Gündem Haberleri

    AK Parti MHP hükümeti toplumsal barış için cesaret vermez

    Cansu ÇAMLIBEL / Yüz Yüze Pazartesi - Fotoğraf: Levent KULU
    06.07.2015 - 01:26 | Son Güncelleme:

    Akademide 50. yılını geride bırakan Prof. Dr. İlter Turan, siyasi sistemlerin kıyaslamalı analizi söz konusu oldu mu Türkiye’de ilk akla gelen isimlerin başındadır. Ankara’da koalisyon arayışlarının resmi görüşmelere döneceği kritik haftaya başlarken kendisiyle olasılıklar üzerinden bir ufuk turu yaptık. AK Parti’nin müstakbel koalisyon ortağının Türkiye açısından ne anlama gelebileceğini masaya yatırırken İlter Hoca analizlerinde erken seçim olasılığına da yer verdi. Laf ister istemez Yunanistan’ın seçimi ile Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye olası etkilerine de geldi.

    - Cumhurbaşkanı bu hafta hükümet kurma görevini Ahmet Davutoğlu’na verecek. Her ne kadar Sayın Davutoğlu CHP ve MHP seçeneklerine eşit mesafedelermiş gibi mesajlar verse de şu noktada MHP seçeneğinin daha baskın olduğunu anlıyoruz. Olası bir AK Parti-MHP koalisyonu ülkeye ne getirir?

    Aynı seçmen kitlesine hitap eden iki partinin kuracağı koalisyon istikrarsız olur. Bunu biz Milliyetçi Cephe döneminde de yaşadık. Aynı seçmen bazına hitap eden partiler kendi ortaklarının kötü, kendilerinin ise seçmen açısından iyi işler yaptıklarını kanıtlamak gibi bir baskıyı hissediyordu. Böylece koalisyonun içinde kendiliğinden mevcut bir istikrarsızlık unsuru vardı. Hükümet aşağı yukarı bir bakanlıklar konfederasyonu gibiydi. Her bakanlık kendi işlerini yapıyordu fakat bir hükümet politikası oluşturmak güçleşiyordu. Aynı şekilde parlamentoyu da toplamak zordu çünkü toplu halde oldukları zaman ortaya ne kadar birbirleriyle anlaşamadıkları ve rekabet halinde oldukları çıkıyordu. Bugün de böyle bir sorunumuz var.
    AK Parti-MHP koalisyonuyla ilgili bir de pratik bir sorun var. Türkiye’nin karşılaştığı en önemli sorunların başında herhalde Kürt sorunu geliyor. Böyle bir sorunun varlığını dahi kabul etmeyen bir siyasi partiyle ortaklık yapmak bu konuda herhangi bir icraat olmayacağına, olsa olsa geçmişi iade türünde girişimler olacağına işaret eder. Bu da toplumsal barışımız açısından pek cesaret verici bir resim ortaya çıkarmaz.

    AK Parti MHP hükümeti toplumsal barış için cesaret vermez

    - HDP sizin tespitinizin daha da ötesine geçerek olası bir AK Parti-MHP koalisyonunun adeta bir ‘savaş hükümeti’ olacağını söylüyor. Bu sonuçlara yönelik bir uyarı mı sizce?

    Şimdi efendim ümit ediyorum ki orada savaş kelimesi mecazi manada, fiili bir harpten ziyade uzun bir mücadelenin başlayacağı manasında kullanılmıştır. Çözüm süreci başlarken ‘Silah değil görüşmeyle bu işi götüreceğiz’ diye yola çıkılmıştı. Eğer bir AK Parti-MHP koalisyonu olursa, kurulacak hükümetin bu yolu açık tutmayacağı beyanlardan tahmin edilebiliyor. Bu durum tabii Türkiye için sıkıntılı bir ortamın doğmasına yol açacaktır. Üstelik bu ortam ortaya çıktığı zaman Türkiye Ortadoğu’daki gelişmelerle çok yakından ilgilenmek ve onları kendi lehine etkilemek mecburiyetindedir. Kendi içindeki gücünü kaybetmesi sorunları yoğunlaştırır. Kendi ülkenizdeki Kürt kökenli insanlara nasıl yaklaştığınız, komşu ülkelerdeki Kürtlerin Türkiye’ye nasıl baktığını ve Türkiye ile nasıl ilişki kuracaklarını etkileyecektir.

    TÜRKİYE’DE ÖZGÜRLÜKÇÜ MODELİ KURAMAZSANIZ KÜRTLER BAŞKA MODELLERE ÖZLEM DUYAR


    - Eğer Türkiye’deki Kürtler kendilerini mevcut sistem içinde doğru bir modelde ifade edemeyeceklerini düşünürlerse, o zaman Ankara’nın korktuğu kanton sistemi ya da özerklik gibi yönlere doğru mu kayarlar sizce?

    Benim endişem o istikamettedir. Siz kendi insanlarınızı kökenine bakılmaksızın kendi siyasi sisteminiz içinde özgürce yaşayacak şekilde yönetemezseniz başka modellere, başka bağlantılara mutlaka özlem duyacaklardır. Ben Kuzey Suriye’de tamamen Kürtlere karşı bir tavır alarak yaklaşmamızın isabetli olup olmadığından emin olamıyorum. Orada gelişebilecek bir modelin mutlaka Türkiye’de uygulama alanı bulabileceğini de zannetmiyorum. Orada Türkiye’den farklı olarak dini ve etnik ayrışmalar çok güçlü. Biz Türkiye’de bunu büyük ölçüde aşmış idik, şimdi onu yeniden geri getirmemiz için bir sebep yok. Zaten Türkiye’nin her yerinde yetkilerin biraz merkezden çevreye doğru dağıtılması ihtiyacı vardır. Bunu sistemler konusunda aşinalığı olmayanlar hemen federalizm falan diye isimlendiriyorlar, bu doğru değil. Yerel yönetimlerin yetkilerini güçlendirebiliriz, hiçbir suretle de üniter devletin yapısını tehdit eden bir sonucun doğmamasını da sağlayabiliriz.


    - Anadilde Kürtçe eğitim mesela bahsettiğiniz üniter yapıya tehdit midir?

    Türkçe bizim ülkemizin dilidir, onu bu ülkede yaşayan her insanın öğrenmesi lazımdır. Ama en azından şu problemi düşünerek hareket etmemiz lazım; ülkenin belirli kesimlerinde çocuklar ilkokula geldikleri zaman Türkçe bilmiyorlar. Bu çocukların Türkçeyi öğrenmelerini sağlayacak yöntemde iki dilin birden bilinmesi gerekiyor. Bu geçişi sağlayacak bir modeli sisteme dahil etmek lazım. Ama bunu tek bir dil olarak ayırmak bile belki gerekli değil. Belirli sayıda insanın konuştuğu başka bir dil varsa o uygulamayı orada yapmak lazım.

    AK PARTİ MHP’YE OY KAYBETME ENDİŞESİYLE HAREKET EDİYOR


    - Çözüm süreci devam ederken beklenti işlerin buralara gitmesiydi, bahsettiğiniz türde düzenlemelerin önünün açılmasıydı. Olası bir AK Parti-MHP koalisyonunda sizce bunların hiçbiri kesinlikle tartışılamayacak konular olarak rafa mı kalkar?

    O endişeyi taşıyorum. AK Parti’nin çözüm sürecinde ne derece samimi olduğu da belli olmadığı gibi, anlaşılıyor ki AK Parti sürekli olarak MHP’ye oy kaybetme endişesiyle davranışlarını şekillendiriyor. Zaten MHP’nin beyanlarına bakılacak olursa bir sorun bulunmamaktadır. Olmayan sorunla da ilgilenmenin bir manası yok demek ki!

