Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ah be Adnan abi...

Bugün kızım bana dedi ki; "Anne bana bir açıklama yapar mısın? Bugünün Başbakanı, Türkiye'de hem Başbakanlık, hem de Cumhurbaşkanlığı yapmış birini, dünyanın cani diye kabul ettiği bir adama nasıl benzetir?

Hem de Atatürk'ün silah arkadaşına? Şu an rahatça yaşadığım, yaşamaktan gurur duyduğum, insanını sevdiğim, herkesin eşit olduğuna, düşüncelerimi rahatça ifade etmeyi becereceğime inandığım, okuyup çalışıp bir bir köşesinden tutmam lazım dediğim, sevdiğim, umutlarımı bağladığım, bir gün yurt dışına çıktığımda; "Ben bir Türk'üm!" diye gururlanacağım ülkemde... Nasıl yani anne nasıl?? Benim Başbakanım, bu Cumhuriyet'in kurulmasındaki mihenk taşlarından birini, koca İSMET İNÖNÜ'yü, insanları kamplara koyup acımasızca öldüren, Yahudi KATLİAMI YAPAN, kitaplarda okuduğum gibi İŞKENCELERLE İNSANLARI KATLEDEN BİRİNE NASIL BENZETEBİLİR ANNE?"

Cevabı verilemeyecek bir soru, ben veremedim. Günlerdir meclisteki olaylar, politikacıların birbirlerini yemeleri, birbirlerine her türlü hakarette bulunmaları, siyasetteki kalitesizlik, insanlardaki çirkeflik, bu ülkeye gelmiş en asil, en düzgün politikacılardan birini getirdi benim aklıma... Adnan'ımı, en yakın arkadaşımı. Daha önce yazdığım bu yazının zamanı gelmiş dedim ve yayınlıyorum. Keşke şuan burada olsaydı. Kim bilir bizler de o zaman nerelerde olurduk...

Önümde televizyon, elimde bilgisayarım, çarşamba yazıma başlamıştım. Eskilerin tabiriyle “ajans saatiydi”. Kulağım ister istemez televizyonda, parmaklarım ise bir gülmece yazma hevesindeydi.

Televizyonda hep aynı politikacılar, aynı meseleler, meşhur açılım falan derken, aklım gülmeceden çıktı, hayatımda en sevdiğim politikacıya gitti. Politikacıydı belki ama yaşadığı kısa hayatı boyunca hiç politika yapmadı, yani hiç oynamadı.

Benim hayatıma girdiği zaman ben yaklaşık onüç, ondört yaşlarındaydım. Başımın dumanlı olduğu, hayatta en büyük derdimin sivilcelerim olduğu yıllar (Dünya'nın hastalığını geçirdim, öldüm öldüm dirildim, onları saymıyorum).

Evimize ailecek geldikleri ilk gece kendimce dedim ki, “Kesin bu adam ve bu aile farklı.” (Çünkü bizim eve politikacılar falan gelmezdi. Babadan amcadan farklı bir duruşumuz vardı, bizimkiler her zaman muhalefetti.) “Babam bu kadar seviyorsa” dedim, “Kesin bu adam farklı.” Zaten tipi, konuşması her hali de herkesten farklıydı. Oniki yaşlarındaki beni karşısına alır, saatlerce dinlerdi. Karısı da benim rol modelim olmuştu.

Bir yaz hep beraber tatile gittik, Antalya'ya, bir tatil köyüne… Havaalanında, otel kapısında, beraber gittiğimiz her yerde, ona ayrı bir ilgi göstermek istedi oralardaki ahali. O, tüm zamanını biz çocuklara ayırdı. Hep bizlerle ilgilendi. Etrafında onu pofpoflamaya çalışan büyük çocuklara ise hiç yüz vermedi.

Ah be Adnan abi...

Gittiğimiz tatilde ben bir çocuğu beğendim, anama babama söyleyemedim. Oturdum ona açtım bu derdimi, hevesimi. Asla “tu kaka” demedi, bana yol gösterdi. İki kelam etti, erkeklere, flörte bakış açımı değiştirdi, kendime güvenmemi sağladı.

Biz hep beraber ailecek tatildeyken, onların en küçük oğulları sütten yeni kesilmişti; bir buçuk yaşlarındaydı. Bir öğlen saati, çoluk çomalak hep beraber güneşlenirken, bu bebek de yürümekle emeklemek arası gezinirken, bir çığlık yankılandı kadının birinden. Hatta bir feryat! Biz dahil herkes, feryadın geldiği hanıma doğru koştuğumuzda olayın aslı ortaya çıktı. Bizim sütten yeni kesilen küçük bebek, sen git üstsüz güneşlenen turist hanımı görünce, direk yapış memelerine süt süt diye…

Zaman geçti, ben büyüdüm. Yaşım onsekiz. Sevdim bir adamı. Aklım fikrim hep onda, başka hiçbir şey yok gözümde, aklımda... Sokağa çıkmam dert, annem kısmen daha anlayışlı babama oranla. Sevdiğim adamı da tanıyor ve onaylıyor, babamın ise hiçbir şeyden haberi yok.

Yine bir gece bize geldiklerinde annemden yalvar yakar, bir saatlik bir izin kopardım; sevgilimle üç sokak yukarıdaki tavukçuda yemek yemek üzere… Bu  izni koparmamdaki en büyük etken arkadaşım Adnan'dı. Anneme dedi ki; “Sen merak etme İnci. Tekin nasıl olsa gazeteden çıkarken arıyor evi. Ayşe'yi de ben bırakacağım oraya. Tekin arayınca da hemen gidip alacağım, o eve gelmeden.”

Durum hallolmuştu. Ben tabi ki havalarda. Tam hayatımın aşkıyla tavuk yerken, bir anda ortalık karışıverdi. Bir anda kapılar açılıyor, insanlar yerlerinden kalkıp yol gösteriyor, ortalık savaş alanı! Başladım ben de bağırmaya, “Eyvah” dedim erkek arkadaşıma, “Ben bittim, sen de bittin. Babam bastı tavukçuyu, artık asla görüşemeyiz!”  O sırada arkadaşım Adnan'ı gördüm.

“Kalk Ayşe, baban çıktı yola. Acil gidiyoruz eve…”

“Eeee” dedim, “Babam gelmediyse buraya, bu lokantadaki panik niyeee?”

“Niye olacak” dedi arkadaşım, “Ben Maliye Bakanıyım. Tavukçu panik yapmış kontrole geldim diye. İnsanlar da sevgi gösteriyorlar işteee. Yürüüüüüüüüüü!……” (Korumasız ve şoförsüz, beyaz kartal araba kullanan bir bakan düşünsenize...)

Sonra, daha çok anımız var. Bir tanesi özel ve çok kıymetli… Yaşanan bir olayın arkasından ben Adnan'ı merak ederken, eşi Füsun'um dedi ki bana, “Ayşe, Adnan da bana seni soruyor devamlı, “Acaba Ayşe şimdi ne düşündü” diye...” (Onları hep çok sevdim ama en sevdiğim gün o gündü.)

Yaklaşık bir sene sonra ben tavukçudaki sevgilimle evlendim.  Düğün günüm ben saçımı başımı toplatırken, yanıma ilk gelen Adnan'ımdı yine. Merdivenlerde heyecanla koştururken bir anda ayağım kaymış, düşmekten son dakika sıyırmıştım, Adnan'ımla toslaşınca. Nikah şahidim o olacaktı ama yerini kendinden daha büyük, çok eski bir bürokrata nazikçe bıraktı. Yaşamımda çok özel yeri olan bu adam, benim ruhen şahidimdi zaten. Genç kızlığımın bir sürü adımında yanımdaydı. Düğün gecesi bolca dans ettik kankamla.

Bir ay kadar sonra Adnan'ımla Füsun'um bize tebriğe geldiler. Yemek yedik, Füsun'un ayakkabısının üzerindeki fiyonkun sürekli düşmesine çok güldük. (Altı sene önce almıştı, eskimişti ayakkabı ama Füsun ısrarla, japonla, düşen fiyonku yapıştırıyordu. O gece bir kere daha beraber yapıştırdık.)

Aradan geçti iki sene, ailecek bizimkiler yine sıkça görüşmekte… Biz yeni evliyiz ya, tabi ki geziyoruz, aklımız havalarda. Sıkça telefonlaşıyoruz kankamla… (Baba yarısı, kanka ya Adnan, ne zaman arasam, “Acaba Ayşe'nin bir şeye ihtiyacı mı var?” diye düşünüyor olmalı…  Hastalıklarım da var ya, meclisi, her şeyi bırakıp telefona geliyor illa.)

İki sene sonra ben hamile kaldım, bunun sevincini de beraber paylaştık. (Füsun, eşimle evleneyim diye çok dualar etmiş, bana bolca okunmuş sular içirtmişti.)

O sabah kalktım; doğumgünümdü benim, 5 Şubat. Üç aylık hamileyim, sabah sabah kocamla aptal saptal bir şeyden kavga ettik. Sabah işe giderken küstük. Öğlen kapı çaldı kocamdan bir demet çiçek geldi. Yumuşamıştım ama oturup da nedense anırarak ağlamış, hormonlarım demiş, geçmiştim.

Tam ben ağlarken kapı çaldı, kocam geldi. O da ağlıyordu. Kolay kolay ağlamazdı.

“Ne?” dedim, “Neeeeee?!.. Niye ağlıyorsunnnn?!..”

“Ayşe” dedi, “Adnan, Füsun, Aslı …………………………………” (Ağlama krizine girerek de yazı yazılıyormuş demek ki... Size bunları yazarkenki halimi anlatmam mümkün değil, buna inanın…)

Çok sevdiğim, canım olan bu aile, benim doğumgünümde, ben üç aylık hamileyken gittiler. Tam o günde.

Sözüm bitti benim…

İnşallah bundan sonra da, (zor olur, o kesin ama) tekrar ADNAN KAHVECİ'ler yetişir.

Not: Cihan'a, Memo'ya ….

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI