"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Ahlaksızlık bir sistem olunca

SEÇİMLERDEN önce af konusunun gündeme gelmesi, bizde artık sıradan bir durum!<br><br>Rahşan Hanım’ın genel affından sonra, toplumda ortaya çıkan tepki nedeniyle artık bir genel af düşünülmüyor elbette.

Ama "oy getireceği" varsayılan bir dizi affın gündeme gelmesi de kaçınılmaz.

Bugün Hürriyet’te bununla ilgili ilginç bir haber de okuyacaksınız zaten.

Vergi affı, prim affı, sicil affı, kredi kartı borcu affı, çiftçi borçları affı gibi bir dizi önlemin, seçimlerde hükümet partisinin hanesine, fazladan birkaç puan yazacağı varsayılıyor.

Aslına bakarsanız, bütün bunlar, toplumumuzun genel bir ahlaksızlık sorunu ile mustarip olduğunu da gösteriyor.

Bu aflardan yararlanacak olanların çoğunluğu, başkaları borçlarını öderken, ödememeyi bir finansman modeli olarak seçenler.

Hem rakiplerine göre bir avantaj sağlıyorlar, hem de rakipleri daha yüksek banka faizleri ile kendilerini döndürürken, bunlar "nasıl olsa affedilecek" bir borcun altına girmeye çekinmiyorlar.

Onların bu ahlaksızlıklarının yarattığı açıkları, bizler vergilerimizle kapatıyoruz.

Bu sene sosyal güvenlik kurumlarının açıklarını kapatmak için 30 milyar YTL’nin üzerinde bir para ödeyeceğiz.

Bu yenisi ile birlikte AKP iktidarı üçüncü kez prim affı ilan etmiş olacak.

2003 ve 2006 yıllarındaki aflardan 15 milyar YTL üzerinde gelir bekleniyormuş, tahsilat ancak 2 milyar YTL olabilmiş.
(Süleyman Yaşar’ın Taraf’taki köşe yazısından aktarıyorum bu rakamları.)

Yani hırsız, hırsızlığından vazgeçmemiş, yüzsüzlüğe devam etmiş, şimdi böylece bir affı daha hak etmiş oluyorlar!

Ama sıra dar gelirli işçi ve memura gelince kaşlar çatılıp, parmaklar kızgınlıkla sallanıyor!

"IMF izin vermiyor, ekonomik istikrar bozuluyor, imkánlarımız bu kadar, cart, curt!"

Çünkü biliyorlar ki küçük memurun, gariban işçinin
gözünü boyamak için iki dua, bir türban, iki kilo makarna, on kilo kömür yeterli oluyor!

Anlayan, bana da anlatsın lütfen

TÜRKİYE’de artık kamu yönetiminde yükselmenin yolu belli:

Öncelik imam hatip kökenli ve erkek olmak! Sonra eşinin türbanlı olması gerekiyor.

Eğer fırsatını bulup, az satan yayınlarda Atatürk’e, Cumhuriyet’e küfür ettiyseniz bunu da özgeçmişinizde mutlaka belirtmelisiniz.

Nitekim TRT Ankara Televizyonu yapımcısı Osman Gökmen de terfi etmiş.

Televizyon Dairesi Başkan Yardımcılığı’na atanmış.

Hayırlı uğurlu olsun. Kendisi "Nurcu" olması ile iftihar ediyor ve belli ki bu özelliği AKP’li TRT yönetiminin gözünden kaçmamış!

Bu konuda söylenebilecek çok şey yok.

Hep bildiğimiz kadrolaşma öyküleri.

Ben size şimdi bir cümle aktaracağım.

Bu cümle Osman Bey tarafından yazılmış.

Ben ne demek istediğini anlayamadım.

Ya arkadaşın kafası karışık, ya da Arapça düşünüp Türkçe yazıyor.


Buyurun okuyun, bir şey anlarsanız bana da haber verin:

"Cumhuriyetin aydın kadroları bu itikadi anlayışın günde beş vakit tekrar edilerek pekiştirildiği bir toplumdan; sahipsiz, hamisiz bir dünya görüşünün sonucu olan dramı ve nefsin ve şeytanın da kendi ölçülerinde paylarının ve güçlerinin vehmedildiği bir kozmos tasarımının neticesi olan trajediyi üretmeye kalkıştılar. Çünkü gerçek anlamda Allah’a kul olacaklarına Çankaya Köşkü’ne kapı kulu olmayı benimsemişlerdi."

Görevini yapamayan gitsin!

MEDENİ yaşamın gelişmesinin bir tek nedeni vardır:

İnsanlar yaşadıkları deneyimlerden sonuçlar çıkarırlar ve bu sonuçlar nesilden nesile aktarılır.

Mesela, dünyanın her yerinde acil çıkış kapıları dışarıya doğru açılır.

Çünkü içeriye açılan ya da olmayan acil çıkış kapılarının yarattığı acılar, insanların böyle bir ders çıkarmasını sağlamıştır.

Bizde ise biliyorsunuz ya acil çıkış kapısı yoktur, varsa çoğu kilitli tutulur, ya da acil çıkış merdivenlerine öteberi depolanır.

Bazıları da içeri doğru açılır ki kimse kaçamasın!

Tuzla’daki işçi ölümleriyle ilgili haberleri izlerken medeniyetten ne kadar uzakta olduğumuzu da düşündüm.

Sanki ıssız bir çölün ortasında, bizden başkası yokmuşçasına ve her şeyi yeni baştan öğrenmemiz, icat etmemiz gerekiyormuş gibi bir durumda olduğumuzu hayal ettim.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili tüzükler, yönetmelikler, dünya işçi sınıfının yıllar içinde gelişmiş deneyimlerinin bir özetidir aslında.

Her acı deneyim, kaybolan her can, sakat kalan her beden, o tüzüklere bir madde olarak yansır ve onlara uyarak işinizi gördürürseniz kimsenin başına bir şey gelmez.

Her yeni durum ise geleceğe yönelik yeni bir tecrübedir, gelecekteki canların kurtarılmasına yarar.

Bizim ülkemizde de böyle tüzükler var.

Tuzla’da bunlara uyuluyor olsa, ölen işçilerin çoğu bugün hayatta olurdu.

Buna uyulmasını sağlayacak olan da kamu otoritesidir.

Çalışma Bakanlığı’ndaki memurlar, müfettişler, müdürler, müsteşarlar ve bakan bu iş için oradalar.


Ama güçleri oradaki üç beş azgın kapitaliste yetmiyor.

Türkiye’nin en hızlı gelişen, istihdam ve döviz yaratan sektörü, sadece sorumlular işlerini yapmıyorlar diye sanki "insan yutan canavarmış" gibi algılanır oldu.

Görevini layıkıyla yerine getirmeyenin istifa ederek, yerine o işi iyi yapabilecek olana açması ise bir başka medeni tavırdır.

Ama medeniyet o kadar uzak görünüyor ki!
X