Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Açgözlülük şeytanları

Yaşadığımız kriz ne bir günlük ne de yakında sona erecek. Artık krizlerin mali sistemin vazgeçilmez hatta neredeyse günlük öğesi olduğu bir dönemin kapıları açıldı.

 Merkez Bankaları bu süreci ve etkilerini engellemek için temel karakterlerinden bile vazgeçiyor. Ama çok geç. Artık bildiğimiz her şey yeniden yazılacak. Açgözlülük şeytanları artık serbest…

Dünyada bazen her şey, yıllar hatta yüzyıllar boyunca en ufak bir değişme işareti göstermemişken bir anda, hem de hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir biçimde, aniden değişiverir. Olaylar kimsenin ummadığı, tahmin etmediği bir noktaya doğru evrilir. Bu değişim süreçleri genellikle de o dönemin sakinleri tarafından ne tüm boyutlarıyla ne de sağlıklı bir biçimde anlaşılabilir. Bu değişimleri anlamanın tek yolu ise meseleye, süreklilik olgusunu göz önünde tutarak tarih, ekonomi ve sosyoloji bilimlerinin penceresinden bakabilmektir.

İlk gençlik yıllarımızda bir kutsal kitap gibi, şevkle ama yarısını bile anlamadan okuduğumuz Marksist sosyolojinin özünü şu cümleye indirgemiştik: Altyapı üstyapıyı belirler. Bundan da toplumsal gelişmelerin ekonomik gelişmelerin belirleyici etkisi altında geliştiği olgusunu anlıyorduk. Aradan geçen onca zamandan sonra bakıyorum da bir hayli açıklamaya ve dipnota ihtiyaç duysa da, hatta Marks’ın öngördüğü sonuca yol açmasa da bu cümle geçerliliğinden çok fazla şey kaybetmemiş.

Şunu anlatmaya çalışıyorum; dünyada ekonomik yapılanmalar artık başka bir mecraya doğru evriliyor ve küresel, toprağa ya da ülkelere bağlı olmayan ama onları içselleştiren yeni bir ekonomik yapı ortaya çıkıyor. Hakkında bugüne dek başka hiçbir konu hakkında yazılmadığı kadar çok yazı yazılan ve tartışma yürütülen küreselleşme, nihayet egemenliğini ulus devletlerin ve ulusal ekonomilerin tüm direncine rağmen ilan etmeye başlıyor.

Biz bu süreci geçen yıl Mayıs ayında önce mali kriz olarak başlayan, arkasından bu yıl yaz aylarında, emlak sektörü kaynaklı olmasına rağmen küresel ekonomiyi sarsan ve bir borç-likidite krizine dönüşen kriz ile idrak ediyoruz. Meselenin toplumsal ve siyasi boyutları da var elbette. Bunları tartışmayı sosyal bilimcilere bırakalım. Biz ekonomik boyutuna bakacağız.

Ekonomik boyuttaki değişimin en önemli delili ise merkez bankalarının bu krize yönelik tavırlarıyla ortaya çıktı. ABD Merkez Bankası bu tanımın hafif dışında kalsa da biz bugüne kadar merkez bankalarının görevi denildiğinde tek bir şey anlardık: Fiyat istikrarı. Yani enflasyonla mücadele…

Ama merkez bankaları artık başka bir önceliğe sahip: Bloomberg haber Ajansı’nın yorumcularından Simon Kennedy ve Rich Miller bu durumu değerlendirdikleri makalelerinde Avrupa Merkez Bankası’ndan Kanada Merkez Bankası'na kadar tüm merkez bankalarının Fed’in ayak izlerini takip ettiğini söylüyor. Yazarlar bu ayak izlerinin ise “merkez bankaları için artık ekonomik büyüme ön planda, enflasyonla mücadele terk edildi” sözleriyle anlatıyor.

İngiltere hükümetinin Northern Rock krizinin ardından mudilerin bankadan paralarını almak için kapıda kuyruk oluşturmalarından sonra mevduat garantisini 35 bin puanda kadar çıkarması da bu yeni dönemin bir başka işareti. Maliye Bakanı Darling 22 Eylül’de Financial Times’a bir röportaj vermiş ve burada mevduat garantisi’nin 100 bin pounda kadar artırılabileceğini söylemişti. Darling, bu son artırımı ise daha kapsamlı bir reformun ilk adımı olarak tanımlıyor. İngiltere’de insanların bankalardan paralarını çekmek için sıraya gireceğini kim tahmin ederdi ki.

Buraya kadar olan kısım size bir şey ifade etmediyse durumu şöyle toparlayalım. Malileşen kapitalizm ile üreten kapitalizmin savaşının tam ortasında yer alıyoruz. Ve kazananın da mali sermaye olacağı ortada…

“Malileşmeye, devam eden ve bu süreç içinde mali balonlar yaratan bir yapı olarak yaklaşmamız gerekir. 1987 yılında yaşana borsa krizinden bu yana yaşanan mali krizlere ve borsa düşüşlerine baktığımızda bile bunların malileşme üzerinde ne kadar küçük bir etkisi olduğunu görebiliyoruz. Mesela Wall Street’in Mart 200 ve ekim 2002 arasındaki düşüşünü ele alalım. Sonraki iki yıl içinde bu düşüşün sadece yarısı geri kazanılabildi. Ya da ABD’nin dış borcu 1985 yılında GSMH’nin 2 katı iken şimdi 44 trilyon dolar ile GSMH’nın 3.5 katına ulaştı. Bu rakam dünyanın toplam GSMH’sına çok yakın bir rakam. Aynı esnada sermaye piyasalarının günlük ortalama işlem hacmi ise 1989 yılında 570 milyar dolarken şimdi 3 trilyon dolara ulaşmış durumda. Türev enstrümanların 2001’den bu yana yıllık ortalama büyümesi yüzde 100’ün üzerinde. Özellikle aktife dayalı türev enstrümanların boyutunun 2006 itibariyle 26 trilyon dolara ulaştığını da ekleyelim.” (Doug Henwood, After the New Economy New York: The New Press, 2005, s231;)

2006 eylülünde IMF’nin yayınladığı Küresel Mali İstikrar”Raporu aslında olacakları anlatmıştı:

“Hedge fonlarda ve borca dayalı menkul kıymetlerdeki hesapsız büyüme mali istikrar ve ABD ekonomik büyümesi üzerinde yıkıcı etkiler yapabilir. Bu etkiler emlak piyasasındaki fiyat düşüşü ve buna bağlı olarak mali piyasalarda daha büyük bir çalkantıyı doğurabilir. Bu da beklenmedik mali şokların önünü açabilir.”

Mali sermaye kazanacak. Ama malileşme tüm boyutlarıyla ele alındığında daha büyük risklerin ve krizlerin de kapısını açacak gibi görünüyor.

Şöyle diyor tarihçi Gabriel Kolko:

“Dünya mali sistemini yakından tanıyanlar gittikçe daha büyük bir endişenin içine düşüyorlar ve maalesef bunda da haklılar. En güvenilir kurumlardan çok ciddi uyarılar geliyor. Gerçeklik elimizden kaçtı. Açgözlülük şeytanları artık serbest…”

 

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI