Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ak çarşamba mimarlarını tek tek boğdurmuştuk

Murat BARDAKÇI

‘‘Mali milâd’’ları millet olarak pek sevmeyiz. Tarihimizde pek çok ‘‘mali milâd’’ vardır ama her nedense hiçbirinden sonuç alınamamıştır. İşte bunlardan biri, tam 345 yıl öncesinin bir mali milâdı ve milâdın mimarı Sadrazam Tarhuncu Mehmed Paşa'nın başına gelenler...

‘‘Ak Çarşamba’’ya on gün kaldı. Aklanmayı bekleyen yahut yastık altında saklanan paralar 30 Eylül'de bir günlüğüne de olsa bankaya yatırılıp kayda geçirilecek, derken yeni vergi kanunu yürürlüğe girecek ve böylece mali milâdı yaşamış olacağız.

Biz böyle mali milâdları, yani devlet maliyesinin yeniden doğuşunu daha önceleri de yaşamış ama doğan çocuğu büyütmeyi bir türlü becerememiştik. Bebeklerin başlarına daha ilk gençliklerine varmadan mutlaka bir işler gelmiş, hastalanmışlar ve nihayet fikir babalarıyla beraber bir başka âleme göç etmişlerdi.

300 küsur sene öncesinin bir başka ‘‘mâl; milâd’’ında, Tarhuncu Ahmed Paşa hadisesinde yaşananlar gibi...

Yıllardan 1652'ydi, Osmanlı maliyesinin en sıkıntılı zamanlarıydı ve tahtta Dördüncü Mehmed vardı. İdarecilerin rüşvetsiz iş yapmaması, yolsuzlukların birbiri ardınca gelmesi ve dolayısıyla devletin devamlı soyulması sıradan, günlük hadiselerdi o devirde. Maliyeyi kurtarabilecek yeni, yıpranmamış bir isim arayan Dördüncü Mehmed Mısır'ın eski valilerin birini, Tarhuncu Ahmed Paşa'yı buldu ve sadarete, yani o zamanın başbakanlığına getirdi. Sadrazamlığı tek bir şartla kabul etti Paşa: Kimseye hesap veremeyecek ve saraydan hiçbir müdahale gelmeyecekti...

Paşa'ya göre devlet, maliyenin iki yakasının biraraya getirilmesiyle ve esaslı bir vergi reformuyla kurtulabilirdi. Yapılan hesaplar imparatorluğun yıllık gelirinin 2 milyar 400 bin, harcamalarının 2 milyar 520 bin altın akçe olduğunu gösteriyordu. Aradaki görünmeyen kalemler de hesaplandığında bütçe açığı 16 bin 400 keseye yükseliyordu. Tarhuncu Ahmed Paşa vaziyeti kendi adıyla bilinen iki ‘‘lâyiha’’ yani raporla hükümdara sunduktan sonra işe başladı: Devleti soyan devlet adamlarından keseler dolusu altını tehditle zaptedip hazineye gelir kaydettirdi, sonra masraflarda tasarrufa gitti, yüksek memurlara daha yüksek vergiler saldı ve evlerle değirmenleri de vergiye bağladı. Harcamaları kısılanlar arasında saray mensupları da vardı; padişahın annesinin bile göze batacak harcama yapmasına izin verilmiyordu.

Devlet hazinesi yoluna girmek üzereydi ama, işte o sırada bir başka taraf yoldan çıktı: Saray mensupları ve devletin önde gelenleri. Hepsi Paşa'ya düşman kesilmişlerdi ve işi kökünden halletmeliydiler. Hükümdara ‘‘Tarhuncu seni tahtından indirip yerine kardeşin Süleyman'ı geçirecek’’ dediler, inandırdılar ve Dördüncü Mehmed sadrazamın vücudunun ‘‘kaldırılmasını’’ emretti. Ahmed Paşa 1653'ün 21 Mart'ında Topkapı Sarayı'na çağırıldı, birkaç dakika sonra da Hasbahçe'de boynuna cellâdın ilmiği geçirildi. İktidarda sadece dokuz ay kalabilmişti...

