Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Açıkhava’da Ferahfezá ayini

    Sefa KAPLAN
    28.07.2001 - 23:05 | Son Güncelleme: 28.07.2001 - 23:05

    31 Temmuz akşamı Açıkhava'yı dolduranlar, altmış kişilik senfoni orkestrası eşliğinde Dede Efendi'nin Ferahfezá ayinini dinleyecekler. İcrası son derece güç olan bu eser, senfoni orkestrasının zenginliği ve Hülya Aksular'ın koreografisi ile farklı bir muhteva kazanacak.

    ‘‘Nihavend Longa, Üç İstanbul, Ferahfezá Mevlevi Áyini, Endülüs'te Raks, Çeçen Kızı.’’

    Hayır, TRT2'nin veya muhafazakár bir televizyon kanalının günlük programının bir parçası değil bu liste. Bu liste, 31 Temmuz akşamı Açıkhava Tiyatrosu'nda verilecek bir konserde icra edilecek eserlerin sadece bir bölümü. ‘‘Kim Şark'ın derin ruh ikliminin içli bir yansıması olan Ferahfezá'nın altından kalkabilir, Endülüs'te Raks'ı Münir Nurettin Bey gibi kim kanatlandırabilir?’’ türünden tuhaf sorular gelebilir aklınıza doğal olarak. Hemen cevap verelim, endişe edecek bir şey yok. Çünkü, altmış kişilik senfoni orkestrası eşliğinde gerçekleştirilecek olan bu müthiş konserin altında bir başka Selçuk'un, Timur Selçuk'un imzası var.

    Klasik Timur Selçuk hayranları, hiç kuşkusuz bir miktar yadırgayacaklar bu durumu. Ama İstanbul'da ve Paris'te edinilmiş bir terbiyenin doğal sonucu bu. Devrinin ses ve ışık mimarı olan Münir Nurettin tarafından verilen eviçi terbiyesi, İstanbul Belediye Konservatuarı'nın üzerine eklenen Paris'teki Ecole Namale de Musique eğitimiyle birleşince böyle bir sentezin ortaya çıkması kaçınılmaz. Zaten yıllar içinde yaptığı denemeler de ipuçlarını veriyordu bunun. Senfoni orkestrasına ney, ud, kanun, kemençe ve tanbur gibi vazgeçilmez klasik enstrümanlarının monte edilmesiyle başlamıştı arayışlar. Bu arayışlar aynı zamanda insanların ortak bir dünyada buluşmalarına da zemin hazırlıyor.

    HEREYE PAYİDAR NEREYE

    Şüphesiz Timur Selçuk konseri, sadece klasik eserlerin yeni formlarda icrasından ibaret değil. Kendisini Timur Selçuk olarak gerek müzik dünyasının, gerekse ruh iklimlerimizin mutena bir köşesine yerleştiren şarkılar da mevcut repertuarda. Hemen herkesin kişisel tarihinde ayrı bir yeri olan ‘‘İspanyol Meyhanesi’’ ile başlayan bu bölüm, Timur Selçuk'un kendi ifadesiyle, ‘‘nöbetçi devrimci şarkıcı’’ görevini hakkıyla yürüttüğü yıllardan esintiler de taşıyor. Dilden dile dolaşan ve bilhassa şu günlerde ayrı bir anlam kazanan ‘‘Ekonomi tıkırında’’ şarkısının da repertuarda yer aldığını hatırlatalım hemen. Timur Selçuk, bir ucunda Cem Karaca'nın, diğer ucunda Ruhi Su'nun konakladığı ‘‘devrimci marş ve şarkı’’ kültürüne yaptığı katkıları da unutmuş değil elbette. ‘‘Halet Rezaki'nin Şarkısı,’’ bu türün örneği olarak çıkıyor karşımıza.

    Timur Selçuk'un başarısının gerisinde, babasının mirasının en önemli bölümlerinden birkaçını birden tevarüs etmesi de yatıyor.‘‘Söz yazarı Yahya Kemal Beyatlı, bestekárı Münir Nurettin Selçuk’’ olarak özetlenebilecek olan bu gelenek, oğul Timur Selçuk'ta da yol buluyor kendisine.

    O da, tıpkı babası gibi, şarkı sözü yazdığını sananları veya şarkı sözü adı altında saçmalayanları değil, şiirde ya da edebiyat vadisinde kendisini kabul ettirmiş isimleri tercih ediyor, onların şiirleriyle haşır-neşir oluyor. ‘‘Karantinalı Despina’’yla Attilá İlhan, ‘‘Hürriyet'e Doğru’’ ile Orhan Veli, '' ‘‘Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü’’ ile Názım Hikmet aklımıza ilk gelen örnekler. Böyle bir tercih, doğal olarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir zevk devamlılığı da sağlıyor.

