Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ak Parti ve Adalet: Hrant için, Hariri için

“Adalet için Hrant için”, bir siyasi suikast sonucu katledilmesinden bu yana Hrant Dink için biraraya gelenlerin buluşturan “ana slogan” oldu. Bu yılki anma törenlerinde benim özellikle dikkatimi çeken, “Hrant için” adaletin gecikmesinin, daha doğrusu “hiç gelmemesi”nin insanların tahammül sınırlarını zorlamaya başladığı. O yüzden önceki günün en yüksek katılımlı sloganı “Katil Devlet Hesap Verecek” idi.

Hrant’ın katli kararının devlet içinde verildiği ve devlet marifetiyle uygulandığı anlaşılıyor. Ayan beyan ortada olan izler, bizi, “üniformalılar”a götürüyor. Askeri üniformaya, jandarma üniforması giymiş ve halen giymekte olanlara. Adem Yavuz Arslan’ın “Bi Ermeni Var” adlı kitabı yepyeni ve çok önemli belgeleri ortaya çıkartmış.

Anma toplantısında, birinci gününden itibaren Hrant Dink cinayet davasını en ayrıntılı biçimde izleyen, soruşturma ve  cinayet dosyası üzerinden adeta bir “hukuk otoritesi” haline gelen Hrant’ın kardeşi Hosrof (Orhan) Dink’e sordum. “Çok yeni, daha önce hiç bilinmeyen ve önemli yeni bulgular olduğunu” teyid etti.

Avukat Fethiye Çetin ise kinayeli bir havadaydı. “Bu bilgilerin, en başından beri devlet kurumlarının elinde olduğu anlaşılıyor. Cinayetin aydınlatılması için sunacaklarına, anlaşılan, gazetecilere kitap yazdırmak için ellerinde tutmuşlar” dedi.

Yine de, ortaya çıkan yeni bulgular sayesinde Hrant Dink cinayet soruşturmasının derinleştirilmesi ve “adalet için” hükümetin bugüne dek yapmadığını yapması da mümkün.

Nasıl yapacaklarını çok merak ediyorum doğrusu.

Hrant’ın öldürülmesine giden yolda taşlar döşenirken, en azından “ihmal suçu” işlemiş olanlardan İstanbul Emniyet Müdürü, Osmaniye Valisi oldu, onun amiri ise İstanbul Valiliği’nden “Kamu Güvenliği Müsteşarlığı”na atandı.

Hrant’ı anma gününde de söyledim, “Umarım önümüzdeki yıl adalet yerine gelmiş olur” dedim, “Eğer gelmezse Hrant Dink cinayeti, devletin ve Türkiye’de kim hükümet ediyorsa onun boynuna geçmiş ve her yıl daha boynunu daha fazla sıkan bir kement haline geçecektir.”

O “kement”, çoktandır “devlet”in boynuna geçmişti ama soruşturmayı savsakladığı ve üzerine düşeni yapmadığı için hükümetin de artık boynuna geçmiş ve onun da boynunu sıkmaktadır.

Vicdanlarımızın en kırılgan noktasında, “adalet” kavramına bu kadar duyarsız kalan bir hükümet ile, nereye niçin yol alacağımız sorusu hergün daha yüksek sesle sorulur hale gelir.

Lübnan, “Hariri için adalet” diye ayağa kalkmıştı

Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de vurulmuştu. Ondan aşağı yukarı iki yıl önce, 15 Şubat 2005’te de Beyrut’ta Lübnan’ı savaş sonrası Lübnan yapan eski Başbakan Refik Hariri korkunç bir suikastle ve yanında onlarca kişiyle birlikte havaya uçurularak öldürülmüştü.

Lübnan’da esen öfke, olayın faili olarak görülen Suriye’ye yöneldi. Yüzbinlerce kişi, “Adalet istiyoruz” sloganı ile ayağa kalktı. Suriye’nin silahlı kuvvetleri Lübnan topraklarını terketmeye mecbur kaldı. Birleşmiş Milletler, Refik Hariri suikastının soruşturulması için bir “Özel Mahkeme” kurdu.

