Gündem Haberleri

    8. sanat moda

    Hürriyet Haber
    13.03.1999 - 00:00 | Son Güncelleme:

    MODA ÖZEL SAYISI

    Üç ayda bir yayımlanan P Dergisi Kış 98-99 sayısında moda ve sanat ilişkilerini inceliyor. Japon modacı Issey Miyake, iki Fransız yazarın kaleminden çağdaş sanatla moda arasındaki etkileşim, 16 ve 19'uncu yüzyıllar arasında Osmanlı saray ve İstanbul kadın modası, Japonların vazgeçilmez giysisi kimono.

    GÖZLER SİNEDE

    Fransa'da II. İmparatorluk dönemi kadınların sinelerini alabildiğine çıplak bıraktığı, eteklerinde ise alabildiğine kumaş kullandığı, görkemli, müsrif bir devirdi. Ünlü ressam Ingres'in yaptığı Prenses de Broglie portresi (yanda) günümüzün genç ve iddialı modacısı John Galliano'ya yukarıdaki giysi için ilham kaynağı oldu.

    MASUMİYETİN SONU

    Ünlü ressam Marcel Duchamp 1912'de yaptığı yağlıboyaya ‘‘Bakirelikten Evliliğe Geçiş’’ ismini vermiş (üstte). 1929'da modacı Madeleine Vionnet'nin tasarladığı gelinlik ise (yanda) fildişi kadife ipekten, metal iplikle süslenmiş. Tablo ve gelinlik Makina Çağı'na özgü aynı renkleri ve hatları taşıyor. 20'li yıllarda özellikle kadın moda tasarımcıları iki sanat eğilimi arasında gidip geldiler. Süslemelerin egemen olduğu eski tarzla, eşitlik isteklerinin öne çıktığı, biçimle işlev arasında uyum arayan yeni tarz.

    YE KÜRKÜM YE!

    Oscar Wilde şöyle demiş: ‘‘Dış görünüme göre karar vermeyenler, olsa olsa sığ insanlardır. Dünyanın gerçek gizemi, görünmeyende değil, görünür olandadır!’’ Dış görünüm deyince de aklımıza ilk gelen giyim kuşam. Moda, giyim kuşamı yaratıcılığıyla sanatın sınırlarına taşıyor. Bu, bütün toplumlar ve bütün zamanları kapsayan bir gerçek. Osmanlı kadın modasını Levni ve Abdullah Buhari'nin minyatürleriyle izliyoruz. Buhari'nin 1744'de yaptığı bu ‘‘kemancı kadın’’ minyatürü İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde bulunuyor (yanda).

    Moda sanatın sınırlarını zorluyor

    Pdergisi 12. sayısını ayırdığı ‘‘Moda ve Sanat’’ konusuyla ilgili şöyle diyor: ‘‘Modayı sanatla bağıntıları içinde işlemeye, sanatla moda arasındaki belli belirsiz sınır çizgilerini belirginleştirmeye yönelen bir sayı. Ana konu olarak Moda ve Sanat'ta karar kıldığımızda, doğrusu New York'taki Kübizm ve Moda, Washington'daki Edo: Japonya'da Sanat, Paris'teki İssey Miyake: Making Things, Londra'dan Almanya'nın Wolfsburg kentine taşınacak olan Sanat ve Moda'nın 100 yılı gibi sergilerden habersizdik. Böyle bir sayının, dünyanın dört bir yanındaki moda/sanat sergileriyle aynı günlere denk gelmesi, güzel bir rastlantı oldu.’’ P dergisindeki moda ve sanat yazılarından bir derleme:

    Aslında birbirleriyle büyük bir çelişki içerisinde olan moda ve sanat kavramlarının yolları tarihin değişik evrelerinde birbirleriyle kesişmiştir. İnsanın yalnızca gözleriyle dokunabildiği sanat, ezeli ve ebedi olanla eş anlamlıdır; oysa ancak giyildiği zaman varolabilen moda, aksine yalnızca o anın yüreğinde iz bırakabilen geçici olanı sürükler peşinden.

    Eskiden sanatla modayı olayların akışı birleştirirdi. Parasal bakımdan sanatı destekleyenler, sanatsal anlatımın ne olacağına da karar verirlerdi; bir kilise ya da devlet görevlisi, bir prens ya da sanat koruyucusu tasarıların gerçekleşmesi buyruğunu verebilir, böylece çeşitli meslek grupları devreye girerdi. Mimarlar, ressamlar, nakkaşlar belli bir düşüncenin gerçekleşmesinde hep birlikte çalışırlardı.

    İşte böyle bir dönemde ressam Bellini'nin çizdiği desenler kumaşta kullanılmıştır. Leonardo da Vinci ise Vatikan muhafızlarının giysilerini tasarlamıştır. O dönemde bütün sanatçıların pek çok becerisi vardı ve sanat dalları arasında ayrım yapmak akıllarına bile gelmiyordu. Ancak XIV. Louis döneminde Akademinin kurulması ve disiplinlerin birbirinden ayrılmasıyla birlikte beliren temel sanat düşüncesi, ikincil sanatlardan üstün görülmeye başladı.

    Osmanlı tarihine baktığımızda da sanat ve modayı yönlendirenin yine Sultanların olaylara bakış açısı olduğunu görürüz. Batılılaşma döneminde saltanat sürmüş sultanlardan bazıları Batı'nın teknolojisiyle, bazıları kültür ve sanatı ile ilgilenmiştir. Osmanlı'da 17.yy'dan itibaren gözlemlenen Batı etkileri, 18.yy'da Sultan Ahmed (1703-1730) döneminde Lale Devri ile canlılık kazanmıştır. Bu süreç Osmanlı'nın kültür ve sanatının, dışa açılışının yeni bir ivme kazanmaya başlayışının başlangıcı olarak kabul edilir.

    Batılılaşma önce askeri kıyafetlerde başlamış daha sonra da erkek ve kadın modalarına da sıçramıştır. II. Mahmut (1808-1839) döneminde Yeniçeri Ocağının kaldırılması (1829) ve yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı ordunun Batı teknolojisi ile donatılması ve giydirilmesi kıyafet devriminin başlangıcı olmuştur.

    Kadın modasının tam anlamıyla Avrupai bir tarza bürünmesi ise Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemine rastlar. Bunun en önemli sebebi kaynaklardan aktarıldığı kadarıyla Fransa imparatoru ile imparatorun eşi Eugenie'nin İstanbul'a gelişi ve Abdülaziz'in konukları onuruna verdiği davettir. Sultanın annesi Pertevniyal Sultan başta olmak üzere saray kadınlarının da katıldığı davette hanımların Avrupai tarzda giyinmeleri dikkat çekmiştir. Dolayısıyla, kadın kıyafetlerindeki Avrupai değişim kararının bu davette verildiği söylenebilir.

    1880 yılı, moda açısından önemli bir dönemin aşılmasına tanık oldu; giysi, tarihin bir parçası olmaktan çıktı ve kişisel bir anlatım biçimine dönüştü. Fransız moda tasarımcısı ve Paris haute couture'ünün kurucusu Charles Frederick Worth, tasarladığı elbiselerden birine imzasını atmış. O güne kadar kimsenin aklına gelmemiş olan bu davranış, moda tasarımcısının toplumsal konumunda değişikliğe yol açmış. Moda tasarımcıları da sanat dünyasında saygın bir yer edinmeye başlamışlar.

    Birinci Dünya Savaşı öncesinde Paris'in ünlü moda tasarımcısı Paul Poiret, bütün bir döneme damgasını vurdu. Ressam Raoul Dufy'den kumaş desenleri tasarlamasını isteyerek, sanatlar arasındaki sınıflandırmaya son verdi.

    Tarihin akışı, sanatla modanın yakınlaşmasına çok yardımcı oldu. On beşyıl kadar önce sanatın sokağa inmesi ve modanın müzeye girmesi bu yakınlığı en güçlü noktasına ulaştırdı. Sanat, geçici olanın da sağlam bir estetik ve otantik değer olarak kabul edilebileceğini kanıtladığı içindir ki, moda bugünkü soylu konum ve saygınlığına kavuştu.

    Kimonolar artık müzelik

    Japon kültürünün en önemli özelliği başkalarına gösterilen saygıdır. Ancak insanın yanında doğadaki canlı ve cansız bütün varlıklara da saygı kültürlerinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Japonlar tarih boyunca doğayla çoşkulu bir bağ kurmaya büyük özen göstermişlerdir.

    Japonya'da evler gibi giysiler de, yörenin iklim koşulları ile uyum içindedir. Tarih öncesinden bu yana Japon giysisi, kimono, kuşakla belden bağlanan iki parçadan oluşmuştur. Zamanla kimono, yazın havadar ve rahat olabilmesi için, geniş kollu ve bol, tek parça bir giysiye dönüşmüştür. Ancak sanılanın aksine kimono Japon kökenli değil, Çinlilerin pao tarzı giysilerinin bir uzantısıdır. Bu uzantı sonucu Japonların geleneksel giysisi kimono doğmuştur. Tarihi gelişimi içinde sonsuz çeşitlerin, motiflerin ve süslerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

    Kimono sadece bir giysi olarak algılanmamalıdır. Aslında onu giyen kişide ruhsal bir değişim yaratır. Kimonoya biçimini veren onu giyen kişidir. Kendi kimonolarını güzel göstermek isteyen kişilerin öncelikle kendi ruhlarını ve kişiliklerini güzelleştirmeleri gerekir.

    Ondokuzuncu yüzyılda Meiji döneminin başlamasıyla beraber Batı'nın etkisi Japonya'da iyice hissedilmeye başlanmıştır. Modacılar esin kaynağı olarak gözlerini Batı'ya çevirmişlerdir. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasındaki yirmi yıl kimono giyimi en düşük seviyeye inmiştir. Bugün artık çok az sayıda kadın - ve neredeyse hiçbir erkek- kimonoyu günlük giysi olarak tercih ediyor.

    Kimonoya bağlılık, Japon kültürünün oluşumunda çok önemli bir yer tutar. Ancak bugün Japonların büyük çoğunluğu kimonoyu sadece törenlerde, en fazla iki veya üç kere giyilecek bir kıyafet olarak görüyorlar. Daha genç kuşak ise kimonoyu bir ata yadigarı olarak algılıyorlar. Ama herkes Japon ruhunu yansıtan, giysiden bir sanat yaratan kimonoları müzelerde ve kitaplarda izliyor.

    Osmanlı'da kadının giyim tarzı

    Tarih boyunca göçebe bir hayat sürmüş olan Türk beylikleri Anadolu'da yerleşik düzene geçtikten sonra kültür ve sosyal yaşam açısından büyük bir değişim içerisine girmişlerdir. Bu beyliklerden biri olan Osmanlı Beyliği sınırlarını genişletip değişik kültürlerle tanışmaya başladıkça kadınlar daha içe kapanık bir hayat sürmeye başlamışlardır. Büyük şehirde kozmopolit toplum içinde, Müslüman kadını, Müslüman olmayandan ayırma arzusu, kadını önce toplumdan soyutlamaya ve daha sonra da yüzünü peçeyle örtmeye zorlamış olmalıdır. Bu yüzdendir ki Osmanlı kadınının erken dönemini ayrıntılarıyla ortaya koyacak bilgiler ancak minyatürlü yazmalar gibi görsel belgeler ve resimlerle süslenmiş yabancı seyahatnameler ile sınırlıdır.

    Dış giyim olarak onbeşinci yüzyıldan itibaren hem erkek hem de kadın tarafından kullanılan ferace göze çarpar. Ferace, bedene hafifçe oturan, kolları bol, eteği yere kadar uzun, önden açık, yakası boyuna oturmuş, yuvarlak veya hafif ‘‘V’’ şeklinde oyulmuş, ön açıklığın iki yanında dikey yırtmaç ceplidir.

    Baş giyimi ise dış giyimi tamamlayan önemli unsurlardan biridir. Tepesi altı dilimli, sivri külah şeklinde başlık sıkça kullanılan bir aksesuvardı. Ayrıca ince beyaz düz örtü ile başını doğrudan örten ve başın etrafını çember gibi saran kaşbastı kullanan kadınlara da rastlanmaktaydı.

    Ayakkabılar ise dış giyimin diğer vazgeçilmez elemanıydı. En yaygın giyilen ayakkabı çeşiti mest pabuçlardı. İçedik de denilen, altı köselesiz, konçlu, yumuşak mestler içerde giyilir, dışarı çıkarken sarı meşinden yapılmış üzeri baskı, işleme gibi çeşitli yöntemlerle bezenmiş ayakkabıların en makbulü kırmızı sahtiyandan yapılan çizmelerdi. Giyenin sosyal statüsünü belirleyen bu ayakkabılar sadece Müslümanlar tarafından giyilebilir, gayrimüslimler mavi ve siyahtan başka renk giyemezlerdi.

    Kadın statüsünü belirleyen bir diğer unsur da, saray giyiminin ayrılmaz bir parçası olan mücevherlerdi. Genellikle boyuna sıkıca oturan, kalın altın tasmalar veya çift sıralı inci dizisinin ortasında yer alan veya hafifçe sarkan, yuvarlak taşlı bir pafta boyun süsleri kullanılırdı. Saray kadınlarının yüzük şeklindeki mühürleri doğrudan altın, gümüş üzerine kazındığı gibi zümrüt ve değerli taşlara, inci, akik gibi yarı değerli taşlara da kazınırdı ve bunlar güçlerinin bir simgesi olarak önem taşırdı.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı