80 yıllık Cumhuriyet'in 15 yılı krizle geçti

Hürriyet Haber
28.10.2003 - 00:00 | Son Güncelleme:

Osmanlı Devleti'nden 12,5 milyon nüfuslu, toprakların büyük bölümünü kaybetmiş, yıkılmış, harap, neredeyse bir Ortaçağ ülkesi devralan Türkiye Cumhuriyeti, 80 yıllık dönemde 15 yılını krizlerle geçirmesine rağmen ekonomisini, satınalma gücü paritesiyle dünyanın ilk 20 ülkesi arasına sokmayı başardı.Prof. Dr. Memduh Yaşa yönetiminde hazırlanan ''Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi'' kitabı, 2003 Yılı Programı ve Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) verilerinden derlediği bilgiler ve yaptığı hesaplamalara göre, ''çağdaş medeniyet'' olarak görülen batı ile arasındaki farkı birçok alanda yüzlerce yıllık seviyeden, on yıllar seviyesine indiren Türkiye, potansiyeli olan yüzde 7-8'lik yıllık ortalama büyümenin çok altında yüzde 4,8 büyümesine rağmen ekonomide önemli aşamalar kaydetti. Türkiye, 1923 yılında şimdiki fiyatlarla (2003 yılı tahmini fiyatları) 5,7 milyar dolarlık bir ekonomiydi. Oysa şimdi Koç ve Sabancı gruplarının her biri 13-14 milyar dolarlık bir satış hacmine ulaşıyor. Türkiye, şimdiki fiyatlarla 10 milyar dolarlık gayri safi milli hasılayı (GSMH) 1929 yılında, 20 milyar doları 1951 yılında, 30 milyar doları 1957, 40 milyar doları 1963, 50 milyar doları 1966, 100 milyar doları 1977, 200 milyar doları 1996 yılında aştı. Cari fiyatlarla 1923 yılında Türkiye ekonomisinin büyüklüğü 561 milyon, kişi başına milli geliri ise sadece 45 dolardı.  Şimdiki fiyatlarla 1923 yılında 5,6 milyar dolarlık bir ekonomi olan Türkiye, 2003 yılında 238,1 milyar dolara, 2004 yılında 261,7 milyar dolara çıkacak. Türkiye'nin şimdiki fiyatlarla 1923 yılındaki kişi başına milli geliri 454 dolardı. Bu rakam bu yıl 3 bin 366 dolara, 2004 yılında 3 bin 644 dolara yükselecek. Türkiye, 1923-2003 döneminde GSMH'sini 42,1, kişi başına milli gelirini ise 7,4 kat artırdı. Dünya Bankası verilerine göre, 2002 yılında 426 milyar dolarlık bir satın alma gücü paritesine (SGP) göre GSMH ile 19'uncu sırada yer alan Türkiye, bir ara 16'ıncı sıraya kadar yükselmişti. Türkiye'nin 2003 yılı SGP-GSMH'sinin 455-460 milyar dolarlara çıkacağı, sıralamada 17-18'inci olacağı tahmininde bulunulabilir. Türkiye, aynı zamanda, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar'dan oluşan içinde yer aldığı bölgenin en büyük ekonomisi konumuna gelmeyi de başarmış durumda... Türkiye, ekonomik olarak, çok büyük nüfusuna rağmen, 22 yıldır Avrupa Birliği (AB) üyesi olan ve her yıl 3-4 milyar dolar net destek alan Yunanistan hariç bütün komşularından daha iyi durumda. Ekonomik büyüklükte komşularının önünde yer alan Türkiye, AB adayı, zenginler kulübü Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) ve dünyanın en büyük ekonomilerinin yer aldı G-20'nin üyesi durumda bulunuyor. MALİ KRİZLER VE YAPISAL REFORMLAR1990'lı yılları ekonomik açıdan istikrarsız bir havada geçiren Türkiye, bu dönemde 1994, 1999 ve 2001 yıllarında 3 büyük kriz yaşadı. Üç krizden özellikle 1994 ve 2001 yılı krizleri Türkiye'nin daha önce yaşadığı krizlerden farklıydı. Krizler bankacılık sektörünü vurdu ve çok sayıda banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamına alındı veya bankacılık faaliyetleri durduruldu. Son yapılan açıklamalara göre bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasının ekonomiye maliyeti 47,2 milyar doları buldu.     Türkiye Emlak Bankası, Türk Ticaret Bankası (Türkbank), Demirbank, Pamukbank gibi büyük bankalar krize yenik düştüler. Emlakbank, Demirbank ve Türkbank gibi bankalar tarih oldular. Bu durum karşısında Türkiye, yılların uygulamalarını ters yüz eden radikal reformlar yapmak zorunda kaldı. Bankacılık sektöründeki  çürükler ayıklandı, bu alanda sıkı denetim geldi. Bankacılık, Hazine denetiminden çıkarıldı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) oluşturuldu. Birçok alanda kurullar meydana getirildi, ülke neredeyse kurullar cenneti haline dönüştürüldü. Bağımsız kurullar yoluyla ekonomi siyasetten koparılmak istendi. Sermaye Piyasası Kurulu 1980'lerde, Rekabet Kurulu 1990'larda kurulmuştu. Yapısal reformlarla ekonomideki önemli alanların denetimi kurullara bırakıldı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Tütün Kurulu, Şeker Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurulu, Telekomünikasyon Kurulu oluşturuldu. Bunların karşılığında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'ndan Türkiye'ye 35 milyar dolarlık kaynak tahsisi yapıldı.      2001 Şubat krizinin maliyeti 50-55 milyar dolar olarak hesaplansa da, kriz Türk ekonomisinde köklü değişikliklere sebep oldu. Tarımda destekleme alımları terkedildi, doğrudan gelir desteği başladı. Sorunlu bankalar Fon'a devredildi, sermayeler güçlendirildi, birleşmeler yaşandı (Garanti-Osmanlı birleşmesi) ve bu alana yabancı sermaye (Demirbank'ı alan HSBC gibi) girdi. Kamuda ücret artışları başta olmak üzere birçok alanda geçmiş değil, gelecek enflasyon baz alınmaya başladı.      EKONOMİNİN ŞU ANKİ HALİHalen özel sektör dahil olmak üzere 137,9 milyar dolar dış borç (Haziran 2003), 129,8 milyar dolarlık iç borç stoku (Eylül 2003) en önemli ekonomik sorun olarak görülse de, krizin bütün ağırlığına rağmen Türkiye borç ödeme sorunu yaşamadı. 2001 yılında yüzde 9,5 oranında küçülen ekonomi, 2002 yılında yüzde 7,8 gibi çok yüksek bir oranda büyüdü. Bu yıl büyümenin yüzde 5'i geçmesi, gelecek yıl da yüzde 5 büyüme olması bekleniyor. 1970'li yılların ikinci yarısından bu yana Türkiye'nin en büyük dertlerinden biri olan enflasyonda, son dönemde önemli başarılar elde edildi. En son 3 Ekim 2003'de açıklanan Eylül ayı enflasyon rakamlarına göre, yıllık enflasyon (toptan eşya fiyatları-TEFE bazında) yüzde 19.1 ile son 27 yılın en düşük düzeyine indi. Yine Türkiye'nin önemli sorunlarından faiz oranlarında önemli aşamalar kaydedildi. En son 20 Ekim 2003'de yapılan 91 gün vadeli referans bono ihalesinde ortaya çıkan yüzde 23,8'lik yıllık basit faiz, 1985 yılı Mayıs ayından (son 18 yılın) bu yana kaydedilen en düşük faiz oranı oldu. Türk Lirası önemli ölçüde değer kazandı. Merkez Bankası kurlarına göre, 19 Ekim 2001'de 1 ABD Doları 1 milyon 644 bin 837 liraydı, 2002 yılı dolar kur ortalaması 1 milyon 503 bin liraydı. Aradan geçen 2 yıllık süreye rağmen, 24 Ekim 2003 tarihi itibarıyla Merkez Bankası kuruyla dolar 1 milyon 486 bin 458 lira düzeyine indi. 2003 yılı ortalama dolar kurunun 1 milyon 500 bin (2002'den daha az), 2004 yılı ortalama dolar kurunun ise 1 milyon 604 bin lira olması bekleniyor. Gelişmeler Türkiye'nin 2004 yılında yüzde 12'lik enflasyon ve yüzde 5 büyüme oranını tutturacağını gösteriyor.    EKONOMİ TARİHİNİN SATIR BAŞLARICumhuriyet dönemi ekonomi tarihinin satırbaşları olarak, İktisat Kongresi, devletçilik, ilk plancılık, demiryolu yapımı seferberliği, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın kurulması, Varlık Vergisi, Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) kurulması, 24 Ocak 1980 kararları, Katma Değer Vergisi (KDV), konvertibilite, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Avrupa Birliği (AB) ve gümrük birliği, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın (İMKB) kurulması ve bağımsız kurullara geçiş ilk sıralarda yer alıyor.  Fakir, yıkılmış, geri kalmış bir tarım ekonomisini, ''sanayileşmiş, çağdaş bir ekonomiye dönüştürme'' hedefini önemli ölçüde gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti, bu noktaya, güçlü idari ve askeri yapı, siyasi kararlar, ekonomi politikası, büyük projelerle geldi.  Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yarı sömürgeleşmiş, çok geri kalmış bir ekonomik yapı devralmıştı. Temelde tarıma dayanan Osmanlı ekonomisi, kapitülasyonlar, dış borçlar ve ayrıcalıklı yabancı sermaye yatırımları yoluyla tam anlamıyla dışa bağımlı, neredeyse bir koloni ekonomisi niteliğindeydi. Büyük ölçüde yabancıların ve azınlıkların denetiminde olan sanayi, küçük işletmelerden oluşuyordu, toplam işçi sayısı 15 bini geçmiyordu. Sanayi temel tüketim mallarında bile iç talebi karşılamaktan acizdi. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ve diğer kaynaklardan elde edilen verilerden yapılan hesaplamalara göre Türkiye, 1924-1930 döneminde yıllık ortalama olarak yüzde 9,4 büyüdü, kişi başına milli gelir 7 yılda yüzde 61,5 arttı, enflasyon ise yıllık eksi yüzde 1,67 idi. 1925-1933 döneminde ise fiyatlar yüzde 53,2 (dünyada Büyük Buhran yılları) geriledi. Cumhuriyetin ilk yıllarında 80 kuruşa kadar inen ABD Doları, Atatürk dönemi boyunca 1 lira dolayında seyretti.       BÜYÜME VE ENFLASYONEkonomide, 1923-1930 döneminde yüzde 9,4 olan yıllık ortalama büyüme hızı, 1930-1940 döneminde yüzde 4,7 (Büyük Buhran dönemi), 1940-1950 döneminde yüzde 1,35 (2. Dünya Savaşı yılları), 1950-1960 döneminde yüzde 6,3, 1960-1970 döneminde yüzde 5,9, 1970-1980 döneminde yüzde 4,8, 1980-1990 döneminde yüzde 5,2 olurken 1990-2000 döneminde yüzde 3,5'e indi. 2001 yılında yüzde 9,5 oranında küçülen Türkiye, 2002 yılında yüzde 7,8 büyüdü. Türkiye'nin bu yıl yüzde 5'in üzerinde, 2004 yılında ise yüzde 5 büyümesi bekleniyor. Enflasyon (deflatör: milli gelir rakamlarında baz alınan enflasyon) ise yıllık ortalama olarak 1923-1930 döneminde yüzde -1,67 (eksi 1,67), 1930-1940'da 4,95, 1940-1950'de 10,55, 1950-1960'da 9,85, 1960-1970'de7,35, 1970-1980'de 34,3, 1980-1990'da 46,3 ve 1990-2000'da 71,9 oldu. Bu rakam 2001 yılında yüzde 55,3, 2002 yılında yüzde 43,8 düzeyine indi. Deflatörün bu yıl yüzde 24,4, 2004 yılında ise yüzde 11,9'a inmesi bekleniyor.       DOLAR1 ABD Doları'nın değeri 1924 yılında 188 kuruştu. Bu rakam Cumhuriyetin ilk yıllarında 80 kuruşa kadar indi. Bu durum 1940'lara kadar 1 lira dolaylarında seyretti. 1950'li yıllarda 2,8 lira, 1958 sonrası 9 lira, 1970 sonrası 14,85 lira, 1971-1973 döneminde 14,15 lira, 1974'de 13,99 lira, 1975'de 15,15 lira, 1976'da 16,66, 1977'de 17,83, 1978'de 24,07, 1979'da 37,55, 1980'de 76 lira oldu. Bu tarihten sonra günlük ayarlamalarla TL'nin değeri düşürüldü.      Yıllık ortalama olarak, 1990'da 2 bin 607,6 liraya yükselen dolar, 2000 yılında 623 bin 364 lira oldu. 2001 Şubat krizinde 684 bin liradan ilkin 900 bin, daha sonra 1 milyon 300 bin, 2001 yılında 11 Eylül terör saldırıları sonrası 1 milyon 800 binlere yaklaşan dolar bugünlerde 1 milyon 486 bin lira düzeyinde seyrediyor. 2005 yılında enflasyonun tek haneye inmesinin ardından paradan 6 sıfır atılması ve paraya Yeni Türk Lirası adının verilmesi bekleniyor.          MİLLİ GELİR1923-1930 döneminde kişi başına milli gelir yüzde 61,5 artarken, bu rakam 1990-2000 döneminde yüzde 21'e düştü. Bu da 2. Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1940'lı yıllar hariç (1940-1950 döneminde kişi başına milli gelir yüzde 2,6 geriledi) en düşük düzeyi oluşturdu. Sonuçta 1923-2003 döneminde ülke nüfusu 12 milyon 475 binden 70 milyon 737 bine, gayri safi milli hasılası (GSMH) 2003 yılı tahmini sabit fiyatlarıyla 5,7 milyar dolardan 238,1 milyar dolara, kişi başına geliri 454 dolardan 3366 dolara yükseldi ama Türkiye, çeşitli nedenlerle potansiyelinin (yıllık ortalama yüzde 7-8) altında büyüdü. Cari fiyatlarla 1923 yılında Türkiye'nin kişi başına milli geliri 45 dolar, toplam milli geliri 561 milyon dolardı.      KONSOLİDE BÜTÇE 1924 yılında konsolide bütçe giderleri 141,3 milyon liraydı. 121,4 milyon lira vergi toplanırken, gelirlerin toplamı 146,5, bütçe fazlası ise 5,2 milyon lira düzeyindeydi. Milli gelir 640 milyon dolardı. Dolar cinsinden giderler 75,2 milyon dolar, gelirler 77,9 milyon dolardı.     1950 yılına gelindiğinde Türkiye'nin cari fiyatlarla milli geliri 3 milyar 462 milyon dolara yükseldi. Konsolide bütçe giderleri 698,5, bütçe gelirleri 657,6 milyon dolara ulaştı, bütçe 40,9 milyon dolar açık verdi.     Türkiye'nin 1980 yılında cari fiyatlarla milli geliri 69 milyar 767 milyon dolara yükseldi. Konsolide bütçe giderleri 15 milyar 98 milyon dolar, bütçe gelirleri ise 13 milyar 2,2 milyon dolar oldu. Bütçe açığı 2 milyar 95,8 milyon dolara çıktı. 2004 yılı bütçesi 160,9 katrilyon gider, 114,5 katrilyon gelir ve 46,4 katrilyon lira açık olarak TBMM'ye sunuldu. GSMH, 2004 yılı için 419,7 katrilyon lira olarak tahmin ediliyor. Bir diğer ifadeyle 2004 yılında 100,3 milyar dolarlık bütçe harcaması, 71,4 milyar dolar bütçe geliri, 28,9 milyar dolar bütçe açığı, 261,7 milyar dolar da milli gelir olacağı tahmininde bulunuluyor.         EKONOMİNİN SATIR BAŞLARIGeçen 80 yılda, ekonomide dikkat çeken satış başları şöyle:     -İktisat Kongresi: Daha Cumhuriyet kurulmadan, Lozan Antlaşması imzalanmadan 17 Şubat 1923'de İzmir'de toplanan kongre, kalkınmaya öncelik veren, yerli ve yabancı sermayeyi, pazar için üretim yapan çiftçileri özendiren ılımlı korumacı bir yaklaşımıyla, genç devletin ilk yıllarında ekonomi politikasına yön verdi.  -Devletçilik: Büyük Buhran olarak adlandırılan 1929 dünya ekonomik bunalımının etkisiyle yönelinen devletçilik politikasıyla ilk kamu iktisadi teşebbüsleri doğdu ve devlet eliyle sanayileşme başladı.  -İlk Plancılık: Türkiye, I. Beş Yıllık Sanayi Planı adıyla 1934 yılında ilk plan uygulamasını başlattı. Yapılacak işleri listeyle belirleyen plan, çağdaş plancılıktan uzak olmakla birlikte, ülke kalkınmasına büyük katkıda bulundu.  -Demiryolu Yapımı Seferberliği: Kıt kaynaklarına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti, ulaştırmanın bilincine varmıştı. Osmanlı'dan miras aldığı demiryollarını 15 yılda ikiye katladı ve ''ülkeyi demir ağlarla ördü''. Bu dönemin ardından demiryolları ihmal edildi.      -TCMB'nin Kurulması: Ekonomik bağımsızlığın yolu, Merkez Bankası'ndan geçiyordu. Oysa, genç Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti'nden merkez bankası miras almamıştı. Ulusal paranın ve para programının yönetimi, o dönemde yabancı sermayeli olan Osmanlı Bankası'nın elindeydi. 11 Haziran 1930'da kurulan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) bu anlamda, gecikmiş bir girişim olarak da değerlendirilebilir.  -Varlık Vergisi: 1942-1944 arasında uygulanan ve temelde ticaret burjuvazisini vergilendirmeyi amaçlayan ''Varlık Vergisi'', azınlıklara karşı bir vergiye dönüştü ve unutulmayan ''acı'' bir tahribat olarak tarihte yerini aldı.  -DPT'nin Kurulması: 1963 yılında kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), hazırlandığı planlarla çağdaş plancılığı başlattı ve  ekonominin yönlendirilmesi önemli rol oynadı.  -Türkiye-AB İlişkileri ve Gümrük Birliği: Türkiye, 1957'de Roma'da kurulan, şu anda Avrupa Birliği (AB) adını almış olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile 12 Eylül 1963'de Ankara'da Ortaklık Anlaşması'nı imzaladı. Daha sonra 1970'de imzalanan Katma Protokolle devam eden Türkiye-AB ilişkileri inişli çıkışlı seyir izledi ama her zaman gündemin ilk sıralarında yer aldı. 1987 yılında tam üyelik başvurusu yapan ama başvurusu kabul edilmeyen Türkiye, 1995 yılında Avrupa Birliği (AB) ile gümrük birliğini gerçekleştirdi. Gümrük birliği sonrası AB'den ithalat patlasa da Türkiye, pazarını AB'nin tam rekabetine açarak ayakta kalmasını bildi ve tam üyelik için önemli birtecrübe kazandı.      Türkiye'yi, 1997 yılında Lüksemburg Zirvesi'nde dışlayan AB, 1999 yılında Helsinki'de düzenlenen zirvede 13. aday ülke olarak ilan edildi. Türkiye, 2002 ve 2003 yıllarında paketler halinde birçok AB reformunu Meclis'ten geçirerek, siyasi kriterler açısından AB'ye uyum sağladı. Uzmanlar, Türkiye'nin 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlayacağını, Romanya ve Bulgaristan'ın (2007'de üye oluyorlar) ardından 2010-2012 yıllarında AB'ye tam üye olabileceğini öne sürüyorlar.      -24 Ocak Kararları: 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararlarla Türkiye, ekonomi politikasında köklü değişiklikler yaptı. İthal ikameci ve dışa kapalı bir ekonomiyi terkederek, dışa açık serbest piyasa düzenine ve serbest kura geçti.      -KDV: 1985 yılında çıkarılan kanunla uygulamaya sokulan Katma Değer Vergisi (KDV), devlete önemli bir gelir kaynağı sağlamanın yanı sıra, vergilendirmede de yeni bir dönemi başlattı.      -SPK ve İMKB'nin Kurulması: 1980'lerin ortasında, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın (İMKB) kurulması, yatırımcılar için yeni bir ufuk açtı. Türkiye'de sınırlı olan yatırım alanlarına sermaye piyasası da eklendi. 1990'larda Rekabet Kurulu kuruldu. Son krizlerle birlikte Bankacılık Düzenleme  ve Denetleme Kurulu (BDDK), Tütün Kurulu, Şeker Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), Kamu İhale Kurulu, Telekomünikasyon Kurulu oluşturuldu.   -GAP: Türkiye'nin en büyük, dünyanın sayılı projelerinden olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), 32-33 milyar dolarlık bir yatırımı öngören enerji, sulama, tarımsal sanayi, insani kalkınma ayakları olan entegre bir proje konumunda. Şimdiye kadar 15 milyar dolar harcanan projenin, tam anlamıyla 2010 yılından sonra bitirilmesi bekleniyor.      -Vergi Reformu ve ÖTV: 29 Temmuz 1998'de yürürlüğe giren vergi reformu, kayıtdışı ekonomiyi kayda alma amacı güden, gelirin tanımını değiştirerek, bütün gelir unsurları vergilendiren bir reform olarak tarihte yerini aldı. Yalnız bu reformun en önemli unsuru olan mali milat bir türlü uygulanamadı ve 2003 yılı başında yürürlükten kalktı. Vergide en son 2002 yılı Temmuz ayında yürürlüğe giren Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) birçok vergiyi birleştirdi ve bu alanda sadeleşmeye gidildi. KDV'deki oranlar da yüzde 18'i geçmemek üzere geri çekildi, yüzde 18'in üzerindeki vergi ÖTV kapsamına alındı ve bu alanda AB'ye uyum sağlandı.İLK SANTRAL BİR ADET DİNAMOYDU      Türkiye Cumhuriyeti, birçok alanda Cumhuriyet yönetimi sayesinde çağ atlatı ama hiçbiri enerji alanında olanınki kadar muazzam değildi.  Osmanlı Devleti, çöküş yıllarına da rastladığı için 19 yüzyıl ve 20'inci yüzyılın başlarında teknolojik gelişmeyi hiç takip edemedi. Cumhuriyet'ten önce ülke her açıdan karanlıklar içindeydi. Öyle ki ülke ilk kez 1902 yılında Tarsus'ta bir su değirmeni mili kullanılarak çalıştırılan 60 kilovatlık (kw) dinamodan (santral bile denilemez, dinamo) üretilen elektrikle tanıştı. İmparatorluğun başkenti İstanbul'un elektrik tesisatı, bir Macar-Belçika ortaklığı olan Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi tarafından yapılmış ve 11 Şubat 1914'de işletmeye açılmıştı. Çeşitli imtiyazlı özel yabancı şirketlerin 1922 yılında toplam 18 bin 575 kw, Silahtarağa Santralı'nın (ilk ciddi santral) faaliyete geçmiş bulunduğu 1923'de 99 bin 804 kw kurulu güç vardı.    Oysa şimdi 504 adet sulama ve hidroelektrik amaçlı barajla ülke donatıldı. Prof. Dr. Memduh Yaşa yönetiminde hazırlanan ''Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi'' kitabı, 2003 Yılı Programı ve Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerinden derlediği bilgilere göre, Cumhuriyet öncesinde, ticari enerji maddelerinden taşkömürü 1 milyon ton civarında, linyit ise çok az miktarda üretiliyordu. Petrol ürünleri ithalatı 100 bin tonun (2003 tüketiminin 32 milyon 405 bin ton, üretimin 2.5 milyon ton olması bekleniyor) altındaydı. 1923 yılında 597 bin ton olan ham (tüvönan) taşkömürü üretimi 1930 yılında 1 milyon 595 bin tona çıkarıldı. Yine 1923 yılında 46 bin ton petrol ithalatı 1930'da 93 bin tona çıktı. 1927 sayımına göre, mevcut 62 bin 245 işletmeden sadece 2 bin 822'sinde (yüzde 4,3) motor kullanılıyordu. Cumhuriyet'ten önce elektrik tesisatı olan belediye sayısı sadece 4'dü, bugün ülkenin elektrik götürülmedik bir noktası kalmadı.          Cumhuriyet'ten önce odun, odun kömürü, kömür ve tezekten oluşan 4-5 milyon ton taşkömürüne eşit enerji tüketimi tahmin edilirken, 2003 yılında üretim 27 milyon 563 bin ton petrol eşdeğeri üretim, 83 milyon 142 bin ton petrol eşdeğeri de tüketim bekleniyor.        TARİHTEN KESİTLER Elektrik üretimi yapan şirketler diğer yabancı müesseselerle birlikte Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından 1930'larda devletleştirildi ve daha sonra belediyelere devredildi. 1933 yılında başlatılan planlı kalkınma dönemleri sonucu Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), Elektrik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) ve Etibank 1935 yılında kuruldu. 1941'de Petrol Ofisi kuruldu. 1950'den itibaren büyük hidrolik ve termik santrallar kurularak, bunlar bir şebekeyle bir birine bağlanmaya başlandı. Devlet Su İşleri (DSİ) 1953'te kuruldu, bunu 1954'te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ve o zamanki adıyla Petrol Dairesi olan Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (PİGEM) kuruldu. 1956 yılında Atom Enerjisi Komisyonu, 1957'de Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) kurulurken, yeterli sermaye birikimi olmadığından Etibank ortaklığıyla 1953'te Çukurova Elektrik AŞ, 1956'da da Kepez ve Antalya Havalisi Elektrik Santralları AŞ faaliyete geçti. Türkiye'nin ilk büyük hidroelektrik santralları Sarıyar, Seyhan, Kemer, Hazar 1-2, Göksu, Kovada 1-2, Hirfanlı ve Demirköprü gibi pekçok santral 1950-1960 yılları arasında kurularak faaliyete geçti. 1950'den önce kurulmuş hidroelektrik santralların toplam üretim kapasitesi 25-30 milyon kilovatsaat (kwh) iken 1950'den sonra kurulan santralların her birinin kapasitesi 100 milyon kwh'yi geçiyordu. Ayrıca Tunçbilek ve Soma termik santralları da işletmeye bu dönemde açıldı. Kişi başına elektrik tüketimi 1923'lerde 4-5 kilovatsaat iken bu rakam 1940'lı yılların başında 20-22, 1950'lerin başında 35-40, 1960'da ise 100 kwh'ye ulaştı. Bu rakamın bu yıl 2 bin 92 kwh'ye (1923'e göre 400-500 kat fazla) ulaşması bekleniyor. 1923 yılında 50-60 milyon kwh olan elektrik tüketiminin bu yıl 142 milyar 640 milyon kwh'ye (1923'ün 2853 katı) çıkacağı tahmin ediliyor. Petrolü Türkiye'de ilk bulan ve çıkaran TPAO ise 1960 yılında 375 bin ton petrol üretirken, bugün toplam 2,5 milyon ton petrol üretiyor. Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) 1970'de, henüz elektrik bulunmayan köylere  elektrik götürmek için 1965 yılında Yol Su ve Elektrik İşleri (YSE) Genel Müdürlüğü kuruldu.     1963 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın kurulmasıyla enerji sektörü ilk kez bir çatı altında toplandı. Türkiye'de 1963 yılında bile 29 milyon 655 bin olan nüfusun yaklaşık 3'de biri (10 milyon kişi) elektrikten faydalanıyordu. 1975 yılında Türkiye Elektrik Kurumu'nun (TEK) 50 santralı ÇEAŞ ve Kepez'in 7 santralı bulunuyor ve üretimin yüzde 87'sini bunlar sağlıyordu. Ayrıca belediyelerin ve otoprodüktörlerin elinde 718 mini santral bulunuyordu.    1970'lerde çalışmalara başlanan ve çeşitli kereler ihale aşamasına gelen nükleer santral kurulması konusunda ise hala bir sonuca varılamadı.  Alternatif enerji kaynakları olarak görülen biyolojik enerji kaynakları, güneş ve rüzgar gibi kaynaklar ise alternatif olmaktan hala çok uzak, gelecek bin yılın enerjisi olarak adlandırılan hidrojen enerjisinde de henüz arzulanan seviyeye ulaşılmış değil.     Türkiye petrol ve doğalgazı ithal olması hasebiyle dışarıya kaynak aktarmak olarak gördüğü için bugüne kadar mümkün olduğu kadar az kullanmaya çalışırken, gelişmiş ülkeler bu ucuz kaynaktan mümkün olduğu kadar fazla yararlanarak bunu ekonomik birikime dönüştürmek istiyor.      KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİBugün 37'inci bakanını ağırlayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yapanlar arasında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Kamran İnan, Esat Kıratlığlu, Sudi Türel, Recai Kutan gibi politikanın önde gelen isimleri bulunurken, Selahattin Kılıç ve Cumhur Ersümer ikişer kez bu bakanlıkta görev aldılar. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görev alanına giren su, elektrik, petrol, kömür ve madenlerin, planlı döneme gelinceye kadar Ziraat Vekaleti, Nafia Vekaleti, İktisat ve Ticaret Vekaleti, İşletmeler Bakanlığı ve Sanayi Bakanlığı gibi değişik bakanlıklar arasında paylaşılmış olması ve zaman zaman birinden ötekine el değiştirmesi, birbiriyle yakından ilgili olan bu konuların aynı dönemlerde bir Bakanlıkta toplanamamış olması, ahenkli bir şekilde gelişememelerinin nedeni oldu.  Planlı döneme girince bu konuda yapılan çalışmaların bir elde toplanması zorunluluk haline geldiğinden, İkinci Koalisyon Hükümeti sonlarında 25 Aralık 1963 tarihinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kuruldu ve 1964 yılında Petrol Dairesi Reisliği, Atom Enerjisi Komisyonu Genel Sekreterliği, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Maden Tetkik Arama Enstitüsü Genel Direktörlüğü, Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Direktörlüğü bu bakanlığa bağlandı. Etibank Genel Müdürlüğü, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Genel Müdürlüğü, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü, PetrolOfisi Genel Müdürlüğü, Türkiye Elektrik Kurumu Genel Müdürlüğü, Petkim Petro-Kimya Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü, İpraş İstanbul Petrol Rafinerisi Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü de bakanlıkla ilişkilendirildi.
Etiketler:

EN ÇOK OKUNAN HABERLER

    Sayfa Başı