    YERLEŞİK DEMOKRASİLERDE KOALİSYON ORTAKLARI ADALET BAKANLIĞININ PEŞİNE DÜŞMEZ

    - Almanya’daki gibi bir büyük koalisyona (AK Parti-CHP) özellikle iş dünyasından destek var. Size göre AK Parti-CHP koalisyonu uzun ömürlü ve yaşayabilir bir model olur mu?
    Bu noktada birkaç sorunumuz var tabii. Türkiye’de Almanya örneğinden farklı bir durum var. Bizim işlerimizi çok güçleştiren miras şu; Türkiye’de siyaset farklı çıkarların uzlaştırılmasından ziyade farklı ideolojik düzenlerin topluma egemen kılınması olarak anlaşılıyor. Pratik bir müzakereden ziyade iş bir düzen meselesine dönüşünce istikrarsızlık potansiyeli de artıyor. Bizde tartışma konusu olan bakanlıklara bakınız. Almanya’da zannediyorum bir koalisyon ortağının ‘İlla ki biz alalım’ dediği bakanlıkların başında adalet, içişleri, eğitim gelmez. Bizdeyse ilk alınmak istenen bunlar. Adalet Bakanlığı yargının özerkliğini aşındıran, bağımsız bir güç olacak niteliğini kaybetmiş ve hükümete tabi bir konuma geçtiği için bu tartışma çıkıyor. İçişleri’ne bakıyorsunuz kolluk kuvvetlerinin ve ülke yönetiminin çok partizanlaştığı endişesinden kaynaklanan bir inatlaşma var. Milli Eğitim ise ideolojik cihazlanma diyebileceğimiz bir mücadeleyle ilgili. Siyaset bir dünya görüşünü başka bir dünya görüşüne egemen kılma gayreti olarak görülünce tabii bunun araçları önem kazanıyor. Halbuki yerleşik bir demokraside bunlar tartışma konusu değildir. Bizim böyle bir bünyesel problemimiz var.


    - Koalisyon içinde ideolojik bir çarpışma yaşanma ihtimali yüksek olmakla birlikte AK Parti ve CHP birlikteliğinin Türkiye toplumunu son dönemde zirveye çıkan kutuplaşmadan çıkarabileceğine inananlar var.

    Çıkarabilir. Eğer biz yargıyı, İçişleri’ni, Emniyet’i güncel siyasi tartışmanın dışına çıkarmak istiyorsak bu ancak iki ayrı dünya görüşündeki partinin birlikte çalışmasıyla olabilir. MHP ile AK Parti’nin yapacağı müzakerelerle bu iş halledilemez. Bir ikincisi de; bu koalisyon Türkiye’nin mutlaka ele alması gereken çözüm sürecini gündemine alabilir. Bir de Türkiye’nin şu anda izlediği dış politikanın ve Ortadoğu politikasının gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bunu da zannediyorum bir AK Parti–CHP koalisyonu daha ayrıntılı bir şekilde ele alabilecek konumda olabilir.

    OLİGARŞİNİN TUNÇ KANUNU; LİDER KADROSUNUN DEĞİŞMEZLİK ÇABASI

    - 25 Mayıs’ta Dünya gazetesinde yayınlanan yazınızda ‘oligarşinin tunç kanunu’ kavramını Almanya’daki sosyal demokratlar üzerinden anlatmıştınız. AK Parti’nin 13 yıllık iktidarında yaşananlarla benzerlik bulduğunuz için mi kaleme aldınız o yazıyı?
    Oligarşinin tunç kanunu, özellikle eşitlikçi düşüncelerle yola çıkan bir siyasi harekette lider kadrosunun değişmezlik kazanmaya yatkınlık sergilemesidir. Kendi değişmezliğini sağlamak için muhtelif yöntemlerle muhalefeti etkisizleştirmesidir. Muhaliflerinizi ezer, etkisizleştirirsiniz, bazı muhaliflerinizi de kendi içinize katarsınız. Tabii bu tunç kanunun limiti de şahıs yönetimidir. Zannediyorum şu anda karşılaştığımız olay bir şahıs yönetimiyle ilgili. Karşımızda toplumca benimsenmediği çok ayan beyan olan bir başkanlık sitemini kurmak isteyen bir cumhurbaşkanı var.

    - Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık hedefi sizce hâlâ devam ediyor mu?

    Cumartesi günkü konuşmalarına bakacak olursak evet ediyor. Kendisi bir hükümetin kurulmasını cesaretlendirmek istiyormuş gibi bir görünüm vermekle birlikte parlamentoyu yeniden bir seçime zorlamaya hazır olduğunu da ifade etmiş bulunuyor. Yazılan çizilenlere de baktığınız zaman şöyle bir izlenim var; seçmenler istikrarsızlıktan korktukları için bir erken seçimde iktidar partisini yeniden tek başına iktidar yapma hazırlığı içindedir. Bir kere seçim sürecine tekrar girilirse neler olur bilemeyiz. Hatta belki ülkeyi tekrar seçime sürüklemekten Sayın Cumhurbaşkanımız ve iktidar partisi sorumlu tutularaktan daha da istenmeyen sonuçlarla da karşılaşabilirler. Bir de şu soruyu sormak lazım; bir sonraki seçim de benzer bir sonuç verirse ne yapacaksınız, bir üçüncü veya dördüncü seçime mi gideceksiniz?

    TÜRKİYE TOPLUMU İKTİSADİ ALANDA UZLAŞMAYI ÖĞRENDİ, SIRA SİYASETTE

    - Önümüzdeki 45 gün tanık olacağımız koalisyon arayışları Türkiye’nin uzlaşma kültürünü yaşatıp yaşatamadığına dair bir test mi olacak?

    Çok uzlaşma kültürümüz var mıydı, ondan da çok emin değilim. Bizim siyasi kültürümüzde çok meydan okuyucu, karşı tarafı çok aşağılayıcı bir üslup var. Ben bazen çok yüksek mevkilerdeki kişilerin kurdukları cümlelere baktığımda hicap duygularım harekete geçiyor.


    - Türkler uzlaşmayı bilmiyor mu?


    Bir kere acil durumlarda uzlaşabiliyoruz. Ülke bir tehlike altına girdiği zaman filan... Ama olağan şartlarda uzlaşmayı öğrenmemiz önem kazanıyor. Önümüzde böyle bir fırsat var bugün. Bir de şu hususu hatırlamamız lazım. Toplumsal hayatın ağırlığı ekonomiye kaymış vaziyette, insanların en kolay uzlaşacakları alan da ekonomi. Belki bu nedenle uzlaşma arayışları geçmiş dönemlere nazaran daha geniş kabul görmekte. İktisadi alanda herkes sonuçta uzlaşmayı biliyor. Bugün uzlaşma taleplerinin daha çok iş dünyasından gelmesi de bunun bir işareti. Bu uzlaşmanın siyasete de yansıması lazım.


    BAŞKANLIK ARZUSU DEVAM ETTİĞİ SÜRECE ERKEN SEÇİMDE DE AYNI SAİKLE HDP’YE GİDER

    - Bazı analistlere göre HDP’nin 7 Haziran başarısı büyük ölçüde konjonktüreldi ve olası bir erken seçimde yine baraj stresi yaşayabilir. Katılır mısınız?

    Gerçekten de bu seçimde belki bir defaya mahsus olmak üzere, o istenmeyen sonuç ortaya çıkmasın diye oyunu HDP’ye verenler olmuş olabilir. Bir erken seçimde yine aynı düşüncenin HDP lehine işlemeyeceğini söylemek için hiçbir sebep yoktur. Şu anda karşımızda yine bir başkanlık sistemi arzusu ve bunu gerçekleştirmek için de Sayın Cumhurbaşkanı’nın adeta bir siyasi parti başkanı gibi kampanya yürütmesi söz konusu olduğu sürece insanlar yine aynı saiklerle oy verebilirler. Tabii HDP’nin nasıl bir yol izlediği de daha önce kendisine gelen oyları muhafaza edip etmeyeceğinde belirleyici olacaktır.

    YUNANİSTAN AB EKONOMİSİNİ AİLE BÜTÇESİ GİBİ GÖRMEKTEN VAZGEÇMELİ


    - Yunanistan’daki referandumdan çıkacak sonuç Avrupa Birliği’ni nasıl etkiler?

    Euro deneyinin Yunanistan açısından başarısızlıkla sonuçlanması zannediyorum Euro alanının yaygınlaşma temayülünü zayıflatacaktır. İkinci bir sonucu daha olacaktır. Aslında şu ana kadar Yunanistan dışında İspanya, Portekiz, Kıbrıs, bir ölçüde İtalya, Avrupa’nın iktisadi bütünlüğünü ve Euro’yu koruyabilmek için bir dizi toplumsal fedakârlıkta bulundu. Şimdi Yunanistan’ın elde edebileceği kolaylıklar diğerlerinin de aynı taleplerle ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu da yine AB’yi sorgulayan tartışmalara zemin olacaktır. Giderek güçlenen bir Avrupa rüyası şimdilik sönümlenmiş olacaktır. Avrupa’nın bütünleşme sürecinde bir duraklama, bir yeniden değerlendirme beklememiz mümkün.
    Bu noktada Avrupa açısından iktisadi endişeler dışında stratejik endişeler de var. Yunanistan daima Rusya’yı Avrupa’ya karşı başvurabileceği bir kaynak olarak görmüştür. Dönem dönem de ‘Rus donanması Yunan limanlarında ikmal yapabilir’ gibi NATO üyelerini sonsuz üzüntülere gark eden tavırlar da sergilemiştir. Yunanistan’ın alacağı kararın bu tür bir stratejik sonucu da olacak mı bilmiyoruz. Yunanistan’ın bu tavrının Kıbrıs-AB ilişkilerini nasıl etkileyeceği de belirsiz.


    - Avrupa’da Çipras’ın çizgisine destek verenlerde şöyle bir ton var; Avrupa kendi iktisadi modelini korumak adına sosyal devlet meselesini geri plana atan muhafazakâr bir çizgiye hapsoldu.

    Avrupa’da sosyal devlet politikaları büyük ölçüde yürürlükte, orada bir sorun yok. Belki sosyal devletin cömertliklerini bir miktar kısmak gibi temayüller var. Ama bugün bakarsanız Yunanistan başkalarının kesesinden harcadığı cömertliklerin bedelini ödemekte. En zengin olmasa da emekli maaşları en cömert ülkelerden biri, bunu da kendi yarattığı gelirlerden karşılamış değil. Olmayan varlıklarla sosyal devlet yürütülemez.


    - Siz ‘evet’çi misiniz?

    Bendeniz Türk olduğum için Yunanlara ‘Allah akıl fikir versin’ diliyorum. (Gülüyor) Yunan olsaydım tahmin ediyorum ‘evet’ oyu verirdim. Ama şunun da bilincinde olurdum; ‘evet’ oyu vermekle hiçbir şey hallolmaz. Yunanistan kendisiyle ilgili samimi bir muhasebe yapmak mecburiyetinde. Bu düştüğü durumda kendi hükümetlerinin yaptığı büyük yanlışların rolü olduğunu görmeli. Bir bedel ödemesi gerektiğinin bilincine varmalı. İkincisi de; Almanya’nın başını çektiği Avrupa ekonomisini de bir aile bütçesi gibi görmekten uzaklaşmalı. AB aslında bir Fransa-Almanya egemenliğinde kuruldu. Birliğe katılacak ülkeler öncelikle bu iki ülkenin çıkarlarını koruyacak bir yapı olduğunu bilerek üye olur. Buna meydan okumaya kalktığınız zaman Yunanistan’ınki gibi başınıza işler gelmektedir.

    PROF. DR İLTER TURAN KİMDİR?

    1941 İstanbul doğumlu İlter Turan, 1962 yılında Oberlin Koleji’nden (ABD) Siyasal Bilimler Lisansı, 1964 yılında Columbia Üniversitesi’nden Siyasal Bilimler Yüksek Lisansı aldı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Siyaset İlmi Kürsüsü’ne asistan olarak girdi. Aynı kürsüde 1966 yılında doktor, 1970 yılında doçent, 1976 yılında da profesör oldu. 1991’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler Kürsüsü Başkanlığı’nı üstlendi. 1993’te Koç Üniversitesi’ne, ardından da Bilgi Üniversitesi’ne geçti. 1998-2001 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde rektörlük yaptı. Halen Bilgi’de Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. 2000-2009 yılları arasında Siyasi İlimler Türk Derneği’nin başkanlığını ve Uluslararası Siyasi İlimler Derneği’nin başkan yardımcılığını ve 2009 Dünya Kongresi program başkanlığını yürüttü. Mukayeseli Siyaset, Türk Siyasal Hayatı ve Dış Politika konularında İngilizce ve Türkçe makale ve kitapları bulunmaktadır.

    Etiketler: toplumsal barış
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı