Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

700'üncü yıl için

Serdar TURGUT

Bu yazıyı okuduğunuz saatlerde iki konuyu kutlamakta olacağım.

Bunlar sırasıyla:

1- Babam Hamit Turgut'un nihayet bugün Ankara'ya geri dönme kararını uygulamış olması.

2- Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700'üncü yıldönümü.

Birinci madde ile ilgili fazla bir şey söylemek istemiyorum.

Ancak şunu belirtmeliyim ki, insanın yaşının ilerledikçe çok daha sevecen, uyumlu ve iyi huylu olduğu yolunda bir teori varsa, bilin ki bu baştan aşağıya yanlış olan bir teoridir.

Biliyorsunuz her yıl onun bizi ziyarete gelişiyle de ilgili yazılar yazardım.

Ancak bu yıl bunu yapmadım, çünkü benim için üzülüp de yılbaşınızı berbat geçirmenize yol açmış olmak riskini almak istemedim.

***

İkinci konuya gelince.

Aslında 700'üncü yıldönümü kutlamalarını büyük coşkuyla yapmak istiyorum tabii ki.

En azından bu sabah kalktığımda niyetim böyleydi.

Ancak babamın gitmesinin yarattığı coşku sona erdikten sonra bir anda yıldönümü ile ilgili neyi kutlayacağımı tam anlamıyla bilmediğimi fark ettim.

İşe bilimsel bakarsanız 1999'un 700'üncü yıldönümü olması bence kutlanacak değil üzülecek bir olay.

Çünkü yıldönümü olması yıl boyunca sayısız miktarda mehter marşı konserinin verileceği ve mehter yürüyüşlerinin yapılacağı anlamına geliyor.

Bu da 21'inci yüzyıla girerken bile aklı başında insanların manasız gürültülerden kurtulup, sakin bir yaşama kavuşması ihtimalinin bu ülkede katiyen olmadığını gösteriyor.

***

Tamam bu konuda sübjektifim.

Yani mehter yürüyüşünden ve müziğinden katiyen hoşlanmıyor olmam benim tarihinden kopuk bir küçük burjuva serseri olmamla açıklanır belki de.

Ancak bunu geçersek, yıldönümü ile ilgili başka sorunlar da var.

Kutlamalara geçmeden ve ‘En büyük Osmanlı, başka Osmanlı yok’ sloganını atmadan önce bazı sorulara cevap bulunması gerekiyor.

Bunlar da sırasıyla şöyle:

1- Bugün dünya haritasına baktığımızda dünyada en çok belanın yaşandığı, ülkelerin bir türlü iflah olamadığı yerlerin hemen hepsinin bir zamanlar Osmanlı egemenliği altında bulunan bölgelerde olduğu rahatlıkla görülebilir. Acaba bu neden böyle olmuştur?

2- Dünyadaki imparatorluklar içinde Osmanlı kadar aile fertlerinin birbirini boğazladığı, arkadan hançerlediği, aile içi vahşet yaşandığı başka imparatorluk da yoktur. Acaba bu da nedendir?

* * *

Bu konulara tarih kitaplarından doğru dürüst cevap bulmak mümkün değildir.

Doğru cevabı bulmaya doğal olarak en çok yaklaşam Marksist teorisyenler, emperyalist ajanların teoriye soktuğu Asya Tipi Üretim Tarzı kavramıyla bir anda bölünmüşler, ‘feodalizm mi, ATÜT mü’ tartışması yıllarca sürdüğünden yukardaki iki önemli soruya cevap verebilecek zaman da pek bulunamamıştır.

Doğru cevaba tam yaklaşılmışken de 12 Eylül darbesi olmuş ve bu tartışma da yasaklanmıştır.

Meseleye bu şekilde başlandığında darbenin ikinci bir nedeninin Türkler'in Osmanlı'nın gerçek yüzünü görmelerini engellemek olduğu da rahatlıkla öne sürülebilir.

Bu konuda elimizde bilimsel veri de var. O dönemde ünüversitelerdeki bütün sosyal bilim profesörlerinin atılması da bu engelleme çabasının bir sonucuydu.

***

Tabii özgür düşünce engellenemez.

İnsan aklı hürdür ve bütün engellemelere karşın doğruyu bulmak onun için bir tutkudur.

Bu nedenle 12 Eylül'den 19 yıl sonra, henüz daha 20'nci yıldönümüne bile ulaşılamadan Osmanlı'daki davranış bozukluğunun nedenini bugün açıklıyacağım.

Açıklamanın 700'üncü yıldönümüne düşmesi de benim için bir başka gurur sebebi, bunu da bilmenizi istiyorum.

***

Osmanlı her gittiğ yere bela götürdü.

Ve babalar oğullarını, oğullar anne ve babalarını boğdurdular.

Çünkü Osmanlılar aşırı tansiyon yüksekliğinden kaynaklanan sinir bozukluğu hastalığı yaşıyorlardı.

Bu hastalıklarının temelinde ise Osmanlıların beslenme adetleri yatıyordu.

Bugün Osmanlı mutfağı olarak adlandırılan mönülere baktığınızda bunlardan herhangi birinin tek bir porsiyonunun bile normal 13 düzeyinde olan büyük tansiyonu ortalama altı puan filan yükselttiğini görürsünüz.

Küçük tansiyondan artık bahsetmiyorum bile, çünkü onun hali büyük ihtimalle daha da bir üzücüydü.

Düşünün ki Osmanlı padişahları tek bir porsiyonla da yetinmiyorlardı. Nedense onların doymaları için en azından sekiz veya dokuz kap yemek yemeleri gerekiyordu.

Kap dedimse de yanlış anlamayın, küçük çocukların içine oturup banyo alacağı kadar büyüktü bu kaplar.

Hoşaf denilen şey sadece bu kadar fazla yemek yiyebilen insanları geğirtmek için icat edilmiş bir olaydır.

***

Mesele sadece burada kalsa iyi.

İş sizin bildiğinizdan daha da kötü.

Osmanlı'nın bir adeti daha vardı. Nedense katiyen dana eti sevmezlerdi.

İlla da koyun eti yerlerdi. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde bizim koyunların cılız olmaları da bu nedendendi, çünkü Osmanlı koyunları o kadar hızlı yiyordu ki hayvancıklar doğal evrime uğramaya bile fırsat bulamamışlardı.

Şu anda biliyoruz ki koyun eti insan tansiyonuna en olumsuz etki eden yemekler arasındadır. Belki de bu yemeklerin bir numarasıdır.

Osmanlılar bu şekilde tıkındılar, kan basınçları yükseldi ve sonunda aşırı sinirlenerek bu tür tuhaf davranışlara girdiler.

Şunu biliniz ki bu teorimin yanlışlanması ihtimali de yoktur.

Çünkü ister inanın ister inanmayın ama teori gerçek bilimsel verilere dayanmaktadır.

Bilmem anlatabiliyor muyum?



X