Suriye’ye içine düştüğü zor dönemde “cankurtaran simidi”ni Türkiye uzattı. Tayyip Erdoğan, Başşar Esad ile kişisel bir dostluk geliştirdi. Hatta, Suriye’ye uluslararası ziyaretlerin kesildiği bir sırada, Şam’a ayak basan tek yetkili Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer oldu..

Türkiye-Suriye yakınlaşmasının, Türkiye’ye Ortadoğu sahnesinde geniş bir alan kazandırdığını kuşku yok. Ama, bunun gelip dayanacağı bir sınav anı olacaktı. O nedenle, BM Özel Mahkemesi’nin kararını açıklamasına yakın, Hizbullah’ın hükümeti terketmesi üzerine patlak veren krizde Türkiye’nin “bölgesel güç” olarak rolünün sınanacağını yazdım geçenlerde.

Mahkemenin, Hariri suikastının failleri arasında İran-Suriye ekseninin Lübnan uzantısı, Lübnan Şiilerinin temsilcisi Hizbullah mensuplarını tespit ettiği biliniyor. Hizbullah, Saad Hariri’yi, Mahkeme’yle işbirliği yapmaması için uyarmıştı. Saad Hariri, Lübnan Sünnilerinin temsilcisi. Söz konusu olan babası.  Ya Başbakanlık koltuğu için babasını satacaktı, veya kendisini o iktidar koltuğuna getirmiş olan babası için “adalet”ten sapmayacaktı. İkincisini tercih edince, Lübnan’da kriz patladı.

Türkiye:  Adaletten önce istikrar

Peki bu krizde Türkiye ne yapıyor?

Derhal harekete geçti. “Bölgesel itfaiyeci” rolünü üstlendi; Lübnan tutuşmadan söndürmeye çalışıyor. Suudi Arabistan havlu attığı sahada, S. Arabistan ve Mısır’ın boşalttığı yeri dolduran, bölgenin “Sünni güç merkezi” Türkiye profili var Ortadoğu’da.

Peki, bu “profil”, varlığını Türkiye’ye bağlamış gözüken Saad Hariri’yi ne derece güvence altına alıyor.

İşte burası şüpheli. Bu konuda en dikkate değer tespit, dün, “Davutoğlu, Lübnan labirentinde” başlıklı yazısı ile Aslı Aydıntaşbaş’a aitti:

“Türkiye şu zamana kadar Lübnan’daki Sünnilere kol kanat germeye, koalisyonu ayakta tutmaya hazırdı. Ancak başından beri de Lübnan’daki “adalet mi, istikrar mı?” sarkacında istikrardan yana tavır aldı. BM soruşturmasına pek sıcak bakmadı. Soruşturmanın Suriye’ye uzamaması yolunda ağırlık koydu. Son krizde de meseleye hasıraltı etmeye dünden hazır. Kapalı kapılar ardında Ankara, oğul Hariri’ye ‘Bak canım kardeşim, biz seni seviyoruz ve koruyoruz. Olan oldu bir kere, baban geri gelmez. Şimdi önemli olan adalet değil hükümet. Hizbullah’ı kızdırma”’ diyor. Gariptir, Ankara’nın bölgesel gücü artıyor ama bu güç hep statükonun, düzenin yanında... Oysa adalet düzenin, hakkın, demokrasinin temelidir...”

Durum böyle. Hem, BM Özel Mahkemesi’ne ilişkin böyle bir tavır alan Türkiye, İsrail’e karşı sonuç alabilmek için niçin BM kurumlarını işletmek için didiniyor? Bu, bir çelişki değil mi?

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, ne içte ve ne dışta, ne yazık ki,  “adalet” gibi bir önceliği yok, anlaşılan...

X