Tarhuncu'dan sonra reformlar da bir yana bırakıldı, devlet bütçesinin denkleştirilmesi de, yeni vergi kanunları da...

Bilinen ilk bütçeli, raporlu, kanunlu, tüzüklü ve yönetmelikli mali milâdımızın öyküsü işte kısaca böyle. Ama bu yazdıklarımı okuduktan sonra ‘‘Yılmaz hükümetinin mali milâdının akıbeti de öteki milâdlar gibi olacak’’ gibisinden birşeyler demeye çalıştığım sakın ola ki hatırınıza gelmesin... Zira aradan tam 345 yıl geçti, Türk toplumu böyle fena âdetlerinin hemen tamamını bir tarafa bıraktı ve eskiden vergi reformuna baş kaldıran halkımız şimdi dört gözle reformun yolunu beklemede...

Biz daha ne vergiler vermiştik

Maliye Bakanı Zekeriya Temizel'in ‘‘Hayatım boyunca hayalini kurmuştum’’ dediği yeni vergi kanunu birilerini pek memnun etmedi. İşte, kanundan hoşnud olmayanlara ‘‘Buna da şükür! Ya eski devirlerde yaşasaydık?’’ dedirtecek cinsten vergiler; Fatih Sultan Mehmed'le oğlu İkinci Bayezid zamanından kalma vergi kanunlarının bazı maddeleri:

Üzüm şırasından fıçı başına on iki akçe alına.

Tulum içindeki yağ, bal ve peynirden bir akçe alına.

Dölünü döken koyunlar Mayıs ayında kuzularıyla beraber sayıla ve koyun başına bir akçe vergi alına. Her üç keçiden de bir akçe alına.

Kâfirin (hristiyanların) otlattığı domuzdan kelle başına iki, evde boğazlanıp pişirileninden bir akçe alına.

Balıkçılardan her baharda bir araba balık alına ve beher arabada dörder fıçı balık buluna.

Kâfir (hıristiyan) mahalellerinde ev başına onar akçe, birer kile buğday ve birer kile arpa alına.

Rusya'dan gelen kumaşları satandan her yüz arşın için beş akçe, müşteriden de iki buçuk akçe alına.

Don yapılan çuhadan iki, pamuk ve ketenden bir akçe alına.

Şehirlerde satılan su sığırı derisinden deri başına bir, kara sığır derisinden de yarım akçe alına.

Tuz arabasından beş; hıyar, yaş incir ve soğan arabalarından üç araba başına iki; palamut ve yaş balık arabalarından da yük başına ikişer akçe alına.

Bal veren kovandan iki akçe alına, balı olmayandan alınmaya.

Taşradan gelip pazarcılık yapanlardan yarım akçe alına.

Cumhuriyet'le

Osmanlı'yı

barıştıran sergi

Amerikalılar, Sakıp Sabancı'nın New York'ta açtığı hat sergisine altın renkli koskoca bir Abdülhamid tuğrasını amblem yaptılar. Bu sergi Türk sanatını Amerika'da tanıtmakla kalmıyor, Türkiye'yi senelerdir kavgalı olduğu kültürel geçmişiyle de barıştırıyor. Şimdi önemli olan, bu barışma sürecine devletin de katılması.

Yukarıdaki fotoğrafa dikkatle bakın... Burası, New York'taki meşhur Metropolitan Müzesi'nin girişi.

Kapının üzerinde asılı duran altı metrelik bez afişteki İngilizce yazının Türkçesi şöyle: ‘‘Altın Harfler. İstanbul'da bulunan Sakıp Sabancı Koleksiyonu'ndaki Osmanlı yazıları’’. Hemen yanına da ‘‘Abdülhamid Han bin Abdülmecid, el muzaffer dâimân’’, yani ‘‘Abdülmecid'in oğlu, her zaman muzaffer olan Abdülhamid’’ diyen altın renkli koskoca bir tuğra işlenmiş.

Türk sanatını, New York'ta üç ay boyunca bu tuğra temsil edecek. Yılbaşına doğru sergiyle beraber California'ya, oradan da Harvard Üniversitesi'ne gidecek ve temsil görevi önümüzdeki ilkbahara kadar sürecek...

New York'taki serginin geçen hafta yapılan açılışında ben de vardım ve Metropolitan'daki bazı ayrıntılar dikkatimi çekti. Tanıtım kokteyline katılan 200'den fazla davetli arasında, sergilenen eserleri okuyabilen sadece üç kişiydik: Sergi kataloğunu hazırlayan hattat Uğur Derman, Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu ve nihayet bendeniz... Hillary Clinton açılışa gönderdiği mesajda 19. yüzyıl Türk hattatlarının en önemlilerinden birinden, Sami Efendi'den söz ediyor ve Amerika'nın en büyük müzesi bir padişah tuğrasını sergi amblemi olarak seçiyor, Türk sanatını Amerika'da Abdülhamid tuğrası simgeliyordu...

Sabancı'nın New York'ta açtığı hat sergisi işte bu yüzden tanıtımdan da öte önem taşıyor: Türkiye, senelerdir reddettiği ve kavgalı olduğu kültürel geçmişiyle bu sergi vasıtasıyla barışıyor. Cumhuriyet'in 75. yılının kutlandığı bugünlerde dünyanın en büyük kültür merkezlerine asırlar öncesinden kalma Osmanlı eserlerini gönderiyorsak, eserler büyük rağbet görüyorsa, daha da önemlisi Türk sanatını Türkiye dışında tanıtıp temsil etme görevi hâlâ bir ‘‘tuğra’’ya düşüyorsa, barışma sürecine devletin de katılma zamanı gelmiş demektir ve böyle bir barışma Türkiye'ye zarar değil, sadece fayda getirir.

Washington Anıtı'ndaki Kazasker yazısı

Amerika'daki ‘‘ilk’’ ve ‘‘en kalıcı’’ tanıtımını bundan tam 145 sene önce yaptığımızdan ve tanıtımın kahramanının Türk hattının en büyük isimlerinden biri, Kazasker Mustafa İzzet Efendi olduğundan haberdar mıydınız?

Kazasker'in Amerika macerasını ben de bilmiyordum ve ayrıntısını Sabancı Sergisi'nin açılışı için geçen hafta Metropolitan Müzesi'nde verilen akşam yemeğinde hattat ve hat tarihçisi üstad Uğur Derman'la aynı masaya oturduğum zaman öğrendim:

Sene 1853'tür ve Amerikalılar George Washington'un hatırasına dikecekleri devâsâ sütunda bütün memleketlerin temsil edilmesini isterler. Başkentlere haber yollanır ve her memleketten bir eser istenir.

Washington'daki Osmanlı temsilcisi Emin Bey İstanbul'u konudan haberdar edince zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecid Türkiye'nin sütunda bir ‘‘hat’’la temsil edilmesini ister. Hat, o devrin büyük sanatkârı Kazasker Mufstafa İzzet'e ‘‘celî talik’’ yazıyla yazdırılır: Levhada ‘‘Devâm-ı hulleti te'yid için Abdülmecid Hân'ın / Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington'da’’ yani ‘‘Dostluğun devamını göstermek için, Abdülmecid Han'ın temiz adı Washington'da dikilen bu taşa yazıldı’’ denmektedir. Yazı sonra mermere işlenir, üzerine Abdülmecid'in tuğrası konur ve bir gemiyle Amerika'ya yollanır. Yollama masrafı olan 390 kuruş, bugünün parasıyla 290 dolar tutmaktadır. Derken abidenin inşaatına başlanır, iş 1884'te tamamlanır ve öteki memleketlerden gelen kitabelerle beraber Kazasker'in yazısı da 169 metrelik sütuna yerleştirilir.

145 yıl öncesinin tanıtımının öysüsü işte böyle... Sultan Abdülmecid'in mermere hâkkedilmiş ismi o zamandan beri Washington'daki abidenin üzerinde duruyor.













X