleri de beraberinde getirebilirdi. Zaten getirdiğini de hastanedeki hizmet anlayışının çöküşünden anladım.
 Örnek mi? Ameliyat eldiveninden şırıngaya, kullanılan ilaçtan teknolojik alete kadar her şeyin en ucuzu ve eski versiyonu alınmaya başlamıştı. Daha önceki yazımda bahsettiğim gibi tuvalet kâğıdı, havlu gibi hijyene yönelik ürünler ise kurumun kapısından içeriye sokulmuyordu. En iyisi önce bir fıkrayı nakledeyim, ondan sonra yorumlarımı sürdüreyim.

 ENİNE BOYUNA BİR UÇUŞ HİKAYESİ

Devletin sağladığı bir imkanla uçuş eğitimi almak üzere Almanya’ya giden Temel ve İdris, üç aylık süreçten sonra pilotluk sertifikalarını almışlar. İyi birer pilot olduklarına inandıklarından ve banka hesaplarında büyük mevduatları bulunduklarından olacak dönerken küçük bir pervaneli uçak da satın almışlar. O uçakla da Türkiye’ye dönmek için yola koyulmuşlar.
 Bulgaristan üzerindeyken uçağa yakıt ikmali gerekmiş. Havalimanındaki kuleyle temasa geçip, iniş izni istemişler.
 Kule: “İnin ama lütfen dikkatli inin, zira pistimiz çok kısadır” demiş.
 Temel, İdris’e dönerek: “Aman ben pike şeklinde uçağı indireceğim, tekerler yere değer değmez frenlere asıl” demiş.
 Sonuçta bizim çiçeği burnunda pilotlar tekerleri yere değdirmiş, pistin tam bitim noktasında da uçağı durdurmayı başarmış. İkisi de rahat bir soluk aldıktan sonra İdris, Temel’e dönerek: “Yahu kısa dediler ama bu kadar da kısa olmaz ki! Şu pistin uzunluğuna bak, 20 metreyi geçmez!”
 Temel hemen söze girmiş: “Bir de genişliğe bak iki kilometre!”

BİR DE BOYUNA İNMEYİ DENESE!

 Kıssadan hisse, siz rektörlük ehliyetini aldıktan ve Hacettepe gibi dev bir üniversiteyi yönetmeye başladıktan sonra inişlerinizi hep yanlamasına yapıyorsunuz. Tavsiyem enine inmek yerine boyuna inmeyi denemeniz. Nasıl mı? Birincisi yıllar içinde kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi ve deneyime önem verin. Çünkü akademisyenler ve idareciler, özellikle de doktorlar kolay yetişmiyor.
 Çağdaş dünyanın gelişmelerini göz ardı etmeden, deneyimlerini öğrencilerine aktaran bu kitle Hacettepe’nin dünya listesinde kalmasını sağlıyor, umutla hastaneye başvuran hastalara şifa dağıtıyor. Onların uyguladığı tedavi ya da ameliyatlar yetişmekte olan tıp adamlarına canlı gözlem imkanı sağlıyor.
 Özellikle tıp bölümünün tarihine bir göz gezdirin. Aralarından dünyada nam salmış nice doktorlar çıkmadı mı? Türk halkına Hacettepe ve Bilkent üniversitelerini kazandıran rahmetli İhsan Doğramacı, Başkent Üniversitesi’ni ülkemize armağan eden organ naklinin öncüsü Mehmet Haberal gibi nice bilim adamı bu ekolden çıkmadı mı? Hatta sizin iyi niyetle başlatıp, elinize yüzünüze bulaştırdığınız yüz, kol, bacak naklini başarıyla tamamlayan Akdeniz Üniversite’sinin cerrahları Hacettepe’den yetişmedi mi? Yanlıştan bir an evvel dönüp, Hacettepe’yi layık olduğu çizgiye çıkarmak sizin eliniz de, tabii bu anlayışı sürdürüp, yok etmek de! 

BU KADAR DANIŞMANLA MECLİS KURULUR

İsterseniz bu dediklerimi bir de danışmanlarınızla tartışın. Bu arada bir taraftan tasarruf derken diğer taraftan danışman ala ala kendinize danışma meclisi kurmanız da biraz garip kaçıyor. Ne çok danışacağınız şey varmış? İnanın kısıtladığınız, satın almadığınız ya da kalitesini düşürdüğünüz tıbbi malzemeler üniversiteye doldurduğunuz personelden daha ucuza gelecektir.
 Haklı olduğunuz bir konu da var ki, tüm üniversiteler gibi Hacettepe’de borç batağında ve acil tedbirlere ihtiyaç var. Ama bunun yolu kaliteden ve çağdaş gelişimden ödün vermekten değil, siyasilere gerçekleri iyi anlatıp, kabul ettirmekten geçiyor. Burada bir şeyi de yanlış yapmayın; Siyasilere anlatmak lazım dedimse onları pohpohlamaktan bahsetmiyorum.
 Bir de geçenlerde 81 ilde tarama yapıp, genç dehalara kol kanat gereceğinize dair gazetelerde haberiniz çıktı. Güzel bir girişim, ama unutmayın ki o genç dehalara bilgi yükleyecek insanlar da sizin kıyma makinesine soktuğunuz akademisyenler olacak.

 SIFIRCI HOCAYLA GEÇEN KEYİFLİ YILLAR

 Hacettepe Üniversitesi’nde bunlar yaşanırken, bir başka üniversitemizde, yani Ankara Üniversitesi’nde çok değerli mülkiyeli bir profesörün cenaze töreni yaşanıyordu. Hocası ve öğrencisiyle tüm üniversite çok üzgündü. O üzüntüyü sadece Mülkiyeliler mi yaşıyordu? Türk medyası da bu acıdan nasibini alıyordu.
 Medyadan takip etmişsinizdir, “Sıfırcı Hoca” olarak da bilinen Prof. Kurthan Fişek vefat etti. Birçok kişi gibi Kurthan Hoca benim için de çok özel bir insandı. İlkelerinden asla taviz vermeyen hocayla beraber çalışma fırsatını yakalamış şanslı kişilerden biriydim.
 Onunla birlikteliğim ve dostluğum 1980’li yılların ortasında başlamıştı. Ben o zamanki adıyla Hürriyet Dergi Grubu bünyesinde çalışan muhabirdim. Kendisi ise bu gün dergi grubunun CEO’su da olan Hürriyet Gazetesi yazarı Mehmet Yılmaz’la beraber grup bünyesinde çıkacak yeni dergilere imza atmak üzere aramıza katılmıştı. Sonraki günler gösterdi ki dostluğu, yetenekleri ve vizyonuyla aramıza katılması bir tarafa kısa sürede bizi çekim alanına alıverdi.
 Dergi grubunun yayın danışmanı sıfatıyla gazetecilik anlayışımıza yeni değerler kattı. Öyle ki, görevi değilken hiç gocunmadan yaptığımız röportajları yeniden formatladı, haberciliğin gelişmiş tekniklerini uygulamalı olarak gösterdi.

 DEVRİN TOP 10’U PLAYMAN’DEYDİ

 Onunla paylaştığımız anlar sadece gazetecilikle sınırlı değildi. İş saatleri dışındaki anlarda da keyifli süreçlerimiz olurdu. Küfürlerle bezenmiş anlatımları kahkaha dolu sohbetlerin ana mezesi olurdu. Ülkemizde devrim yaratan Playman dergisinin yayın hayatına başlaması ise onun farklı yüzünü tanımamızı sağladı.
 Dergi, ilk sayısından itibaren 150 bin satışlara ulaşırken, bugün dekoltesini çok normal karşılayabileceğimiz ünlü kadınların resimleri kadar dergideki lezzetli yazılar da çok sevildi. Seda Sayan, Sibel Can, Derya Arbaş, Harika Avcı gibi o devrin top 10 listesindeki kadınların görsel şölen sunan fotoğraflarının yanı sıra bakanlar, iş adamları röportajlarıyla sayfaların içinde yer aldı. İşte bu röportajlardan bazılarını ben gerçekleştirdim ki, Kurthan Hoca’nın sihirli dokunuşlarıyla bu yazılarım gündeme bomba gibi düştü. Yazdıklarımı yeniden formatlayıp, dizayn edişindeki hüneri bir haberin nasıl sunulması gerektiğini anlatan en önemli dersti.
 Sadece bu kadar mı? Ülkemizde yeni kurulup, faaliyete geçen Özel Tim’in eğitimleri, SAT komandolarının operasyonları fotoğrafları kadar anlatım diliyle de büyük ilgi gördü.

 SOHBETİ ZEVKTEN SARHOŞ EDERDİ

Dergi piyasaya çıktıktan bir yıl sonraydı ki, muhafazakâr kesimin de baskısıyla “Muzır Neşriyat” yasası çıktı ve dergi poşete girdi. İşte o esna da Kurthan Hoca’nın yaptığı bir espriyi halen unutmam.
 “Lan akademisyen olalım dedik, beni içeri tıktılar. Gazetecilik yapalım dedik, hazırladığımız dergiyi poşete tıktılar.” Zira kendisi 12 Eylül döneminde üniversiteden uzaklaştırılıp, hapse atılan 1402’liklerden biriydi.
 Daha sonra Tempo, Ekonomist, Atlas gibi birçok dergiye de Mehmet Yılmaz’la birlikte imza attılar. Yazılarındaki aynı lezzet o yayınlara da yansıdı. 2011 yılına kadar arada başka dergilere gidip gelse de birlikte çalıştık, dünyaya hep aynı pencereden bakarak eğlence dolu sohbetlere girdik. Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’la birlikte dördümüz birbirimize o kadar çok şakalar yaptık ki, her birimiz halen karşılaşınca hatırlatmalar yaparak gülmeyi sürdürürüz. Şimdi saç ayağının biri, belki de en renklisi aramızdan ayrıldı. Dolayısıyla ruhlarımızda büyük boşluk bıraktı.
 Ah sevgili Kurthan Ağabey, keşke yaşıyor olsaydın da beni bir kez olsun sarhoş görebilme umudunu sürdürseydin. Zira içtiği içkiyle daha da zenginleşen anlatımlarına benim alkol almamama rağmen nasıl ayak uydurabildiğimi sorar ve “Bu içmeden sarhoş olup, kafayı bulan adamlardan” derdi. Bilmezdi ki onunla geçen keyifli anlar zaten adamı zevkten sarhoş ediyor.

X