Dünya Haberleri

    ABD ve Türkiye çarpışma rotasında

    Emre KIZILKAYA/DIŞ AÇI
    24.03.2010 - 11:08 | Son Güncelleme:

    Yıllardır ABD ile ortak bir dış politika uygulayan AKP Hükümeti, İran’ı ikna edemeyip bir de üstüne Tahran’a “biraz fazla” yaklaşınca, Washington’ın “kara listesine” alındı. Ermeni soykırımı tasarısının engellenmesi konusunda Obama Yönetimi’nin sergilediği “isteksizliğin” nedeni de bu... Perde arkasında durum çok daha ciddi. Washington-Ankara ilişkileri, bu tek mesele yüzünden tezkere sürecinde yaşanandan bile gergin bir döneme girebilir. Asıl rahatsız edici olan ise ABD’nin medya üzerinden Ankara’ya şantaj yapmaya başlaması...

    ABD ve Türkiye çarpışma rotasında

    Bu hafta İran konusunda kritik bir viraj alınacak. ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın diplomatları, “nükleer krizi” çözmek amacıyla yapılan BM teklifini reddeden Tahran’a nasıl bir tepki gösterileceğini karara bağlayacaklar.

    İlk işaretler, bugüne kadar İran’a daha yakın duran Çin ve Rusya’nın da artık “Batı bloğuna” geçtiği yönünde. Bu durum bu haftaki müzakerelerde tescil edilirse, Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi içinde “İran’ı kollayan tek ülke” olarak kalacak.

    Ankara uluslararası toplumun tutumuna karşıt bir oy verip İran’ı savunma cengâverliğine mi soyunacak, yoksa Çin ve Rusya gibi pragmatik bir geri adım mı atacak, bunu göreceğiz.

    Fakat konunun, Türk hükümetinin sadece uluslararası imajını değil, siyasi geleceğini de etkileyebileceği yolunda “rahatsız edici” görüşlerin ortaya atılmaya başladığı şimdiden görülebilen bir gerçek.

    Neyi mi kastediyorum?

    Önce yakın tarihi hatırlayalım:

    Adalet ve Kalkınma Partisi, kuruluşundan bu yana, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde hükümetlerin, aydınların ve medyanın büyük desteğini aldı.

    Bunun başlıca nedeni, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, İslami bir söylem kullanmasına rağmen aşırılık yanlısı olmayan ilk ve tek popüler siyasi hareket olmasıydı.

    Üstelik bu hareket, sadece Batı ile köklü ilişkilere sahip olmayıp aynı zamanda Avrupa tarihinin ayrılmaz bir parçası olan laik, demokratik bir ülkede ortaya çıkmıştı.

    Doğal olarak ABD ve Batı Avrupa, AKP’nin, ilk aşamada Türkiye’nin “sorunlu” laikliğini ve “yerleşik” militarizmini budayıp, ardından ortaya tüm İslam âleminin örnek alabileceği demokratik bir model çıkarmakta yararlı olabileceğini düşündü.

    Kendileri de, bizzat ehlileştirecekleri bu modeli kucaklamaya samimiyetle hazırdılar.

    Ancak iki kriz, Atlantik’in iki yakasında da Türkiye paradigmalarını değiştirdi.

    1 Mart 2003’teki “tezkere” krizi, ABD’nin Türkiye’de yürüttüğü toplum mühendisliğini tam olarak kontrol ettiği şeklindeki yanılmasını kırdı; AKP’ye karşı Washington’da ilk kez ciddi şüpheler doğurdu.

    4 Nisan 2009’da, Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesi sırasında Türkiye ile yaşanan gerilim ise, AKP’nin Batı Avrupa ülkeleri nezdindeki imajını zedeledi.

    Batı Avrupa ile yaşanan “uzaklaşma” sürecinin sona erdiğini söylemek güç; zaten Rasmussen krizi yaşanmasaydı bile, Avrupa Birliği içinde AKP’den bağımsız olarak varolan Türkiye karşıtı önyargılar aynı sonucu doğurabilirdi.

    Fakat tezkere krizini takip eden “Çuval Olayı” (4 Temmuz 2003) ile birlikte neredeyse kopan Türkiye-ABD ilişkilerinin, 1 Mayıs 2009 tarihinden itibaren onarıldığını, hatta eskisinden de sıcak bir hâl aldığını söylemek mümkün.

    Bu tarihte Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu, ilk ABD ziyaretinde, bu ülkenin yeni başkanı hakkında şu ifadeyi kullanmıştı: “Barack Obama ile Türkiye’nin dış politik tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir.”

    * * *

    Gerçekten de o günden beri, yâni neredeyse bir yıldır, Türkiye’nin tüm dış politika tercihlerinin, ABD’nin bölgesel gündemiyle birebir uyuştuğunu gördük. ( bkz. http://tinyurl.com/disaci19012010 )

    Arap âlemine yönelik açılım, Ermenistan ile yakınlaşma süreci, Bosna Hersek’in parçalanmasını engelleme çabaları ve daha niceleri...

    Hatta İsrail ile ilişkilerin hesaplı bir şekilde gerginleştirilmesi bile, ABD’nin bugün Netanyahu Hükümeti’ne “burun sürttürme” çabalarının bir uvertürü gibiydi.

    Sonuçta bu süreçlerin hepsi, ABD’nin Türkiye’yi bölgesel, hatta küresel ölçekte bir manivela gibi kullanma stratejisini oluşturan taktiklerdi.

    Bu arada yaşanan “yol kazaları” (tezkere, çuval, vs) da karşılıklı olarak unutulmuş, ortada tarihi bir önyargı da bulunmadığı için, Batı Avrupa ile Türkiye’nin aşmakta zorlandığı engeller, ABD açısından sorun teşkil etmemişti.

    Ne var ki her peri masalının bir sonu var. Hele ulus-devletler âleminde, o masallar çok daha çabuk bitebiliyor.

    Bugün ABD ve AKP Hükümeti, perde arkasında, tezkere krizinden bu yana en ciddi gerilimi yaşıyor.

    Yüzeysel “eksen kayması” tartışmaları bitmemişken; Türkiye ve ABD yeniden “çarpışma rotasına” giriyor.

    Ankara, AKP döneminde ilk kez bir dış politika meselesinde, ABD ile taban tabana zıt bir yaklaşım sergiliyor.

    Bu mesele, İran’ın şüphe yaratan nükleer programı...

    * * *

    ABD, son haftalara kadar Türkiye’yi, İran ile müzakerelerde bir “mesaj iletici” olarak kullanıyordu.

    Türkiye’nin İran’ı, nükleer programını uluslararası denetime açıp, nükleer silah yapımında kullanılabilecek materyallerin üretimini durdurmaya ikna edememesi, Ankara’nın Washington nazarında itibarını sarstı.

    Bununla da kalmadı; BM Güvenlik Konseyi üyesi Ankara’nın, bu başarısızlığına rağmen İran’a karşı getirilecek ağır BM yaptırımlarına ABD’nin baskısına rağmen bir türlü razı olmaması, bardağı taşırdı.

    Bunun işaretlerini, ABD ve Batı Avrupa medyasında âniden peyda olan AKP karşıtı yazıların bolluğunda görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP hükümeti, geçen yıl da Ergenekon soruşturmasından, medyaya yönelik baskılara dek birçok konuda anti-demokratik uygulamalara imza atıyor veya buna göz yumuyordu.

    Ancak iç politikadaki bu problematik, ABD ve Batı Avrupa basınında gündeme, ancak AKP’nin ABD karşıtı bir politika izlemesiyle birlikte gelmeye başlamış görünüyor.

    AKP politikalarının çoğunu onaylamasam da, uluslararası medyada ortaya çıkmaya başlayan bu ikiyüzlü/çıkarcı manzara bana, Türkiye’de yaşananlardan çok daha rahatsız edici geliyor.

    Öyle ki artık “haber” ve “analizlerde” giderek daha fazla sayıda Amerikalı ve Batı Avrupalı yazar, AKP’ye ve Türkiye’ye aba altından sopa göstermeye bile cesaret edebilmeye başladılar.

    Mesela dünyanın en etkili gazetelerinden Wall Street Journal’da 22 Mart’ta önemli bir analiz yayınlandı.

    Analizin altında, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz ile ‘Kürt Açılımı’nın fikir babalarından olduğu ve eskiden CIA için çalıştığı yazılıp çizilen Amerikalı akademisyen Henri Barkey’in imzası vardı.

    İki kişinin şahsi fikrinden daha fazlasını temsil ettiği kabul edilebilecek bu makaleden birkaç bölümü aynen çevirerek bitireceğim:

    İSLAM ÂLEMİNİ ETKİLER: Eğer AKP Türkiye’de tırmanan siyasi kutuplaşmayı yumuşatmakta başarılı olur, önemsiz dini meselelere karışmaz ve ülke demokrasisini geliştirirse; bunun İslam âlemindeki etkisi, soyut ama muazzam olacaktır.

    ORDU DİKEN OLARAK KALACAK: (Bu süreçte) Türk ordusu da bağımsızlığının büyük bölümüne sahip olmayı sürdürecek ve AKP için bir diken olarak kalacak. Ancak hükümetleri belirleyen “kral yapıcı” günlerinin sonuna geldi. Gözaltılarla sarsılan ordunun sert bir yanıt vermesi ihtimali ise gözardı edilemez.

    KAVGACI STİL ZARAR VERDİ: AKP en popüler ve en güçlü parti olmayı sürdürse de, anketlerde gerilediği bu günlerde artık hiç olmadığı kadar kırılgan bir konumda. Türkiye’yi modernize edip demokratikleştirmek konusunda çok şey yaptılar. Zaten bunu ancak dindar ve muhafazakâr bir parti yapabilirdi. Ama AKP’nin artan biçimde kavgacı stili ile anlamlı ekonomik ve siyasi reformlar yapmak yerine içeride kavgaya tutuşmayı tercih eden hareket tarzı, popülaritesinin gerilemesine katkıda bulundu. Çok güçlü bir figür olan Başbakan Tayyip Erdoğan, giderek, eleştirileri hor gören, otoriter bir lidere dönüştü.

    İSRAİL, ARAP ALEMİ VE İRAN: Batı, Türkiye ile ilgili sorun konusunda anlaşılabilir bir biçimde endişeli. Türkiye’nin giderek İsrail karşıtı hale gelen dış politikası, İslam dünyasındaki aşırılık yanlısı rejimler ve partilerle gelişen ilişkileri ve İran ile artan ticareti özellikle rahatsızlık verici.

    ERDOĞAN’IN DEMİR YUMRUĞU: Tam anlamıyla bir serbest pazar partisi olsa da, AKP geleneksel anlamda liberal bir parti değil. Bay Erdoğan partisini demir bir yumrukla yönetiyor. AKP’nin kendisine muhalefet edenlerin ihtiyaçlarına fazla zaman ayırmadığı da görülüyor. Laiklik yanlısı grupların, özellikle de kadınların meşru korkularını görmezden geldi ve medyada reform yapmak yerine ona boyun eğdirmeye çalıştı.

    TÜRKİYE’NİN TRAJEDİSİ: Türkiye’nin trajedisi, AKP’ye meydan okuyacak ciddi bir muhalefetin olmayışı. Türkiye, ancak AKP’nin kendisini yeniden şekillendirmesi ve ülkeyi daha iyi işleyen bir demokrasi haline getirme sözünü tutmasıyla ilerleyebilir. Eğer AKP bu mesajı duymak ve uygulamak istemezse, Türkiye’nin Batılı dostlarının görmekten hiç hoşlanmayacağı şeylere neden olabilir: Otoriter bir toplumun yeniden doğuşu veya askerin siyasete geri dönüşü.”

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı