Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

AB (demokratikleşme) yolu: Kürt sorununa çözüm yolu

Hilmi Özkök’ün Türkiye’nin yakın tarihindeki unutulmaz Genelkurmay başkanlarının başında geldiğine kuşku yok. Kendisini “askeri darbe sevdalıları”na beğendiremedi ama tam da bu nedenle, yani TSK’ni siyaset dışında tutmaya gösterdiği özenle, hem başında bulunduğu kurumun saygınlığına katkıda bulundu, hem de ismi çevresinde bir saygınlık halesi oluşturdu.

Hilmi Özkök ile yapılan uzun söyleşi, Milliyet gazetesinde sürüyor. Emekli Orgeneral Özkök, o söyleşide, “PKK ve Kürt sorununa nasıl baktığı”na ilişkin, ayrıca, “Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulursa Türkiye bölünür mü, Güneydoğu, Kuzey Irak’taki Kürt devletine meyleder mi?” sorularına cevap olarak şöyle bir çerçeve çiziyor?

“1. Türkiye’de bir Kürt gerçeği var. Halkımızın bir bölümü kendini kök tibarıyla Kürt olarak tanımlıyor. Bu bir gerçek.

2. Ayrıca bir Kürtçülük ideolojisi ve/veya siyaseti var. Bu da bir gerçek.

3. Bir de silahlı bir hareket var: PKK.

Bu üç ayrı oluşuma ve aralarındaki ilişkiye bakmak lazım.”

Hilmi Özkök’ün bu üç unsura, “aynı şey” olarak bakmıyor; “ayrı” görüyor. Ama, bunların arasında bir “ilişki” olduğunun da farkında. Özkök’ün, Türkiye’nin bu en hassas konusuna yaklaşımı ve benimsediği metodoloji doğru.  Dolayısıyla, şu değerlendirmesi de doğru:

“Şimdi önemli olan şu: Kürt devleti kurma ümidi nasıl kesilir?... Öyle bir durum olur ki, artıkbölgedeki Kürt kökenliler, hatta Kuzey Irak’takiler de ‘Ayrı bir Kürt devleti kurmaya gerek yok’ diyebilirler. Düşünün ki, Türkiye AB’ye girmiş, fert başına milli gelir 15 bin doları aşmış. O zaman böyle düşünebilirler...”

Yıllardır dilimizde tüy biterek savunduğumuz ve binbir pespaye komploya ve “andıç” gibi “28 Şubat Genelkurmay yapımı” iftiraya hedef olmamıza neden olarak görüşümüz özetle bu; Hilmi Özkök’ün vurguladığı...

 

***      ***       ***

 

Haftasonunda konuşmacı olarak katıldığım Diyarbakır’daki “Türkiye’de Kürtler: Barış Süreci İçin Temel Gereksinimler” başlıklı konferansta, 13 yıl önce, ta 1994’te ardarda yazdığım iki yazıdaki görüşümü tekrar ettim ve o görüşlerimin “güncelleştirerek”, bugün için de geçerli olduğunu söyledim. Özetle:

“Kürt sorunu, Türkiye’nin en önemli ulusal sorunudur. Kürtler, bölgede çeşitli ülkelerde yaşadığı için, ayrıca bölgesel nitelikte, yani Türkiye sınırlarının ötesine geçen özellikleri bulunan bir sorundur. Ortadoğu bölgesinin dünya politikasında işgal ettiği yer ve önem nedeniyle, uluslararası boyutlar taşıyan bir sorundur.

Ortadoğu’da ulus-devlet formatına göre kurulmuş, Arapların –gereğinden de fazla- birçok devleti var. Farslar, İran’ın şahsında bir ulus-devlete sahipler. Keza, Türkler de. Yahudiler ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İsrail ile birlikte bir ulus-devlet sahibi oldular. Bölgenin büyük ve yerleşik ulusal topluluklarından sadece Kürtlerin devleti yok.

Bu nedenle, Kürt sorunu ya da bu “sancı”, Kürtler, bir devlete kavuşuncaya ve/veya bölgedeki mevcut devletlerden birini kendi devletleri olarak benimseyerek, “ayrı bir ulus-devlete ihtiyacımız yok; bu devlette kendimizi buluyoruz, bu devlet bizim/bizim de devletimiz” diyebilecekleri noktaya kadar sürecek.

Türkiye’nin AB aday üyesi olması, giderek katılım müzakerelerine başlaması, Türkiye’nin Türkiye Kürtlerinin Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi devletleri olarak benimseyeceği dönüşümünü ifade ediyor.

Bu durumda, Türkiye Kürtlerinin, bağımsız bir Kürt devleti de kurulsa, Kuzey Irak’a doğru meyletmesi değil, Irak Kürtlerinin AB üyesi, Kürt nüfusunun kimlik haklarına sahip, özgür ve müreffeh bir topluluk olarak yaşadığı Türkiye’ye meyletmesi çok daha güçlü bir ihtimaldir.”

Hilmi Özkök ile “esasta” mutabık olduğumuz hususlar bunlar.

Konuya böyle yaklaştığınız takdirde, Kuzey Irak’taki “oluşum”u, Türkiye’nin bir “güvenlik tehdidi” olarak da görmezsiniz, göremezsiniz, görmemeniz gerekir.

Çünkü, Kuzey Irak’daki “Kürt devletleşme oluşumu”nu öyle görüyorsanız, yani Türkiye için bir “güvenlik tehdidi” olarak algılıyorsanız, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarına güvenmiyorsunuz, onları sürekli olarak Türkiye’yi parçalamak ve Kuzey Irak’taki “oluşum”la birleşmek isteyen “beşeri unsur” olarak görüyorsunuz demektir.

Aynı zamanda, “özgüven”iniz yok demektir. Zira, AB yolunda dönüşerek ve modernleşerek büyüyen bir Türkiye’nin Kürt vatandaşları, ister istemez, Türkiye’nin nüfuzunu Irak’taki soydaşları üzerinden yayacak ve arttıracaklardır.

Yani, tam tersine; Türkiye’nin demokratikleşmesi ve AB rotası, Irak’taki otoriter/totaliter merkezci eğilimler açısından bir “güvenlik tehdidi” oluşturur.

 

***     ***     ***

 

Peki, PKK, Türkiye için bir “güvenlik tehdidi” oluşturmuyor mu? PKK, terör silahına başvurmuyor mu? PKK, gerek ABD ve gerekse AB nezdinde bir “terörist örgüt” olarak kayıtlara geçmiş değil mi? Böyle bir “terör örgütü”ne karşı tavır almak ve mesafe koymak gerekmiyor mu?

Bunların hepsi doğru ve bunların tümüne verilecek cevap “evet.”

Ancak, bu nasıl yapılacak? Bu “evet” ve “evetler” nasıl uygulamaya geçirilecek?Anket yapmıyoruz. Ülkede kanı durdurmaya ve ulusal birliği kurmaya çalışıyorsak, bunu “siyaset yolu”yla yapabiliriz. Sadece vur-kır yetse idi, 1984’te PKK’nın ilk silahlı eylemleri başladığından bu yana geçen 23 yıl içinde bu işi çoktan çözmüş olurduk.

Bu iş, ne “Hedef PKK değil Barzani’dir” diye formüle edilen ve MHP’ye egemen, Genelkurmay’ın da benimsediği sezilen “Kuzey Irak’a askeri müdahale” ile çözülür; ne de DTP’yi “PKK’ya terörist de; yoksa seni muhatap almam” söylemiyle baskı altına alan Tayyip Erdoğan yöntemiyle. Hele hele, DEP’e 2004’te yapılanı, 2007’de DTP için tasavvur ederek hiç değil.

Niçin mi? Yarına...

X