Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Acil servisteki toksik bayan

Eğer nükleer silah laboratuvarındaki kimyacıların analizleri doğruysa, insan vücudu bir anda zehirli gaz üreten bir fabrikaya dönüşebilir. Yok eğer doğru değilse, o gece hastanenin acilinde yaşananları, biri lütfen bize açıklasın.

19 Şubat 1994 akşamıydı. Bayan Gloria Ramirez ağırlaştı. Kalbi düzensiz atıyor, zor soluyordu. Kocası ilkyardımı aradı. Ambulans evden saat sekize on kala ayrıldı. Sağlık görevlileri kadını hemen monitöre bağladı, oksijen verdi, serum taktı. Saat 20:14’te, Manolya Caddesi’nden sola saptılar. Önceden haberli birkaç hemşire koşturarak geldi, tekerlekli sedyeyi uçarcasına ittirdi, Bayan Ramirez’i acil servisin bölmelerinden birine yerleştirdi. Okuyacaklarınız, bundan sonraki 36 dakikanın akıl almaz öyküsüdür.
Pamuklu şortu ve fanilasıyla “Travma Odası I”de yatan kadının bilinci, yarı açıktı. Kısık bir sesle ve çok zorlanarak konuşuyordu. Nabzı yükseliyor, tansiyonu düşüyordu. “Üşüyorum” dedi, “burası çok soğuk”. “Aciller hep soğuktur” diye cevap verdi biri.
Plastik maskeyi ağız ve burnunun üzerine yerleştiren, solunum terapisti Maureen Welch, “Rahim ağzı kanserinin ileri evresinde sık rastlanan bir tabloydu” diye anlatacaktı çok sonra, “Henüz otuzlarının başında olması dışında, dikkati çeken bir özelliği yoktu.”
Kaliforniya’nın Riverside Hastanesi, acil tıp servisinde görevli Dr. Mark Thomas ve ekibi, benzeri durumlarda uyguladıkları standart tedaviye başladılar. Valium (diazepam), Versed (midazolam), Ativan (lorazepam), lidocaine, Bretylium (bretylium tosylate) vesaire, vesaire...
Bu arada hemşire Susan Kane, hastaya doğru eğildi, sağ dirseğinin içini alkollü pamukla sildi, 20’lik enjektörün iğnesini damara yerleştirdi, pistonu yavaşça çekmeye başladı. Kemoterapi gören hastaların damarına yüzlerce kez girmiş olan hemşire, kanların kendine özgü kokusunu iyi tanırdı. “Bir tuhaf kokuyor, bir de sen kokla” diyerek enjektörü, solunum terapisti Maureen Welch’in burnuna dayadı. “Amonyak kokuyor” dedi Maureen ve enjektörü başasistan Dr. Julie Gorchynski’nin eline tutuşturdu. Doktor, enjektörü önce kokladı, sonra ışığa tuttu, “Bunun içinde sarı tanecikler yüzüyor” dedi hayretle. Enjektör elden ele, burundan buruna dolaşmaya başladı, sonunda şefe ulaştı. “Haklısınız hanımlar” dedi Dr. Mark, “kanında sarı kristaller dolaşıyor.”

VÜCUTTA YEŞİL YAĞ AĞIZDA SARMISAK KOKUSU

Bu kargaşa yaşanırken, Bayan Ramirez’in durumu kötüledi, entübe edildi, kalbe elektrik şoku uygulamak üzere hazırlıklar tamamlandı. İşte o anda, ne olduysa oldu. Yılların hemşiresi Susan Kane, “Gözüm yaşarıyor, yüzüm yanıyor” diyerek arkasını döndü, birkaç adım attı ve yere yığıldı. Dr. Mark, “Sedye getirin” diye bağırdı. Tam o sırada, defibrilatörün kaşıklarından birini hastanın sol göğsünün, diğerini sağ köprücük kemiğinin altına yerleştirmiş olan bir başka hemşire seslendi “Vücudundaki bu yeşilimsi yağ da ne?”
Eğilip bakanlar, boynundan başlayıp aşağıya doğru inen yağ tabakasını gördüler. Bazıları ne olduğunu anlamak için orasını, burasını kokladı. “Tatlı bir şey, meyve gibi”, “Yok canım, sarımsak” tartışmaları sürerken, inanmayacaksınız ama, bu kez başasistan Dr. Julie Gorchynski fenalaştı, dışarı çıktı, hemşire istasyonuna gidip oturdu. Bir süre sonra nefesi tutuldu, bacakları titredi ve sandalyeden yuvarlanıverdi. Nihayet biri akıl etti de, acil servisin başkanı Dr. Humberto Ochoa’yı yardıma çağırdı.
Dr. Ochoa, bir süre Bayan Ramirez’i hayata döndürmeye çalışanların gayretini izledi. Sonra, “Sen biraz dinlen, ben devam ederim” diyerek Dr. Mark’ın yerini aldı. Saat tam 20:40’da, o ana kadar hastanın başucundan hiç ayrılmamış solunum terapisti Maureen Welch, yere düştü. Dr. Ochoa emretti: “911’i arayın.”
20:47’de itfaiyeciler ve polisler binadan içeri girerken, Travma Odası I’de, bu kez hemşire Bettina Berry fenalaştı. Saat 20:50’de “Hastayı kaybettik” dedi Dr. Ochoa ve hemen ekledi: “Burayı çabuk boşaltın, zehirleniyoruz.” İşte, 19 Şubat 1994 gecesi Riverside Hastanesi’nde olanlar, bunlar.

KALİFORNİYA POLİSİNDEN DİNLEDİM

Bayan Ramirez’in neden olduğu gariplik, popüler TV dizisi Gizli Dosyalar’a (X-Files) ilham kaynağı oldu. Dünya dışı varlıkları, bilim yoluyla açıklanamayan olayları ele alan dizinin, 1994’teki son bölümünde (The Erlenmeyer Flask), ambülansa bindirilmeye çalışılan yeşil kanlı yaratık Dr. Secare’den zehirli buharların yayılması, bu yüzden.
Hastanede geçen televizyon dizisi Grey’s Anatomy’nin 2007’deki bir bölümü, benzer konuyu işler. Dr. George O’Malley, hastanın damarına girdiğinde bir damla kan gazlı beze damlar. Doktor, bezi enjektörle birlikte hemşireye uzatır, o da bir laboranta teslim eder. Bu sırada kargaşa çıkar, odada kim varsa sersemler, yere düşer.
Ben, Riverside Hastanesi’ndeki olayı, 1996 baharında Riverside Kriminal Laboratuvarı’nı ziyaret ettiğimde öğrendim. Savcılık, trafik polislerinin alkol kontrollerinde rüşvet almasını engellemek amacıyla ilginç bir sistem geliştirmişti. Sürücü alkolometreye üflediğinde, sonuç otomatik olarak hem laboratuvara, hem de savcılığa fakslanıyordu. O sıralar Los Angeles’ta yaşıyordum. Uygulamayı yerinde görmek üzere 100 kilometre kadar doğudaki Riverside’a gelmiştim. Konu alkolden açılınca, toksikolojik analizlere, oradan Bayan Ramirez’in ölümü ve hâlâ sürmekte olan soruşturmaya geldi. Okuyacaklarınızın bir bölümünün kaynağı, bu ziyaretimde rastladığım kişilerdir.

HAVADA ZEHİR BULUNAMIYOR

19 Şubat gecesi saat 21:30 gibi savcı hastaneye geldiğinde, hastalarla personelin başka sağlık kuruluşlarına nakledildiğini, giysilerinin ayrı ayrı delil torbalarına konduğunu, servisin güvenlik çemberine alındığını öğrendi. İtfaiye teşkilatına bağlı, tehlikeli maddeler birimi HAZMAT’ın uzay adamı kılığındaki elemanları, saat 23:00’te servise girdi ve havadan aldığı örneklere, hemen oracıkta bazı testler uyguladı. İlk bulgularına göre, etrafta amonyak, fosgen, hidrojen siyanür, hidrojen sülfür gibi uçucu bileşiklerin hiçbiri yoktu. Birkaç saat sonra Bayan Ramirez’in cansız bedeni, içiçe geçmiş iki torbada hava geçirmez bir tabutun içindeydi. Sabah 9:55’te de, her noktalarını örten giysiler içindeki adli tıp uzmanlarının çevrelediği otopsi masasının üzerinde.
Kadının ölümü, akut böbrek yetmezliği sonucunda gelişen kalp ritminin bozulmasına bağlandı. Yapılan toksikolojik analizde, tedavi için verilen ilaçların dışında başka bir maddeye rastlanmadı. Cesedin konduğu torbadaki hava bile incelendi.
İyi de, önceleri “Yüzüm kaşınıyor, sırtım yanıyor” diye yakınan, sabaha karşı kusmaya ve elini ayağını istem dışı oynatmaya başlayan hemşire Sally Banderas ile birlikte yoğun bakımlara yatırılan bir doktor, bir terapist ve iki hemşireye ve ayrıca kendisini kötü hisseden diğer 23 sağlık personeline ne olmuştu?

KİTLESEL HİSTERİ Mİ BİYOLOJİK SİLAH MI?

Kaliforniya Sağlık Bakanlığı’nın görevlendirdiği iki müfettiş, Dr. Ana Maria Osario ve Dr. Kirsten Waller, acil serviste çalışanlarla uzun uzun görüştü. Nefes alamayan, bilincini kaybeden ve kolunu bacağını oynatanların akşam yemeği yememiş kadınlar olduğunu saptadı. “Zehirlenme yok, kitlesel histeri krizi” sonucuna vardı. Bayan Ramirez’in ailesi “Hastamızı, hemşirelerin ihmali öldürdü” diyerek hastaneden davacı oldu.
Birkaç ay sonra Dr. Julie Gorchynski (kanın içinde yüzen sarı tanecikleri ilk gören doktor), bir hafta yoğun bakımda yattığını, bedeninde oluşan hasar yüzünden tekerlekli sandalyeye bağlandığını, meslek hayatının bittiğini ileri sürdü, “Biz bilgili ve deneyimli kişileriz, kalbi duran hastayla karşılaşınca histeri krizi geçirmeyiz” dedi ve Sağlık Bakanlığı aleyhine 6 milyon dolarlık tazminat davası açtı.
Komplo senaryoları üreterek, hastanede yasadışı bir metamfetamin laboratuvarının bulunduğunu, oluşan zehirli gazların havalandırma sistemiyle acile dolduğunu ileri sürenler olduğu gibi, Bayan Ramirez’in, Cabazon bölgesine yakın oturduğu, CIA’in burada gizli gizli biyolojik silahlar geliştirdiği, kadını bunların hasta ettiği bile konuşuldu.

BEDENİN ÜRETTİĞİ SİNİR GAZINI KOKLADILAR

Aslında savcı, Bayan Ramirez’in biyolojik örneklerini ülkenin değişik laboratuvarlarına göndermişti. Bunlardan biri, 1952’de nükleer silahlarla ilgili araştırmalar yapmak üzere San Francisco yakınlarında kurulan Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’ydı. Diğerlerinden farklı olarak kimyacı Brian Andresen, hiç beklenmedik bir sonuca ulaştı. Kan ve organlarda dimetilsülfon ve normalin çok üzerinde sülfat buldu.
Başkan yardımcısı kimyacı Patrick Grant’ın da yer aldığı dört kişilik bir ekip, Bayan Ramirez’in kanser ağrılarını hafifletmek amacıyla vücuduna dimetilsülfoksit (DMSO) içeren ve sporcular tarafından yaygın olarak kullanılan bir krem sürmüş olabileceğini, bedenin üzerindeki yeşilimsi yağ ile sarımsak kokusunun bundan kaynaklandığını ileri sürdüler. Ambulansa bindirildiği andan itibaren verilen yüksek miktarda oksijenin, dolaşımındaki DMSO’nun tamamını dimetilsülfon’a çevirdiğini bildirdiler.
Doktorların, enjektördeki kanda gördükleri sarı tanecikleri de buna bağladılar. Vücut ısısında çözünmüş halde bulunan dimetilsülfon, acilin 18 derecelik soğuk havasıyla karşılaştığında, kristallenmişti.
Livermore bununla yetinmedi. Personelin zehirlenme belirtilerine de açıklık getirdi. Dimetilsülfon’un, birkaç kez elektroşok uygulanan Bayan Ramirez’in bedeninde, sinir gazı dimetilsülfata dönüştüğünü iddia etti. Kandaki yüksek sülfat miktarlarını ve enjektörü koklayanların şikayetlerini buna bağladı.
1997’de Patrick Grant ve ekibi, bulgularını mesleğin en saygın dergilerinden, Forensic Science International’de yayınladılar. Analizleri doğruysa, koşullar elverdiğinde insan vücudu savaş silahı üreten bir kimya fabrikasına dönüşebilir. Doğru değilse, hastanede yaşananları, biri lütfen açıklasın. Bütün bunlar bir yana, konu aydınlanıncaya dek temkinli olun, kimsenin kanını koklamayın!
X