Gündem Haberleri

    Abbas Milani: Yeşil Dalga’nın entelektüel tarihi

    Abbas Milani / The New Republic
    14.07.2009 - 17:01 | Son Güncelleme:

    Bugün Tahran sokaklarında şahit olduklarımız her şeyden önce İran devletinin geleceğine dair bir savaş yaşandığını gösteriyor. Bu siyasi kavgayla yakından bağlantılı olan bir başka şey de, Şiiliğin doğasıyla ilgili İran’ı yüzyıldan fazla bir süredir karıştırmakta olan teolojik bir anlaşmazlık.

    Pek çok başka din gibi Şiilik de ateşli hiziplere çok da yabancı değil. Şiiler ve Sünniler Muhammed’in damadı Ali’yi kendisinden sonra gelecek lider olarak atayıp atamadığı konusunda tartışma yaşıyorlar. Şiiler Ali’nin atandığına inanıyor. Alevi de denilen bir grup, Şii Muhammed’in tek halefinin Ali olduğunu iddia ederken, Zeydiler denen bir başka grup dört imam olduğuna inanıyor. Bir başka büyük ve entelektüel olarak hareketli grup olan İsmaililer, imamların en sonuncusunun yedinci imam olan İsmail olduğuna inandıkları için bu adla biliniyor. Yine de Şiiler içinde en büyük nüfusa sahip topluluk Ithna Ashari ya da Onikiciler diye biliniyor. İran’da etkili bir grup olan Onikiciler, on iki imama inanıyor ve bundan yaklaşık 1100 kadar önce son imamın bir yerlere gidip saklandığını belirtiyor. Son imamın kanlı ve intikamcı dönüşü adalet çağının başlangıcı olacak tarihi de belirliyor.

    Şiiliğin bu kolu 19’uncu yüzyılın sonlarına doğru İran’ın seçkinleri modernliğin getirdiği meydan okumaya direnmeye başladığı bir dönemde, kendi içinde bölünmeler yaşadı. Rasyonalizm, bireysellik, anayasacılık, hukukun üstünlüğü, eşitlik, demokrasi, laiklik, özel hayat ve güçler ayrılığı gibi fikirler İran’ın siyasal söylemi içinde kendisine daha sık yer bulmaya başladı. 1905 yılında özellikle enteljansiya arasında yaygın olan bu fikirler Müslüman dünyasının ilk anayasal devrimine yol açtı. Şii din adamları Rönesans sonrası Katolik Kilisesi’nin yaşadığından çok da farklı olmayan bir tarihsel meydan okumayla karşı karşıya kaldılar. Birbirine rakip olan iki dini liderin bu meydan okumaya verdikleri farklı tepkiler, hem İran Şiilerini kendi içinde böldü, hem de bugün yaşananlara zemin hazırlamış oldu.

    Uzun yıllar boyunca hem İran’da hem de Batı’da pek çok bilim insanı Şiiliğin Müslümanlıktan çok İslam öncesi döneme ait Fars ideallerini taşıyan bir akım olduğunu iddia ettiler. Bu iddialara göre İran 17’inci yüzyılda Müslüman olduğunda Arapça’yı dil olarak kullanmayı reddetmişti. Tarihçilere göre her ne kadar İslam savaşı kazanmış olsa da İslam öncesi döneme ait davranış biçimleri ve değerler de Şiilik cilası altında yaşamaya devam ederek, kendi savaşlarını kazanmışlardı. Tarihçiler buna örnek olarak Zerdüştlük inancındaki Mesih geleneğini gösteriyorlardı. On ikinci İmam’ın Mesihlik rolü Zerdüştlükteki Mesih anlayışının Müslüman versiyonuydu. Bu görüşe göre Şiilik İran milliyetçiliğinin ince bir örtünün arkasına saklanmış haliydi. Bu durum da tabii ki İran’daki siyasi tartışmaların neden yıllardır din alanı içerisinden yürütüldüğünü de açıklıyordu.

    İran’da bugün yaşanan bölünmenin kökeni ülkenin dini liderlerinin dini ve siyaseti sorgulayarak iki kampa ayrıldığı yüzyıl başına kadar gidiyor. Bu kamplardan ilki Ayetullah Na’ini tarafından yönlendirilen “Sessizci” (Quietist) okul. Bu okulun bugünkü en parlak örneği olarak Irak’ta Ayetullah Sistani’den bahsedilebilir. Na’ini’ye göre gerçek bir “İslami hükümet” sadece on ikinci imam dünyaya dönünce kurulabilir. Bu hükümet tanrının yeryüzündeki hükümranlığı olacaktır: Tanrı’nın sözleri, yaptıkları, yasaları ve mahkemeleri mutlak olacak ve hataya mal olmayacaktır. Ama Na’ini’nin söylediğine göre insanlar kandırılmaya açık ve dolayısıyla Tanrı’nın hükümetini kurma görevini gerçekleştirmek için uygun olmayan karakterdedirler. Dindarlar kandırılamaz on ikinci imamın dönüşünü beklerken, bu geçiş süreci için de en uygun devlet şeklini aramalıdırlar. Na’ini’ye göre bu süreç için en uygun yönetim biçimi anayasal demokrasidir. Bu sistem içinde Ayetullahlar danışmanlık görevini üstlenecek ve şeriata aykırı yasaların uygulanmamasına dikkat edeceklerdir. Ama bu ülkeyi yönetmek anlamına gelmeyecektir.

    Na’ini’nin bu tartışmada karşısındaki isim Ayetullah Nuri olmuştu. Nuri’ye göre demokrasi ve hukukun üstünlüğü Kur’an ve şeriatın getireceği tanrısal, ezeli, ebedi ve yanlışsız bilgelikle kıyaslandığında önemsiz prensipler olarak kalıyordu. Ayetullah Humeyni’nin defalarca belirttiği gibi söyledikleri kendi fikirleri değil Ayetullah Nuri’nin söylediklerinin farklı ifade edilmiş haliydi. Fakat en azından an itibariyle bu fikirler savunmada kalmaktaydı ve İran siyaseti üzerinde hakimiyet kurmaları için on yıllar geçmesi gerekliydi.

    Na’ini’nin bakış açısı ve Şiiliğin kendisini yeniden icat etmesi gerektiği fikrine zaman geçtikçe yeni ve daha radikal yorumlar getirildi. Rıza Şah dönemi boyunca (1925-1941) din adamları Atatürk Türkiye’sini kendine model alan zorlama laiklik altında baskı hissettikçe geleneksel Şiiliğe eleştiriyle yaklaşan bir grup anlayış yeniden şekillendi. İranlı reformcular o dönemde daha rasyonel, daha az katı bir Şiiliği savunuyor ve üçüncü imamın şehit edilmesinin onuruna her yıl yapılan kendine zarar verme törenlerine bir son verilmesini istiyorlardı. Hatta din adamlarının etkin rolünün sona erdirilmesini talep etme seviyesine kadar gelmişlerdi. Muhafazakar şehir Kum’da bile Şiilikle ilgili yenilikçi fikirler bir din adamının oğlunun yayınladığı bir dergide kendine yer bulabildi. Ayetullah Humeyni’nin ilk kitabı bu iddialara bir cevap niteliğindeydi. Humeyni iddia sahiplerini dine karşı saygısız olmakla suçluyor, dindarların ulusu böyle sapkın düşüncelerden temizlemelerini istiyordu.

    İran’da 1940’lar yükselen siyasi özlemlerin devri olmuştu. Bir yandan Marksist fikirler entelektüel söylemlere hakim olmaya başlamış diğer yandan demokrasi fikirleri orta sınıfa sızmaya başlamıştı. Bu tür yeni tehlikelerle karşı karşıya kalan Şiilik bu akımlarla entelektüel olarak başa çıkabilmek adına kendisini bir kez daha yeniden icat etti. O dönemlerde mühendislik fakültesi profesörü olan, sonradan İslam Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olacak olan Mehdi Bazargan Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için termodinamiğin kanunlarından faydalanmaya çalıştı. Meşhed şehrinden bir başka aktivist Tanrıya Tapan Sosyalistler Hareketi diye bir grup kurup Marx’tan çok önce Muhammed’in bir işçi sınıfı devrimcisi olduğunu iddia etti. Bu şehrin hızlı değişen entelektüel manzarasının parçacıkları arasında iki genç adam eğitim almaktaydı. Bu adamlardan birinin adı Ali Hamaney, diğerinin adı da Ali Şeriati’ydi.

    Bugün Hamaney ülkenin uzlaşmadan uzak savaşa hazır dini lideri. Diğer yandan Şiiliğin Luther’i olarak bilinen Şeriati kendi dininin en etkili reformcusu olarak biliniyor. Marx, Freud, Sartre ve Fanon’dan eklektik bir biçimde faydalanması ve bu filozofların fikirlerini Şii inancının öğeleriyle birleştirmesi Şeriati’nin hem entelijansiyaya hem de İran’ın orta sınıfına hitap eden bir ideoloji geliştirmesini sağladı. Bu ideoloji bir yandan bugün Kabala’nın Hollywood’da moda olduğu şekilde dindarlığı bir moda olarak sunuyor bir yandan da basit bir köktencilik anlayışını savunuyordu. Şeraiti Fanon’dan şiddetin kurtarıcı gücü fikrini ödünç alırken Marx’tan da yabancılaşmanın getireceği kötülükleri öğrendi. Din adamlarından tamamen yoksun bir Şiilik anlayışı önerdi ve din adamlarını tepkisel ve derinlemesine kısırlaştırılmış bir İslam okuması yapmakla suçladı. Teorik çabasında ve entelektüel derinliğinde eksik olan taraflarını hitabet yeteneğinin gücüyle telafi etti. Günümüz reformistlerinin pek çoğu için Şeraiti “öğretmen” olarak bilinir. Marx’ın eylem fikriyle Muhammed’in sofuluk fikrini aynı anda uygulayabilen yeni bir Şiilik anlayışını ortaya koymuştur.

    Ama çok kısa bir süre içinde anlaşıldığı üzere Şeriati’nin asıl amacı Şiiliğe yeni bir anlayış getirmektense onu sosyal bir değişim amacıyla kullanmaktı. Günümüz reformcularının pek çoğu her ne kadar onun fikirlerinden esinlenmiş olsalar da, dine yönelik “araçsal” tavrını pek de üstlenmemişlerdir. Fakat ironik bir biçimde Şeriati’nin araçsal anlayışını üstlenen kişi Ayetullah Humeyni olmuştur. Burası tam da Na’ini ve Nuri geleneklerinin yani reform ve mutlakiyetçiliğin despotizmi meşrulaştırmak için kullanılacağı bir alan haline gelmiştir.

    Humeyni göreve gelmeden önce en önemli görevinin, yani İslam devletinin varlık sebebinin, şeriatın kanunlarını tamamıyla uygulamak olduğunu iddia ediyordu. Ama göreve gelip modern İran toplumunun gerçekleriyle karşı karşıya kalınca bu teorisini temelden değiştirdi. Rejimin çıkarları anlamına gelen maslahat (maslaha) fikrini ortaya atıp diğer bütün Ayetullahları hayrete düşürecek bir biçimde kendisi ya da halefleri tarafından tanımlanacak bu çıkarların İslam’ın temel öğelerinden bile önce geleceğini açıkladı. Bir başka deyişle devlet her şey, şeriat da devletin meşrulaştırıcı söylemi olmak dışında hiçbir şey demekti ve bu söylem eğer lider gerekli görürse askıya alınabilirdi.

    Humeyni Na’ini ve Nuri geleneklerini bir başka açıdan daha birbirine karıştırdı: 1979’da insanların demokrasi istediğinin farkında olduğu için Na’ini’nin tarafındaymış gibi davrandı. Hiçbir din adamının yürütme organlarında görev almasına izin vermeyeceğine dair sözler bile verdi. Fakat göreve geldikten sonra Nuri’nin anlayışını demir yumrukla uygulamaya başladı.

    Bu gelişme İranlıları haklı olarak çok sinirlendirdi. Ama Na’ini geleneği içindeki reformcular pes etmediler. Humeyni’nin ihanetine uğramış olsalar da teolojik gelişim kadar siyasi stratejilerle de ilgilenmeye başladılar. Bir dönem rejimin istihbarat ajansının beyni olan Saeed Hajjarian Andropov tarzı bir reformcuya dönüştü. Hijjarian’a göre ülkenin güç odaklarına yapılacak bir siper saldırısı işe yaramazdı. Bunun yerine müttefiklerini kitleleri örgütleyip İran’ın yöneticileriyle pazarlık için kullanmaya çağırdı. Bu strateji dolayısıyla reformcuların eninde sonunda din adamlarının mutlak gücünü kademeli olarak zayıflatabileceğine inanıyordu. Diğer reformcular, özellikle de Akbar Ganji, Hajjarian’ın stratejisini işe yaramaz olarak nitelendirdi. Ganji’ye göre içinde bulunulan bataktan çıkmanın tek yolu yenilmez barışçıl sivil itaatsizlikten geçiyordu.

    Sonrasında İran’lı entelektüel Abdülkerim Soroush’un fikirleri yaygınlaşmaya başladı. 1990 civarında Soroush Humeyni’nin hukuk adamlarının koruyuculuğu fikrinin epistemolojik temellerini sorgulayan bir dizi makale yayınladı. Soroush’un iddiasına göre kutsal metnin herhangi bir yorumu bir ölümlünün yorumundan öteye geçmeyecek dolayısıyla arızi ve göreceli olacak, mutlak olmayacaktı. Herhangi bir kişinin okumalarının diğerinden üstün olduğunu iddia etmek Soroush’a göre dini hiçbir geçerliliği olmayan politik bir karardı. Soroush’un yazdıkları İran’da kimseyi şaşırtmayan bir velveleye yol açtı. Rejim savunucuları Soroush’u Siyonist fikirleri dillendirmekle suçlarken reformcuların büyük bir çoğunluğu aynı demokratik prensipleri farklı alanlara uygulamaya başladı. Makaleler aynı zamanda Soroush’un kendi çileli yolculuğunun başlangıcı oldu: rejimin teorisyeni olmasa bile müttefiki olarak çıktığı yolda en dik başlı ve etkili eleştirmenlerden biri haline geldi.

    Son yıllarda Şii entelektüellerin pek çoğu Soroush’un geçtiği yollardan geçiyor. Şimdiye kadar hep dini konular (peygamberin hayatı, görevinin doğası, Kur’an’ın anlamı, dini metinlerde mecazın yeri ve en önemlisi kadınların rolü) tartışılmıştı. 1997’de Hatemi için oy verenler; 1999’daki öğrenci hareketi; otobüs şoförleri sendikasının çalışanlarının hakları için verdiği mücadele; özellikle ayrımcı yasaların değiştirilmesi için bir milyon imza toplamaya çabalayan ve acımasızca isyan eden barışçı kadın hareketi; şimdi de 2009 yılının yeşil ayaklanmaları: bütün bu hareketler Na’ini’nin yüz yıl önce kurduğu geleneğe bir şeyler borçlu.

    Bu gelenek kendini her zaman için meleklerin tarafında bulmadı: Örneğin pek çok Na’ini taraftarı komünizmin yükselişinden endişe ederek 1953 yılında Musaddık’a karşı Şah’ı desteklemişlerdi. Ayrıca her türlü yayılmış entelektüel gelenek gibi Na’ini geleneği de yıkıcı fikirler de üretmiş ve zaman zaman rakiplerince bile kullanılmıştı. Ama aynı zamanda çok faydalı bir sonuç getirdi: Çılgın ve karanlık zamanlardan geçerken farklı bir Şiilik ve dolayısıyla farklı bir İran’ın mümkün olabileceğine dair umudu canlı tuttu.Şiiliğin İran milliyetçiliğinin ince bir örtü arkasına saklanmış hali olduğu kadar Na’ini’den Musavi’ye kadar gelen reform hareketi de ülkenin demokrasi isteğinin ince bir sofuluk cilası altında saklanmış haliydi.

    Abbas Hilani,Stanford Üniversitesi Hamid ve Christina Moghadamİran Çalışmaları Kürsüsü başkanıdır.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı