Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

85.5 lirayla 1.302 lira aynı mı?

SALI günü bu köşede bir acil servis hikayesi anlattım. Başka pek az yazıma aldığım kadar olumlu-olumsuz tepki aldım bu yazıya.

Sevindirici bir şey, yazıya ilk tepki gösterenlerden biri Sağlık Bakanlığı oldu. Bakanlık, benim adını vermediğim (ve hâlâ vermeyeceğim) hastanenin adını benden aldı ve hastane hakkında soruşturma başlattı.

Burada kendi bilgi eksikliğimi de gidermem lazım. Meğer Türkiye’de epey bir zamandan beri, bir Başbakanlık genelgesine bağlı olarak hastanelerin acil servis ve yoğun bakım hizmetleri ücretsizmiş.

Buradan onu söyleyeyim: Eğer acil bir tıbbi sorun nedeniyle herhangi bir hastanenin, özel veya üniversite veya devlet hastanesi fark etmez, acil servisine başvuruyorsanız, orada sakın para ödemeyin, sizden para istenirse de Başbakanlığın bu konuda bir genelgesi olduğunu söyleyin. Israrla para istemeye devam ederlerse de hemen il sağlık müdürlüğünü arayıp durumu bildirin.

Tabii burada bir ince durum var. Bir taraftan vatandaş, bir taraftan da özellikle özel hastaneler tarafından istismara açık olan.

Birincisi vatandaş tarafı: Acil servis hizmetleri bedava diye vatandaş her şikayeti için acil servise başvuruyor. Acil servisler de, onları acil olmayan şikayetleri için polikliniklere yönlendiriyor. O zaman tartışma ve hatta kavga çıkıyor.

İkincisi özel hastane tarafı: Acil olarak başvuran hastaya hastane ilk müdahaleyi yapıyor ama sonrasında devam etmesi gereken işleri ‘poliklinik işlemi’ gibi gösterip ondan ücret almaya kalkabiliyor.

Salı günü anlattığım vakayı hatırlayın. Acil serviste çocuğun yarası temizlendi, üstü örtüldü ve doktor beklendi.

Acaba bu noktaya kadar olan işlemler ‘acil’di de, doktorun gelip röntgen istemesi ve ardından dikişe karar vermesi vs devam eden işlemler ‘poliklinik hizmeti’ miydi?

Ayrım nerede, nasıl ve kim tarafından yapılacak?

Hastanelere yapılan pek çok acil başvuruda böyle gri alanlar mevcut, işin doğası gereği.

Ama esas önemlisi bu değil. Esas önemlisi, benim yazıda anlattığım hastanenin çıkardığı toplam fiyatın korkunçluğu: Bir doktor muayenesi, bir röntgen, bir uyuşturucu iğne, dört dikiş ve bir miktar sarf malzemesi için 1.302 lira.

O hastanenin Sosyal Güvenlik Kurumu SGK ile anlaşması yoktu. Anlaşması olsa, SGK tarifesine göre yapılan bu işlemler için hastane benden para almayacak ama SGK’dan sadece 85.5 lira alacaktı. (Bu hesabı bana yazımı okuyan üst düzey bir SGK yöneticisi bizzat  verdi.)

Bana, bir kısmına hak da verdiğim eleştiriler yağdıran doktorlara, sağlık çalışanlarına, hastane yöneticilerine soruyorum: Biri 85.5 lira, diğeri 1.302 lira olan iki fiyattan ikisi birden doğru olamaz.

Bu iki fiyattan ikisinin birden yanlış olabileceği ihtimalini dışlamaksızın söylüyorum: Türkiye sağlık hizmetlerinin faturalandırılmasında makulu bulamazsa, var olan sağlık sistemimizi sürdüremeyiz.

Röntgen gerekli miydi, gereksiz mi?

SALI günkü yazının en çok tepki çeken bölümü, doktorun kolu yaralanan çocuğu elle ve gözle muayene ettikten sonra bir de röntgen istemesi üzerine ailenin bu röntgeni gereksiz bulduğuna ilişkin satırlardı.

Elbette ki bir tıbbi müdahalenin veya teşhis yönteminin kullanılıp kullanılmaması konusunda bilimsel kararı doktor verir. Yazının amacı bu kararın bilimselliğini tartışmak değil, ailenin algısını aktarmaktı.

Ben, bütün doktorlarımızın tıp etiği içinde davrandıklarına ve hastaları için en iyiyi bulmaya çalıştıklarına güveniyorum, güvenmeye devam etmek de istiyorum.
Ama özellikle doktor meslek örgütlerinin kamuoyunda çok yaygın olan, ‘Doktorlar gereksiz tetkikler isteyerek laboratuvar ve hastanelere, özellikle de tıbbi görüntüleme kurumlarına para kazandırıyor, bundan da çıkar elde ediyor’ algısının üzerinde düşünmesi gerekir.

Çünkü benim görebildiğim kadarıyla kamuoyunda bu algı artık neredeyse yerleşik bir kanaate dönüşmüş durumda.

Bu önyargıyı değiştirmek için doktorlarımızın da çaba harcaması gerek.

Uçak düştü mü düşürüldü mü?

DÖNDÜK geldik birinci güne. Oysa aradan onca zaman geçti.

Bir hatırlayalım:

O gün saat 11.58’de hava kuvvetlerine bağlı RF 4E uçağı ile radar ve telsiz teması beklenmedik biçimde kesildi.

Öğleden sonra 14.00 sularında Genelkurmay Başkanlığı bir yazılı açıklamayla bu durumu duyurdu.

Aynı gün saat 19.00 dolaylarında uçağı Ankara’ya inen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘Uçağın düştüğü mü düşürüldüğü mü konusunda elde kesin bilgi olmadığını’ söyledi.

Aynı gün geceyarısını geçen saatlerde sona eren ‘Güvenlik Zirvesi’nin ardından yapılan yazılı açıklamada, uçağımızın Suriye tarafından ‘kasıtlı olarak düşürüldüğü’ açıkça belirtildi.

Akşam 19.00 ile 24.00 arasında geçen 5 saatlik dilimde acaba ortaya nasıl bir delil çıktı ki, bu kesin dil kullanıldı, ‘Uçağımızı Suriye düşürdü’ dendi?

Çünkü önceki gün Genelkurmay ‘Suriye tarafından düşürüldüğü iddia edilen’ demeyi tercih etti. Gerçekten de, şu anda uçağın düşürüldüğünü söyleyen bir tek Suriye var.

Türkiye gibi çevresine güvenlik ihrac etme iddiasındaki bir ülkenin, Doğu Akdeniz’de, bizim kara sularımızın dibinde, Suriye hava sahasında veya değil, düşen bir uçağın silahla mı düşürüldüğünü yoksa kendiliğinden bir arıza sebebiyle mi düştüğünü aradan geçen haftalara rağmen söyleyememesi ciddi bir eksiklik. Bizim o bölgede uçan sineği bile görüp teşhis edebiliyor olmamız lazım ki, ‘güvenlik ihrac etme’ söylemimizin bir anlamı olsun.

Daha söylenecek çok şey var ama burada susayım en iyisi.

X