    BEKLETMEYE SON

    Uzunca bir aradan sonra yeniden Açıkhava Tiyatrosu'nda Timur Selçuk. Dev bir senfoni orkestrasının eşliğinde yeniden ‘‘merhaba’’ diyecek hayranlarına ve kendisinden ‘‘elveda’’ bekleyenleri mahçup edecek. Üstelik, bütün hikáye bu kadar değil, devamı da var:

    ‘‘Ben Ankara Devlet Opera ve Balesi için Yunus Emre Balesi besteledim. Yunus Emre yılında benim yönetimimde sahnelendi. İçinde Yunus ilahileri de vardı. İstanbul Senfoni Orkestrası için 'Mevlana Uvertürü' besteledim. O da icra edildi. Bunlar benim 80'lerde bestelediğim eserler ama gün ışığına çıkmaları 90'ları buldu. Şimdilerde üzerinde çalıştığım eserler ise bu kadar uzun süre beklemeyecek dinleyiciyle buluşmak için...’’

    Ferahfezá: Dinmeyen bir hasretin ayini

    Dede'nin Ferahfezá ayini sadece bir dua, inanan ruhun Allah’ını aradığı bir çırpınış değildi. Mistik ilhamın vasfı olan geniş hamleyi, sırrı, doğrudan doğruya zorlayan büyük ve dinmez hasreti hiç kaybetmeden eski musikinin belki en oyunlu eserlerinden biriydi. Dede, alaturka musikinin makamlar arasında küçük gösterişler, değişmeler ve kararlarla dolaşmaktan ibaret olan gelişmesini o şekilde idare etmişti ki, ayin kendiliğinden bir sembol oluyordu.

    Ayinin başladığı Mesnevi'nin ilk beytinde Ferahfezá makamının bütün hususiyetlerini, aynı sarayın birbirinin aynı iki murassá cephesi gibi verdikten sonra, çok çeşitli, uzun bir seyahati andıran kavislerle bu makamı birkaç defa tekrarlıyor, sonra birdenbire hep aynı mimari motifleri kullanmak şartıyla elde edilen ayrı ayrı terkiplere benzeyen bir yapışta onu yavaş yavaş kendi benzerlerinde kaybetmiş görünüyordu. Böylece bütün ayin ilk cümlelerde -yahut beyitlerde-, dinlenilen o berrak ve muhteşem Ferahfezá'nın hasreti içinde bir çeşit kozmik seyahat oluyordu (...) Sanki Dede bu acayip mistik tecrübenin bütün mukadder seyrini gözle görünür şekilde vermek istemişti. Bir an için hak ile hak olan ruh, kendini ve gayesini geniş zaman ve mekánda arıyor, eşyanın uykusunu sarsıyor, her şeyin özüne eğiliyor, büyük uzletlerde kapanıyor, kehkeşanlar atlıyor, her yerde kendi hasretine benzer hasret, kendi susuzluğuna benzer susuzluklar buluyordu. (Huzur, Ahmet hamdi Tanpınar, s.254)

    FERAHFEZÁ'NIN İLK İCRASI

    Padişah hasta hasta geldi

    Ferahfezá ayininin ilk okunduğu gün İkinci Mahmut hasta döşeğinden kalkarak Yenikapı Mevlevihanesi'ne gelmişti. Bütün İstanbul en süzme tarafıyla, kibar ecnebi davetlileri, saray adamları ile ikbalin eşiğine ilk adımını koymak ümidiyle çıldıranlarıyla hep oradaydı. Hepsi bu yeni ayini, Sermüezzin-i Hazret-i Şehriyárî Hamamîzáde İsmail Dede Efendi'nin hazırladığı ayini dinlemeye gelmişti. Mümtaz bu acayip kasırganın arasında İkinci Mahmut'un veremle eski bir muşamba gibi sararmış yüzünü, ağır püsküllü fesinin altında ve kendi icat ettiği Avrupa biçimi lacivert, sırmalı elbisenin yakası üstünde aradı. Bu nağmeleri İkinci Mahmut'la beraber, iyi beslenmiş arap atları üzerinde, geçtikleri yolun iki tarafını saran halkın alkışları arasında ve henüz kaybolmamış eski Şark teşrifatı içinde gelenlerin hepsi dinlemişti. Hepsi musikinin ocağında bir an için, Anadolu'yu ve bütün imparatorluğu saran vakaları, başlarının üzerinde bir kılıç gibi asılan yarının tehdidini unutmuşlar, Allah'ın küçük, yalnız ruhun selametini düşünen bir kulu olmuşlar, kısa fasılalarla ömürlerinin hesabına dalmışlardı. (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar, s.259)

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı