"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Ahmet Hakan'a sordum

O sözleri işittiğimde Ahmet Hakan’a sormuştum: "Boyum 1.80. Sence bana kaç metrelik bir mezar lazım?"<br><br>Neden Ahmet Hakan?<br><br>Belki de, aynı dünyadan, aynı okullardan geldiği için o daha iyi bilir diye.

Başbakan o gün, benim bir gün önceki yazıma cevap vermişti.

Ben, İsviçre’de CERN’de yapılan deneyi anlatmış ve yazımı, "Káinat o kadar büyük, bizlerse o kadar küçüğüz" diye bitirmiştim.

Başbakan’ın cevabı ne olmuştu:

"Benim boyum 1.85. Gideceğim yer 2.5 metrelik bir mezar."

Önceki gün Siena’da, 12’nci yüzyılda inşa edilmeye başlanmış katedrali gezerken Başbakan’ın sözleri aklıma geldi.

Duvardaki tablolar, insanın yarattığı sanat o kadar büyüktü ki, o cümle yine yakama yapıştı:

"Sanat o kadar büyük ve bizler o kadar küçüğüz ki..."

* * *

Ahmet Hakan soruma, ilahi hafızayla değil, basit bir matematik oranlamayla cevap vermişti:

"Başbakan’ın boyu 1.85 olduğuna ve ona 2.5 metrelik bir mezar gerektiğine göre, sizin 1.80 boyunuz için 2.32, bilemediniz 2.35’lik bir mezar yeter."

Yani bir karış ayak, bir karış baş tarafında pay bırakırsanız yeter...

Yeter mi?

Bilmem ki; acaba bu şişmiş egolar o iki karış toprağa sığar mı?

Üç beş yalaka, dört beş alkış...

Sonra o malum mısra:

"Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın..."

Bir mezar yetmez; hatta üzerine Pantheon diksen yetmez, kesmez.

Ama bazı anlar gelir, kendini o kadar küçülmüş, alçalmış hissedersin ki...

Başkalarının gözünde değil, hele hele kendi gözünde öyle cüceleşirsin ki, egonun hálá enkaza çeviremediği cılız, utangaç bir ses hançerene yapışır:

"1.50’lik mezar neyine yetmez."

Yeter de artar bile...

CERN’deki deneyi yazarken, işte hançeremdeki o ses bağırıyordu:

"Káinat o kadar büyük ve sizler, ben, sen, o, hepimiz öyle küçüğüz ki..."

Marquez
romanlarındaki gibi, fındık kabuğundan bir tabut, bu bedenin altında saltanat arabası kalır.

* * *

Önceki gün, Siena Katedrali’nin, insanı gerçek halinden bile daha küçülten o ilahi boşluğunda dolaşırken fark ettim.

Başbakan’dan gelen cevap doğruydu.

Doğruydu; çünkü çoğumuzun kendi hakkımızdaki gerçeği anlatıyordu.

Ben, CERN’de olup bitene bakarken, "nereden geldiğimiz" sorusunun cevabını arıyordum.

O ise, "nereye gideceğimize" bakıyordu.

Nereye gideceğimiz aşağı yukarı belli.

İtikadımıza göre, bir kısmımız, kapısında "cennet" yazan bir mekána.

Kimimiz, Beatrice ile "cehennem"de bir yolculuğa.

Bir kısmımız ise belki "araf" denilen ebedi bir sancı odasına.

Kimimizse kendi itikadına göre "hiçliğe".

Geldiğimiz yer dersen, o konuyu hiç açma.

Ebediyete kadar anlaşmamız mümkün değil.

Kimimiz diyeceğiz ki, "büyük patlama".

Kimimiz, "Adem’in kaburgası"...

Bir kısmımız ise "O büyük patlamayı yaratan da var"...

* * *

Oysa asıl sorunumuz burada, yaşadığımız anda...

Şu fani dünyada yani...

Burada ne yapacağız?

Mesela Anayasa’yı.

O maddeler kıyamet günü için mi yazılacak?

Yoksa bu fani dünyada daha güzel, daha huzurlu, daha adil bir birlikte yaşama adabı kurmak için mi?

Tatil bitti.

Hayal dünyasında geziye yine ara veriyoruz.

Ve felsefenin pek tenezzül etmediği soru önümüzde öyle duruyor:

Peki şimdi ne yapacağız?..
X